ON DÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ(5)
Altıncı sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir.
Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye, mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler.
Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve destgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir; “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye, Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misillü, bazı zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!
Lügatler :
âdileşmek : basitleşmek, sıradanlaşmak
âfât : afetler, musibetler
âlem : kâinat, evren
cehalet : cahillik
cevv : hava, gökyüzü
cihazat : organlar, donanım
cihet : yön, taraf
daire-i külliye : geniş, kapsamlı, herşeyi içine alan daire
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
eblehâne : ahmakçasına
emsalsiz : benzersiz
esbab : sebepler
fennî : bilimsel
fiil-i rububiyet : Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili
hadsiz : sınırsız
hakikat : gerçek
Hâkim : herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah
hâkimiyet : egemenlik
Hâlık : herşeyi yaratan Allah
harb-i umumî : dünya savaşı
haysiyetiyle : özelliğiyle
heyet-i mecmua : genel yapı, bütün
hezeyan : saçmalama
hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
ihtiyar : irade, dileme, tercih
irade : dileme, tercih ve seçim yapma gücü
irâe etmek : göstermek
işârât-ı Rabbâniye : herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın işaretleri
kayyumiyet : Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması
kudret : güç, kuvvet, iktidar
küllî : genel, kapsamlı
mahiyet : esas, nitelik, özellik
misillü : gibi
mu’cizât : mu’cizeler
mukabele : karşılık
neş’et eden : doğan, meydana gelen
nev-i insan : insanlık
Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
Rububiyet : Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
Sâni : herşeyi sanatla yaratan Allah
suret : şekil, biçim, görüntü
tecelli : yansıma, görünme
temerrüd : inat etme
terbiye-i İlâhiye : Cenab-ı Allah’ın terbiyesi
tuğyan : azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme
zahirî : görünürdeki
zındıka : dinsizlik
Temiz necaset mi?
Sual: Bir yazar, uzun bir makale yazarak, (Hristiyanların hepsi değil, bir kısmı sapıktır) diyor. Müslümanların ise, bir kısmı değil çoğu sapıktır. O zaman Müslümanlıkla Hristiyanlık arasındaki fark nedir? Hangisi hak dindir? İkisine de hak din denmez. O zaman ortada bir hak din varken, Allah niye Müslümanlığı gönderdi ki? Hâşâ bu lüzumsuz bir şey olmaz mı? İmanın altı şartından birini inkâr eden gayrimüslimler veya İsevîler, nasıl mümin olur, nasıl Cennete gider? Gazetenin biri de kocaman bir manşet atmış, (MÜSLÜMAN İSEVÎLER DUA ETTİ) diyor. İsevîlerin Müslüman olanı da olur mu?
CEVAP
Atalarımız, (Zırva tevil götürmez) diye ne güzel söylemişler. Kâfiri Cennete koyma gayretinin altında yatan ne ki? Dinimizde imanın altı esası net belli değil mi? Amentü’de açıklanmıyor mu? Bu altı şarttan birini kabul etmeyen, Müslüman olabilir mi?
Altı şarttan biri, bütün kitaplara inanmaktır. Hristiyanlar, gavur severlerin tabiriyle İsevî denilen kimseler, Kur'an-ı kerime inanıyor mu? Elbette inanmıyor. İnanmayanlar nasıl Müslüman olur?
Yine altı şarttan biri de, bütün peygamberlere inanmaktır. Hristiyanlar veya İsevîler, bizim peygamberimize inanıyor mu? İnanmıyor. İnanmıyorsa nasıl Müslüman olur?
Onlar bizim inandığımız gibi meleklere de inanmıyorlar. Allah'a da bizim gibi inanmıyorlar. Üç tanrıya inanıyorlar.
Yazara göre, böyle düşünen Hristiyanlar sapık diyelim. Sapık olmayanları inanıyor mu? İnansa zaten Müslüman olur. Altı esasa inanmadığı için gayrimüslimdir. Hiçbir Hristiyan’la iman birliğimiz yoktur.
Müslüman İsevî diye bir şey olmaz. İsevîler gayrimüslim değil mi? Gayrimüslim demek Müslüman olmayan demektir. Müslüman, hiç İsevî olur mu? İsevî ise Müslüman değil, Müslümansa İsevî değildir. Bu tâbir neye benzer açıklayalım:
Müslüman İsevî demek, temiz necaset demeye benziyor. Temiz necaset tâbirindeki necaset, eğer temizse necaset değildir. Yok, necasetse, o zaman temiz değildir. Temiz idrar demek de böyledir. Alkolsüz bira veya alkolsüz şarap da diyenler oldu. Eğer bir sıvı alkolsüz ise ona bira veya şarap denmez.
Bütün bu hezeyanlar, (Allah katında hak din ancak İslam’dır) mealindeki âyet-i kerimeyi inkâra çalışmanın başka yolu mudur?
Hastalanınca
Sual: Gözlerden çıkan şualar nazar değdirerek zararlara sebebiyet verdiği gibi, hastalıklara da şifa olduğu söyleniyor. Bu doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. Nazarın hak olduğu, doğru olduğu, Kur'an-ı kerim ile ve hadis-i şeriflerle sabittir.
Mümin rahatsızlanırsa, hasta olursa, salih bir arkadaşının evine gider, onunla biraz sohbet eder, muteber bir kitap okursa, mutlaka iyileştiği, tecrübe ile görülmüştür. Müminin yüzüne bakmak şifadır. Müminin gözünden çıkan şualar, karşısındaki kişinin iyileşmesine sebep olur. Eğer o kimse cömertse bir bardak suyu içilirse, bu da şifaya kavuşturur. Bir hadis-i şerifte, (Cömerdin yemeği şifadır) buyuruluyor. O suyun bir kısmı içilmişse, artık olduğu için o, şifaya sebeptir. Yine bir hadis-i şerifte, (Müminin artığı şifadır) buyurulmuştur.
Orucu bozanlar
Sual: Gözyaşları, yüzden akan terler, yağan yağmur yahut kar, ağzımızı kapattığımız hâlde boğazımıza kaçarsa orucumuz bozulur mu?
CEVAP
Evet, bozulur ve kaza gerekir. Eğer kasten ağzımızı açıp yağmurun, karın girmesini sağlarsak kefaret de gerekir. (Nimet-i İslâm)
ON DÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ(5)
Altıncı sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz ve Semâvât dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir.
Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye, mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler.
Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve destgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir; “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye, Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misillü, bazı zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!
Lügatler :
âdileşmek : basitleşmek, sıradanlaşmak
âfât : afetler, musibetler
âlem : kâinat, evren
cehalet : cahillik
cevv : hava, gökyüzü
cihazat : organlar, donanım
cihet : yön, taraf
daire-i külliye : geniş, kapsamlı, herşeyi içine alan daire
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
eblehâne : ahmakçasına
emsalsiz : benzersiz
esbab : sebepler
fennî : bilimsel
fiil-i rububiyet : Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili
hadsiz : sınırsız
hakikat : gerçek
Hâkim : herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah
hâkimiyet : egemenlik
Hâlık : herşeyi yaratan Allah
harb-i umumî : dünya savaşı
haysiyetiyle : özelliğiyle
heyet-i mecmua : genel yapı, bütün
hezeyan : saçmalama
hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
ihtiyar : irade, dileme, tercih
irade : dileme, tercih ve seçim yapma gücü
irâe etmek : göstermek
işârât-ı Rabbâniye : herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın işaretleri
kayyumiyet : Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması
kudret : güç, kuvvet, iktidar
küllî : genel, kapsamlı
mahiyet : esas, nitelik, özellik
misillü : gibi
mu’cizât : mu’cizeler
mukabele : karşılık
neş’et eden : doğan, meydana gelen
nev-i insan : insanlık
Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
Rububiyet : Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
Sâni : herşeyi sanatla yaratan Allah
suret : şekil, biçim, görüntü
tecelli : yansıma, görünme
temerrüd : inat etme
terbiye-i İlâhiye : Cenab-ı Allah’ın terbiyesi
tuğyan : azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme
zahirî : görünürdeki
zındıka : dinsizlik