Risale-i Nur Dersleri - Yirmi Üçüncü Lem'a - Tabiat Risalesi - 1

Huseyni

Müdavim
Yirmi Üçüncü Lem’a
Tabiat Risalesi
On Yedinci Lem’anın On Altıncı Notası iken, ehemmiyetine binaen, Yirmi Üçüncü Lem’a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîrüzeber ediyor.

İHTAR:
Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden; burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bâzı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birden bire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar?” hatıra geliyor.

Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.

(HAŞİYE) : HAŞİYE Bu risalenin sebeb-i telifi, gayet mütecavizâne ve gayet çirkin bir tarzla, hakaik-i imaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kalbe (kaleme) verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheplilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.
 

Huseyni

Müdavim
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.
Üstad burada; küfür ve şirkin ne kadar akıldan ve mantıktan uzak, saçma ve hurafe fikirler olduğunu beyan ediyor. İspat etmeye hazırım, dediği de bu manayadır. Yani küfür ve şirk mesleklerinin ne kadar akıl dışı ve mantıksız olduğunu, kati ve zahir deliller ile ispat etmeye hazırım, diyor. Nitekim bahsin devamında da, küfür ve şirkin son sığınağı olan tabiat ve tesadüf fikirlerini, kati ve mantıki deliller ile yerle bir ediyor. O mesleklerin gerçek yüzünü ortaya koyarak, küfre derin bir darbe indiriyor..

sorularlarisaleinur.com
 

guftepira

Well-known member
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.



üstadın burda bahis buyurduğu;
metaryalis felsefenin en temek kaidesi olan şüphecilik,
nedensellik, priori akıl yürütme gibi metodların izlenmesiyle bile
yegane gerçek, bir ve tek olan yaratıcının varlığının görünebileceği,
ispat edilebileceğidir.

başka bir yerde de izahı olduğu üzere;
bir ve tek olan bir yaratıcıyı bulmanın birçok yolu mevcuttur.
hatta en salt fikri yaklaşımlarla bile üstad,
allahın varlığının görünebileceğini
vede bunun sadece akli delillerle isbat olunacağını ortaya koymaktadır.

üstad, kuranı kerimin bize anlatmış olduğu
bu "yaratıcı" gerçeğinin ise bu farklı yollar içerisinde
en kestirmesi ve en sağlamı olarak görmektedir.

şayet tarafgirane yaklaşılmassa,
kişisel vehimler ön planda tutulmasa
en sert metaryalist sorgu doktrinlerinin bile arkasında
bir yaratıcının görüneceğini ifade etmektedirler.

ve paragrafın sonunda da dediği gibi
bunu sadece akli bir surette vahiye başvurmadan ispat etmeye hazırım
şeklinde ifade etmektedir.

adeta hegel'in (ki kendileri metaryalizmin fikir mimarlarındandır)
"ussal olan gerçektir gerçek olan ussaldır"
önermesi ışığında bir ispat olacağını dile getirmektedir üstad.
 

guftepira

Well-known member
bu gün ilginç bir tevafuk oldu huseyn abim kısaca bahsedeyim;

moskovadan misafirlerimiz vardı bu akşam,
ordaki hizmetlerin inkişafından,
halkların nurlara karşı olan iştiyakından bahsediyordu.

sonra bir ara "falanca kişiye ihtiyarlar risalesi verdim
çünki o risale yasak değildi"
şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
kardeşimiz başta "tabiat risalesi" dedi..

küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

elbette yasakların cazibesi başka olur
nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.
 

Huseyni

Müdavim
bu gün ilginç bir tevafuk oldu huseyn abim kısaca bahsedeyim;

moskovadan misafirlerimiz vardı bu akşam,
ordaki hizmetlerin inkişafından,
halkların nurlara karşı olan iştiyakından bahsediyordu.

sonra bir ara "falanca kişiye ihtiyarlar risalesi verdim
çünki o risale yasak değildi"
şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
kardeşimiz başta "tabiat risalesi" dedi..

küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

elbette yasakların cazibesi başka olur
nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.

Allah razı olsun ali kardeşim,
o zaman bu dersle biraz daha fazla ilgi göstermek lazım.
 

FaKiR

Meþveret Bþk.
çünki o risale yasak değildi"
şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
kardeşimiz başta "tabiat risalesi" dedi..

küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

elbette yasakların cazibesi başka olur
nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.

ozellikle Tabiat risalesinin yasak oldugunu bilmiyordum, onemini bir kez daha anlamis olduk,Istedikleri kadar yasaklasinlar, insanlar yasak olduklarini gorunce daha cok okumak isteyeceklerdir :)

bu arada, Tabiat risalesini fransizca paylastigimiz bir sitede, "Supplement Naturel Solution" tabiatin getirdigi çareler adinda taninmis baska bir dergi/site tarafindan cok guzel yorumlar aldik :)tabiatin çok "farkli" ve degisik" acidan ele alindigini, ve begendiklerini dile getiriyorlardi,
paylasmak istedim...
dua ile...
 

Huseyni

Müdavim
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
1

Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile, “Cenâb-ı Hak hakkında
şek olmaz ve olmamalı” demekle, vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye
bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.

Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar: 1338’de Ankara’ya gittim. İslâm
Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli
efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak
ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim.
“Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerime
bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle,
ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede
Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî
risalesinde yazdım.
Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim.

Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir
olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli
burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf
etti, hem kuvvet buldu.
Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece
beyan edeceğim. O burhanın bazı parçaları bazı risalelerde tam izah
edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan
müteaddit burhanlar, bu burhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir
cüz’ü hükmüne geçiyor.

1 : “Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.
 

Huseyni

Müdavim
Mukaddime

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden
dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.
Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.

Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”

İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı
ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor.
Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki,
esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut
buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat
muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i
Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.

Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal,
mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe,
dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.
 

Huseyni

Müdavim
AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya

ve vücud-u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.


BİRİNCİSİ

Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler

bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar,

harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o

zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O

macunlardan herbirisini tetkik ettik.

Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla,

bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından,

ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem

ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez.

Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla

bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.

O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı

miktarda eczaları alınmış.


Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar,

şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden,

herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp

o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı?

Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.


İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat,

hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden,

gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba, anâsıra

isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin

devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.
 

Huseyni

Müdavim




Elhasıl,
şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ

ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz

bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücut bulabilir. “Kör, sağır, hudutsuz,

sel gibi akan küllî anasır ve tabâyi ve esbabın işidir” diyen bedbaht, “O

tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen

divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır.

Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.
 

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MUHAL

Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki

esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı,

herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun. Halbuki, sinek gibi

bir küçük mahlûkun vücudunda,kemâl-i intizamla, gayet hassas bir

mizan ve tamam bir ittifakla, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın

içtimaı o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan,

“Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.


Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın ekser anâsır ve esbabıyla

alâkadardır, belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o

esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım;

belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir

nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icap ediyor. Çünkü,

sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor.


Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte,

erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi

içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor. İşte, Sofestâînin en eblehleri

dahi böyle bir meslekten utanıyor.
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ MUHAL

اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun

vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” Hususan o

mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi

bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan

müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan birtek elden

çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz,

karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine

—hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü,

sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu

onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.


Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri,

mübaşeretle ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları,

zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin

elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa

zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir.


Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri,

belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük

hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe

bedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve

birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece

sağır olmakla olur.
 

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MUHALE BİR İZAH

Maddi alemin içinde olan her şey maddi alemin kayıt ve mizanları içindedir.Maddi alemde ise bir işi bir şeyi yapmak ancak mübaşeret ile yani temas ile mümkündür.Bir şeyi yapabilmen için o şeyin yanında hazır bulunman gerekir yoksa o şeyi yapman maddi kayıtlar içinde mümkün değildir.Yani bir şeyin yanında hazır bulunmadan o şeye temas etmeden hokus pokus ile yapmak maddi alemde muhaldir.


Şimdi tabiat ve sebepler denilen şeyler bu maddi alemin içinde maddi kayıtlara mahkum maddi unsurlar olduğuna göre tabiatın veya bir sebebin bir şeyi icat edip yaratabilmesi için o şeyin yanında hazır olup temas ile o şeyi yapması gerekir.Yoksa hokus pokus ile temas etmeden hazır bulunmadan yapması imkansızdır.

Mesela küçük bir sineğin cismi bütün kainatın maddi unsurlarından süzülüp gelen ve her bir unsur ve sebeple alakası olan bir mahiyettedir. Bir nevi kainatın küçük bir özeti gibidir.Böyle olunca o sineğin vücut bulup hayatının idame edebilmesi için kainattaki bütün maddi sebep ve unsurların o sineğin küçük cisminde hazır bulunup hatta içine girip yerleşmesi gerekiyor.Maddi alemde işler temas ile olmasından her bir unsur sineğin o küçük cisminde hazır bulunup temas ile iş görmesi gerekir.Toprak,hava,su,ateş gibi maddi unsurların sineğin küçük cismine girip beraber kafa kafaya verip işleri tedbir ve tedvin etmelerini kabul etmek gerekir ki bu fikri şeytan bile kabul etmez.Üstat bu hakikati izah ile tabiat ve sebepler icat ediyor diyenlerin fikirlerini çürütüyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale-i Nur Editör


ÜÇÜNCÜ MUHAL
20756-arapca-1.jpg
kaide-i mukarreresiyle, "Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir." Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine-hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde-o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.


İzah: Bir köyde iki muhtar, bir vilayette iki vali olsa, orada intizam ve ahenk kalmaz. Ya da bir köyde veya vilayette birlik ve ahenk var ise; orada hakim ve müdebbir tek ve birdir demektir. Bir yere çok eller karışır ise, orada karmaşa ve anarşi hüküm sürer, birlik ve ahenk kalmaz. İşte bir mevcudun vahdeti varsa cümlesinde üstad, bu manaya işaret ediyor.

Bu noktadan kainata dikkat ile bakıldığında, kainatta muazzam bir birlik ve intizam hükmediyor. Bu da usta ve sanatkarının tek ve yekta olduğunu, akla kati bir surette ispat ediyor. Şayet kainata çok eller müdahale etse idi; karmaşa ve anarşi, bu muazzam intizam ve ahengi yerle bir eder, her şey harap olurdu. Bir de bu kainatta birlik ve intizamın yanında, mevcudat mükemmel bir sanat ve ölçü içerisinde ise; çok eller hükmünde olan sebeplerin müdahil olmadıkları, zahir bir şekilde sabit olur. Zira çok ellerin müdahil olduğu bir yerde, karmaşa ve ihtilaf hakim olur. Karmaşa ve ihtilafın hükmettiği bir yerde de, intizam ve ölçü kalmaz.

Demek kainattaki muazzam intizam ve ölçü, kudret ve iradesi sonsuz olan bir zata işaret ve delalet ediyor. Bütün bu intizamlı ve ölçülü işler, ancak O’nun nihayetsiz kudret ve iradesinden çıkabilir diye akla ispat ediyor. Yoksa ilim, irade ve kudretten yoksun olan; kör, sağır ve cansız sebepler, kainatta işleyip icraat yapmıyorlar. Onlar ancak Allah’ın sonsuz kudret ve iradesinin birer bahanesi, birer perdeleri hükmündeler.


Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san'atça daha mükemmeldir. Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san'atça acip, hilkatçe bedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

İzah: Maddi alemde tesir ve tedbir ancak temas ile olur. Yani dokunmadan ve temas etmeden, bir şeye tedbir ve tesir etmek mümkün değildir. Mesela; insan bir bardak su içmek için, eli ile bardağı kavramadan, onu tutmadan suyu içemez. Madem maddi alemde işler temas ve dokunmak ile oluyor, sebepler kainatta yaratıyor ise; sebeplerin de her şeye temas ve dokunmak ile tesir ve tedbir etmesi gerekir. Halbuki sebepler, mevcudatın ancak zahir kısmı ile temas halindeler, mevcudatın bir de iç yüzleri ve batınları var. Mevcudatın iç yüzleri ve batınları dış yüzlerinden daha mükemmel bir sanat ve incelik içindeler. Sebeplerin ise bu mevcudatın iç yüzleri ile temas ve münasebeti görünmüyor.

Demek sebepler yaratmıyorlar. Sebeplerin ekseri olarak, fıtratları kaba ve tahripkardır. En büyük dört sebep olan toprak, su, ateş ve hava; hepsinin tabiatı kaba ve tahripçidir. Mesela; insanın hassas ve nazik olan ciğer ve gözüne şu unsurlar temas etse insan ölür. Topraktan az bir miktar ciğere gitse insan anında ölür. Demek sebepler, mevcudatta hakiki fail ve yaratıcı değiller. Kainatta her şeyin en ince haline nüfuz ederek tedbir ve tasarruf eden Allah’ın irade ve kudretidir; yoksa kaba, tahripkar, kör, cansız ve şuursuz sebepler değildir.

sorularlarisaleinur.com
 

Huseyni

Müdavim
.....Ayrıca Said Nursî Allah'ın varlığını ispat etmek için Lem'alar ve Mesnevî-i Nûriye isimli eserlerinde şöyle bir istidlal metoduna başvurmaktadır:


Ona göre eşyanın meydana gelmesi hususunda dört ihtimal mevzu bahistir. Bunlar:
1) Sebepler yaratmaktadır. (Evcedethu'l-esbâb)
2) Kendi kendine meydana gelmektedir. (Teşekkele binefsihî)
3) Tabiat yaratmaktadır. (İktezathu't-tabiat)
4) Allah yaratmaktadır.
Said Nursî bu ihtimallerden ilk üçünün aklen imkânsız olduğunun ispat edilmesi durumunda, dördüncü durum olan Allah'ın varlığının kesinlik kazanacağını ifade etmektedir.7 Müellif, ilk üç ihtimalin muhal olduğunu şu delillerle ortaya koymaktadır: (Şimdilik ilk muhal olan sebeplerden bahsedilecek.)



1) Sebepler yaratmaktadır: Müellif, mevcudatın sebepler tarafından yaratılmasında pek çok muhalin olduğunu ifade etmekle beraber bu muhallerden sadece üçünü zikretmektedir.


Birincisi: Bir eczanede ilaç yapımında kullanılan maddelerin dolu olduğu yüzlerce kavanoz vardır. Bu kavanozların her birinden değişik miktarlarda maddeler alınmış ve bu maddelerden hastalara şifa verecek olan harika bir ilaç ortaya çıkarılmıştır. Bu ilaç meydana getirilirken, ilacı oluşturan maddelerin ölçüsünde o kadar hassasiyet gösterilmiştir ki, bu miktar bir gram az veya çok olduğu takdirde ilaç özelliğini kaybetmektedir. Şimdi nasıl ki, o kavanozlardaki maddelerin böyle harika bir ilacı meydana getirmesi mümkün değilse, kâinattaki sebeplerin de bu muhteşem kâinatı meydana getirmesi mümkün değildir. Zira cansız ve bilinçsiz olan sebeplerin belli bir ölçü ve terkip içinde eşyayı meydana getirmeleri aklen muhaldir.


İkincisi: Bir canlının meydana gelmesi Allah'a verilmeyip sebeplere verildiği takdirde, kâinatın pek çok elementi ile alakalı olan bu canlının bütün atomlarının kâinattaki diğer atomlar tarafından bir işbirliği neticesinde meydana getirildiği ortaya çıkmaktadır ki, bu da aklen mümkin değildir. Zira sinek gibi küçük bir mahlukun vücudunda bile, gayet hassas bir ölçü içinde çeşitli ve birbirine zıt sebeplerin bir araya gelmesi muhaldir.


Üçüncüsü: "Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vahidden ve bir elden sudur edebilir" hakikatinden hareketle cansız ve şuursuz olan sebeplerin sonsuz sayıda ihtimaller içinden birini tercih ederek akla durgunluk verecek muhteşem bir gaye ve nizamın hakim olduğu bu kâinatı meydana getirmeleri aklen imkânsızdır.



22.03.2005
Yeniasya
 

Huseyni

Müdavim
Tabiat Risalesi'nde dinsizlği işmam eden "Esbab icad etti", "Tabiat iktiza ediyor", "Kendikendine oluyor", Sözleri arasındaki fark nedir?

Netice itibarıyla, her üç kelime- tabiat, esbap, kendi kendine- bir noktada birleşmektedir. Ancak, bu risalede, ehl-i küfür ve dalaletin farklı isimler takarak ortaya attıkları bu iddialar, onların isimlendirmesi şeklinde tahlil edilmiştir. Mesele daha iyi anlaşılsın diye parçalara ayrıştırılmış ve izah edilmiştir.

Tabiat, iki şekilde anlaşılmaktadır. Birincisi: Maddi varlığın tümü kastedilmiştir. İkincisi ise: Adetullah kanunları kastedilmiştir.

Esbap ise: Daha ziyade, elementler ve onların da esası olan Azot, Karbon, Oksijen ve Hidrojen kastedilmiştir. Buna su, hava, toprak ve güneş te diyebiliriz.

Kendi kendine ise: Yine yaratılan varlığın, kendi kendini yarattığı iddia edilmektedir. Kendi kendini yarattı denen varlık ise, maddi olan herşeyi içine almaktadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale-i Nur Editör
 

Huseyni

Müdavim
Sair Risaleler'den sebepler hakkında alıntılar.

Esbaba tapanların ve tabiatperestlerin cehaletlerine bu misalle bak. Meselâ, “Bir zât, harika bir fabrikanın veya acip bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel bir kitabın gayet muntazam bir surette eczalarını, çarklarınıfevkalâde san’atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o eczaları terkip edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczaları kendi kendine işlemek ve usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz’ü, herbir çarkı, hattâ kâğıdı, kalemi birer harika makine hükmüne getiriyor ve teşhirini çok istediği bütün hünerlerini, kemâlâtını izhara vesile olan o üstadlığını ve san’atını onlara havale ediyor” diye zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehalet olduğunu anlarsın. Aynen öyle de, esbaba ve tabiatlara icad isnad edenler, muzaaf bir cehalete düşerler. Çünkü tabiatların ve sebeplerin üstünde dahi gayet muntazam bir eser-i san’at var; onlar da sair mahlûkat gibi masnudurlar. Onları öyle yapan Zât, onların neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı o yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. Yoksa, ayrı ayrı tabiatların, sebeplerin vücuda gelmeleri için, yine muntazam başka tabiatları, sebepleri isteyecekler. Ve hâkezâ, git gide, nihayetsiz, mânâsız, imkânsız bir silsile-i mevhûmâtı mevcut kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, cehaletlerin en antikasıdır. (Otuzuncu Lem'a. S.585-586)


...Çünkü, meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var. Ve her salkımda, şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve lâtif ve renkli bir mahfazayı giydirmek; ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak; ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak; ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-i san’atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki, bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır. Ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak Onun fiilidir.

Evet, bu çok hassas mizana ve çok maharetli san’ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebepler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef’uliyette ve kabulde ve perdedarlıkta, emr-i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar. (Yedinci Şua. S.213)

Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.

Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

İşte, nasıl ki melekler ve umur-u hayriyede ve vücudiyede istihdam edilen zâhirî sebepler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhafaza edip takdis ve tesbih-i İlâhîde birer vesiledirler. (Onbirinci Şua. S.342-343)
 

Huseyni

Müdavim
AMMA İKİNCİ MESELE teşekkele binefsihî’dir. Yani,

“Kendi kendine teşekkül ediyor.”
İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var;

çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Nümune için, muhâlâtından üç tanesini

beyan ederiz.


BİRİNCİSİ

Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki,

yüz muhali birden kabul etmeyi bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen

mevcutsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin.

Belki, daima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve harika

ve daima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler

çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan

bekà-yı nev’î itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda

çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için

dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata

bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen

zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade

edersin.


Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden

küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir

zerre bir kalem ucu)
veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir

nokta)
olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir

zerreye öyle bir göz lâzım senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle

beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve

bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menbalarını

ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek

lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir

zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece

bir hurafeciliktir.
 
Üst