Risale-i Nur Dersleri - Yirmi Üçüncü Lem'a - Tabiat Risalesi - 1

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MUHAL

Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde

taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. Belki

senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı

vücudun, daima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet harika olan

ruh, kalb ve mânevî letâiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âzâ,

bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi

birbirleriyle kemâl-i muvazene ve intizamla başbaşa verip, harika bir bina,

fevkalâde bir san’at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar.


Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar,

o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak,

hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet

noktasında zıt, hem yalnız Vâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın

masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette

olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen

gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek—zerre

kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder.
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ MUHAL

Eğer senin vücudun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelînin kalemiyle

mektub olmazsa ve tabiata, esbaba mensup matbû ise, o vakit

senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler

misilli, binler mürekkepler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım

gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, birtek

kalem, kâtibinin ilmine istinad edip bütün onları yazar. Eğer o mektub

olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse

veya tabiata verilse, o vakit matbû kitap gibi herbir harfi için ayrı bir

demir kalem lâzımdır ki, tab edilsin.


Nasıl ki, matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur, sonra o

harfler vücut bulur. O vakit birtek kaleme bedel, o hurufat adedince

kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde—bazan olduğu

gibi—küçük kalemle bir büyük harfte bir sayfa ince hatla yazılmış ise,

binler kalem birtek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip

muntazam bir vaziyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit

herbir dairede, herbir cüz için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım

geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi,

bu muntazam san’atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri

yapmak için, yine birtek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o

demir harflerin yapılması için, onların adetlerince yine kalemler, kalıplar

ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san’atlıdırlar.

Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek.

İşte, sen de anla, bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât

ve hurafeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.
 

Huseyni

Müdavim

Amma ikinci mesele teşekkele binefsihî'dir. Yani, "Kendi kendine teşekkül ediyor." İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhaldir. numune için, muhâlâtından üç tanesini beyan ederiz.

Konu: Tabiat Risalesi
Okuyan ve Açıklayan: Dr. Burhan SABAZ

[VIMEO]5091498[/VIMEO]
 

Huseyni

Müdavim



2)
Kendi kendine meydana gelmektedir: Mevcudatı meydana getiren zerreler devamlı bir değişim içindedir. Aynı zamanda bu zerreler kâinatta bulunan her şeyle irtibatlı olarak hareket etmektedirler. Bu durumda "kâinattaki her şey kendi kendine meydana geliyor" denildiği takdirde bu zerrelerin kâinatı meydana getirebilecek şekilde bir ilim ve iradeye sahip olduğunun kabul edilmesi gerekecektir ki, bu da aklen muhaldir. Said Nursi buna şöyle bir örnek vermektedir:



"İnsan mevcuttur. O basit bir madde ve câmid bir varlık değildir. İnsan daima yenilenen, gayet muntazam bir makine ve harika ve daima değişkenlik arzeden bir saray gibidir. İnsan vücudu kâinatla devamlı bir münasebet halindedir. Ve insanı meydana getiren zerreler, bu münasebeti bozmamak için başdöndürücü ve akılalmaz bir şekilde hassasiyet göstermektedirler. Şimdi şayet insanın vücudundaki bu zerreler, Allah'ın kanunuyla hareket eden küçücük memurlar veya O'nun bir ordusu olarak kabul edilmediği takdirde mesela onun gözünde bulunan her bir zerreye öyle bir göz lâzımdır ki, o gözün insanın vücudunun her tarafını görmekle beraber, devamlı münasebet içinde olduğu bütün kâinatı dahi görmesi gerekecektir ki, bu aklen mümkün değildir."1

1. Said Nursî, Lem'alar, s. 184-185.

22.03.2005
Yeniasya
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat

yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.



BİRİNCİSİ

Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan

san’at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,

belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım

gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları

bulundursun; veyahut herşeydekâinatı halk ve idare edecek bir kudret

ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin

yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o

misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım

gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî,

fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir

güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî

güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat

ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse,

herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve

nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir

ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın

en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum, ehemmiyetsiz,

şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan,

daha şuursuz olduğunu gösterir.
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat

yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.



BİRİNCİSİ

Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan

san’at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,

belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım

gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları

bulundursun; veyahut herşeydekâinatı halk ve idare edecek bir kudret

ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin

yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o

misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım

gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî,

fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir

güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî

güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat

ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse,

herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve

nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir

ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın

en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum, ehemmiyetsiz,

şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan,

daha şuursuz olduğunu gösterir.


Kainatta var olan her eşya, gayet derecede mükemmel, sanatlı, hikmetli ve estetik bir şekilde bulunuyor. Bu da eşyanın ustasının gayet derecede ilimli, hikmetli, her şeyi gören ve işiten ve her şeye gücü yeten bir Zat olduğunu akla ispat ediyor.

Tabiatçılığı savunan kafirler ise; bu hikmetli ve gayeli eşyayı ilimsiz, hikmetsiz, cansız ve şuursuz olan tabiat veya sebepler yapıyor diye iddiada bulunuyorlar. Halbuki cansız bir şey canlı bir şeyi, ilimsiz bir şey ilimli bir şeyi, hikmet sahibi olmayan bir şey de hikmetli bir şeyi yapamaz ve yaratamaz. Bu yüzden kainatta var olan bu mükemmel ve hikmetli eşyayı, tabiata ve sebeplere havale etmek imkansız bir muhaldir.

Üstad bu hakikati akla yaklaştırmak için güneş örneğini veriyor. Mesela; güneşin her bir parlak şeyde yansımasını gökteki tek bir güneşe vermez isek, o zaman parlak şeyler adedince güneşleri kabul etmek gerekir ki; bu tam bir safsatadır. Her su damlasının içinde güneş var demek, ahmaklığın en derin mertebesidir. Aynı şekilde her bir eşya üstünde tecelli şeklinde görünen ve parlayan hikmet ve ilimlere bakıp, her bir şeyi ilah zannetmek ve onlara uluhiyet sıfatlarını vermek ahmakça bir safsata olur. Kainattaki her bir eşyanın mucid ve müdebbiri Allah’tır demek, sebepler ve tabiat yapıyor demekten daha mantıklı, daha akli, daha isabetli bir görüştür.

sorularlarisaleinur.com
 

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MUHAL

Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz

kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki,

tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları

adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe

ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine

medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak,

içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil

ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer

Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için

mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü

tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ,

müvellidülhumuza, karbon, azotunintizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından

ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz

ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri

ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması,

bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen

Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun.

Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.


İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını

kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar

“Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar

uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi

kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!
 

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MUHAL

Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz

kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki,

tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları

adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe

ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine

medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak,

içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil

ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer

Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için

mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü

tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ,

müvellidülhumuza, karbon, azotunintizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından

ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz

ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri

ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması,

bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen

Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun.

Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.


İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını

kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar

“Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar

uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi

kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!



3) Tabiat yaratmaktadır: Said Nursi yine aynı mantıkla hareket ederek mevcudatı tabiatın yaratmasının imkânsız olduğunu ifade etmekte ve şunları söylemektedir: Eğer mevcudatta özellikle de hayat sahibi varlıklarda görülen muhteşem sanat Cenâb-ı Hakk'a verilmeyip kör, sağır ve düşüncesiz olan tabiata verildiği takdirde, tabiatın her şeyde mânevî makine ve matbaalarının bulunması veyahut her şeyde kâinatı yaratıp idare edecek bir kudret meydana getirmesi gerekecektir. Çünkü, tıpkı güneşin ışıklarının yeryüzündeki cam parçalarında ve su katrelerinde görünmesi gibi şayet o misalî güneşçikler gökyüzündeki tek güneşe isnad edilmediği takdirde, bir kibrit başı büyüklüğündeki bir cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin özelliklerine sahip, zâhiren küçük, mânen çok derin ve her cam zerreciği adedinde güneşlerin vücudunu kabul etmek gerekecektir.


Aynen bu misalde olduğu gibi mevcudat ve hayat sahibi varlıkların meydana gelmesi Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmediği takdirde, her bir mevcutta, özellikle her bir hayat sahibi varlıkta, sınırsız bir kudret, irade, ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiat ve ilâhı kabul etmek gerekecektir ki, bu düşünce kâinattaki muhallerin en bâtıl ve en hurafe olanıdır.


22.03.2005
Yeniasya
 

Huseyni

Müdavim
Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur,

imtinâ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samede verildiği

vakit o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suubetli imtinâ, o suhuletli vücuba

nasıl inkılâp eder?


Elcevap: Birinci Muhalde, nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı kemâl-i suhuletle,

külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne

kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri

halde, eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabiî ve bizzat

bir güneşin haricî vücudu, imtinâ derecesinde bir suubetle olabilmesi kabul

edilmek lâzım gelir. Öyle de, herbir mevcut, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad

ve Samede verilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylıkla ve bir intisap

ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.



Eğer o intisap kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcut

kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ derecesinde yüz bin müşkilât

ve suubetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gayet

harikamakine-i vücudunu icad eden, içindeki kör tabiatın, kâinatı halk ve

idare edecek bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu farz etmek lâzım gelir.

Bu ise bir muhal değil, belki binler muhaldir.



Elhasıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun şerik ve nazîri mümteni ve muhaldir;

öyle de rububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerîk-i zâtî

gibi mümteni ve muhaldir.
 

Huseyni

Müdavim
Amma İkinci Muhaldeki müşkilât ise: Müteaddit risalelerde ispat

edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehade verilse, bütün eşya birtek

şey gibi suhuletli ve kolay olur. Eğer esbaba ve tabiata verilse, birtek

şey umum eşya kadar müşkilâtlı olduğu, müteaddit ve kat’î burhanlarla

ispat edilmiş. Bir burhanın hülâsası şudur ki:

Nasıl ki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisap

etse, o memur ve o asker, o intisap kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i

şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına, bazan bir

şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve

kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisap münasebetiyle,

padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu, o kuvveti,

o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi

gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misilli harika olabilir.


Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek

o intisapla Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam

çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor. (HAŞİYE) Eğer

o intisap kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını

ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük

bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir.

Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse,

elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye

fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları

hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.


Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti

var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.


(HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir

emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati,

koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı

iktiza eder. Çünkü, dağdaki, kudret eseri olan mücessem çam ağacının,

bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta

mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir.

İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.
 

Huseyni

Müdavim
ÜÇÜNCÜ MUHAL

Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:

BİRİNCİ MİSAL:
Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli

bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş,

içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden,

ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde

o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır”
diye taharrîye

başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey

bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini

ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz

ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki,

o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı

âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın

mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o

sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş”


diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.


İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha

muntazam,
daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu

saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî

bir insan girer. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun

eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek, daire-i

mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve

kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri

olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i

kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der

ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti

görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz,

kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir

kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul

etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’

diyeceğim”
der. Biz de deriz:


Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından

çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı

lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli

gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı

Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.
 

Huseyni

Müdavim
İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer.

Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini

görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur,

gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî

aklı, birkumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın

emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle

bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.


Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil

olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek

oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan

ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını

anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları

esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar

hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.


İşte, aynı bu misal gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem

bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan

şu kâinata, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor.

O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını

birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i

itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve

yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcud-u

haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o

ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame

etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve

yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir

kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.
 

Huseyni

Müdavim
Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa

olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni olamaz.

Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir,

şâri’ olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır,

fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.


Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem On Altıncı Notanın başında denildiği

gibi, mevcudun vücuduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül

edilmez. O dört cihetten üçünün—herbirinin üç zâhir muhallerle—butlanı kat’î

bir surette ispat edildi. Elbette, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan

vahdet yolu, kat’î bir surette ispat olunuyor. O dördüncü yol ise, baştaki

1 اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde,

Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun uluhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden

çıktığını ve semâvat ve arz kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.


Ey esbabperest ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey

gibi mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbep gibi, zâhirî sebebi

dahi masnudur. Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır.

O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o

Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti rububiyetine ve icadına teşrik etsin?

Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebep ile beraber halk ederek, cilve-i

esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet,

bir mukarenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere

merci olmak için, esbab ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş, izzetini o suretle muhafaza etmiş.


Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin,

daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin

yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır?

Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol.


Veyahut bir kâtip mürekkep, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa

daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkep, kalem içinde, o kitaptan daha san’atlı, daha

zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icad etsin, sonra o

şuursuz makineye “Haydi, sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır?

Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?


1 : “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.
 

Huseyni

Müdavim
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icadı o kitaptan yüz

defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını

yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.


Elcevap: Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını

her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları

ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî

ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal,

ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak.


Eğer gözün varsa, insanın simasına bak, gör ki: Zaman-ı Âdem’den şimdiye

kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada, âzâ-yı esasîde ittifakla beraber,

herbir sima, umum simalara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası

var olduğu kat’iyen sabittir. Bunun için, herbir sima ayrı bir kitaptır. Yalnız

san’atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip ve telif ister. Ve

maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan

herşeyi derc etmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.


Haydi, farz-ı muhal olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir

matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan

başka, o tanzimin icadından, icadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın

cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla

icad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icad

eden Kadîr-i Mutlakın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık

ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.


İşte bu saat ve kitap misalleri gibi, Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Külli Şey, esbabı

halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba

bağlıyor. Kâinatın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i âdetullahtan ibaret

olan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine

yalnız bir âyine ve bir mâkes olan tabiat-ı eşyayı, iradesiyle tayin etmiştir.

Ve o tabiatın vücud-u haricîye mazhar olan veçhini, kudretiyle icad etmiş ve

eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede

mâkul ve hadsiz burhanların neticesi olan bu hakikatin kabulü mü daha kolaydır?

Acaba vücub derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuursuz, mahlûk,

masnu, basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin

vücuduna lâzım hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri

kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtinâ derecesinde

imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.
 

Huseyni

Müdavim
Münkir ve tabiatperest diyor ki: “Madem beni insafa davet ediyorsun.

Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece

muhal, hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu

itiraf ediyorum. Sabık tahkikatınızdan, zerre miktar şuuru bulunan anlayacak

ki, esbaba, tabiata icad vermek mümtenidir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan

doğruya Vâcibü’l-Vücuda vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân

1 deyip iman ediyorum.


“Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat

bazı cüz’î esbabın ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça

medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”


Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni,

müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i

hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine

müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde

mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette

ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir

memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i

iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.


Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir

gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men

etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini

nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka

rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve

istiklâliyet-i mutlaka ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i

mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i

iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir

muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.


1 : Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.
 

müdavim

Üye Sorumlusu
Tabiat risalesinde verilen kelimeler üç ana başlıklar halinde verilmiştir. "Kendi kendine olmak" ifadesinin altında yer alabilecek ve bizim de gündelik hayatımızda kullandığımız çok yanlış ifadeler vardır. Mesela, "yağmur yağdı, tarla ürün verdi, hastalığım iyileşti" gibi kelimelerin her birisi sanki kendi kendine oluyor gibi anlamlar içermektedir. Failini ifade etmediğimiz edilgen cümlelerin ekserisi kendi kendine oluyor gibi anlamlar taşımaktadır. Bu kelimler bilerek kullanılması halinde büyük tehlikedir ve itikadımızı kökten etkiler. Ancak bilmeyerek kullanılsa sıkıntı yoktur. Doğru olanı ise kelime ile niyetimizi aynı düzlemde kullanmaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale-i Nur Editör
 

Huseyni

Müdavim
Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine

merci olsa, o Mâbûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda müteveccih,

zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden ne noksan gelir?


Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip,

en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan

yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i

fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i

Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i

Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi

olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt

olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ,

hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini

başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz

bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde,

en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini

başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini

inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.


O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i

İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete

lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr

etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”
 
Üst