Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
[h=2]"Ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü'minleri taltif etmesin..." cümlesinde geçen, Cenab-ı Hakk'ın hikmet ve adaletine iman ve ubudiyetle tevfiki hareket etmek ne demektir?[/h]
Hikmet; bir şeyin gayeli ve menfaatli olmasına denir.
Adalet ise, her hak sahibine hakkının verilmesi demektir.
Allah kainatta hikmet ve adalet ile iş görüyor ve bütün icadlar hikmet ve adalet ölçüsü ile yapılıyor. Kainat bir tarla, bir fabrika gibi işliyor. Netice ve meyvesi ise insandır. İnsanın bütün hayatının en büyük gaye ve neticesi ise iman ve ubudiyettir.
Öyle ise şu kainatın kurulması, hikmet ve adalet ile işlettirilmesi, hep insanın iman ve ibadet vazifesine bakıyor. İnsan, iman ve ibadeti ile kainatın çarklarına ve hizmet amacına uyumlu hale geliyor.
Zira Allah, bu kainatı ve içindekileri hep insana hizmetkâr kılmıştır. Hikmet ve adaleti hep insanın hayatı ve yaşayışına göre planlanmıştır. Öyle ise insan, iman ve ibadeti terk ederse, hem kainata, hem de kainat içinde çalışan ve icraat yapan isimlere ihanet etmiş olur.
O zaman iman ve ibadet, hem kainata hem de kainatta iş yapan isimlere, hususan adalet ve hikmete uygun ve uyumlu bir davranış oluyor. Bunun mükafatı ise taltiftir. Halbuki kısa ve meşakkatli dünya hayatında bu taltif görünmediği için, ebedi bir ahiret hayatının gerekliliği akla zaruri oluyor.
Yani burada insanların iman ve ibadeti, ya da isyan ve inkarı, adalet ve hikmetin iktizasına göre mükafat veya mücazat görmeyi gerektiriyor. Halbuki bu dünya hayatında ne mücazat, ne de mükafat görünmüyor. Öyle ise adalet ve hikmeti sonsuz bir Zat, elbette bir mücazat ve mükafat yerini inşa etmesi, onun isimlerinin gereğidir.
Allah’ın adalet ve hikmetine en uygun ve uyumlu davranış, iman ve ibadettir.
[h=2]Cenab-ı Hakk'ın Hakim İsmi Ahirete Hangi Yönlerden Bakıyor?[/h]
Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açarsa, aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca, Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.
Allah bu dünyayı tanzim ederken, ahretin gerekliliğine ve ona işaret olacak bir şekilde tanzim etmiştir.Dünya, ahirete bir vitrin ve numune olmasından, Allah'ın isim ve sıfatlarına işaret ediyor, ama tam mazhar olamıyor. Dünyada tecelli eden isim ve sıfatlar kurgu ve vazife olarak kemaldedir, ama bütünü ile tecelli etme noktasında kemalde değildir.
Zira isim ve sıfatlar tecelli ederken, kendi sonsuz mana ve kemalini gösterme meylinde iken, başka bir isim onu mizana çeker; genel maksadı ve gayeyi bozdurmaz, onu sınırlandırır. Bu da o isimlerin kemali ile tecelli edeceği bir saha ister ki, bu saha ancak ahiret hayatıdır.
Hakim isminin tecellisi olan hikmeti genel intizam içinde değerlendirirsek kemaldedir, ama sadece kendi manası açısından bakarsak, ahirete nispeten tam tecellisinin görünmediği yerler vardır. Gerçi o da başka bir hikmete bakar; mesela ebedi yaşama arzusunu insanın fıtratına hikmet takmış, ama ölümü de yaratmış; sadece bu açıdan bakacak olursak ya da ahireti hariç tutarsak hikmetsiz bir durum gibi durur, ama genel intizamın tamamı açısından bakarsak, yani diğer isimlerinde işin içinde olduğunu düşünürsek, hikmetin kemalde olduğunu anlarız.
Tabiri caiz ise bir yatırımcı bütün sermaye ve birikimini vitrin ve numuneye yatırmaz, asıl işi için harcar ama asıl işini iyi tanıtacak ve reklamını tam yapacak bir vitrini de mükemmel olarak tanzim eder. Allah dünyayı ahretin bir vitrini şeklinde tanzim ettiği için, dünyadaki bütün sistem ve işler ahretin tanıtımı ve reklamı için düzenlenmiştir.
Öyle ise isim ve sıfatlar bu dünya vitrininde kafi derecede tecelli ederken asıl yerde yani ahirette ise tam tecelli edecektir. Hakim ismine de bu nazarla bakarsak, her şeyi hikmet ile yaratan Allah her hikmeti ile ahirete işaret ediyor, diyebiliriz.
Mesela beka duygusunu verip bu duyguyu tatmin edecek ahireti icat etmemek, Allah’ın sonsuz hikmeti ile bağdaşmaz. Öyle ise Hakim ismi ahireti gerektirir denilebilir. Bu ölçüyü diğer bütün hikmet ve duygulara da tatbik edebiliriz.
Gözü verip gözün göreceği manzaraları yaratmamak nasıl hikmetsizlik ise, gözün fena ve zevale mahkum olması da aynı derecede hikmetsizlik olur, hikmete uygun olan ise gözün cennette ebedi manzaralara ebedi bir şekilde entegre olması ile mümkündür...
[h=2]"Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir." Sakat ya da özürlü doğan kişilerin hakkı verilmemiş mi oluyor?[/h]
“Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.” (1)
Cenab-Hakk'ın kainatla alakadar olan esmasının tecellisi umumidir, geneldir. Hususi hadiseler, şuzuzatlar o umumiyeti bozmaz. Fenlerin şehadeti ile kainatta galib-i mutlak; hüsün, hayır, intizam, nizamdır. Fakat insan zahirperest olduğundan ve cüz’i hadiselerde boğulabildiğinden başını kaldırıp bütün mahlukatı ihata eden hüsün, nizam, ,intizam, adaletten gaflet edebilir.
Mesela; kudretin bir mucizesi olan bir günde yaratılan yüzbinlerce insanın kusursuz, intizamlı yaratılışını olağan, adi görebilir. Fakat; bütün insanlarda görülen bu mükemmel yaratılıştan hariç kalmış üç ayaklı veya iki başlı bir insanın yaratılışını daha garib görebilir ve bu kaide harici olayı ölçek yaparak Halık’ın yaratılıştaki intizam, hüsün mükemmeliyetini perdeleyebiliyor.
Aynen bunun gibi adaletin bir nev’i de hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermektir ki bu genel Kanun-u İlahi bütün mevcudatta caridir. Fakat canlılar aleminde özellikle insanlar aleminde doğuştan ya da sonradan zahiren bu adalete zıt gibi görünen hadiseler olabilir; bunlar hem cüz’idirler, hem de şuzuzattırlar, o genel kaideyi bozamazlar.
Kaldı ki, onun hakkında hayırlı olan odur ki Cenab-ı Hak vermiştir. Dolayısıyla burada da bir adalen söz konusudur.
Herkese fazla mal vermek adalet olmadığı gibi herkesin zengin olması da adalet değildir. Zengin olup cehenneme giden nice insanlar vardır.
Allah'ın adaletei rahmetiyle birlikte tecelli etmektedir. Yani hem dünya ve hem de ahireti noktasında en uygun olanı vermektedir. İnsanlar ise sadece dünya ölçeğinde hadiselere baktıkları için adalet tecellisini zulüm şeklinde görebilir.
Hem her şey, her hadise ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.
Hem o zahiren şer, fena gibi görünen hadiselerde beşer kesbinin zulmü veya su-i istimali bulunabilir.
Hem biz bir şeyin neye ne kadar istidatlı olduğunu bilemiyoruz ki, Cenab-ı Hakk'ın o şey hakkındaki takdirine haşa müdahale edelim veya müfettiş olalım. Cenab-ı Hak her şeye hakkını veriyor ve istidadı nisbetinde veriyor. Bir padişah çobana aba, köpeğine kemik verse padişah iyi yapmadı diyemeyiz.
Allah Dilediğini Yapar diye Ahireti Yaratmayabilir mi?
Ya Allah'ın isim ve sıfatlarının mana ve hükümleri birbirlerinden ayrı ve farklıdır. Her bir isim ve sıfatın tecelli ve fiilleri de ayrı ve farklı oluyor. Allah’ın bu isim ve sıfatlarının ezeli ve ebedi olması, Allah’ın kendisi tarafından kontrol edilemeyeceği anlamına gelmez.
Mesela, Onun kudreti sonsuz, her şeye gücü yeter. Ama bu kudret sıfatı, ilim ve iradeden de bağımsız hareket etmez. Tabiri caiz ise, koordineli ve uyum içinde çalışırılar.
Bu da şu manayı akla getiriyor:Allah’ın kendine ait ilahi bir ahlak anlayışı var mıdır?
Varsa, uyması ona bir zorunluluk mudur?
Allah’ın her bir isim ve sıfatının mana ve hükümleri, Allah için bir ilahi ahlak hükmündedir. Ve bunları tatbik etmesi, belki ona vacip ve zaruret değildir; ama aksini düşünmek de yanlış olur.
Allah’ın kudreti, cennetlik birini, cehenneme atabilir; ama adalet isminin mana ve hükmü buna müsaade etmez, diyebiliriz.
Nasıl bir isim kainatı istila ile tecelli etme kabiliyetinde iken, başka bir isim onu mizana sokar ve tecellisini sınırlandırır. Aynen bunun gibi, Allah’ın, mülkünde dilediği gibi tasarruf etme manası da sair isimleri mizana koyar ve ona göre hareket eder.
Buradan -haşa- Allah’ın iradesine ve keyfiliğine bir zarar gelmez. Zira onları sevk eden de zaten kendisidir. Bu meseleyi, kulun Allah’a hak iddia etmesi açısından değil de, İlahi ahlak açısından değerlendirmek gerekir.
Allah’ın adaleti ve vaadi iki türlü görünür.Biri kelam ve söz vermek şeklinde, Kur'an'da olduğu gibi;diğeri de icraat ve fiil şeklinde görünür. Allah, kainatı ve içindekileri adaletle inşa etmiş ve kurgulamıştır. Yani, fiili ile söz vermiştir.
Onun rağmına hareket etmesi, hem hikmetsiz, hem de adaletsizlik olur. Bu da Allah’ın ilahi ahlakına yakışmaz. Lüzumlulukla, zaruret farklı şeylerdir. Allah için zaruret olamaz; ama, isminin lazımı ve lüzumu olabilir. Bu onun iradesine sınırlama anlamına gelmez. Allah’ın isimlerinin lazımına ve gereğine zıt hareket etmesi, çirkinlik olur ama Allah, bu çirkinliği yapmaktan münezzehtir.
"Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir." Ölçü ile iş görmek nasıl adaletli olmayı gösteriyor?
"Adalet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adalet, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. Çünkü, Üçüncü Hakikatte ispat edildiği gibi, herşeyin istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla Fâtır-ı Zülcelâlden istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adaletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'î vardır."
"İkinci kısım, menfidir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise, çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatin vücudunu ihsas edecek bir surette, hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle, kavm-i Âd ve Semûd'dan tut, ta şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i tedip ve te'ziyâne-i tâzip, gayet âli bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat'î ile gösteriyor."(1)
Müspet adalet, her şeyin yerli yerine konulması ve her hak sahibine hakkının verilmesi anlamındadır.
Mesela, kuzunun bedenine aslan ruhu, aslanın bedenine de kuzu ruhu yerleştirmek adalete uygun olmaz. Kulağın yüzdeki orantısı faraza iki metre olsa, adalet ve ölçüye sığmaz. Yüzün aritmetik alanında her azanın boyutları ince bir ölçü içinde düzenleniyor; faraza yüzdeki burun bütün yüzü kaplayacak derecede büyük olsa, diğer azaların hakkına tecavüz etmiş olur ki; bu da bir adaletsizlik tezahürüdür.
Dünya yüzünde unsur ve elementler; adil bir şekilde dizayn edilmiştir, şayet demir bütün dünya yüzünü kaplasa idi hem hayat olmaz, hem de diğer unsur ve elementlerin varlığına haksızlık edilmiş olurdu. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bu açıdan bakıldığında; kainatın umumunda mükemmel bir ölçü ve adaletin gözetildiği anlaşılır. Yani kainattaki bütün ahenk ve ölçüler, intizam ve kaideler hepsi adaletin bu şıkkının tezahürüdür. Her şey mutlak adalet ve ölçü içinde yaratılmıştır. Burada, böyle mutlak adalet ve ölçü sahibi olduğu, kainat ile sabit olan bir Zat'ın, adaletsiz olacak olan ahreti yaratmaması düşünülemez, mesajı verilmek isteniyor.
Özet olarak; mutlak adalet kavramının asıl ve kahir manası; müspet adalettir diye anlayabiliriz. Bu mutlak adaletin tecelli sahası ise; bütün kainat ve içindeki eşyadır. Nereye bakarsak bakalım, adalet ve ölçünün hakim olduğunu görürüz.