Sadaka Ömrü Uzatır

Şeyh Saduk Emali adlı kitabında İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet eder; Hz. İsa, sevinçli olan bir kavmin yanından geçerken, onlara sevinç ve neşelerinin sebebini sordu. Şöyle dediler; Ya Ruhullah! Bu akşam falancanın kızını falan şahıs için gelin olarak götürüyorlar. Hz. İsa buyurdular ki; bunlar bugün sevinçlidirler ama yarın ağlayacaklar.
Birisi, Ya Resulullah neden? Diye sordu. Hz. İsa, çünkü bu gece onların gelinleri ölecektir, diye buyurdular. Bu söz Hz. İsa taraftarları ve münafıklar arasında ihtilafa sebep oldu.
Ama ertesi sabah o kızın yanına vardıklarında kızı salim olarak gördüler ve bu yüzden Hz. İsa’nın yanına giderek şöyle dediler; Ey İsa, senin ölecektir dediğin gelin ölmedi.
Hz. İsa, Allah dilediğini yapar, şimdi bizi onun yanına götürün dedi. Onlar acele ile Hz. İsa’yı oraya götürdüler ve evin kapısını çaldılar. O yeni gelinin kocası kapıya geldiğinde, İsa ona, eşinden müsade iste, ben onun yanına gitmek istiyorum dedi. Yeni damat eve giderek eşine, Hz. İsa’nın bir toplulukla kapıda olduklarını söyledi. Böylelikle o kadın hicabını aldıktan (kendini toparladıktan) sonra Hz. İsa içeriye girerek o kadına, dün akşam hangi hayır işi yaptın? Diye sordu.
Kadın şöyle cevap verdi; önceki işlerime ilave olarak fazla bir iş yapmadım. Her cuma akşamı bir fakir gelip kapıyı çalıyordu ve bizde bir haftalık ona yiyecek veriyorduk. Dün akşamda aynı dilenci geldiğinde ben ve ev halkı ayrı ayrı işlerle meşgul olduğumuz için onu farkedemedik. Bir defa feryad etti, kimse onun cevabını vermedi. İkinci defa seslendi, yine kimse cevap vermedi. Bir kaç defa seslendikten sonra ben kalktım ve her hafta olduğu gibi ona bir haftalık yiyecek verdim ve böylelikle oda gitti.
Hz. İsa bu sözleri dinleyince, ona yerinden kalkmasını söyledi. O kadın yerinden kalkınca, ağaç dalı gibi büyük bir yılan o kadının döşeğinin altında kuyruğunu ağzına almış bir vaziyette görüldü. Hz. İsa şöyle buyurdular; “Yapmış olduğun o amelinden dolayı Allahu Teala bu belayı senden uzaklaştırdı”​
 

zerrat

Well-known member
İkinci Şart: Ali'den alıp Veli'ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı
b1026.gif
lafzı ifade ediyor. "Size rızık olandan veriniz" demektir.

Üçüncü Şart: Minnet etmemektir. Şu şarta
b1027.gif
'daki
b1028.gif
lafzı işaret eder. Yâni "Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur."

Dördüncü Şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefahete sarfedenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta
b1029.gif
lâfzı işaret ediyor.

Beşinci Şart: Allah nâmına vermektir ki,
b1030.gif
ifade ediyor. Yâni "Mal benimdir, benim namımla vermelisiniz." Şu şartlarla beraber bir tevsi' de var. Yâni: Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dâhi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma
b1031.gif
lâfzındaki
b1032.gif
umumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzât işaret ediyor. Çünki; mutlaktır, umumu ifade eder. İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle ihsas ediyor. İşte heyette böyle pek çok nazımlar var.
 

zerrat

Well-known member
Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullah Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften rivayeten, bu geçen Ramazan'da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde, zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, "Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir." -4-
Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hadise de vukua gelmiyor. Fakat o hadise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İspatta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde, istihraca binaen veya keşfiyat nevinden verilen haberler, muallâk oldukları şerâiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.


4- el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:492.

Evet, Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sabık hadisin sırrıyla, sadaka belâyı ref' eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.

Lemalar | On Altıncı Lem´a | 154-155
 

zerrat

Well-known member
ON YEDİNCİ DEVÂ
Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duanın makbuliyetine en mühim bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl-i İmân için mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i seniyyedir,3 keffâretü'z-zünub olur4. Hadiste vardır ki, "Hastaların duasını alınız; onların duası makbuldür.5
Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir sevaptır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlât ki, peder ve validesinin hastalık zamanında, onların seriü't-teessür olan kalblerini memnun edip hayır dualarını alır.

3- Feyzü'l Kadir, 2:45 no:1285.
4- Hadislerden iktibas: Riyazü's salihin, s.368-370; Feyzü'l Kadir, 6:177
5- Feyzü'l Kadir, 1:1341,595; İbni Mace, Cenâiz:1;Deylemi, Müsnedü'l-Firdevs, 1:1280

Lemalar | Yirmi Beşinci Lem´a | 215
 

zerrat

Well-known member
Hem kendini başıboş zannetme. Zîrâ, şu misafirhâne-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gâyesiz göremezsin; nasıl, sen nizamsız, gâyesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisât-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebâtât ve hayvanât envâından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gâyelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gâyeler içinde kemâl-i intizam ile meczub Mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın benîâdem'den, bâhusus ehl-i imândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi Haşiye mevtâlûd hâdisât-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gâyesiz, tesadüfî zannederek bütün musîbetzedelerin elîm zâyiâtını bedelsiz, hebâen mensur gösterip, müthiş bir yeise atarlar. Hem, büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki, öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîmin emriyle ehl-i imânın fânî malını sadaka hükmüne çevirip, ibkâ etmektir ve küfrân-ı nimetten gelen günahlara kefârettir.
Nasıl ki birgün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirkâlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın emriyle, ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre, "Haydi, Cennete buyurun" der.

Sözler | On Dördüncü Söz | 157
 

zerrat

Well-known member
İşte buna kıyasen, başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl: Ekser tâife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef'âl ve a'mâl-i beşeriyede bâzı hârika ferdler bulunur. O ferdler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrlarıdır; yoksa, medâr-ı şeâmetleridir. Hem, gizleniyorlar; âdetâ birer şahs-ı mânevî, birer gâye-i hayal hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimâli var. Demek o mükemmel hârika ferd, mutlak, mübhem bulunup, her yerde bulunması mümkün. Şu ibhâm itibâriyle, mantıkça kazıye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani, her bir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, "Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır." -1- İşte iki rekât namaz bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Her bir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür.
Demek şu nev'deki rivâyetler, vukuu bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîrâ, kabulün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibâriyledir. Meselâ, "Gıybet, katl gibidir." -2- Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kâtilden daha muzırdır. Meselâ, "Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer." -3- Şimdi terğib ve teşvik için o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki' bir sûrette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
Hem de, şu âlemin mikyâsıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzî gelemez. Sevâb-ı amâl o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz.
Meselâ,
b992.gif
-4- Yani,

b993.gif
-5-

1- Kenzü'l-Ummâl, 7:808, hadîs no: 21508; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr: 7740.
2- Müsnedü'l-Firdevs, 3:116, 117; Kenzü'l-Ummâl, 3:589, hadîs no: 8043. (Kenzü'l-Ummâl'da "Gıybet zinâdan daha şiddetlidir" şeklinde geçmektedir.)
3- Et-Tergib ve't-Terhîb, 3:421, 434; Kenzü'l-Ummâl, 6:422, hadîs no: 16360; Nevevî, el-Ezkâr, s. 288.
4- Kim bunu okursa, Mûsâ ve Hârun'un sevabı kadar sevap verilir. (Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, Mecmûatü'l-Ahzâb, s. 263.)
5- Göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. • Göklerde ve yerlerde büyüklük sâdece âlemlerin Rabbi olan Ona mahsustur. O, sonsuz izzet ve hikmet sahibidir. • Hamd göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. • Göklerde ve yerlerde azamet sadece âlemlerin Rabbi olan Onundur. O sonsuz izzet ve hikmet sahibidir.• Mülk sadece Onundur. O semâvâtın Rabbidir ve sonsuz izzet, hikmet sahibidir. (Mecmûatü'l-Ahzâb, sh. 350.)

Sözler | Yirmi Dördüncü Söz | 313
 

zerrat

Well-known member
Üçüncüsü: Birinci Sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.
Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle katî kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, Bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.
Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: "Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama' yüzünden, küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer (hâşâ) ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a'mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.
b126.gif



Said Nursî
Mektubat | İkinci Mektup | 19
 

zerrat

Well-known member
Üçüncüsü: Birinci Sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.
Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle katî kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, Bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.
Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: "Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama' yüzünden, küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer (hâşâ) ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a'mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.
b126.gif



Said Nursî
Mektubat | İkinci Mektup | 19

İkinci Mektub

Bu zamanda zarûret olmadan, irşâd-ı nâsa ve neşr-i dîne çalışanların sadakaları ve hediyeleri kabul etmemeleri lâzım geldiğinin sırrını dört sebeple beyân eder.
b908.gif
-1-


âyeti ile


b909.gif
-2-


âyeti gibi, insanlardan istiğnâ hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir eder. Ve ilim ve dîni neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğnâ ve kanaatle hareket etmezse, hem ehl-i dalâletin ittihâmına hedef olur, hem izzet-i ilmiyeyi muhafaza edemez. Hem, salâhat ve neşr-i din gibi umûr-u uhreviyeye mukâbil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.

1- Benim mükâfatım ancak Allah'a âittir. (Yûnus Sûresi: 72.)
2- Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen kimselere uyun. (Yâsin Sûresi: 21.)

Mektubat | Fihristei Mektubat | 472
 
Üst