Sebeplerin Sükut Ettiği Anlar...

Huseyni

Müdavim
Sepepler insanoğlunun hayatında oldukça geniş bir yer teşkil etmektedir. Hemen her şeyi bir sebebe bağlama ihtiyacı hissederiz. Sebep-sonuç ilişkilerine olan şahitliklerimiz saymakla bitmez. Bir kaç basit örnek verecek olursak;

Bir yumurtayı sertçe yere atsak kırılır, sebebi onu serçe yere çarpmaktır,
Bir insan yüksek bir yerden atladığında ölürse sebep olarak yüksek bir yerden atlamasını gösteririz,
Ektiğimiz ekinlerden iyi mahsul alan bir çiftçi, bunu mevsim şartlarının normalliğine, yağmurun yağmasına vs. sebeplere bağlar. Buna benzer çok misaller vermek mümkün.

Bunun yanında öyle anlar olur ki; sebeplerin sükut ettiğine şahit oluruz. Misal; çok defalar şahit olmuşuzdur; -ya bizzat veya basın yoluyla vs.- Bir insanın ölmesi için bütün sebepler bir araya geldiğini fakat o insanın ölmediğini görürüz. Veyahut mevsimler tamamen normal seyrinde gitmesine rağmen çiftçilerin verim alamadığına şahit oluruz.

İşte bunun gibi sebeplerin sükut ettiği anlar gösterir ki sebeplere de hükmü geçen biri var. Bu tür olaylar sebeplerde gaflete düşen insanoğluna bir uyarı mahiyetindedir. "Dikkat et! Çok güvendiğin sebeplere de sözü geçen biri var. Demek onların icadda tesiri yok" mesajına muhatap oluruz böyle durumlar da. Yani bir Müsebbibü'l Esbab olanın (Allah cc.) var olduğunu anlarız.

Hz. Yunus a.s. kıssası da konumuza en çarpıcı örneklerden sadece birisidir.



"Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:

Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. 1 Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

2
لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.

Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:

O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. 3 Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn 4 altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti."
Birinci Lem'a'dan iktibas.

1 : bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 17:79-81.
2 : “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
3 : bk. En’âm Sûresi, 6:17; Yûnus Sûresi, 10:107; Fâtır Sûresi, 35:2.
4 : bk. Saffât Sûresi, 37:146.
 

Huseyni

Müdavim
Nemrut ve yandaşları karşısında doğruları söylemekten bir an bile geri durmayan Hz. İbrahim a.s kıssasını az çok bilirsiniz, duymuşsunuzdur. Hz. İbrahim'in a.s bu tavırlarından deliye dönen Nemrut ve yandaşları onu cezalandırmak için dağ gibi bir odun yığını hazırlatıp, karşısına bir mancınık kurdurup Hz. İbrahim'i a.s bu dağvari ateş yığınının içine atmışlardı. Tabi ki bu olay sadece sebeplerin sustuğu bir andan ibaret değildi. Daha birçok hikmetleri vardı, fakat konumuz itibariyle sebeplerin bir anda sükut ettiği bu olay; biz insanları, sebepler üzerindeki gafletimizden intibaha getirmek için çok mühim bir vakıadır.

"Çünki Cenab-ı Hak, İsm-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâr-ül hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor." Yirminci Söz
 

FaKiR

Meþveret Bþk.
İşte bunun gibi sebeplerin sükut ettiği anlar gösterir ki sebeplere de hükmü geçen biri var. Bu tür olaylar sebeplerde gaflete düşen insanoğluna bir uyarı mahiyetindedir. "Dikkat et! Çok güvendiğin sebeplere de sözü geçen biri var. Demek onların icadda tesiri yok" mesajına muhatap oluruz böyle durumlar da. Yani bir Müsebbibü'l Esbab olanın (Allah cc.) var olduğunu anlarız.
Burdan sunu anlayabilirmiyiz? : sebeplerin, neticelerin yaratilmasinda tesirleri yoktur. ama neticeye ulasmak icinde sebeplere riayet etmek gerekmezmi?

Sebeplerin sukut ettigi an kadere iman ve tevekkule muracat etmek mi gerekir?

zira Bediüzzaman hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip, riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiili dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”
 

Huseyni

Müdavim
Burdan sunu anlayabilirmiyiz? : sebeplerin, neticelerin yaratilmasinda tesirleri yoktur. ama neticeye ulasmak icinde sebeplere riayet etmek gerekmezmi?

Sebeplerin sukut ettigi an kadere iman ve tevekkule muracat etmek mi gerekir?

zira Bediüzzaman hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip, riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiili dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”

"Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir."
(23. Söz)

Buradan anladığımız kadarıyla sebeplere sarılmak, fiili bir dua hükmündedir. Örneğin ekilen bir şey sulamak, onun gübresini vermek gibi işlemleri yerine getirmek sebeplere teşebbüs olduğu gibi, aynı zamanda bu işin neticesi için fiili bir duadır. Fakat mahsülden verim almak bu sebeblerin yerine getirilmesiyle alakalı değildir. Neticeyi olumlu veya olumsuz yapmak Müsebbibü'l Esbab olan, Allah'ın cc. bileceği iştir. Sebeplerin yerine getirilip, neticelerin Allah'tan beklenmesi alıntı yaptığınız kısımda da geçtiği gibi tevekküldür.
 

FaKiR

Meþveret Bþk.
"Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir."
(23. Söz)

Buradan anladığımız kadarıyla sebeplere sarılmak, fiili bir dua hükmündedir. Örneğin ekilen bir şey sulamak, onun gübresini vermek gibi işlemleri yerine getirmek sebeplere teşebbüs olduğu gibi, aynı zamanda bu işin neticesi için fiili bir duadır. Fakat mahsülden verim almak bu sebeblerin yerine getirilmesiyle alakalı değildir. Neticeyi olumlu veya olumsuz yapmak Müsebbibü'l Esbab olan, Allah'ın cc. bileceği iştir. Sebeplerin yerine getirilip, neticelerin Allah'tan beklenmesi alıntı yaptığınız kısımda da geçtiği gibi tevekküldür.

verdiginiz misalden sunu anliyorum: insanin sebeplere muracati neticenin yaratilmasina kafi gelmiyor ama sebeplere muracatta, her zaman beklenen neticeyi getirmeyebiliyor.
ve bu noktada tevekkul gerekiyor

peki neden bi takim insanlar tevekkulu tembellik olarak algilar?
 

elfaz

Well-known member
Sosyal bilim ile hemhal olan arkadaşlar bilirler.. ideolojik yaklaşımlar yahut kuramlar akademisyenlerce izaha kvuşturulmaya çalışılırken çok kullanılır 'kadercidir bu ekolü benimseyenler' diye..

Nasılki kullandıkları mana, hiçbir sebebe müracat etmeden, oturup olacakları bekleme anlamına tekabül ediyor ise; işte tevekkülde maalesef ehl-i dünya için aynı şekilde kullanılmakta..

Müsebbibü'l Esbab ile tanışmamanın yahut yetersiz ya da yanlış bir malumatın neticesinde kullanılan lafızlardır bunlar..

Esbabın tesiri yok; külli irade kapsamında..Cüzi irade kapsamında elzem, zira yaşadığımız küre-i arz da sebepler ile imtihanı götürüyoruz..

Peki;

sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için...Nasıl anlamalı bu cümleyi?
 

Huseyni

Müdavim
Peki;

sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için...Nasıl anlamalı bu cümleyi?

Konumuzla ilgili farkı söylemek istiyoruz. vahidiyet kanunları perdesi altında yapılan umumi tecellilerdir. Ehadiyet ise kanunsuz, doğrudan doğruya ve özel tecellilerdir. Mesela herkese iki göz iki kulak bir burun ve yüz verilmesi vahidiyetin tecellisidir. Bir annenin doğumu ile dünyaya geliyoruz ve herkeste de bu organlar vardır. Ancak herkese özel ve farklı bir simanın verilmesi ise ehadiyetin tecellisidir. perdesizdir ve kişiye özeldir. Yani özel bir durumdur. İşte Hz. İbrahimin ateşten ve Hz. Yunusun da denizden kurtulması da birer özel durumdur, kanunlara bağlı değildir, kanun üstüdür ve perdesizdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale-i Nur Editör
 

elfaz

Well-known member
Konu vahidiyet ve ehadiyete dair şunlarında bilinmesi ehemmiyet arz ediyor inşaAllah:

Vahidiyette ehadiyette Allah’ın birliğini anlatır.Fakat aralarında bazı farklar vardır.Şöyle ki;

Vahidiyet:Bütün mevcudat Allah’a aittir, Allah’ın icadıdır.
Ehadiyet:Esman her şeyde ayrı ayrı tecelli eder; Allahı gösterir.
Mesela bir ağaç Allah’ın ehadiyet özelliğini gösterirken, orman yada bitkiler Allah’ın vahidiyet özelliğini gösterir..Gördüğümüz gibi ehadiyet tek bişeyin Allah’ı göstermesi iken, vahidiyet bütüncül bi şekilde Allah’ın varlığını kat’i bi şekilde göstermesidir..
---

Nur-u tevhid içinde sırrı ehadiyetin inkışafıyla ne kastediliyor?

Tevhid genel, ehadiyet özel manada BİR'e ulaşma.Madem hud, karanlık,deniz Allah'ın hükmüne icabet ediyor,O'na uyuyor elbette Allah beni de görüyor, bana da icabet edecek diyor Yunus a.s...Yani kudreti tüm bunlara yeten Allah, bana da kudret elini uzatır.Böylece tevhidin içinde, ehadiyet inkışaf etmiş oluyor..BİR'i vesile ederek kainattan kendine indi, kendinden BİR'e ulaştı.

İsraf-ı kelam oldu ise Allah affetsin..
 

Huseyni

Müdavim
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet;
nur,
vücud
ve hayat
ve rahmettir ki,

bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar.

Onaltıncı Lem'a dan.
 

Huseyni

Müdavim
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet;
nur,
vücud
ve hayat
ve rahmettir ki,

bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar.

Onaltıncı Lem'a dan.

nur, vücud, hayat ve rahmetin sebepsiz, vasıtasız ve doğrudan Allah'ın dilemesiyle olması nasıl oluyor? İzah edicek bir arkadaş var mı?
 

elfaz

Well-known member
Girizgah olsun:

Diğer tüm nimetlerin mevcudatında esbap perde hükmünde..Nasıl cevizi kabuğu örter; aynı bu şekilde sebepler dünyasıda da nimetleri bu şekilde çevrelemekte..Bu çevreleme dehlizini tevhid nuru ile göremeyen, okuyamayan gözler herşeyi Bir'e değilde sebeplere verir hatta varır inkar bataklığına saplanır..

Ama sair 4 nimette esbap yoluna girmeden direkt kudret ufkuna ihtiyaç vardır..Onları sebeplere vermek imkanat sınırlarında değil..Sebepler saramıyor..
 

Huseyni

Müdavim
Girizgah olsun:

Diğer tüm nimetlerin mevcudatında esbap perde hükmünde..Nasıl cevizi kabuğu örter; aynı bu şekilde sebepler dünyasıda da nimetleri bu şekilde çevrelemekte..Bu çevreleme dehlizini tevhid nuru ile göremeyen, okuyamayan gözler herşeyi Bir'e değilde sebeplere verir hatta varır inkar bataklığına saplanır..

Ama sair 4 nimette esbap yoluna girmeden direkt kudret ufkuna ihtiyaç vardır..Onları sebeplere vermek imkanat sınırlarında değil..Sebepler saramıyor..

Allah razı olsun. Bu dört nimeti sebepler saramıyor evet ama, mesela nur dan bahsedecek olursak nasıl anlarız sebepsiz olduğunu? Biraz açar mısınız?
 

elfaz

Well-known member
Bilmüşahade deneyelim abi :)

Şimdi siz bana internet bağlantısının olması için yapılması gerekenleri söyleyin..(esbap)
Bir de nur nimeti için yahut daha anlaşılır olabileceğini düşündüğüm rahmet için..Allah neyi sebep kılarak rahmet kılıyor? (esbap?)

Allah bu 4 nimet dışındaki her nimete esbap dairesini perde kılmıştır.İneğin süt vermesi, ağacın elma vermesi, suyun oluşması için H2O bileşiminin sağlanmasının gerekliği vesaire..

Nur, rahmet, vücud ve hayat..Bunların hepsi meşiet-i hâssa-i İlahiye ile yani sebepsiz doğrudan dilemesi ile Allah'ın gerçekleşir..Bir tane esbap söyleyin ki bunların teşekkülüne dair..Sebepler dünyasndaki her sebebi bir araya getirelim, yine imkansızdır bunların mevcudatını gerçekleştirmek..


İktifa edilebilecek seviyede değil izah, nasıl genişletebiliriz, ehl-i ilim kardeşlerimiz yardım etsinler inşaAllah..
 

FaKiR

Meþveret Bþk.
nur, vücud, hayat ve rahmetin sebepsiz, vasıtasız ve doğrudan Allah'ın dilemesiyle olması nasıl oluyor? İzah edicek bir arkadaş var mı?


SORU
"KAİNATTA en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet nur, vücud, hayat ve rahmettir. Bu dört şey perdesiz vasıtasız doğrudan doğruya kudreti ilâhîyeye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar."



1. Biz bu âlemde her şeyin sebeplere bağlı olduğunu öğrendik neden bunlar istisna? Hem hayatta ve vücutta bazen sebepleri görüyoruz.







"Kainatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet nur, vücud, hayat ve rahmettir. Bu dört şey perdesiz vasıtasız doğrudan doğruya kudreti ilâhîyese ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye bakar." diyor Risale müellifi. İnsanı secdeye götürecek büyük bir İlâhi hakikatin kapılarını aralıyor. Onun araladığı kapıdan girmek için biz de bismillah diyelim.




Alemlerin Rabbi bu dört şey hariç kainattaki diğer neticeleri, sebepleri kullanarak oluşturabilmeye izni vermiştir. Yazı yazabilmek için kalem ve kağıt birer sebeptir. Bunları kullanarak yazı yazabilirsiniz. Yine ayaklarınızla yürüyebilir, ellerinizle tutabilirsiniz. Hamuru ekmek yapabilir, suyu buzdolabına koyarak dondurabilirsiniz… Oysa bu işlerin tümünde sebepler, sonuca yönelmiş birer duâdır sadece. Yani, derinden bakınca yazı yazabilmek için kainatta bulunan sebeplerin tamamının bir araya gelmesi gereklidir. Kağıdın var olması için ve elin hareket edebilmesi için kainatta var olan her şeye söz geçirebilmek gereklidir. Suya, havaya, topraktaki bin-bir elemente, güneşe.. söz geçiremediği halde, insanın dilemesi yerine getirilir. Çünkü, kulunun dilemesini makbul bir dua olarak dikkate alan bir İlâhı vardır. El kalem ile istediğimiz zaman yazar. Hamur ateşte ekmeğe dönüşür. Bizim bu fiillerdeki meşiet-i İlâhiyeyi ortaya koyabilmemiz için çok perdeleri yırtmamız gerekmektedir.




Buna sadece toprakta tohumun çatlamasını örnek verelim;



Mesela, bir oto tamircisi bir arabayı vidalarına kadar dağıtsa sonra o parçalara, parçacıklara" haydi, siz kendiliğinizden toparlanıp araba haline gelin" dese, o parçacıkların toparlanıp araba haline gelebilmesi için her birinde mükemmel bir kudret, şuurlu bir irade, bir mühendis gibi bir ilim, her şeyi görür bir göz, her sesi işitir bir kulak, arkadaşlarıyla konuşup anlaşabilmesi için kuvvetli bir lisan, hem de tüm bunlara sahip olabilmesi için birer zatî hayat lazımdır. Çünkü hayat olmazsa bunların hiç biri olmaz... aralarında mükemmel bir işbirliği de gerekecektir.

Her biri birer insan olsa yine o işbirliğini başaramazlar, aralarında, kavga çıkar. Tamirci araba yerine, hurda yığını bulur geldiğinde.



Topraktaki olay ise bu örnekten daha karmaşıktır. Çünkü, o araba parçaları yerine, demiri, bakırı, karbonu, kükürdü... bir araya toparlayıp “siz araba olun” desek, işler nasıl daha da karmaşık bir hale gelecekse, topraktaki atomların ve moleküllerin bir tohum sebebiyle ağaca dönüşmeleri de o kadar karmaşık ve imkansızdır.





Şimdi şu toprak altındaki tohumu inceleyelim. Hayalimizle tâ atomlar mertebesine inelim öyle bakalım. Bakınız, tohum yıldızlar topluluğu halini, bir galaksi vaziyetini aldı. Yıldızların aralarında nasıl büyük mesafeler varsa, her atom arasında büyük mesafeler vardır. İşte, yukarıdan üçer-üçer bir kısım atomlar buraya doğru geliyorlar —bunlar su molekülleridir—; vaziyet birden değişti, atom kümesindeki atomlarda ciddi bir faaliyet, hummalı bir çalışma başladı. Bakınız çevredeki atomlarda hareketlendiler, üçer-beşer geliyorlar. Tohum galaksisinin etrafında toplanıp —okulun zilinin çalmasıyla sınıflara doluşan çocuklar misâli— belli bölgelerden galaksiye dahil olup hiç şaşırmadan, sanki daha önceden biliyorlarmışçasına kendilerine ayrılan yerlere gidiyorlar. Galaksi halden hale dönüyor; o kör-sağır, şuursuz, cansız, cahil atomlar, öyle bir ciddiyetle öyle işler yapıyorlar ki; sanki her şeyi görür gözleri, her şeyi bilir ilimleri, özgün bir kudrete sahip ciddi tavırları vardır. İşte şimdi atomların arasından kendi dünyamıza dönüp meydana gelen şeye bakalım: Mükemmel ve azametli bir ağaç! O atomların neleri var, ne hadleri var ki; o atomlardan meydana gelen tohum, maddede hiç bulunmayan ve bulunması imkansız olan bir şeyin, ‘ihtiyaç’ın sahibi olsun. Çevredeki atomlar onun ihtiyacını bilsin, yardımına koşsun! Su, mahşer günü sesiyle tüm mahlukatın uyanmasına sebep olan İsrafîl (a.s.) gibi, bir dokunuşuyla o tohumu uyandırsın... Tohum olsa olsa bir plandır bir programdır. Biçare zerreler o plan ve programı okuyup o ağacı yapabilir mi? Bir tuğlanın deliğine bir binanın plan ve programını koyup toprağa atsam bir gökdelen çıkabilir mi?




Böyle bir bakış açısıyla kainata baktığımız zaman, sebepler sonuçlardan ellerini çekerler. Zaten sebeplerin elleri hiç bir zaman sonuçlara yetişemezler. Bu boşluğu doldurabilecek ve imkansızları mümkün kılabilecek ancak kudret-i ilâhiyedir. Sebeple sonucun arasındaki imkansız ve sonsuz mesafede kudret-i İlâhiyenin icraatları seyredilir. İş ve bakış bu noktaya vardığı zaman her şey O’na mahsus bir mucizeye dönüşür. Rahmet-i İlâhiyenin tebessümü görülür, insanı muhatap alan Zât’ı Akdes’in gizliden gizliye, derinden derine kainatı titreşime getiren o güçlü, kudretli sesi işitilir.




Ancak, bakışı bu noktaya getirebilmek için, yukarıda yaptığımız gibi, sebepler perdesinin yırtılmasına ihtiyaç vardır. Ve her bir varlık kendi isteğiyle meydana gelen işlerinde gerçek bir mucize yaşamaktadır. Ne var ki, işlerin kendi isteğimizle meydana gelebilmesi, getirilmesi bakışımızın önündeki en kalın perdedir.




Oysa, nur, vücûd, hayat ve rahmet ise, hiç bir sebebin bir araya gelmesiyle meydana getirilemezler. Kainattaki tüm sebepleri bir araya getirseniz de, gaybın bir yansıması olan nuru, yoktan var etmek olan vücudu, nûranî bir yansıma olan hayatı, sebepleri delerek gayba uzanan rahmeti oluşturamazsınız. Yoksa bunlar nedensiz yaratılıyor demek değildir yukarıdaki ifade. Çünkü, herhangi bir yansıma ortamı olmadan bunları fark edebilmek insan için imkansızdır. Öyle ise, rahmet de, nûr da, hayat da, vücût da nedenler ve sebepler üzerinde nedensiz ve sebepsiz, O’nun doğrudan dilemesiyle, meşîet-i hassa-i İlâhiyesiyle yansıyacaklardır.




Bu kavramları kısaca bir bir izah edelim.




Bu dünyada sebeplerle ola gelen her şey, var olan şeylerin şekil değiştirmelerinden ibarettir. Sebeplerle yoktan var etme yoktur ve asla mümkün değildir. Çevremizdeki varlıkların tamamında ise, ancak yoktan var edildikten sonra sebeplerin bir tasarrufu söz konusu olabilir. Çevrenizdeki varlıklara ilk defa yoktan yaratılma hengamındaki halleriyle, 'yoktan var edilmekte olan şey' nazarıyla bakarsanız, hiç bir sebebin veya sebepler toplamının buna güç yetiremeyeceğini düşünmeksizin fark edeceksinizdir. Burada perde yoktur, bu nedenle tefekküre de fazla lüzum kalmayacaktır. İşte tam bu noktada, O'nun emrini doğrudan bu oluş üzerinde; araya herhangi bir sebebin eli uzanmadan, bu varoluşu doğrudan onun tasarrufu, onun dilemesi altında göreceksinizdir. İşte meşiet-i hassa, Zat'ı Akdes'in bu doğrudan sebepsiz dileme halidir.




Nur, Arapça'da yansıma anlamında bir kelimedir. Nûr suresine ismini veren nûr ayetiyle bakılırsa, İlahî isimlerin kainattaki yansımalarının tanımıdır. Zaten kainatta esma-i ilahiyenin yansımaları hariç, başka bir yansıma yoktur. Perdeleri yırtarak gayb-şehadet, mülk-melekut sınırına geldiğinizde; artık, meşiet-i ilahiyenin doğrudan birer yansımaları olan esma-i ilahiyeden başka bir şey göremeyeceksinizdir.
----



Hayat dahi böyledir. Sebeplerin tümü bir araya getirilse de, hayat oluşturma imkanı elde edilememektedir. Ancak başka bir hayatı kopyalayarak hayat oluşturulabilmektedir. Sonra ciddi bir yalan ve iftira olarak 'biz hayat verdik' denilmektedir. Veya Nemrut gibi, gitmek üzere olan bir hayatın gidişine sebeplerle engel olarak, bu geri döndürme işlemine 'hayat verme' adı takılmaktadır. Gerçekte ise, sebeplerin tümünün alçaldığı ve sustuğu bu mucizede, sebepler perdesine takılmadan doğrudan Zât'ından gelen bir dileme hali mevcuttur. Cansız bir varlığın üzerinde ilginç bir yansıma meydana getirerek, onu var olan her şeyle ilişki içerisine ancak, var olan her şeye söz geçiren biri olabilir.
-----


Rahmet ise; örneğin, robot gibi varlıklar merhametliymiş gibi davranabilirler. İyi programlanmış bir robot bebek bakıcılığı yapabilir. Ama bir annenin şefkatinin yansımalarını göremezsiniz bir robotun işleyişinde. Çünkü robot, içsel merhamet duygusundan mahrumdur. Bu duyguyu, bu duygusuz varlıkta hiç bir sebeple oluşturma imkanı yoktur. Bu duygu ancak gaybî bir tarafı bulunan, yani ruh sahibi birinin hali olabilir. Allah’ı, el-İlâh’ın rahmetini unuttuğumuz zaman, kainattaki tüm varlıklar da bir robotun mekanik işleyişi gibi olması gerekir.
Robotta ne tebessüm vardır ne de gözyaşı.. Oysa bu kainatta ise hem tebessüm vardır, hem de gözyaşı.. çiçekleri seyredin, küçük masum bir çocuğun şirin simasına bakın, yağmurun hüznünü dinleyin. Darda kalmış insan için kainatın çarklarının nasıl durdurulabildiğine dikkat edin. Aynada, yüzünüzdeki ikramın arkasındaki rahmeti aralayın... Bir sabah vakti güneşin doğuşundaki rahmete adayın gözlerinizi… Böylece yüreğinizi Zât’ındaki rahmetin nedenler ve sebepler üzerinde, nedenlerden ve sebeplerden müstağni yansımalarına açın. Kainattaki rahmet, merhamet hakikatinin, sebepsiz doğrudan gayptan, Zât-ı Akdes tarafından geldiğine, kainatın sessiz şahitliğinde siz de şahitlik edin… ve ilan edin:

Nerede rahmet varsa, orada sebepsiz meşiet-i ilahiye vardır. Girin meşiet-i İlâhiyenin size özel kapılarından, doğrudan O’nun rahmeti yansımaktadır.
Salih Özaytürk
 
Üst