Huseyni
Müdavim
Neden Seriat?
Ariyi bassiz, karincayi emirsiz birakmayan Rabbimizin nebiler araciligiyla insana göndermekle insani sevdigini gösteriyor ve ona en büyük nimetini sunuyor.
Gözümüzü dünyaya açmamizla, nazarimizi kâinata salmamizla basliyor hayat yolculugumuz. Sonra, o essiz manzaralarm gerisinde bir düzeni, bir intizami taniyor; onun da gerisinde o düzeni Verenin özellikleri ile tanisiyoruz. Sonra, yolumuz insanlik alemine yürüyor. Ve ne iç dünyamizda, ne de beraberce yasayan insanlarm dünyasinda ayni mükemmellikte bir düzen görünmüyor. Zira, insan iradesini yanlis tercihte kullanmakla, düzene muhalefet edebiliyor; kâinatin düzenine aykiri davranip kendi âlemini fesada verebiliyor.
Ve iste orada, insanin âlemini düzenleyen emirler, kanunlar ile yüz yüze geliyoruz. Ariyi bassiz, karincayi emirsiz birakmayan Rabbimizin nebiler araciligiyla insana göndermekle insani sevdigini gösteriyor ve ona en büyük nimetini sunuyor.
Öylece anliyoruz ki,"su kâinati güzelce tanzim eden kim ise, su dini güzelce tanzim eden yine Odur." Su kâinati rahmetini, sevgisini, hikmetini, ilmini, kudretini... "Ol!" emriyle tecelli ettirerek var eden kim ise, vahy ile din ve seriati bildiren de Odur.
Sözün özü, kâinatin sahibi kim ise, dinin sahibi Odur.
Kâinatta gördügümüz kanunlari Koyan kim ise, dinin getirdigi emirlerin sahibi Odur.
Yaratilis kanunlarmm yani "seriat-i fitriye"nin Sârü kim ise, vahiyle gelen seriatin Sârü odur.
Iste bunu tesbit için, "Din ve seriat-i Muhammediyede (a.s.m.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki, kâinati halk ve tedbir edenin kaleminden çiktigmi gösteriyor" der Bediüzzaman Said Nursî. Ve iste bu yüzden, "Islâmiyet ve seriat kâinati kendiyle beraber tarif etmektedir."
Yani, seriat ve kâinat ayri degildir. Kâinatta is gören yaratilis kanunlari ayri, vahyin gefirdigi emirler ve kanunlar ayri degildir. Ikisi bir bütündür. Biri birisiz olmaz. Gerçek veçhesiyle seriat, bu bütünü temsil eder. Seriat, "seriat-i fitriye" ile vahiyle gelen seriati beraberce içerir.
Insan, iradesinin söz konusu olmadigi yerde, zaten Allah'in kâinata koydugu nizama göre yasiyor. Yememiz, içmemiz, sindirim, kan dolasimi zaten Yaratanm agza, mideye, kalbe, damarlara verdigi emirler dahilinde gerçeklesiyor. Kezâ, yürürken, otururken yerçekimi kanununa tâbi oluyoruz. Tohum ekip topragi gübrelerken, yine yine o nizama uyuyoruz. Biliyoruz, "eken, biçer." Çalisip çabalarken de o nizama, yani fitrî seriata göre hareket ediyoruz. Biliyoruz, "Çalisan kazanir."
Ve her bir kabiliyetimiz, bize fitrî kanunlara uymayi emrediyor. Kudretin verilmesi çalismayi emrediyor. Zekânin verilmesi ilmi emrediyor. Ilmin verilmesi, o ilimle isgörmeyi emrediyor. Bu mânâda, hepimiz nizama tâbiyiz; zira hepimiz fitrî kanunlara, fitrî seriatin emirlerine uyarak yasiyoruz.
Peki, irademizin söz konusu oldugu yerde ne yapacagiz? Meselâ bir alisveris âninda, o ilâhî emre nasil uyacagiz? Veyahut bir insan ile konusurken, konusmamizin konusu ne olacak ve nasil konusacagiz?
Iste bu noktada, cevabi, iki seriat birden veriyor. Ve Hz. Peygamber (a.s.m.) hem vahiyle gelen seriatin ilk muhatabi, hem de su kâinatta isgören fitrî seriata tâbi olan bir insan olarak, bize isik tutuyor, yol gösteriyor rehber oluyor.
Nitekim, onun hayatina baktigimizda, vahyi biz insanliga bildiren Hz. Peygamberin (a.s.m.) hepimiz gibi yiyen, içen, uyuyan, uyanan, çalisan, konusan, gezen, alisveris eden, sevinen, aci çeken, hasta olan, musibet gören bir insan oldugunu görüyoruz Her insan gibi, bir toplum içinde yasadigmi görüyoruz.
Ve gün geliyor, o Peygamber (a.s.m.) ashabiyla bir sohbet aninda, bize aklimizdaki o "nasil ve niçin"in cevabini sunuyor. Yakinlarinlarinda bir yerden, bir Yahudînin cenazesi geçerken soruyor bir sahabi:
"Ya Resulallah! Yanimizdan Yahudî cenazesi geçiyor. Ayaga kalkacak miyiz?"
Peygamber (a.s.m.) cevap veriyor: "Evet, kalkiniz."Iste "nasil"in cevabi... Ardindan, "niçin" de cevlaniyor: "Çünkü siz, o Yahudî cenazesine kalkmiyorsunuz. Insanlarin canini kabzeden Zât-i Zülcelâlin azametini tasdik için kalkiyorsunuz."1
Böylece, Hz. Peygamber, cenazeye kalkip-kalkmama gibi en basit bir gündelik hareketin dahi ölçüsünü veriyor. Hem "nasil"i, hem "niçin"i gösteriyor. Seriata uyarak yapacagimiz fülin kalkma mi, kalkmama mi olacak gini, o fülin "niçin"i ile beraber gösteriyor.
Onun Sünrietine tâbi olmayi çesitli veçheleriyle ortaya koydugu Sünnet-i Seniyye Risalesi'nde, Bediüzzman "dogrudan dogruya Sünnete ittiba etme"nin izahini o yüzden bu noktadan yapiyor. Öylece, ona uyularak yapilan ufacik bir hareketin dahi nasil adetten ibadete dönüsecegini açikliyor.
"Dogrudan dogruya sünnete ittiba etmek," öncelikle "Resûl-i Ekrem'i (a.s.m.) hatira getiriyor"2 diyor Said Nursî. Ve o insan, o hatirlama ile Hz. Peygambere (a.s.m.) uyarak isledigi o hareketin, "seriatın bir edebi oldugunu tasavvur eder. Ve seriat sahibi o oldugu hatirina gelir. Ve ondan Sâri-i Hakikî olan Cenâb-i Hakka kalbi müteveccih olur. O dahi bir huzur verir."
Yani, Peygamberin (a.s.m.) Sünnetine uyan, hareketini ona göre yapan biri, önce Hz. Peygambere, sonra onun getirdigi seriata, sonra o seriati vahyedene yönelir ve sonuç olarak, o hareketi sanki Onun huzurunda imis gibi yapar. Sanki, dogrudan Ondan "Bunu böyle yap. Bunu bunun için böyle yap" diye emir aliyormuscasina yapar.
Zaten, "en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbinda Sünnet-i Seniyeye mürâmat ettigi [uydugu] dakikada, o adî muamele ve o fitrî amel, sevapli bir ibadet ve ser'î bir hareket oluyor."
Meselâ, bakkala gittik, diyelim. Alisveris yapacagiz. Ekmek, peynir, zeytin alacagiz. "Üç lira, bes kurus" hesap-kitap deyip, hemencecik alip vermez insan, düsünür: "Nasil alisveris etmeliyim? Sünnete göre 'nasil'in cevabi nedir?" Or'adan, Hz.Peygamberin "nasil" yaptigina intikal eder. Ve o nasil yapmissa öyle yaparak, nasil yapmasi gerektigini vahiyle Bildireni, Sârü hatirlar. Kalbi Ona yönelir. O an, Onun huzurunda oldugunun suuruyla, âdeta Ondan "Bunu böyle yap" emrini alarak, öyle alip verir.
Ve ardindan, "niçin" gelir elbette. Seriatin ve Sünnetin bildirdigi o emir içinde, Onun rahmeti, hikmeti, adaleti, sevgisi, sefkati, ilmi, iradesi, kudreti, kendisini gösterir O emre uymakla, o emirde tecelli eden Rahîm, Rahman, Hakîm, Vedud, Alim, Kadîr, Adl, Hakem, Mürid, Hannan gibi güzel isimlerine ayna olur. Meselâ, bakkaldan peyniri, zeytini alirken, kendisini o rizk veren Rezzak'in, o ikram eden Kerîm'in, o ihtiyacimizi gören Rahîm'in, o nimeti veren Mün'imin huzurunda hissederek, alisverisini yapar. Hz. Muhammed'in o tek hadisede örnegini verdigi gibi, cenazeye kalkar; ama "Zât-i Zülcelâlinin azametini tasdik için" kalkar. Zeytini alir; ama Mün'imin, Rezzak'in, Kerîm'in, Rahîm'in merhametine sahit olarak alir.
Nitekim, Said Nursî, iste bu sir içindir ki, "Seriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmlari [hükümleri) içinde, cilveleri intisar eden Esma-i Hüsnanin (Allah'in güzel isimlerinin) her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-i câmi (bütün kâinatta görünen tecellileri temsil eden biri) olmaya çalis" der.
Zaten, su dünyaya, Sâniinin isimlerini taniyip ona külli bir muhatap olmak için gönderilmis insanin yaratilis sirri, ancak böylece tahakkuk etmis olur. Kuvvetlerine, duygularina had konulmayan insan, Allah'iri güzel isimlerinin hadsiz tecellîlerine ancak böylelikle ayna olabilir.
Ve insan, ancak bu sekilde, sonsuzlugu bulabilir.
Bu sekilde asagilarin en asagisindan kurtulup, yücelerin en yücesine erisir.
Bu sekilde, o sinir konulmamis duygular tohumunu çürütmemis, bilâkis sinirsiz kilmis olur.
Devamı var...