sizin dünyanızdan bana ait bir şey yok!" dedi adam ve ekledi: "dünyanıza uzak durmakla en büyük iyiliği yapıyorum size..siz bana bulaşmamakla kendinize bundan daha büyük bir iyilik yapabilirsiniz!.."
bir teknokrat suratı hep mekaniktir lelila
ruhsuz ve teknik
odunun bile ruhu varken
onun, ruhsatsız tek gülümsemesi olmaz yüzünde..
(çaresiz hissedişlerin, sahipsiz kalmışlığın çaresizliğinde daralttım “…kuvvete illâ billah!” çemberimi!.Oysa yüreği evren eylemeye ta baştan nasıl da ahitliydim!)
Artık, bir serseri için bile tekin değildi sokaklar
Onlar için bile tehlikeliydi
bir şehrin hareketli caddelerinin, hakikatle münasebeti hep sterildir
gizli zulümler dolaşır meydanlarında
kendine zayıf karakterleri seçer..
bir yanıma kan değerdi, bir yanım hicran
/susar/dı kalbim sustuğu yerde
bir yanım can içre, bir kıyı arar
bir yanım geri döner her seferde
her İsmail ağlaması gecemi bölerken her gece
sen gelirdin
çölümde tek sesti; sesin
sesin ki sekine
her duâ vakti kulaklarımı çınlatır adın
sesin; ‘anne!’
şimdi
‘güneşin gölgesi düştü üstüme’ desem sana
ya da; ‘hayat üstüme geldi, dev dalgalarla
ve “ve yıkıldı üstüme dünya!’ desem bir şey değişmeyecek
dinmeyecek sızım
değişmeyecek alınyazım..
ne demeliyim ki tam da şurda sana
dilimde dört hece bir kelime: "gelemedim!."
bak! Kitap gibi cümleler kuramuyorum bu gece
ve unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi, sabahıma
lekeli hayatıma
hepsi bu!
demek yaralarımı çok sevdi ki kurtlarım
bir teki bile yarı yolda terk etmedi
kutlarım!
şöyle yaşamak; ölümden bir önceki indiğim yasak duraktı
Hangi ceylan hangi sırtlanın yemi
Hangi kuzu, hangi kurdun dişinde
can vermekte bilmeden
/gidince dünyanızdan biz, yersiniz birbirinizi ve bir daha size, toprağı ve tohumu, yağmuru ve rüzgârı hatırlatan kalmaz!/ dedi adam
o zaman ;
Yaşmağına utancını sarar her gelin
ayak bastığınız toprak kirlenir bereket mayalamaz
gönülsüzdür yağmurlar
ne yıldızları gören olur gayrı
ne bir duru göz aya bakan
“neydi yalnızlık?” diye sorup
bir saf gökyüzü üzerine hayal kuran
kimse sormaz
doğumu, ölümü, ötesini
gömünce Kabil kardeşini
simsiyah duvar örüp gider
sonsuzu tuvaline resmeden ressam
hiç dönmemecesine..
göçe kalkar her ilham
topraktım, toprağa düştüm
bu kadar arınabildi çamurum
yaşasam oysa
bir yansam pişecek
ve uzak bir köşesinde memleketimin
unutulmuş kerpiç bir köy evinin damında
bir kızıl kiremide dönüşecektim!
Onca kitabın arasında okuyamadılar ya içimi
isteseler izin verirdim
ama henüz ezber bozma zamanım değildi
birebir ölümüme sakladığım..
Fırtınaların sert estiği o eylül günlerinden birinde
üşütmese ciğerlerimi ve yemeseydim aklımı
ve verseydim asıl hürriyetimi
az kalsın akıllı(!) bir adam olup
düzenlerinin midesine bigüzel konuşlanacaktım!
Kurdu olduğum kitaplar arasında
kalın ve battal boy kapkara suratlı bir nutuk yoktu
ve insan prematüresi, Tagore hayranı
sidikli bir şair(!)in kafasına dank eden
ince anayasa kitapçığı..
mesela
“arzda gezinen tufeyl bir böcek” unvanı verselerdi bana
büyük-küçük demeden harf yeseydim biraz, ordan burdan
beyin çöplüğümde boş bıraktığım o en müstesna yeri
kuru malumatıyla doldurup, düzenin
erken bir horoz gibi, şöyle vakitsiz ötmesem
ve sorduklarında ülkem ve dünya gündemini
“medeni dünyanın muhteşem atık dönüşüm projesi”ne
katkıda bulunduğumu söylemesem
kesilmezdi başım!
hem böylece, bir böceği izbe kuytuların karanlık ağlarından kurtarıp
aydınlığa çıkarmanın haklı gururunu yaşatırdım, zevkle
yerleşik düzene alışık değildim
dünya dillerinde adım; göçebe
Atalarım da göç topraklarından geldiydi ya!
Bağdat Kütüphanesini önce yapıp ve sonra yakan
yağmacı Moğolun soyuyla aynıydı soyum üstelik!
Sonra alıştım şehirlere
ve içimde bir ihtilal başlattım, gözlerim açıldığında
Artık
yüksek imtiyazlı, sıkı korunaklı meskun mahal adacıklarında
yangınlar çıkaran kundakçıydım!
Oysa daha yakılmadan Endülüs ve eşsiz Elhamra
eşsiz kütüphanelerinin duvarlarından dökülen kitap aralarından çıkıp
çekmişti, şu; “tanrı kırbacı, tanrı belası Attila” çoktan, kılıcını!
tarihte on üç kez tekrarladıkları seferlerinde
lekelemeseydi, doğulu hafızamı Haçlılar
kesmeseydi soylu soğuk İngiliz
Hintli ve usta ellerimi bileklerimden
kanlanmasaydı ilkel tezgâhlarda dokuduğum
etekleri beyaz aziyelerim
saçılan kelimelerden taç yerine dikenli gerdanlıklar örüp
asardım, şu ölüm tanklarının metal boyunlarına
ve ellerinde sapanlarıyla birlikte ölürdüm Gazze çocuklarının!
Nezir...( Siyahbuz )
bir teknokrat suratı hep mekaniktir lelila
ruhsuz ve teknik
odunun bile ruhu varken
onun, ruhsatsız tek gülümsemesi olmaz yüzünde..
(çaresiz hissedişlerin, sahipsiz kalmışlığın çaresizliğinde daralttım “…kuvvete illâ billah!” çemberimi!.Oysa yüreği evren eylemeye ta baştan nasıl da ahitliydim!)
Artık, bir serseri için bile tekin değildi sokaklar
Onlar için bile tehlikeliydi
bir şehrin hareketli caddelerinin, hakikatle münasebeti hep sterildir
gizli zulümler dolaşır meydanlarında
kendine zayıf karakterleri seçer..
bir yanıma kan değerdi, bir yanım hicran
/susar/dı kalbim sustuğu yerde
bir yanım can içre, bir kıyı arar
bir yanım geri döner her seferde
her İsmail ağlaması gecemi bölerken her gece
sen gelirdin
çölümde tek sesti; sesin
sesin ki sekine
her duâ vakti kulaklarımı çınlatır adın
sesin; ‘anne!’
şimdi
‘güneşin gölgesi düştü üstüme’ desem sana
ya da; ‘hayat üstüme geldi, dev dalgalarla
ve “ve yıkıldı üstüme dünya!’ desem bir şey değişmeyecek
dinmeyecek sızım
değişmeyecek alınyazım..
ne demeliyim ki tam da şurda sana
dilimde dört hece bir kelime: "gelemedim!."
bak! Kitap gibi cümleler kuramuyorum bu gece
ve unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi, sabahıma
lekeli hayatıma
hepsi bu!
demek yaralarımı çok sevdi ki kurtlarım
bir teki bile yarı yolda terk etmedi
kutlarım!
şöyle yaşamak; ölümden bir önceki indiğim yasak duraktı
Hangi ceylan hangi sırtlanın yemi
Hangi kuzu, hangi kurdun dişinde
can vermekte bilmeden
/gidince dünyanızdan biz, yersiniz birbirinizi ve bir daha size, toprağı ve tohumu, yağmuru ve rüzgârı hatırlatan kalmaz!/ dedi adam
o zaman ;
Yaşmağına utancını sarar her gelin
ayak bastığınız toprak kirlenir bereket mayalamaz
gönülsüzdür yağmurlar
ne yıldızları gören olur gayrı
ne bir duru göz aya bakan
“neydi yalnızlık?” diye sorup
bir saf gökyüzü üzerine hayal kuran
kimse sormaz
doğumu, ölümü, ötesini
gömünce Kabil kardeşini
simsiyah duvar örüp gider
sonsuzu tuvaline resmeden ressam
hiç dönmemecesine..
göçe kalkar her ilham
topraktım, toprağa düştüm
bu kadar arınabildi çamurum
yaşasam oysa
bir yansam pişecek
ve uzak bir köşesinde memleketimin
unutulmuş kerpiç bir köy evinin damında
bir kızıl kiremide dönüşecektim!
Onca kitabın arasında okuyamadılar ya içimi
isteseler izin verirdim
ama henüz ezber bozma zamanım değildi
birebir ölümüme sakladığım..
Fırtınaların sert estiği o eylül günlerinden birinde
üşütmese ciğerlerimi ve yemeseydim aklımı
ve verseydim asıl hürriyetimi
az kalsın akıllı(!) bir adam olup
düzenlerinin midesine bigüzel konuşlanacaktım!
Kurdu olduğum kitaplar arasında
kalın ve battal boy kapkara suratlı bir nutuk yoktu
ve insan prematüresi, Tagore hayranı
sidikli bir şair(!)in kafasına dank eden
ince anayasa kitapçığı..
mesela
“arzda gezinen tufeyl bir böcek” unvanı verselerdi bana
büyük-küçük demeden harf yeseydim biraz, ordan burdan
beyin çöplüğümde boş bıraktığım o en müstesna yeri
kuru malumatıyla doldurup, düzenin
erken bir horoz gibi, şöyle vakitsiz ötmesem
ve sorduklarında ülkem ve dünya gündemini
“medeni dünyanın muhteşem atık dönüşüm projesi”ne
katkıda bulunduğumu söylemesem
kesilmezdi başım!
hem böylece, bir böceği izbe kuytuların karanlık ağlarından kurtarıp
aydınlığa çıkarmanın haklı gururunu yaşatırdım, zevkle
yerleşik düzene alışık değildim
dünya dillerinde adım; göçebe
Atalarım da göç topraklarından geldiydi ya!
Bağdat Kütüphanesini önce yapıp ve sonra yakan
yağmacı Moğolun soyuyla aynıydı soyum üstelik!
Sonra alıştım şehirlere
ve içimde bir ihtilal başlattım, gözlerim açıldığında
Artık
yüksek imtiyazlı, sıkı korunaklı meskun mahal adacıklarında
yangınlar çıkaran kundakçıydım!
Oysa daha yakılmadan Endülüs ve eşsiz Elhamra
eşsiz kütüphanelerinin duvarlarından dökülen kitap aralarından çıkıp
çekmişti, şu; “tanrı kırbacı, tanrı belası Attila” çoktan, kılıcını!
tarihte on üç kez tekrarladıkları seferlerinde
lekelemeseydi, doğulu hafızamı Haçlılar
kesmeseydi soylu soğuk İngiliz
Hintli ve usta ellerimi bileklerimden
kanlanmasaydı ilkel tezgâhlarda dokuduğum
etekleri beyaz aziyelerim
saçılan kelimelerden taç yerine dikenli gerdanlıklar örüp
asardım, şu ölüm tanklarının metal boyunlarına
ve ellerinde sapanlarıyla birlikte ölürdüm Gazze çocuklarının!
Nezir...( Siyahbuz )