Sorularla Risale-i Nur Hizmeti-DERLEME-

ayvazoðlugýda

Active member
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 9.15.AFYON HAYATI(DEVAMI)
Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Mahkemesi

Afyon mahkemesini tertip ve iftiralarla açtıran gizli dinsizler, Bediüzzaman’ı idam etmek plânını çevirmişlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaat, böyle imhacı zâlim dinsizlere karşı onun, ölümü hiçe sayarak haykırdığı hakikatlerdir. Neticede, temyiz mahkemesi mahkûmiyet kararını nakzetti. Ve aynı mahkeme iki defa Bediüzzaman’a beraat verdi. Nihayet bütün Risale-i Nur Külliyatı ve beşyüze yakın mektuplar bilâkayd ü şart Bediüzzaman’a iade edildi.
Büyük Müdafaatından Parçalar
بِسْمِاللهِالرَّحْمٰنِالرَّحِيمِ1وَبِهِنَسْتَعِينُ
On sekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istida mahkemeye ve sureti Ankara’ya makamata verilmişken, tekrar vermeye mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir.
Malûm olsun ki, Kastamonu’da üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharri komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı yedi komiser ve polislere ve Isparta’da müddeiumumînin suallerine ve Denizli ve Afyon mahkemelerine karşı dediğim ayn-ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:

Onlara dedim: Ben, on sekiz, yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassut ve nezaret altında kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde, dünya ile, siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emârem görülmedi. Eğer bir karışık halim olsaydı, oranın adliye ve zabıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise, elbette benden ziyade onlar mes’uldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?

Biz Risale-i Nur şakirtleri, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına, belki kâinata da âlet edemeyiz. Hem Kur’ân bizi siyasetten şiddetle men etmiş.

Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı imanî olan hakikatlerle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli burhanlarla Kur’ân’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz.

Evvelâ: Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymettar hakikatlere ihanet etmemektir.

Sâniyen: Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş. Çünkü tokada ve belâya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir iki dinsize müteallik, yedi sekiz çoluk çocuk, hasta, ihtiyar, mâsumlar bulunur. Musibet ve belâ gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men edilmişiz.

Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir: “Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir.” Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, âsâyişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise, bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahittir.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :
1: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ve ancak Onunla yardım dileriz.
Lügatler :
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
anarşilik : hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma
âsâyiş : rahat, huzur, emniyet, yerleşik düzen
ayn-ı hakikat : gerçeğin ta kendisi

belâ : musibet, sıkıntı
beraat verme : temize çıkartma, suçsuz bulma, suçsuz olduğunu ilân etme

bîçare : çaresiz, zavallı
bilâkayd ü şart : her hangi bir kayıt ve şart altında olmaksızın, kesin olarak

burhan : delil, kanıt
cereyan : akım, hareket
ehemmiyeti hâiz : öneme sahip

ehl-i gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olan kimseler
emâre : belirti, işaret

emniyet : güven
esas : şart, husus
evvelâ : ilk olarak, öncelikle
fevkalâde : olağanüstü

feylesof : filozof; felsefeci
hakikat : gerçek, asıl ve esas

hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
hayat-ı ebediye : sonsuz âhiret hayatı
hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat
husûl : hasıl olma, meydana gelme
hülâsa : özet, öz
hürmet : saygı
iade edilme : geri verilme
iddianame : savcının bir dava konusunda hazırladığı iddia ve delilleri içine alan yazısı
imanî : imanla ilgili, imana dair

imha : yok etme, ortadan kaldırma
istida : dilekçe

itaat etmek : emre uymak
itirazname : itiraz kâğıdı, itiraz dilekçesi

kâinat : evren, yaratılmış herşey, bütün âlemler
kat’i : şüphesiz, kesin
kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal
küfr-ü mutlak : tam bir küfür, inkâr ve hiçbir kutsal değere inanmama
mahkûmiyet : hükümlülük, tutukluluk

mahveden : yok eden
makamat : makamlar
malûm olma : bilinme

mâsum : günahsız, suçsuz
mecburiyet tahtında : mecbur kalarak

men etme : yasaklama
menzil : ev, yer, mekân

merhamet : şefkat, acıma, iyilik etme
mes’ul : sorumlu
meşkûk : şüpheli
muhafaza etme : koruma, saklama
musibet : büyük sıkıntı
müdafaa : savunma

müdafaat : savunmalar
müddeiumumî : savcı
münzevî : bir köşeye çekilip ibadetle uğraşan, vaktini ibadetle geçiren

müstehak : hak etmiş, lâyık
müteallik : alakalı, ilgili
mütemerrid : inatçı
nakzetme : çürütme, bozma

nazar : bakış, düşünce
nezaret : gözetim

propaganda-i siyaset : siyaset propagandası
sair : diğer, başka

sâlisen : üçüncü olarak
sâniyen : ikinci olarak
suret : bir benzeri, kopyası
sükût : sessiz kalma, susma

şakirt : öğrenci, talebe
şefkat : acıyarak ve esirgeyerek sevme
taharrî : araştırma, arama

tahkim etme : kuvvetlendirme, sağlamlaştırma
tarassut : gözetleme

Temyiz Mahkemesi : Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam
tereşşuh : sızıntı

tertip : aslı olmayan bir suç düzenleme, dolap çevirme
tesbit : sağlam şekilde yerleştirme
tevehhüm : zannetme, kuruntuya kapılma
uzv-u nâfi : faydalı uzuv, üye
vilayet : il
zarfında : içinde
zarurî : zorunlu, gerekli
zındık : dinsiz

İ'lem Eyyühel-Aziz! Kafirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur'ana düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır. Maahaza Kur'an, kafirleri ve aba ve ecdadlarını i'dam-ı ebedi ile mahkum etmiştir.
Binaenaleyh müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kafirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak (Âl-i İmran Suresi, 3:173=Allah bize yeter, o ne güzel vekildir) diye Cenab-ı Hakk'a iltica etmek lazımdır.
(Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)
Lügatler
Âbâ :
babalar Binaenaleyh
:bunun üzerine, bundan dolayı Cenâb-ı Hak :
Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ecdad :
atalar, dedeler Ehl-i Kur’an
:Kur’an’ın yolundan gidenler, müslümanlar İ’dam-ı ebedi
: bir daha geri dönmeyecek şekilde sonsuza dek yok etme İ’lem Eyyühel Aziz :
Ey aziz kardeşim, bil ki İktiza :
gerektirme İltica :
sığınma Kâfir :
Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse Küfr :
Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik Maahaza :
bununla beraber, bununla birlikte Mahkum etmek:
birkişi aleyhinde cezalandırıcı mahiyette hüküm vermek Medet
:yardım Muhabbet
: sevgi,sevmek Ülfet :
kaynaşma, yakınlaşma

-- OTUZ BİRİNCİ SÖZ MİRAC-I NEBEVİYEYE(A.S.M.)DAİRDİR
5.4.DÖRDÜNCÜ ESAS-MİRACIN SEMERÂTI VE FÂİDESİ(DEVAMI)
BEŞİNCİ MEYVE
İnsan, kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sâni-i Kâinatın nazdar sevgilisi olduğu, Mirac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir.

Küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki, kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor.

Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyetkârâne veriyor ki, tasvir edilmez. Çünkü, âdi bir nefere denilse, “Sen müşir oldun”; ne kadar memnun olur.

Halbuki, fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firak sillesini daima yiyen biçare insana, birden “Ebedî, bâki bir Cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rüyet-i cemâline de muvaffak olursun” denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.

Şimdi, makam-ı istimâda olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve Müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.


Lügatler :
âciz : güçsüz, zayıf
âdi : basit, sıradan
bâki : devamlı, kalıcı
biçare : çaresiz
cevelân : dolaşma, gezme
derece-i kıymet : kıymet derecesi
ebedî : sonsuz
elyak : en layık
fâni : geçici, ölümlü
firak : ayrılık
hayvan-ı nâtık : konuşan canlı
ilhad : dinsizlik, inkâr
ins : insanlar
iştiyak : şiddetli arzu ve istek
kâinat : evren, yaratılmış herşey
Kerîm : sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah
kıymettar : kıymetli, değerli
lemeât : parıltılar
mahlûk : yaratık
makam-ı fahr : övünme makamı
makam-ı istimâ : dinleme makamı
mazlum : zulme uğrayan
medar-ı sürur : sevinç ve neşe vesilesi
mevcudat : varlıklar
muhabbet : sevgi
muvaffak : başarılı olma, erişme
Müslim : Müslüman
müşir : mareşal
nazdar : nazlı
nefer : asker, er
nihayetsiz : sonsuz
nisbet : kıyas, oran
rahmet : şefkat, merhamet
sukut : alçalma
sürur : mutluluk, sevinç
vüs’at : genişlik
zevâl : gelip geçicilik, yokluk
zîşuur : şuur sahibi, bilinçli

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . . "Ey Peygamber! Allah, sana ve seninle beraber olan müminlere yeter." [Enfal Sûresi 8,64]


TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
9.14.AFYON HAYATI(DEVAMI)
ONBEŞİNCİ RİCA(DEVAMI)
“Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşaallah!”

İşte, ihtiyarlığımın sezgüzeştliğinden gelen ağrılara ve meyusiyetlere, imandan ve Kur’ân’dan imdada yetişen kudsî tesellilerle bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tevbe edenin herbir saati on saat ibadet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fâni gün, sevap cihetinde on gün bâki bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medar-ı şükrandır, o mânevî ihtardan bildim, “Hadsiz şükür Rabbime” dedim, ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime razı oldum. Çünkü ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferahla gitse, lezzetin zevâli elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fâni olur, gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zevâl-i elem bir mânevî lezzet olmasından, hem bir nevi ibadet sayıldığından, bir cihette bâki kalır ve hayırlı meyveleriyle bâki bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatalara kefaret olur, onları temizler. Bu nokta-i nazardan, mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükretmelidirler.


Lügatler :
azap : acı, sıkıntı
bâki : devamlı ve kalıcı olan, sonsuz
cemiyetçi : belli bir görüşe sahip olanların bir araya gelmelerini savunan
cihet : taraf, yön
elem : acı, keder
fâni : geçici olan, ölümlü
farz : Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
ferah : rahatlık
gaflet : Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
hadsiz : sayısız
hakikat : doğru gerçek
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, esası
hayır : iyilik
hususan : özellikle
hüküm : karar
ibadet : Allah’a kulluk etme
ihtar : hatırlatma
inşaallah : Allah’ın dilemesiyle
Kastamonu :
kefaret : günahlardan ve hatalardan arınma vasıtası
kudsî : kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak
mahkeme-i âdile : adaletli mahkeme
mahpus : tutuklu
mazlumiyet : zulme uğramışlık
medar-ı şükran : teşekkürün, şükrün kaynağı, sebebi
meyusiyet : ümitsizlik
münzevî : bir köşeye çekilip vaktini ibadetle geçiren
nam : isim, ünvan
nefyetmek : sürmek, sürgüne göndermek
nevi : çeşit, tür
nokta-i nazar : bakış açısı
Rab : Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, onları terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah
rica : ümit
sergüzeşt : bir kimsenin başından geçen hâl ve olaylar
sevk etmek : yöneltmek
suret : biçim, şekil
şükretmek : teşekkür etmek, Allah’a karşı minnet duymak
şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
tahammül : dayanma, katlanma
tebdil : değiştirme
teessüf etmek : üzülmek
tesirli : etkili
teslim-i silâh etmek : yenilgiyi kabul edip silâhını teslim etmek
vazife-i kudsiye : kutsal vazife
zevâl : geçicilik, yokluk
zevâl-i elem : acının bitmesi
zındıka : dinsizlik





 
Üst