Sözler 10. Ders - Üçüncü Söz

faris

Well-known member
Üçüncü Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْـبُدُوا 1


İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

“Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek, rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Ta o matlup şehre yetişir; orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasip bir mükâfat görür.

İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki, o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlâhî, birisi de âsi ve hevâya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki, âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvâdır. İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünkü âbid namazında der: "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah." Yani, "Hâlık ve Rezzak Ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat Onun elindedir. O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz; hem Rahîmdir, ihsanı, merhameti çoktur" diye itikad ettiğinden, her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine iltica eder, tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. Îmânı ona bir emniyet-i tâmme verir.

Evet, her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü'l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyrukluyıldızı görse, yerde titrer, "Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?" der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan koca Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.)

Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde bir şey... Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey... Adeta sermaye ve iktidar dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise, dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. İşte bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim, ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder.

Malûmdur ki, zararsız yol, zararlı yola velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa tercih edilir. Halbuki, meselemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimalle bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise hattâ fâsıkın itirafıyla dahi menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimalle şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır. Elhasıl, âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise biz daima “Elhamdü lillâhi ale’t-tâati ve’t-tevfîk”1 demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:
1 : “Ey insanlar, ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
2 : Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun.
 

faris

Well-known member
Üçüncü Söz, ibadeti ahiret kazancı olmanın ötesinde, insanın dünyadaki psikolojik ve varoluşsal problemlerine çözüm olarak sunar. İbadet zahiren bir yük gibi görünse de, hakikatte insanı korkudan, yalnızlıktan ve anlamsızlıktan kurtaran ilahi bir güven sistemidir. Günah ise zahiren rahat, hakikatte insanı içten içe kemiren bir esaret halidir. Bediüzzaman bu temsille insana şunu söyler: Asıl hürriyet Allah’a kul olmakta, asıl esaret ise nefse kul olmaktadır.

İbadet: Zarar Gibi Görünen Büyük Kazanç​


Üçüncü Söz, insanın hayat yolculuğunda karşı karşıya kaldığı en temel tercihi ele alır:
İtaat mi, isyan mı? İbadet mi, heva mı?
Bediüzzaman bu hakikati soyut felsefeyle değil, son derece somut bir temsille (hikâye ile) anlatır.

Temsilin Özeti: İki Asker, İki Yol​


İki asker uzak bir şehre gitmekle emrolur. Yol ikiye ayrılır:

  • Sağ yol:
    Disiplinli, düzenli, askerî.
    Yolcu çanta ve silah taşır (zahiren ağır).
  • Sol yol:
    Başına buyruk, nizamsız.
    Yolcu serbesttir, yükü yok (zahiren hafif).
Akla ilk gelen şudur:
“Yüksüz yol daha rahat değil mi?”

Fakat sonuç tam tersidir:
  • Sağ yoldaki asker:
    • Kimseye minnet etmez
    • Korkmaz
    • Güven içindedir
    • Sonunda mükâfat alır
  • Sol yoldaki asker:
    • Herkese muhtaç olur
    • Her şeyden korkar
    • Sürekli endişe içindedir
    • Sonunda ceza görür

Temsilin Hakikati: Hayat Yoludur.​


Bediüzzaman temsili çözer:


TemsildeHakikatte
Askerİnsan
YolHayat
Çanta ve silahİbadet ve takva
Sağ yolAllah’a itaat
Sol yolHeva ve isyan
ŞehirÂhiret

Yani mesele şudur:

İbadet zahiren ağırdır, fakat hakikatte insanı korkudan ve zilletten kurtarır.
Günah zahiren hafiftir, fakat hakikatte insanı korku ve sefalete sürükler.



İbadetin Psikolojik Hakikati​


Bediüzzaman ibadeti sadece “sevap kazanmak” olarak görmez.
Asıl vurguladığı nokta şudur:

İbadet, insanın varoluş problemini çözer.

Çünkü insan:
  • Sonsuz ihtiyaçlara sahiptir.
  • Ama gücü sınırlıdır.
  • Ölüm, hastalık, musibet kaçınılmazdır.
Bu durumda iki seçenek vardır:

1. İmansız insan:​

  • Her şeyi kendi sırtında taşır.
  • Kontrol edemediği olaylardan korkar.
  • Yalnızdır.
  • Sürekli kaygı içindedir.

2. İmanlı insan:​

  • Her şeyi Allah’a havale eder.
  • Sahibi olduğunu bilir.
  • Tevekkül eder.
  • İçsel güven yaşar.

Bu yüzden Bediüzzaman der ki:

İman emniyet-i tâmmedir. (Tam güven kaynağıdır)



İbadet Neden “Yük” Gibi Görünür?​


Çünkü ibadet:
  • Nefse ağır gelir
  • Disiplin ister
  • Sorumluluk yükler

Ama hakikatte:
İbadet nefsi yorar, ruhu dinlendirir.
Günah nefsi dinlendirir, ruhu yorar.

Bugün modern insanın yaşadığı:
  • Depresyon
  • Anksiyete
  • Varoluş boşluğu
tam olarak “sol yolun psikolojik bedeli"dir.



Cesaret ve Korkunun Kaynağı​


Üçüncü Söz'de çok çarpıcı bir tespit:

Cesaretin menbaı imandır, korkaklığın menbaı dalalettir.

Yani:
  • Mümin: Büyük felaket karşısında bile sarsılmaz.
  • İmansız: Küçük bir ihtimalde bile paniğe kapılır.
Misal:
Bir mümin için dünya patlasa bile “Allah’ın kudreti”dir.
Bir inkârcı için gökteki yıldız bile tehdittir.



Asıl Ticaret: Ebedî Kazanç – Ebedî Zarar​


Bediüzzaman meseleyi matematik gibi koyar:

YolSonuç
İbadet%90 ihtimalle ebedî saadet
Günah%90 ihtimalle ebedî felaket

Dünya ticaretinde bile:

%10 risk varsa insanlar kaçınır.
Ama burada:
%90 felaket ihtimali olan yol seçiliyor.

Bu, insanın aklı değil, nefsinin yönetimde olduğunu gösterir.



Sonuç: İbadet Yük Değil, Kurtuluştur​


Üçüncü Söz’ün özü tek cümlede şudur:

İbadet, Allah’a yük olmak değil; Allah’a dayanmak demektir.

İnsan ibadet edince:
  • Daha çok şey yüklenmez
  • Aksine omzundan yük iner
Çünkü artık:
  • Sahipsiz değildir
  • Yalnız değildir
  • Kendi kendine yetmeye çalışmaz
Ve işte bu yüzden Bediüzzaman şöyle bitirir:

“Elhamdülillah ale’t-tâati ve’t-tevfîk.”
Bizi itaatle şereflendiren ve muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.


 

faris

Well-known member
Evet, Üçüncü Söz’ü şimdi doğrudan Kur’ân ayetleri ve sahih hadisler ışığında, klasik İslâm akaidi (Ehl-i Sünnet çerçevesi) içinde değerlendirelim. Böylece Risale’de anlatılan temsillerin, aslında Kur’ân’ın açık hakikatlerinin tefsiri olduğu netleşir.




İbadet: Kur’ân ve Sünnet’te Varoluşun Gayesi​


Bediüzzaman’ın Üçüncü Söz’de anlattığı hakikatin özü, Kur’ân’da tek ayetle özetlenmiştir:


“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 56)

Bu ayet, İslam akaidinin temel taşıdır:
İnsan tesadüfen var olmamıştır, amacı bellidir: ubûdiyet.




1. Sağ Yol – Sol Yol = Sırat-ı Müstakim – Dalalet​


Risale’deki iki yol, Kur’ân’daki şu ayetin aynısıdır:


“İşte bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasın.”
(En’âm, 153)


Ve Fâtiha’da her gün okuduğumuz dua:


“Bizi dosdoğru yola ilet.”
(Fâtiha, 6)


Bediüzzaman’ın “sağ yol” dediği şey:
Sırat-ı müstakim

“Sol yol” dediği şey:
Dalalet ve hevâ yolu




2. İbadet Zahiren Yük – Hakikatte Hürriyettir​


Kur’ân’da ibadet “yük” değil, hafiflik olarak anlatılır:


“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.”
(Talâk, 3)

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”
(Ra’d, 28)


Hadis:


“Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, kalp zenginliğidir.”
(Buhârî, Rikâk 15)


Risale’nin dediği gibi: İbadet bedeni yorabilir, ama ruhu dinlendirir.




3. İman = Güven Kaynağı (Emniyet-i Tâmme)​


Bediüzzaman’ın en güçlü vurgularından biri:


“İman emniyet-i tâmmedir.”


Kur’ân’da açık delil:


“İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır.”
(En’âm, 82)


Hadis:


“Allah’a iman eden kimse korkmaz.”
(Tirmizî, Zühd 58)


Bu yüzden akaidde iman:
➡ sadece bilgi değil,
kalbin sükûnetidir.




4. İnsanın Aczi ve Fakrı (Akaidde Kulun Mahiyeti)​


İslâm akaidine göre kul:
  • Acizdir
  • Fakirdir
  • Muhtaçtır

Kur’ân:


“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise zengindir, hamde layıktır.”
(Fâtır, 15)


Hadis-i Kudsi:


“Ey kullarım! Hepiniz sapıksınız, ancak Benim hidayet verdiklerim müstesna.”
(Müslim, Birr 55)


Bediüzzaman’ın “insanın sermayesi hiçtir” demesi, akaiddeki kul anlayışının birebir ifadesidir.




5. Günahın Hakikati: Sahte Hürriyet, Gerçek Esaret​


Kur’ân’da günahın mahiyeti:


“Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?”
(Câsiye, 23)


Hadis:


“Kul bir günah işlediğinde kalbine siyah bir nokta düşer.”
(Tirmizî, Tefsir 83)

Yani günah:
  • Hürlük değil
  • Nefsin putlaştırılmasıdır.

Risale’deki “sol yol” tam olarak budur.




6. Asıl Ticaret – Kur’ân’ın Ticaret Dili​


Bediüzzaman’ın “büyük ticaret” dediği şey, Kur’ân’ın ifadesidir:


“Allah müminlerden mallarını ve canlarını, karşılığında cenneti vererek satın almıştır.”
(Tevbe, 111)

“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?”
(Saff, 10)


Demek ki ibadet:
➡ mecaz değil,
hakiki ticarettir.




7. Risale, Yeni Bir Şey Söylemiyor​


Çok önemli bir akaid noktası:

Bediüzzaman yeni bir inanç üretmiyor.
Sadece Kur’ân akaidini çağın diliyle ispat ediyor.

Üçüncü Söz’ün tamamı şu ayetin tefsiridir:

“Kim yüzünü Allah’a teslim eder ve muhsin olursa, onun ecri Rabbinedir. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.”
(Bakara, 112)



Tek Cümlelik Akaid Özeti​


İslam akaidine göre insan:
  • Sahipsiz değildir → Rububiyet
  • Yalnız değildir → Tevekkül
  • Başına buyruk değildir → Ubûdiyet
  • Boşuna yaşamaz → Âhiret

Ve Üçüncü Söz’ün Kur’ânî karşılığı şudur:

“Allah’a kul olan korkmaz, nefse kul olan her şeyden korkar.”



Üçüncü Söz, felsefî bir metin değil;
Zâriyât 56’nın (yaratılışın gayesi)
Fâtiha 6’nın (doğru yol duası)
Talâk 3’ün (tevekkül hakikati)

ve Tevbe 111’in (ebedî ticaret)
asrımıza yapılmış aklî tefsiridir.



Yani Risale’nin söylediği şey şudur:

İbadet imanî bir tercih değil, varoluşun zorunlu sonucudur.
Kul ibadet edince bir şey kaybetmez,
yalnızca gerçeğe döner.
 
Üst