Televizyona takıldı gözüm. Yemekli, müzikli, bol alkışlı ve-Cuma günü hatırına-“hoca”lı bir sabah programı. “Hocam, hocam…” diye fetvalar sorulan, nasihatleri dinlenen ise bir hanımefendi. Kamera hatırına değil, gerçekten anlattıklarının çarpıcılığından ve şirinliğinden ağızlar açık dinleniyor.
Bildiğim kadarıyla, her Cuma sabahı orada hocamız… (Aklıma gelmişken, Cuma sabahları diye onca şaklabanlığın arasında Allah’ın tertemiz dinini bir garnitür edasıyla boca etme heveslisi ilahiyatçıları Allah’a havale ediyorum. Kur’ân’dan bahset, hemen ardından göbek havası gelsin. Hazreti Peygamber’i [asm] anlat, kameralar göğüs dekolteli hanımlardan göz yaşı close-up’lar alsın!
Madem dinin bu kadar hatırı vardı; niye Cuma sabahı bekleniyor? Diğer sabahlar Allah’ın hatırı yok mu? Yoksa, de facto Hristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi Rabbimizin haftada bir “gönlünü alan” “yeni bir din” imajını mı cilalıyoruz? İnsaf! Onca laubaliliğin ortasına bir de “din”i sokup “zararı yok, yaşam biçimlerinizi değiştirmeyin, böyle de olur!” edalı, imanının icabını yerine getiren “ümmi” ama “ferasetli” mümin çoğunluğuna yukarıdan bakan bir sosyetik otorite mi icad ediyoruz? Yazık!)
Az sonra “Faiz haram mı?” sorusuna sunucunun düştüğü kayıttan anlayacaktım ki, şarkılar türküler arasındaki bu sohbet “tasavvuf sohbeti” imiş. Tasavvuf sohbetinde “faiz haram mı, helal mi?” sorusuna yer yokmuş ama… Yine de cevapladı muhtereme hocamız: “Faiz haramdır.” Ağzına sağlık. Ardından da ekledi: “Bunları ilahiyatçılara sorun.”
Kendi kendime sordum: Biri ilahiyatçılara bırakılan, diğeri de “tasavvuf” başlığı altında anlatılan iki ayrı “din” mi var? Belli ki, bu hocamızın anlattığı tasavvuf dininde “başını örtmek farz mı değil mi?” diye bir kaygı yok. Başını kapatmadığı gibi, başın kapatılıp kapatılmaması konusunda bir kaygısı yok. Aksine, kendisini dinleyenlerden duyduğum kadarıyla “şeyhi başörtüsü takmamalısın!” demişmiş. O da bu hükmü, “başörtüsü takmasanız da olur” edasıyla, hatta “başörtüsünü takmamalısınız!” keskinliğinde seslendirmeye devam ediyor. Bu konuda hali hazırdaki “örf”ün yani çağdaş kabullenmelerin ölçü alınması gerektiği yolunda hükümler de ortaya koyuyor/muş.
Sakın benim de “başörtülü/başörtüsüz” bölücülerinden biri olduğumu, hele de “tesettür” kavramını sadece başını örtmeye endeksleyen “ya hep/ya hiç”ci kafa yapısına yattığımı sanmayın. Pekâlâ dostlarım da biliyor ki, başörtüsüz olmakla başörtüsü karşıtı olmayı birbirinden ayırmalarını istiyorum.
Başını örtememeyi, hatta başını örtmek istememeyi bile “baş örtülmese de olur!” ukalalığıyla bir tutmuyorum. Hem sonra, “tesettür” başını örtmeyince hepten yitirilecek, başını örtünce tastamam olacak darlıkta da değildir.
Ne her başını örtmeyen tümüyle “tesettürsüz”dür ne de her başını örten “tesettür”ün hepsini tamam eylemiştir. (Bir de hatırlatma: Nur Sûresi’nde kadınlardan önce erkeklere emredilir tesettür. Üstelik tesettür sadece bakılana değil bakışa da dairdir. Bu “bahs-i diğer”dir. ) Başını örtmek istemeyen ya da örtemeyen Rabbinin bir isteğini eksik yerine getirmiş olur ve bunun mahcubiyetini yaşar.
Her müminin kusurlu olduğu şu âlemde, bir başkasını kusuru yüzünden aşağılamak o kusurdan daha büyük bir kusur olur. Ama iş “kural”ı değiştirmeye gelince, bizden yana “van minüt!” Kuralı Allah koyar, kullar Allah’ın önüne geçip kural koymaya kalkarsa, Allah’tan rol çalmış olurlar. Bu iş, baş örtüsüz olmaya benzemez. Burada hepten açığa düşer adam. Dinin genetiği ile oynar; işte o zaman benim de senin de müdahale hakkımız doğar. Başı açık ya da örtülü kimsenin Allah yerine geçip kural koyma hakkı yoktur!
Yoktur, yoktur da, bunu “din”in karşısına geçerek değil, yanında hatta iyice kucağında durarak da yapmanın bir yolu yok mu?
Öyleyse buradan yakın: “tasavvufî sohbet!” İkide bir hayatına müdahale eden, sana günahlarını hatırlatan, kusurlarını ve eksiklikleri yüzünü vuran “dinî sohbet”le işin ne! Sen bırak “sıkı” bir Müslüman olmayı da, asıl “sufî” oldum mu diye sor kendine? Öyle şeriat taraftarı, namaz düşkünü, örtünme kaygılı “cahiller”e benzemene gerek yok. “Fani olmak”, “hiç olmak”, “Tanrı’yla bütünleşmek”, “Allah’ta yok olmak” gibi bol aksiyonlu bir “sufîlik” bekliyor seni.
Azıcık Maharishi sosu içinde, ortaya karışık “Mevlânâ hoşgörüsü” salatası da doğrayarak, ille de gerekirse “Kemalist” baharatları da ekleyerek, “Nirvanaya ermek” tadında, İbni Arabî ve Şems söylemleri üzerinden yobazlara yukarıdan baktıran yeni bir “patch-work din” bekliyor seni. “Mevlevî” ol yeter, Müslüman olmasan da olur! Üzerine titrediğin yaşam biçiminin kılına dokundurtma, saçlarını rüzgârda dalgalandırarak, göğüs arası çizgisini ortada bırakarak çağdaş bir sûfi olarak yaşayabilirsin!
Tüm bunları aktarırken ne “tasavvuf karşıtı”yım ne de Kur’ân ve Sünnet’in en yılmaz ve kararlı savunucuları –haşâ- Mevlânâ’larla, Şems’lerle, İbni Arabi’lerle bir alıp veremediğim var. Tasavvuf karşıtı değilim. Kimsenin haddi de değil bu. Tasavvuf, tarif edildiği gibi, “kötülüğü isteyen” nefsi, “Allah’tan razı ve Allah’ın razı olduğu” bir nefis haline dönüştürmekse, herkese farzdır.
Hangi mümin, “nefs-i emmâre”sini “emmâre” bırakma hakkına sahiptir ki… Şeytana uyan, heva heves peşinde koşan, bencil, cimri, küstah bir nefsi kimse istemez kendinde. Rabbimiz de buna razı değil, buna razı olmamıza razı değil. Öyleyse, tasavvuf herkesin hakkı ve ödevi! Tasavvuf, İslam’ın içinde ama sadece bazılarının hobisi olacak özel bir ilgi alanı değil! “Din”in kendisi ne kadar “ana akım”sa, “saflaşma” yani tasavvuf da öyle olmalı değil mi?
Ama… Birileri “Senai Demirci tasavvuf ehli bir insan. Beş vakit namaz kılar. Eşi de başörtülüdür” diye bir cümle kuruyorsa dikkat: Dinin aslı olan farzları bir nevi hobi olarak gördüğü “tasavvuf”a yüklüyor, din’in kendisini öteliyor, ötekileştiriyor. Yani demek istiyor ki: “Senai beş vakit namaza takmış. Eşinde de başörtüsü düşkünlüğü var. Tasavvuf işte! Yani bir hobi. Benim namazsızlığım ve örtüsüzlüğüm ise ‘normal’. Benim namazsızlığım standart, onların namazı vs. bir tür uç davranıştır.”
Yani “tasavvuf” etiketi üzerinden kendi lakaytlığını, ibadetsizliğini, adaletsizliğini temize çıkarıyor.
Bunda ne tasavvufun ne de tasavvufçuların bir suçu yok elbette. Ama “Kur’ân’ın tasavvufî yorumu…”, “Bu işin tasavvufî tarafı…” gibi söylem sahipleri, bilmeden bu ötelemeye/ötekileştirmeye hizmet ediyor olabilirler. Kur’ân’ın tasavvufî yorumu vahye kalben muhatap olmak değil mi? Öyleyse niye içimizden birilerinin ihtisası olsun bu muhatabiyet? “İşin tasavvufî tarafı” da, Allah’tan razı olmayı ve Allah’ı razı etmeyi dert edinen her müminin bir numaralı işi değil mi? Niye “bu işin tasavvufî tarafı” diyerek üzerimizden savuşturuyoruz o halde?
Bir de modernitenin emrinde, modernlerin yaşam biçimini onaylamak üzere türetilen bir “neo tasavvuf” var. Dinin yanında, hatta dinin yerine konulan bu “sufi yaşam biçimi”nin, somut “sorumluluk” değil de soyut “aşk” üzerinden üretilen vurdulu kırdılı, “vardı”lı “yoktu”lu bir aksiyonu var. Mana büyüklerinden alıntılarla desteklenen, “fani olmak”, “yok olmak”, “hiç olmak”, “benliğini sıfırlamak” gibi söylemler o kadar çok tekrarlanıyor ki, dinleyenlerin hiçbiri Allah’a karşı zerrece bir sorumluluk hissini üzerine almadığı gibi, öylesine “uçan kaçan” bir “din” imajıyla “yok, bu benim işim değil; ne büyük adamlarmış bunlar!” diye kuru bir hayretle döktüğü gözyaşlarını Rabbine karşı bir nevi sus payı olarak bırakma tatmini yaşıyor.
İşte burada “tasavvuf büyükleri”nin “ahiretten dünyaya bakarak” söyledikleri, “dünyadan sadece dünyaya bakan” modernlerin tatmin malzemesi haline getirilerek bir tür “kısa devre” yapılıyor. En çarpıcı örneklerinden biri Hz. Mevlânâ’nın FihiMaFih’inde geçen, “namaz dediğin bir kalıptır” cümlesinin modernist ve biraz da artistliğiyle anılan bir hocamız tarafından “Namaz kılmasan da olur!” şeklinde yorumlanması ya da bu şekilde yorumlanacak şekilde tüketilmesidir.
Oysa, “beş vakit namaz”lı ve “Kur’ân ehli” Mevlânâ, bu cümleyi “namaz kılsan ne olur ki!” tavrında söylüyor. Yani, “Namazına güvenme!”, “Kalıbını koyduğun namaza kalbini de koy!”demeye getiriyor.
“Tasavvuf sohbeti” yapan kimi büyüklerimiz de meselâ “tesettür örtünmekten ibaret değildir” inceliğini alıp “örtünmesen de olur!” edalı, örtünmek istemeyenlerin, örtünenleri istemeyenlerin gönlüne bir nevi “serin su” olarak serpiştiriyor olmasınlar? Yahut İbni Arabî’nin nice ubudiyetten sonra “kendini hiç ettiği”, Hallac-ı Mansur’un nice secde sayesinde “Enel Hakk” demeye geldiği o muhteşem derinliği, sığ, riyakâr, emeksiz bir hazırlopçuluğun önüne garnitür diye koyuyor olmasınlar?
“Tasavvuf sohbeti” yapanlar, bunu mu demek istiyor bilmiyorum ama dediklerinden anlaşılan şu oluyor: Aslolan aşktır; kendinizi secdelerce yormayın. Âşıkların namazı kalıpsızdır; kulağı ezanda olanlara, seher vakti camiye koşanlara aldırmayın! Önemli olan “yok olmak”tır, Rabbiniz karşısında sorumlu bir kul olarak var olmaya kalkmayın!”
“Kul olma sorumluluğu” ile “şeytanla savaşmak” yerine, “yok olma hevesiyle” sorumluluktan sıvışıyoruz.
Hadi oradan!
Senai DEMİRCİ / Haber 7
Bildiğim kadarıyla, her Cuma sabahı orada hocamız… (Aklıma gelmişken, Cuma sabahları diye onca şaklabanlığın arasında Allah’ın tertemiz dinini bir garnitür edasıyla boca etme heveslisi ilahiyatçıları Allah’a havale ediyorum. Kur’ân’dan bahset, hemen ardından göbek havası gelsin. Hazreti Peygamber’i [asm] anlat, kameralar göğüs dekolteli hanımlardan göz yaşı close-up’lar alsın!
Madem dinin bu kadar hatırı vardı; niye Cuma sabahı bekleniyor? Diğer sabahlar Allah’ın hatırı yok mu? Yoksa, de facto Hristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi Rabbimizin haftada bir “gönlünü alan” “yeni bir din” imajını mı cilalıyoruz? İnsaf! Onca laubaliliğin ortasına bir de “din”i sokup “zararı yok, yaşam biçimlerinizi değiştirmeyin, böyle de olur!” edalı, imanının icabını yerine getiren “ümmi” ama “ferasetli” mümin çoğunluğuna yukarıdan bakan bir sosyetik otorite mi icad ediyoruz? Yazık!)
Az sonra “Faiz haram mı?” sorusuna sunucunun düştüğü kayıttan anlayacaktım ki, şarkılar türküler arasındaki bu sohbet “tasavvuf sohbeti” imiş. Tasavvuf sohbetinde “faiz haram mı, helal mi?” sorusuna yer yokmuş ama… Yine de cevapladı muhtereme hocamız: “Faiz haramdır.” Ağzına sağlık. Ardından da ekledi: “Bunları ilahiyatçılara sorun.”
Kendi kendime sordum: Biri ilahiyatçılara bırakılan, diğeri de “tasavvuf” başlığı altında anlatılan iki ayrı “din” mi var? Belli ki, bu hocamızın anlattığı tasavvuf dininde “başını örtmek farz mı değil mi?” diye bir kaygı yok. Başını kapatmadığı gibi, başın kapatılıp kapatılmaması konusunda bir kaygısı yok. Aksine, kendisini dinleyenlerden duyduğum kadarıyla “şeyhi başörtüsü takmamalısın!” demişmiş. O da bu hükmü, “başörtüsü takmasanız da olur” edasıyla, hatta “başörtüsünü takmamalısınız!” keskinliğinde seslendirmeye devam ediyor. Bu konuda hali hazırdaki “örf”ün yani çağdaş kabullenmelerin ölçü alınması gerektiği yolunda hükümler de ortaya koyuyor/muş.
Sakın benim de “başörtülü/başörtüsüz” bölücülerinden biri olduğumu, hele de “tesettür” kavramını sadece başını örtmeye endeksleyen “ya hep/ya hiç”ci kafa yapısına yattığımı sanmayın. Pekâlâ dostlarım da biliyor ki, başörtüsüz olmakla başörtüsü karşıtı olmayı birbirinden ayırmalarını istiyorum.
Başını örtememeyi, hatta başını örtmek istememeyi bile “baş örtülmese de olur!” ukalalığıyla bir tutmuyorum. Hem sonra, “tesettür” başını örtmeyince hepten yitirilecek, başını örtünce tastamam olacak darlıkta da değildir.
Ne her başını örtmeyen tümüyle “tesettürsüz”dür ne de her başını örten “tesettür”ün hepsini tamam eylemiştir. (Bir de hatırlatma: Nur Sûresi’nde kadınlardan önce erkeklere emredilir tesettür. Üstelik tesettür sadece bakılana değil bakışa da dairdir. Bu “bahs-i diğer”dir. ) Başını örtmek istemeyen ya da örtemeyen Rabbinin bir isteğini eksik yerine getirmiş olur ve bunun mahcubiyetini yaşar.
Her müminin kusurlu olduğu şu âlemde, bir başkasını kusuru yüzünden aşağılamak o kusurdan daha büyük bir kusur olur. Ama iş “kural”ı değiştirmeye gelince, bizden yana “van minüt!” Kuralı Allah koyar, kullar Allah’ın önüne geçip kural koymaya kalkarsa, Allah’tan rol çalmış olurlar. Bu iş, baş örtüsüz olmaya benzemez. Burada hepten açığa düşer adam. Dinin genetiği ile oynar; işte o zaman benim de senin de müdahale hakkımız doğar. Başı açık ya da örtülü kimsenin Allah yerine geçip kural koyma hakkı yoktur!
Yoktur, yoktur da, bunu “din”in karşısına geçerek değil, yanında hatta iyice kucağında durarak da yapmanın bir yolu yok mu?
Öyleyse buradan yakın: “tasavvufî sohbet!” İkide bir hayatına müdahale eden, sana günahlarını hatırlatan, kusurlarını ve eksiklikleri yüzünü vuran “dinî sohbet”le işin ne! Sen bırak “sıkı” bir Müslüman olmayı da, asıl “sufî” oldum mu diye sor kendine? Öyle şeriat taraftarı, namaz düşkünü, örtünme kaygılı “cahiller”e benzemene gerek yok. “Fani olmak”, “hiç olmak”, “Tanrı’yla bütünleşmek”, “Allah’ta yok olmak” gibi bol aksiyonlu bir “sufîlik” bekliyor seni.
Azıcık Maharishi sosu içinde, ortaya karışık “Mevlânâ hoşgörüsü” salatası da doğrayarak, ille de gerekirse “Kemalist” baharatları da ekleyerek, “Nirvanaya ermek” tadında, İbni Arabî ve Şems söylemleri üzerinden yobazlara yukarıdan baktıran yeni bir “patch-work din” bekliyor seni. “Mevlevî” ol yeter, Müslüman olmasan da olur! Üzerine titrediğin yaşam biçiminin kılına dokundurtma, saçlarını rüzgârda dalgalandırarak, göğüs arası çizgisini ortada bırakarak çağdaş bir sûfi olarak yaşayabilirsin!
Tüm bunları aktarırken ne “tasavvuf karşıtı”yım ne de Kur’ân ve Sünnet’in en yılmaz ve kararlı savunucuları –haşâ- Mevlânâ’larla, Şems’lerle, İbni Arabi’lerle bir alıp veremediğim var. Tasavvuf karşıtı değilim. Kimsenin haddi de değil bu. Tasavvuf, tarif edildiği gibi, “kötülüğü isteyen” nefsi, “Allah’tan razı ve Allah’ın razı olduğu” bir nefis haline dönüştürmekse, herkese farzdır.
Hangi mümin, “nefs-i emmâre”sini “emmâre” bırakma hakkına sahiptir ki… Şeytana uyan, heva heves peşinde koşan, bencil, cimri, küstah bir nefsi kimse istemez kendinde. Rabbimiz de buna razı değil, buna razı olmamıza razı değil. Öyleyse, tasavvuf herkesin hakkı ve ödevi! Tasavvuf, İslam’ın içinde ama sadece bazılarının hobisi olacak özel bir ilgi alanı değil! “Din”in kendisi ne kadar “ana akım”sa, “saflaşma” yani tasavvuf da öyle olmalı değil mi?
Ama… Birileri “Senai Demirci tasavvuf ehli bir insan. Beş vakit namaz kılar. Eşi de başörtülüdür” diye bir cümle kuruyorsa dikkat: Dinin aslı olan farzları bir nevi hobi olarak gördüğü “tasavvuf”a yüklüyor, din’in kendisini öteliyor, ötekileştiriyor. Yani demek istiyor ki: “Senai beş vakit namaza takmış. Eşinde de başörtüsü düşkünlüğü var. Tasavvuf işte! Yani bir hobi. Benim namazsızlığım ve örtüsüzlüğüm ise ‘normal’. Benim namazsızlığım standart, onların namazı vs. bir tür uç davranıştır.”
Yani “tasavvuf” etiketi üzerinden kendi lakaytlığını, ibadetsizliğini, adaletsizliğini temize çıkarıyor.
Bunda ne tasavvufun ne de tasavvufçuların bir suçu yok elbette. Ama “Kur’ân’ın tasavvufî yorumu…”, “Bu işin tasavvufî tarafı…” gibi söylem sahipleri, bilmeden bu ötelemeye/ötekileştirmeye hizmet ediyor olabilirler. Kur’ân’ın tasavvufî yorumu vahye kalben muhatap olmak değil mi? Öyleyse niye içimizden birilerinin ihtisası olsun bu muhatabiyet? “İşin tasavvufî tarafı” da, Allah’tan razı olmayı ve Allah’ı razı etmeyi dert edinen her müminin bir numaralı işi değil mi? Niye “bu işin tasavvufî tarafı” diyerek üzerimizden savuşturuyoruz o halde?
Bir de modernitenin emrinde, modernlerin yaşam biçimini onaylamak üzere türetilen bir “neo tasavvuf” var. Dinin yanında, hatta dinin yerine konulan bu “sufi yaşam biçimi”nin, somut “sorumluluk” değil de soyut “aşk” üzerinden üretilen vurdulu kırdılı, “vardı”lı “yoktu”lu bir aksiyonu var. Mana büyüklerinden alıntılarla desteklenen, “fani olmak”, “yok olmak”, “hiç olmak”, “benliğini sıfırlamak” gibi söylemler o kadar çok tekrarlanıyor ki, dinleyenlerin hiçbiri Allah’a karşı zerrece bir sorumluluk hissini üzerine almadığı gibi, öylesine “uçan kaçan” bir “din” imajıyla “yok, bu benim işim değil; ne büyük adamlarmış bunlar!” diye kuru bir hayretle döktüğü gözyaşlarını Rabbine karşı bir nevi sus payı olarak bırakma tatmini yaşıyor.
İşte burada “tasavvuf büyükleri”nin “ahiretten dünyaya bakarak” söyledikleri, “dünyadan sadece dünyaya bakan” modernlerin tatmin malzemesi haline getirilerek bir tür “kısa devre” yapılıyor. En çarpıcı örneklerinden biri Hz. Mevlânâ’nın FihiMaFih’inde geçen, “namaz dediğin bir kalıptır” cümlesinin modernist ve biraz da artistliğiyle anılan bir hocamız tarafından “Namaz kılmasan da olur!” şeklinde yorumlanması ya da bu şekilde yorumlanacak şekilde tüketilmesidir.
Oysa, “beş vakit namaz”lı ve “Kur’ân ehli” Mevlânâ, bu cümleyi “namaz kılsan ne olur ki!” tavrında söylüyor. Yani, “Namazına güvenme!”, “Kalıbını koyduğun namaza kalbini de koy!”demeye getiriyor.
“Tasavvuf sohbeti” yapan kimi büyüklerimiz de meselâ “tesettür örtünmekten ibaret değildir” inceliğini alıp “örtünmesen de olur!” edalı, örtünmek istemeyenlerin, örtünenleri istemeyenlerin gönlüne bir nevi “serin su” olarak serpiştiriyor olmasınlar? Yahut İbni Arabî’nin nice ubudiyetten sonra “kendini hiç ettiği”, Hallac-ı Mansur’un nice secde sayesinde “Enel Hakk” demeye geldiği o muhteşem derinliği, sığ, riyakâr, emeksiz bir hazırlopçuluğun önüne garnitür diye koyuyor olmasınlar?
“Tasavvuf sohbeti” yapanlar, bunu mu demek istiyor bilmiyorum ama dediklerinden anlaşılan şu oluyor: Aslolan aşktır; kendinizi secdelerce yormayın. Âşıkların namazı kalıpsızdır; kulağı ezanda olanlara, seher vakti camiye koşanlara aldırmayın! Önemli olan “yok olmak”tır, Rabbiniz karşısında sorumlu bir kul olarak var olmaya kalkmayın!”
“Kul olma sorumluluğu” ile “şeytanla savaşmak” yerine, “yok olma hevesiyle” sorumluluktan sıvışıyoruz.
Hadi oradan!
Senai DEMİRCİ / Haber 7