Evet, Nur talebeleri ağırceza mahkemelerinde demişler ki: “Bizi Üstadımız Bediüzzaman’dan ve Risale-i Nur’dan ve bizi bizden ayıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur.” Evet, o münafıkların atomları dahi bu hususta âcizdir. Farz-ı muhal yapabilseler, hattâ cesedimizi öldürseler de, ruhumuz selâmet ve saadetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadımızın Mektubat mecmuasında dediği gibi deriz: “Birimiz dünyada, birimiz âhirette, birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz şimalde, birimiz cenupta olsak, biz yine birbirimizle beraberiz.”
Üstadımız hiçbir mânevî makam iddia etmiyor. Başkaları tarafından kendine verilen büyük ve müstesna payeleri reddediyor. Fakat onun hal ve ahvali, fiiliyat ve harekâtı onun kim olduğunu anlamaya ve ispata kâfidir. Evet, Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur’un Kur’ân, iman ve İslâmiyet hizmetine mâni olabilmek için, dünyayı elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzımdır.
Hazret-i Üstadımızın idam plânlarıyla sevk edildiği mahkemedeki müdafaatlarından, Büyük Müdafaat kitabından bazı cümleler:
“Risale-i Nur talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûp olmazlar. Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır. Kur’ân-ı Hakîmden süzülmüştür. Kur’ân ise, Arşı ferşle bağlayan bir zincir-i nuranîdir. Kimin haddi var ki buna el uzatsın? Risale-i Nur, bu Anadolu’nun sinesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır.”
Meşhur ve harikulâde bir eser olan Âyetü’l-Kübrâ risalesinden:
“Risale-i Nur, yalnız cüz’î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm eden müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette, böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevisinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber; imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medar olmuştur ve olmaktadır.”
Aziz kardeşlerimiz,
Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dinî neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur’ân’ın hakikatlerini beyan ve tebliğ etmeye dinen muvazzaf oldukları halde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imha edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur’ân ve iman ve İslâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müthiş bir devirde ve küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında, Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân ve iman ve İslâmiyetin fedakâr ve pervasız bir müdafii ve muhafızı olarak cihad-ı diniye meydanında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukabil, değil yalnız bir yerdeki firavunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydan okumuş ve okuyor. Ve Kur’ân hakikatlerini eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak içerisinde neşrediyor. “Vazifemiz çalışmaktır. Bizi galip etmek, mağlûp etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabul ettirmek Cenâb-ı Hakka aittir. Biz, vazife-i İlâhiyeye karışmayız” demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muameleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek suretiyle Cuma namazına dahi gitmekten men edilmiş ve bütün bu tarihî faciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyidat altına alınmıştır
İşte, böyle ağır şartlar içerisinde Risale-i Nur’u Hazret-i Üstadımız inayet-i İlâhiye ile telif edip, ekserisini Kur’ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle—aynı zamanda—Kur’ân hattını da muhafaza etmiş ve yüz binlerle Müslüman Türk gençleri Risale-i Nur’u okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur’ân’ın yazısını öğrenmek nimet ve şerefine nail olmuşlardır. Üstadımız, malik olduğu kuvvet-i iman ve ihlâs-ı tamme ile, hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi avam ve havas talebelerinin umumunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir tarz-ı beyanla ifade ve izhar etmiştir. Böylece, Risale-i Nur gibi tap taze ve parlak ve yüksek bir tefsir-i Kur’ânîyi inayet-i Hakla meydana getirmiştir.
Bu hârikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhafaza etmiştir. Hem şeair-i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberut devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeairden fedakârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhalif fetvalara ve bid’alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında, Bediüzzaman, ne lisan-ı halinde, ne lisan-ı kalinde ve ne de fiiliyatında o kadar zulümler çektiği ve idamlarla tehdit edildiği halde, en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır.
| Lügatler :
âciz : çaresiz, güçsüz
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
ahval : haller, durumlar
âlem-i beka : devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi
âlem-i fena : gelip geçici olan dünya âlemi
âlem-i nur : nur âlemi, aydınlık olan âlem, âhiret
Arş : göğün en yüksek katı; Cenab-ı Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer
avam : halk, sıradan insanlar
avâm-ı mü’minîn : sıradan mü’minler
Âyetü’l-Kübrâ : Şuâlar isimli eserde yer alan Yedinci Şuâ
aziz : çok değerli, izzetli
bahusus : özellikle
Bediüzzaman : Bediüzzaman Said Nursî
beşerî : insanla ilgili, insana ait
beyan : açıklama
bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
bilâkis : aksine, tersine
ceberut : baskı, zulüm ve diktatörlük
cebren : zorla
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cenup : güney
cereyan : akım, hareket
ceset : beden
cihad-ı dini : din uğrunda yapılan çaba, mücadele
cüz’î : bireysel, ferdî
dinî : din ile ilgili
ebed : sonu olmayan, sonsuzluk
ebediyet : sonsuzluk
ecel : ölüm vakti
edviye : devâlar, ilâçlar
efkâr-ı âmme : kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri
ekseri : çoğunluk
eşedd-i zulüm : zulmün en şiddetlisi, en büyük bir zülüm ve baskı
facia : musibet, çok acı veren olay
farz-ı muhal : varsayalım ki
ferş : yer, dünya
fetva : bir mesele hakkında dince ehil olan kimse tarafından verilen dinî hüküm
fiiliyat : fiiller, uygulamalar
galip : üstün, başarılı
garp : batı
had : yetki
hadsiz : sınırsız
hakaik-i Kur’âniye ve imaniye : Kur’ân ve iman hakikatleri, esasları
hakikat : esas, doğru, gerçek
hakkalyakîn : bizzat yaşamak suretiyle, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
harekât : hareketler
hârikulâde : olağanüstü, şaşırtıcı derecede
hâsiyet : özellik
havas : seçkinler sınıfı, âlimler, aydınlar
Hazret-i Üstad : Saygıdeğer Üstad; Bediüzzaman Said Nursî
hengâm : ân, zaman
hüccet : delil, kanıt
ıslah : düzeltme, iyileştirme
i’câz : mu’cize oluş, aciz bırakma; Kur’ân’ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü
i’câz-ı mânevi : mânevî mu’cizelik; Kur’ân ve iman hakikatlerini sarsılmaz ve güçlü delillerle ispat eden bir tefsir olduğu için Risale-i Nur hakkında bu ifade kullanılmıştır
idam : yok etme
ihlâs-ı tamme : tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
imha : yok etme, ortadan kaldırma
inâyet-i Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah’ın yardım, lütuf ve ihsanı
inâyet-i İlâhiye : Allah’ın inâyeti, yardımı ve lütfu
inkişafat : açılımlar, gelişmeler
istibdad-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
istinadgâh : dayanak, sığınak
izhar : açığa çıkarma, gösterme
kâfi : yeterli
kalb-i umumî : bütün insanların kalbi, toplumun ortak yüreği
kudsî : kutsal
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân : açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
kuvvet-i iman : iman gücü
küfr-ü mutlak : kesin ve tam bir inkâr; Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği hiçbir dinî değere inanmama
küllî : bütün fertleri, insanları içine alan, kapsamlı
lisan-ı hal : hâl dili, bir şeyi davranış ve hareketleriyle gösterme
lisan-ı kal : söz ile anlatım, konuşma dili
mağlûp etme : yenme
mağlûp olma : yenilme
mânevî : maddî olmayan, mânâ ile ilgili olan
malik : sahip
mecmua : kitap
medar : sebep, vesile, dayanak
men edilme : yasaklanma
mertebe : derece, basamak
misl : benzer, eş
muamele : davranış
muhafaza : koruma
muhafız : koruyan
muhalif : aykırı, karşıt
muhit : kapsamlı
mukabil : karşılık
mukaddes : kutsal
muvacehesinde : karşısında
muvaffak : başarılı
muvazzaf : vazifeli, görevli
mücerreb : tecrübe edinmiş, denenmiş
müdafaat : savunmalar
müdafi : müdafaa eden, savunan
müfsit : bozguncu
münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
müstesna : seçkin, üstün, sıradışı
nail olma : erişme
neşretme : yazma, yayımlama
neşriyat : yayınlar
nimet : iyilik, lütuf, ihsan
Nurlar : Risale-i Nur
nümune : örnek, misal
paye : makam, mertebe, rütbe
payidar : sürekli, kalıcı, devamlı
pervasız : korkusuz
rahne : yara
risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’da yer alan her bir bölüm
saadet : mutluluk, huzur
selâmet : esenlik, güven
sevk : yöneltme, gönderme
sine : göğüs, kalp
şark : doğu
şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler, ezan gibi
şeâir-i İslâmiye : İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler, ezan gibi
şeref : yükseklik, yücelik
şimal : kuzey
tagayyür : değişme
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
takyidat altına alınma : kontrol altına alınma, abluka edilme, sınırlandırılma
tarz-ı beyan : açıklama şekli, anlatım üslûbu
tatbik : uygulama
tebliğ : bildirme, ulaştırma
tedarik : birbirini izleme, birbirine katılma
tefsir-i Kur’ânî : Kur’ân tefsiri; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap
telif : yazma, kaleme alma
terakkiyat : gelişmeler, yükselmeler
teraküm : birikme, yığılma
tiryak : derman, ilâç
ulemâ : âlimler, ilim sahibi olanlar
umum : bütün, genel
vazife-i İlâhiye : Allah’ın emri, işi
vicdan : kalbe ait hislerin mazharı ve aynası olan ve iyiyi kötüden ayırabilen his
vicdan-ı umumi : bütün toplumun vicdanı, kamu vicdanı
yegâne : tek, yalnız
zâlimâne : zâlimce, zulmederek
zincir-i nuranî : nurlu zincir, kopmaz mânevî bağ
zulüm : haksızlık, eziyet, işkence
|