Tefeül...

uður1

Well-known member
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.7.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

Eski zaman garp feylesoflarının çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarının da, “Felsefe henüz bunu halledememiştir” dedikleri düğümler, Risale-i Nur’da, Kur’ân’ın feyziyle keşif ve halledilerek aklen ve mantıkan ispat edilmiştir. Şarkın dâhî hükemalarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale-i Nur’un bir sahifesinde veciz bir şekilde ifade edilmiştir.

Bediüzzaman’ın 1935 senesinde idam edilmek üzere verildiği Ağırceza Mahkemesindeki müdafaatından bir iki cümle: “Risale-i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale-i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale-i Nur, tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır.”

Hem, haşr-i cismanî meselesinde, hükemadan İbni Sina gibi meşhur bir dâhinin, “Haşir naklîdir, iman ederiz; akıl bu yolda gidemez” dediği bir hakikat, Risale-i Nur’da, hem umumun istifade edebileceği emsalsiz bir tarzda, Kur’ân’ın feyziyle, aklen ispat edilmiştir.

Dalâlet-alûd Avrupa feylesoflarının ve sapkın talebelerinin bazı müteşabih âyât ı kerîme ve ehadîs-i şerifenin zâhirî mânâlarını anlamayarak yaptıkları kasıtlı itirazlara, Risale-i Nur’da aklen, mantıkan cevaplar verilerek, o âyetlerin ve o hadislerin birer mu’cize oldukları ispat edilmiştir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlet ve şüpheleri Risale-i Nur kökünden kesmiştir. Risale-i Nur bunu yaparken de müspet bir usul takip etmiştir.

Risale-i Nur, fevkalâde müstesna bir edebî üstünlüğe maliktir. En meşhur eserlerle bile kabil-i kıyas olmayan ve başlı başına bir hususiyeti haiz olan üslûbunda yüksek bir belâgat, fesahat ve selâset ve îcaz vardır. Hattâ Bediüzzaman’ın eserlerini âlem-i İslâmın ısrarla arzu etmesiyle Arapçaya tercüme ettirmek için büyük İslâm âlimlerine Asâ-yı Mûsâ mecmuası götürüldüğü vakit, okumuşlar ve demişlerdir ki: “Bediüzzaman’ın eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir. Risale-i Nur’daki yüksek belâgati ve misilsiz olan fesahat ve îcâzı tercümede muhafaza etmekten ve onun ilmini ihata etmekten âciziz.” Bu suretle o yüksek âlimler, Üstadımızın faziletini ve Risale-i Nur’un kemâlâtını göstermişlerdir.

Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve ediplerden farklı olarak, lâfızdan ziyade mânâya ehemmiyet vermiştir. Mânâyı lâfza feda etmemiş; lâfzı mânâya feda etmiştir. Üslûpta okuyucunun bir nevi hevesini nazara almamış, hakikati ve mânâyı esas tutmuştur. Vücuda elbiseyi yaparken vücuttan kesmemiş, elbiseden kesmiştir. Risale-i Nur’daki aklı, kalbi, ruhu ve vicdanı celb eden ve hakikate râm eden o İlâhî cazibedendir ki, çoluğu-çocuğu, genci-ihtiyarı, avâmı-havassı o Nura koşuyorlar ve o câzibedar Nurun pervanesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misali olarak, geniş bir talebe kitlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hale gelmiştir.

Risale-i Nur’un her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifade etmek, ediplerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samimî ve hakikatli ifadelerimiz, Risale-i Nur’dan gördüğümüz azîm istifadeye mukabil sonsuz bir minnet ve şükranımızın ifadesinden ibarettir. Yoksa, bu mevzularda sahib-i salâhiyet ve sahib-i ihtisas, ancak ve ancak Risale-i Nur’un kendi müellifi olabilir.

Risale-i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevap veren yegâne tefsir-i Kur’ânî olduğu, enaniyetini Hakka feda eden faziletperver, İslâm uleması tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin telifatındaki hususiyetler ve bir bahr-i umman gibi onun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuatında “Bediüzzaman, fatînülasırdır” diye yüksek ehl-i ilme hüküm verdirmiştir.

Bediüzzaman, mukabelesiz hediye kabul etmemeyi düstur-u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl-i ilme yaptığı ittihamı, bu düsturuyla fiilen tekzip ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyatı ile ispat etmiştir. Ulema-i İslâmın şeref ve haysiyetini ve izzet-i İslâmiye ve izzet-i diniyeyi, en zalim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhafaza ve müdafaa etmiştir. Aç kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğna kaidesini bozmamış ve “İktisat ve kanaat iki büyük hazinedir; bunların bereketi bana kâfidir” diyerek halklardan istiğna etmiş ve etmektedir.

Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindandan zindana atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine daima tazyikler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve on yedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azaplar çektirilmesi, kendisinin ve Risale-i Nur Külliyatının hakkaniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ, Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garip, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabul etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir dâvâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da, “Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyakârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur’ân ve İslâmiyete tesirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da ona zulmetmişler” demişler.

Lügatler :
âciz : çaresiz, güçsüz
aklen : akılla, düşünerek

âlem-i İslâm : İslâm dünyası
Asâ-yı Mûsâ : Mûsâ’nın Asâsı anlamına gelen Risale-i Nur Külliyatında yer alan bir eser
avâm : halk tabakası, sıradan insanlar
âyât-ı kerîme : şerefli âyetler, Kur’ân’ın herbir cümlesi

azap : acı, sıkıntı
azîm : çok büyük

bahr-i umman : okyanus, büyük deniz
bahtiyar : talihli, mutlu
Bediüzzaman : Bediüzzaman Said Nursî

belâgat : sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
câzibedar : çekici
celb etme : çekme
dâhî : son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
dalâlet-alûd : hak yoldan sapmış, sapkınlık bulaşmış

dalkavukluk : yaltaklanma
dehâ : olağanüstü zekâ ve akıl
düstur : kural, prensip
düstur-u hayat : hayat prensibi
edebî : edebiyatla ilgili
edip : edebiyatçı
ehadîs-i şerife : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketleri veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar

ehl-i ilm : ilim ehli, âlimler
emare : belirti, işaret
emsalsiz : benzersiz, eşsiz

enaniyet : gurur, benlik
fatînü’l-asr : asrın en dâhisi, en zekisi
fazilet : değer, üstünlük
faziletperver : fazilet sever, erdem sahibi
fen : bilim

fesahat : dilin doğru, düzgün ve açık şekilde kullanılması
fevkalâde : olağanüstü
feylesof : filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci
feyz : ihsan, lütuf, mânevi gıda ve ilim bolluğu

fiilen : davranışla, gerçekte; bizzat, fiilî olarak
fiiliyat : fiilleler, davranışlar, uygulamalar
Garp : Batı
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış

haiz : sahip
Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
hakikat : esas, doğru, gerçek

hakkaniyet : doğruluk, gerçekçilik
haşir : öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
haşr-i cismanî : insanların öldükten sonra âhirette diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması

havas : seçkinler sınıfı, âlimler, bilginler
haysiyet : itibar, özellik
hunhar : kan döken, zâlim
hususan : bilhassa, özellikle
hususiyet : özel olma, hususîlik
hükema : filozoflar, felsefeciler

îcaz : az sözle çok mânâlar anlatma
icraat : işler, uygulamalar
idrak : anlama, kavrama

ihata : kuşatma, kapsama
iktisat : tutumluluk
İlâhî cazibe : Allah tarafından verilen bir çekicilik, çekim gücü

ilmî : ilme ait, bilimsel
istifade : faydalanma

istiğna : ihtiyaç duymama, tokgönüllülük
ittiham : suçlama
izzet-i diniye : dinin şeref ve üstünlüğü
izzet-i İslâmiye : İslâmın izzeti, şeref ve yüceliğ
kabil-i kıyas olmayan : kıyası mümkün olmayan, karşılaştırılamaz

kâfi : yeterli
kaide : kural, prensip
kanaat : Allah’ın nasip ettiği rızka razı olma, yetinme
kemâlât : mükemmellikler, olgunluklar, fazilet ve üstünlükler
keşif : açığa çıkarma, bulma
keşşaf : keşf edici, ortaya çıkaran

küfr-ü mutlak : kesin ve tam bir inkârcılık; Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği hiçbir dinî değere inanmama
küllî : bütün fertleri içine alan, kapsamlı
lâfız : ifade, söz
malik
: sahip
mantıken : mantığa göre, mantığa uygun olarak

matbuat : basın, medya
mazlum : zulme uğramış
mecmua : kitap

menfâ : sürgün yeri
mevzu : bahis, konu
minnet : iyilik karşısında kendini borçlu hissetme
misil : benzer, eş değer
mu’cize : benzerini yapma noktasında başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey
muamma : anlamı gizli ve zor anlaşılır şey

muhafaza : koruma
mukabele : karşılık
mukabil : karşılık

müdafaa : savunma
müdafaat : savunmalar

müellif : telif eden, kitap yazan
müspet : pozitif; akıl ve mantıkî delillerle ispat edilen

müstesna : seçkin, sıra dışı
müşkül : çözümü zor olan mesele
müteşabih : mânâsı kapalı, birbirine benzerlikten dolayı anlaşılması zor olan âyet ve hadîsler
naklî : Kur’ân ve hadîs gibi kaynaklara dayanarak aktarılan bilgiyle ilgili

nazar : dikkat
nevi : tür, çeşit
nümune : örnek, misal

râm etme : boyun eğdirme, emrine verme
riyakâr : gösterişçi
sadaka : Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım
sahib-i ihtisas : ihtisas sahibi, söz sahibi, uzman
sahib-i salâhiyet : yetki sahibi, yetkili
selâset : sözün akıcı olma hâli; ifadedeki âhenk, açıklık ve kolaylık

senâ : övme ve yüceltme
sıdk : doğruluk
suret : biçim, görünüş
Şark : Doğu

şeref : yükseklik, yücelik, büyüklük
şükran : minnettarlık, teşekkür

tahsin : güzel bulma, güzelliğini ilân etme
takdirkâr : takdir eden, beğeniyi ifade eden
tasdik : doğrulama, onaylama

tazyik : baskı
tefsir-i Kur’ânî : Kur’ân tefsiri; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap, eser tekzip : yalanlama
telifat : telifler, yazılmış eserler
tılsım-ı kâinat : evrenin ve yaratılan tüm varlıkların ifade ettiği sır, gizem

ulema : âlimler
ulema-i İslâm : İslâm âlimleri
umum : bütün, genel
usul : metot, yol

üslûp : ifade tarzı
vâkıa : gerçek, olmuş olan
veciz : kısa, özlü ve çarpıcı söz

yegâne : tek, yalnız
zâhirî : açık, görünürdeki

zındık : dinsiz
zulüm : haksızlık, eziyet, işkence


 
Üst