Tefeül...

uður1

Well-known member
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.21.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
وَلَوْلاَتَكَالِيفُالْعُلٰىوَمَقَاصِدُعَوَالٍوَاَعْقَابُاْلاَحَادِيثِفِيغَدٍَلاَعْطَيْتُنَفْسِىفِىالتَّخَلِّىمُرَادَهَاوَذَاكَمُرَادِىمُذْنَشَئْتُوَمَقْصَدِىوَاَكْتُمُاَشْيَاءًوَلَوْشِئْتُقُلْتُهَاوَلَوْقُلْتُهَالَمْاُبْقِلِلصُّلْحِمَوْضِعًا1
Tenbih: MEDENİYETTEN İSTİFAM, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakikî medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.

Hem de mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır. Zira, şimdiye kadar üç yüz yetmiş milyon İslâm ecanibin istibdad-ı mânevîsi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i İslâmiye, âlemde, bahusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu halde, her bir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur. Ve hürriyet üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halâs etmeye bir çâre-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak, burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar. Yirmiyi verir, üç yüzü alırız.

Yazık! Eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek bir mizâc-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.

Yaşasın meşrutiyet-i meşrua! Sağ olsun hakikat-i şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!

İstibdadın Garibüzzamanı,
Meşrutiyetin Bediüzzamanı,
Şimdikinin de Bid’atüzzamanı:
Said Nursî

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1: Eğer ulvî mes’uliyetler, yüce gayeler ve bir de hâdiselerin yarın ne getireceği belli olmasaydı, nefsimin benden istediklerini yerine getirirdim. Zira çocukluktan beri takip ettiğim gayem budur. Söyleyeceğim bazı şeyleri gizliyorum. Çünkü söylersem, sulh için bir zemin bırakmamış olurum.
Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
baht-ı İslâm : Müslümanların talihi
bahusus : özellikle
bedeviyet : göçebelik; şehirlilikten uzak göçebe hayatı

Bid’atüzzaman : zamanın bid’ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi
cüz-ü hakikî : gerçek, asıl kısım
çâre-i yegâne : tek çâre
ecanib : ecnebiler, yabancılar

elektrik-i hakaik-i İslâmiyet : İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı
esaret : esirlik, kölelik
eşhas : şahıslar
farz-ı muhal : imkânsızı varsaymak
ferd-i Müslüman : Müslüman fert, birey

Garibüzzaman : zamanın garibi; zamanın şaşırtıcı, hayret verici kişisi
hâdise : olay

hakikat-i şeriat : şeriatın hakikat ve esası
hakikî : gerçek
hâkimiyet : egemenlik, hükümranlık
hâkimiyet-i İslâmiye : İslâmiyetin egemenlik ve hâkimiyeti
halâs : kurtarma

hararet : sıcaklık, ısı
hükümfermâ : hüküm süren

imtizaç etme : karışıp kaynaşma
insaniyet : insanlık
iptilâ : düşkünlük, tiryakilik
istibdad-ı mânevî : mânevî baskı, zulüm
istibdat : baskı, zulüm
kuvveden fiile çıkma : potansiyel özellikleri dışa yansıtma, uygulama
mahiyet-i nev’iyesi : türünün niteliği, temel özelliği
mâlik : sahip
mânâ-yı meşrutiyet : meşrutiyetin anlamı
memzuç : karışmış, birbirinin içinde kaynaşmış
meşrutiyet-i meşrua : dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet

mizâc-ı mutedile-i adalet : ölçülü ve dengeli adalet yapısı karakteri
muhabbet : sevgi

muhtelit : karışık
nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
nev-i insan : insan türü, insanlık

neyyir-i hürriyet : hürriyetin ışığı, aydınlığı
nokta-i nazar : bakış açısı
nüfus : nefisler
sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, zararı yararı ayırt edememe
sefih : yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün, beyinsizce davranan
sulh : barış
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
şûrâ : karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak için toplanma
taht : makam
tekemmül : mükemmelleşme, gelişme, ilerleme
tenbih : ikaz, uyarı
terakki : ilerleme, yükselme
tesis-i hürriyet : hürriyetin kurulması

tevlid : üretme
ulvî : yüce, büyük

unsur : ırk
vücuda gelme : gerçekleşme, meydana gelme
zarardîde : zarar görmüş
zemin : yer
zillet : alçaklık, aşağılık

ziya-yı maarif-i İslâmiye : İslâmî ilimlerin ışığı



TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.19.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
“Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu. “Madem milyonlar kadar arkadaşların var; neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?”

Cevaben dedi: “Madem mesleğimiz âzamî ihlâstır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek âzamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ, harp içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine ‘Defteri çıkar’ diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin, bir nüktesini düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.”

O kardeşimize sorduk: “Bu acip ihlâsı nereden ders almışsın?”

Demiş: İki noktadan...

Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acip harbi olan Bedir Harbinde, namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumuyla beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rek’at sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadis-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harpte bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı mutlakın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh ve canımızla ittibâ ediyoruz.

İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Celcelûtiyenin çok yerlerinde ve âhirinde bir himayetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için, bir muhafız ifriti dergâh-ı İlâhîden niyaz etmiş.

İşte bu biçare, ömrü bu zamanda hodfuruşluk içinde yuvarlanan biçare kardeşiniz de, hem sebeb-i hilkat-ı âlemden, hem kahraman-ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’ân’ın esrarına ehemmiyet vermekle, harp içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.

Said Nursî
Lügatler :
acip : acayip, şaşırtıcı
âhir : son
âlem-i İslâmiyet : İslâm dünyası
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
âzamî : çok büyük
bâki : devamlı ve kalıcı
cevaben : cevap olarak
enaniyet : kendini beğenme, gurur
Fahr-i Âlem : bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.)
gaflet : dalgınlık, dikkatsizlik
hâdise-i dünyeviye : dünyaya ait hâdise, olay
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
harb : savaş
hayır : sevap
himayetçi : koruyucu
hissedar : pay sahibi
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
iktiza : gerektirme
ittibâ etmek : tabi olmak, uymak
kahraman-ı İslâm : İslâm kahramanı
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
mesele-i imaniye : imana dair mesele
muhafaza etmek : korumak
muhafız : koruyan
musafaha etmek : el sıkışmak
mücahid : cihad eden
nükte : ince ve derin mânâ
Radıyallahü Anh : “Allah ondan razı olsun”
riayet etmek : uymak, gözetmek
ruhsat : izin; asıl hükmü yerine getirmeyi zorlaştıran veya imkânsız hâle getiren bir sebep dolayısıyla ikinci derece olan hüküm; hastalık veya yolculukta oruç tutmamaya izin verilmesi gibi
sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
şerik : ortak
tasavvur : düşünme, hayal etme
üstad-ı mutlak : üstünlüğü tartışmasız olan üstad; Hz. Muhammed



-- İktisat eden, maişetçe aile belasını çekmez

13 Ekim 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi

Bismillahirrahmanirrahim
“İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki
b672.gif
hadis-i şerifi sırrıyla, “iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.”
Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:
İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel 3 benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğini bozmadı.
Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.
Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse,
b673.gif
sırrıyla, (“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.)
b674.gif
sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor. (“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.)
(Lem'alar, On Dokuzuncu Lem'a)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
arz-ı hâcet : ihtiyacını bildirme
belâ : sıkıntı
bereket : bolluk
Burdur :
câ-yı dikkat : dikkat çekici, ilginç nokta
düstur : kural
ezcümle : örneğin
had ve hesaba gelmemek : sonsuz ve sınırsız olmak
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hâkim : hükmeden, idaresi altında tutan
haysiyet : itibar, onur
Hazret-i Gavs : Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)
iktisat : tutumluluk
iktisatsız : tutumlu olmayan
isrâfât : israflar, savurganlıklar
kâfi : yeterli
kanaat : elindekiyle yetinme
leziz : lezzetli
lillâhilhamd : ne kadar hamd ve şükür varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
maişet : geçim
mânâ : anlam
mânen : mânevî olarak
mânevî : maddî olmayan
meâl : anlam
medar : dayanak noktası, kaynak
medar-ı hüsn-ü maişet : güzel geçinme kaynağı
menhus : uğursuz, kötü
meşakkat : güçlük, zorluk
mukabil : karşılık
mukaddesât-ı diniye : dinde mukaddes, kutsal sayılan şeyler
musırrâne : ısrarlı bir şekilde
mükerrer : tekrarlanan
namus : şeref, iffet
namzet : aday
nâstan istiğnâ : insanlara ihtiyaç duymama
nefis : insanı kötülüklere yönelten duygu
nefyedilen : sürülen, sürgün edilen
nükte : ince ve derin anlamlı söz
reis : başkan
sebeb-i bereket : bolluk sebebi
sefalet : perişanlık, yoksulluk
şehadet : şahitlik
şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
zahmet : zorluk
zillet : hor, hakir, aşağılanma
 
Üst