Tsunami;Su Unsurunun Öfkesi(!)

memluk

Hatim Sorumlusu
Allah hepinizden razı olsun kardeşlerim çok izahlarla açıklamışsınız.

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele(deprem) gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.
Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan “Ne oluyor buna?” der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir. (Zilzal Sûresi, 1-5.)
Şu Sure kat'iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen da titriyor.
 

ademyakup

Talebe
"Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş." diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar." cümlesini izah eder misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 05-4-2010



On Dördüncü Söz'ün Zeylinde, Altıncı Sualin Tetîmmesi ve hâşiyesinde geçen:

O küllî İşârât-ı Rabbâniyeye ve Terbiye-i İlâhiyyeye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukâbele edip diyorlar ki: "Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş" diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.”(1)

“Güneşin harareti, elektrikle çarpmasıdır ki” kısmını şöyle açıklayabiliriz: Güneş üzerinde meydana gelen değişimler ve olaylar dünya ile güneş arasındaki uzayı etkilemekte, daha sonra zamanla atmosfere ulaşmakta, kimi zaman da üzerinde yaşadığımız kara parçalarına kadar erişmektedir. Güneş üzerinde gözlenen aktif bölgelerin gelişimi, bu bölgelerde ortaya çıkan güneş lekeleri, güneş patlamaları ve patlamalarla ilişkili olaylar, parçacık olayları, yüksek enerjili parçacıkları ortaya çıkaran fiziksel süreçler, geniş ölçekli manyetik alanlar, güneş çevrimleri, uzun ve kısa dönemli aktivite değişimleri, güneşin dünyayla etkileşmesine neden olan olaylardan bir kısmı olarak sıralanabilirler.

Düzenli olarak gözlenen bu güneş olayları yakın uzay çevremizi ve gezegenimizi nasıl etkilemektedir? Güneşle gezegenler arasında kalan bölge gezegenler arası ortam adıyla anılmaktadır. Bu ortam, çoğunlukla mükemmel bir boşluk gibi görünse de, güneş rüzgarının (güneş'ten, güneş rüzgarı şeklinde sürekli bir madde akıntısı dış uzaya doğru milyonlarca kilometreye kadar yayılmaktadır) etkisi altında oldukça çalkantılı bir bölgedir. Güneş rüzgarı gezegenler arası ortamda, saniyede 250-1000 kilometreye ulaşan hızlarda akmaktadır. Güneş yüzeyi üzerinde büyük lekeler görülmeye, güneş patlamalarının ve kütle atımlarının sayısı artmaya başladığında, güneş rüzgarının kimyasal bileşimi, yoğunluğu ve manyetik alan şiddeti artmaktadır. Gezegenler arasında akan güneş rüzgarıyla gezegenlerin manyetik alanları farklı biçimlerde etkileşmektedirler. Dünyanın manyetik alanı, bir mıknatıs çubuğunu demir tozlarının içine bıraktığımızda, bu tozların aldığı biçime benzemektedir.

Dünyayı sarmalayan manyetik alan çizgileri Güneş yönünde güneş rüzgarının etkisiyle bastırılmış, ters yönde ise gezegenler arası ortama doğru uzanmıştır. Bu yapı dünyamızın manyetosferini oluşturmaktadır. (Yerin çevresinde manyetosfer denilen güçlü bir manyetik alan vardır. Manyetosfer, yerden 140 km yükseklikten başlayarak dışa doğru yayılır ve yer yarıçapının yaklaşık 10 katı kadar (64.000 kilometre) bir uzaklığa ulaşır. Bu sayede güneşten salınan elektronlar ve yüksek enerjili protonları yakalar. Van Allen radyasyon kuşakları (bunlar yeri çevreleyen, eşmerkezli, sınırları kesin olarak ayrılamayan, iki kalın halka biçimindeki yüklü parçacıklar kuşağıdır) ve atmosferin üst katmanlarından iyonosfer bu yapının içerisinde yer almaktadır. Güneşten gelen X- ışınlarının ve bazı ışınımların neden olduğu foto iyonizâsyon sürekli olarak bu katmanda serbest elektronlar yaratmaktadır. Öte yandan dünyanın manyetik alanı güneş rüzgarının manyetik alanının, yoğunluğunun ve hızının artışlarına da duyarlıdır. Güneş rüzgarında ki bu değişimlerde güneş aktivitesinin değişimlerine bağlıdır. Güneş rüzgarı, manyetosfere taşıdığı enerjiyle buradaki iyon ve elektronların gizil güçlerini arttırmaktadır. Hızlanan bu parçacıklar, dünya atmosferine kutup bölgelerine yakın yerlerden girmektedir. Demek ki, bu ışık olaylarının kutuplarda olmasının nedeni, güneş rüzgarlarınca taşınan yüklü parçacıkların, yerin manyetik alanı tarafından kutuplara doğru iletilmesidir.

Görüldüğü gibi, manyetosfer dinamik bir yapıya sahiptir. Güneşten gelen güneş rüzgarıyla enerji kazanan manyetosferin içerisinde dinamizmi harekete geçiren süreçler başlamaktadır. Bu sürecin dünya da gözlenen sonucu manyetik fırtınalardır. Ayrıca güneş aktivitesinin değişimine bağımlı olarak kutup ışıması ve proton olayları da gözlenen sonuçlardandır. Atmosferin ince ve yüksek bu katmanındaki atom ve moleküllere çarpan hızlanmış parçacıklar buradaki gazların farklı renklerde parlamasına yol açmaktadır. Kutup ışımaları, genellikle 60° ile 80° enlemleri arasında görülmektedirler. Manyetik fırtına eğer çok şiddetli ise, kutup ışımasının ekvatora kadar da uzandığı görülmüştür. 1909 yılında meydana gelen çok şiddetli bir fırtına sırasında, jeomanyetik ekvatorda yer alan Singapur'da bile kutup ışıması izlenmiştir. Görüldüğü gibi kutup ışıması ve izlenmesi insana keyif veren güzel bir doğa olayıdır, ama şunu da unutmamak gerekir ki atmosferdeki bu değişiklikler teknolojik sistemlerimizde büyük hasarlara yol açabilmektedir. Uçuşların ve haberleşmenin devre dışı kalmasına, suni uyduların devrelerinin yüklenmesine ve dünya üzerindeki elektrik şebekelerine etkisi olabilmektedir. Güneş’in ışıma gücündeki değişimler, dünyanın havasını ve iklimini oluşturan nedenleri de etkileyebilir.

Jeomagnetik Fırtınalar: Her büyük güneş patlamasının ya da kütle atımının ardından güneş maddesi ve beraberindeki manyetik alanı yavaş hareket eden bir bulut gibi 1 ile 4 gün içerisinde dünyaya gelmektedir. Bu yüklü plazma dünya atmosferine çarparak jeomanyetik fırtınayı başlatmaktadır. Dünya üzerindeki manyetik alanda, birdenbire olağanüstü bir değişim gözlenir. Jeomanyetik fırtına süresince güneş rüzgarının enerjisinin bir kısmı manyetosfere iletilmiştir. Manyetosferin enerjisindeki bu artış güneş rüzgarının geliş doğrultusuna ve şiddetine bağlı olarak dünyanın manyetik alanındaki gözlenen âni değişimlere yol açmaktadır.

Uzun mesafeler arasında kullanılan haberleşme sistemlerinin büyük çoğunluğu radyo sinyallerini yansıtmak için iyonosferi kullanmaktadır. Radyo haberleşmeleri iyonosferde meydana gelen fırtınalardan bütün enlemlerde etkilenmektedir. Böyle bir durumda radyo frekanslarının bir bölümü iyonosferde soğurulmakta diğer bir bölümü de yansımaktadır. Bunun sonucunda radyo sinyalleri hiç beklenmedik doğrultularda yayılmakta veya şiddetleri hızlı bir biçimde bir azalıp bir artmaktadır. Bu olaylara neden olan güneş aktivitesinden en çok etkilenen gruplar kıtalar arası radyo yayını yapan radyolar, kıyı ile haberleşen gemiler, havaalanları ile haberleşen uçaklar ve amatör radyocular ve uydu operatörleridir. Askeri erken uyarı sistemleri de güneş aktivitesinden etkilenmektedir. Uzun mes
âfeli füzelerin fırlatılıp yönlendirilmesinde kullanılan radarlarda da iyonosferden yararlanılmaktadır. Manyetik fırtınalar sırasında ortaya çıkan parazitten bu sistemler çok etkilenmektedir. Denizaltıların manyetik özelliklerini algılayarak bunların yerlerini belirleyen sistemler vardır. Denizaltılardan gelen bu sinyallerin algılanması da jeomanyetik fırtınalar sırasında bozulmaktadır.

Bir başka örnek de Mart 1989' da gerçekleşmiştir. Amerikan donanmasına ait dört uydu, büyük jeomanyetik fırtınanın etkisi altında bir hafta süreyle servis dışı kalmıştır. İlerleyen teknoloji uzay araçlarında kullanılan parçaların daha küçük imâl edilmesini sağlamaktadır. Bu durum uygun koşulların yanı sıra uygun olmayan koşullar da getirmektedir. Git gide küçülen bu parçalar güneşten gelen enerji yüklü parçacıklardan daha çok etkilenmektedir. Bu parçacıklar uydulara yerleştirilmiş bilgisayarlardaki mikro yongalarda tahribatlar yaparak bilgisayarların yazılımlarında komutların değişmesine yol açabilmektedir. Uyduların bulunduğu yörünge yüksekliklerinde iyonların ve elektronların hem sayısı, hem de enerjileri jeomagnetik fırtınalar sırasında artmaktadır. Uydu bu enerji yüklü ortamdan geçerken yüksek oranda elektrik yüklü parçacık yağmuru etkisi altında kalır ve bu elektrik yüklü parçacıklar uzay aracının farklı bölümlerinde diferansiyel elektrik yüklenmesine neden olmaktadırlar. Bunun sonucu bu bölümler arasında meydana gelen elektrik boşalmaları uydunun değişik parçalarında arklara yol açarak buralarda tahribatlara neden olabilmektedir.

Uzun mesafelere elektrik dağıtan taşıyıcı elektrik hatlarının civarında hareket eden manyetik alanlar oluşursa
, bu iletkenlerin içerisindeki elektrik akımı indüklenmektedir. Jeomanyetik fırtınalar bu olayın büyük ölçüde gerçekleşmesine neden olmaktadır. Elektrik dağıtım kuruluşları, dağıtım sırasında tüketicilerine çok uzun iletim hatlarından alternatif akım göndermektedirler. Bu hatlarda jeomanyetik fırtınalar sırasında şebekeye zarar veren doğru akımlar meydana gelmektedir. Böyle bir nedenden dolayı 13 Mart 1989 Quebec, Kuzey Doğu Amerika ve İsveç' de uzun süreli elektrik kesintileri yaşanmıştır. Dünyanın bu bölgelerinde elektrik dağıtım firmaları jeomanyetik fırtına alarmlarını sürekli izleyerek olabilecek arızaları en aza indirmeye çalışmaktadırlar.

(1) bk. Sözler, On Dördüncü Söz'ün Zeyli.
KAYNAKLAR:
Bu yazının hazırlanmasında, Ali Kuşcu Astronomi Topluluğu'nun web sayfasından faydalanılmıştır.
 

ademyakup

Talebe
"Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev’iyenin ünvanları bulunan ve âdetullah namıyla yad edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti ircâ eder..." izah eder misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 15-10-2010

Allah, kainatta adetullah kanunları ile iş görüyor. Yani ezeli iradesi ile her şeyi bir kanun tahtında tedbir ve idare ediyor. Ve bu kanunlar sabit ve daimidirler. Allah bu kanunları değiştirip bozmuyor. Böyle olunca, her zaman aynı kanun, aynı netice ile sürekli beraber bulunuyor. Elma sürekli elma ağacı ile geliyor. Yumurta tavuk vasıtası ile gönderiliyor ve hakeza.
Kanun ile neticeyi sürekli beraber gören ruhsuz maddeci felsefe, neticeyi o kanundan bilmeye başlıyor. Yani elmayı elma ağacından, yumurtayı tavuktan zannediyor. Allah belki yumurtayı tavuk aracılığı ile göndermeyi kanun ve prensip edinmiş olabilir, ama icat ve yaratma noktasında yumurtayı tavuğa vermek ahmaklığın en şiddetlisidir.
Bugünkü fen ve felsefe, kainatta cari olan kanunlara bir isim takıp, her şeyin çekip çevirenini ve yaratanını bu kanunlardan bilip, her sanatı bu kanunlara irca etmesi tam bir cehalettir. Üstad'ın burada kast ettiği mana budur. Yani kanunların varlığını hissedip ona bir isim takmak ile her şey çözülüp izah edilmiş olmuyor.
Kainattaki bütün fiilleri ve olayları bu hayali kanunlara vermek ve onların icadı nazarı ile bakmak safsatadır.
Halbuki kainatta cari olan kanunlar Allah’ın her şeyi kuşatan ezeli iradesinin bir cilvesi bir tecellisidir. “Hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti kanunlara ircâ eder,” cümlesinde ise, Allah’ın insanları terbiye ve ıslah için verdiği deprem, sel, afet, gibi bir takım hadiseleri kanunlara verip oradan ıslah ve terbiye unsurlarını görmemek ne denli bir cehalettir, denmek isteniyor. Yani Allah’ın kainattaki terbiye ve idaresini kanunlara irca etmek, yani onlardan bilmek ne kadar ahmakça bir harekettir. Mesela depremi fay hattının kırılması olarak izah edip, arkasındaki Rububiyeti görmemek buna bir örnektir. Halbuki deprem fay hattının kırılması sebebi ile Allah’ın iradesi ile vuku bulan bir hadisedir.
 

ademyakup

Talebe
“بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ ”


“Şu Sûre kat'iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.”
Zeyle konu olan Zilzal Sûresine göre küre-i arzın hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olmasını nasıl anlamamız gerektiğini kısaca açıklar mısınız?

Bu sure, yeryüzünün kıyamette şiddetle sarsılacağından bahsettiği için bu ismi almıştır. "Zelzele" adıyla da anılmaktadır. Ayetlerin mealleri şöyledir:
Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman, (1-3)
İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır. (4)
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir. (5)
O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. (6)
Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görecektir. (7)
Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onu görecektir. (8)
Yirmi Beşinci Sözde Kur’an tarif edilirken şu ifadeye de yer verilir:
“Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi…”
Kur’an Allah kelamıdır. İnsanın manen terbiyesi ve rızaya ermiş bir cennet ehli olması için gerekli bütün esasları ihtiva eder. Bunun yanında, kâinat kitabının nasıl okunacağını, onda cereyan eden hadiselerin de nasıl değerlendirmeleri gerektiğini ders verir. İşte bu hadiselerin bir bölümü de musibetler ve felaketlerdir. Nitekim, Zilzal Sûresi kâinatın büyük zelzelesi olan kıyametten bahsederken küçük zelzeleleri de hatıra getirmiş olur.
Kur’an ayetleri insana doğru yolu bulmasında bir delil olduğu gibi, kâinatta sergilenen ve tekvini ayetler denilen ikinci tür ayetler de yine insana Rabbini bildirir, isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini ders verir. Kur’an-ı Kerim her iki tür İlâhî ayetleri de fasl etmiş, insanlara açıklamıştır. İşte bu ayetlerden biri de zelzele hadisesidir. Bu On Dördüncü Sözün tamamı bir yönüyle bu ayetin manevi bir tefsiri özelliğini taşımaktadır.
“Küre-i arzın hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar” olmasına gelince: Dünya, kendi iradesiyle değil Allah’ın irade ve kudretiyle hareket ettiği gibi, onda vuku bulan zelzele hadisesi de yine Allah’ın dilemesiyledir. Dünyanın, Nuh Tufanında,
“Ve: ‘Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!’ denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi.” (Hud Suresi, 44)
ayet-i kerimesinde haber verilen İlâhî hitap üzerine suyunu yutması gibi, zelzele ile belli beldeleri sarsması da Allah’ın emri ve kudretiyledir. Küremizin bu emre muhatap olması “vahiy veya ilham” şeklinde ifade edilmiştir.

alaaddin başar.
 

ademyakup

Talebe
Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaret-üz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?
Yine manevî canibden elcevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً Yani: "Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar."
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.”
a. Cevapta geçen ayetin tefsiri hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz?
b. Bu meselenin sırr-ı kader ile münasebeti nedir?
c. Musibet ile, İlâhî ceza arasında ne fark vardır?
d. Bu imtihan dünyasında hakikatlerin perdeli olması gerektiği ifade ediliyor. Bu konuyu biraz açar mısınız? Müşrikler Resulullah’ı (asm) evlatları gibi tanıyorlardı deniliyor. Böyle olmakla beraber isyan edip iman etmediler.

a- وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً Yani: "Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar." Enfâl Sûresi, 25
Ayet-i kerimede geçen “fitne” kelimesi, bela ve musibet manasına gelmekte ise de, buna toplumu saran fitneler sebep olur. Bu fitnelerin çok şubeleri olmakla birlikte, genellikle şu beş kaynaktan beslenir:
İmanın yerine küfrün, adaletin yerine zulmün, edebin yerine iffetsizliğin, muhabbetin yerine düşmanlığın, birlik ve beraberliğin yerine bölünmenin ve ihtilafın geçmesi.
Bunların zararı ferdî kalmaz, bütün insanlara dokunur.
Hadis-i şerifte bir geminin dibini delen kişiden söz edilir. Onun zararı sadece kendine ve ona yardım edenlere değil, bu hali görüp de müdahale etmeyene, hatta durumdan hiç haberi olmayana da dokunur.
Tefsirlerde, “Fitne-i amme, yalnız gerçek suçluların değil, onlara müdahale etmeyen, aldırmayan gafillerin de cezasıdır.” buyrulur.
O halde ayet-i kerimede nazara verilen korkma ve sakınma meselesini nasıl anlayacağız?
Bu gibi manevi tahribatlara karşı müslümana düşen görev, öncelikle bu tehlikelerden kendini korumak, yani iman, salahat, takva, ahlâk, adalet, muhabbet ve ittifak çizgisinde bir hayat geçirmek için nefsiyle manevi mücahede etmektir. Bu cihatta başarılı olanlar, başkalarını da bu müspet çizgiye çekmek ve uygun şekilde ikaz etmekle görevlidirler. Bilindiği gibi, “münkerden nehiy” , yani kötülüklerden sakındırmak da farz-ı kifayedir. Bunu yerine getiren kimselerin başarıya ulaşmaları halinde toplum, o fitneden kurtulurlar. Azınlıkta kalıp başarısız olmaları halinde ise, fitne yine gelir, ama bunların uğradıkları zararlar sadaka hükmüne geçer, fitneye sebep olanların ise azapları artar.

b- Kader Risalesinin Üçüncü Mebhasında her şeyin kader ile taktir edildiği ve kadere iman edenin kederden emin olacağı izah edilerek, “Kaderin her şeyi güzeldir.” hükmünün bir bakıma izahı yapılır.
İnsanın bütün organlarının yerleri, şekilleri, görevleri, büyüklükleri ve sair özellikleri hep kader ile takdir edilmişlerdir ve hepsi de güzeldir. Keza, bizi kuşatan âlemin de, havadan sudan, güneşe aya kadar bütün birimleri en faydalı ve hikmetli şekilde takdir edilmişlerdir. Aynen bunun gibi, insanların başına gelen hadiseler, tabi tutuldukları farklı imtihan şekilleri, uğradıkları musibetler de yine kader ile takdir edilmiştir. Bunların sırlarını anlamaktan aciz olduğumuzu ders vermek üzere Kur’an-ı Kerimde . Musa ile il Hazreti Musa (as.) ile Hz. Hızır’ın seyahatlerine yer verilir. Bir büyük peygamberin dahi vakıf olamadığı bu ince sırları anlamamızın mümkün olmayacağı ders verilir.
Yine başka risalelerde, güzellik iki bölümde incelenir: Hüsn-ü bizzat, hüsn-ü bilgayr. Bir şey ya zatında güzeldir, sıhhat gibi; yahut neticeleri itibariyle güzeldir, hastalık gibi. Bizzat güzel olanları herkes rahatlıkla bilir, ama neticesi itibariyle güzelleri bilmenin çok zor olduğu, sözünü ettiğimiz kıssa ile çok güzel ders verilir.

c- Bir önceki soruda bu konuya değinilmişti. Her musibet bir kahır tecellisi değildir. Neticesi güzel olan bir çok musibetler vardır; Allah’ın has kullarının derecesini artırmak, günahkâr kullarının da hatalarına kefaret olmak üzere takdir edilen musibetler gibi.

d- “İmtihan ve teklif gereği hakikatlar perdeli kalıyorlar.
Bilindiği gibi iman gayb için söz konusudur. Sırr-ı teklif gereği Cenâb-ı Hakkın, ne zatı, ne melekleri, ne de ahiret yurdu burada görülmez. Peygamberlerin zatları görünseler bile risalet görevi yine gayba girer. Kitapların da yazıldıkları kağıtlar görünürler ama, onların Allah’ın kelamı olmaları gaybdır.
Müşriklerin Allah Resulünün (asm.) yakinen tanımaları kendisine Muhammed-ül Emin demeleri iman etmelerine yetmemiştir. Nitekim, mucizeler çok açık olmakla birlikte onlar bile iman için zorlayıcı olmamış, çoğu kimse birçok mucizeye şahit olduğu halde onlara sihir diyerek yine inanmamışlardır.
Hissiyat akla galip geldiğinde insan bile bile yanlış yola girebilir. Basit bir meseleyi haysiyet meselesi yapan kişi, muhatabını öldürdüğünde yıllarca hapishanede çile çekeceğini çok iyi bildiği halde, bu bilgi onun katil olmasını önleyemiyor.
Öte yandan, işlenen günahlar kalbi karartarak öyle bir noktaya gelinir ki, Üstadın ifadesiyle o kalbin “hayır ve salahı kabule liyakatı kalmaz.” Böyle birisine ne kadar keramet, hatta mucize gösterilse kalpteki o karanlık, hakikatin görünmesine engel olur.

Alaaddin başar.
 

ademyakup

Talebe
Deprem ve diğer afetler insanların günahlarıyla alakalıdır diyebilir miyiz? Veya bazen hiç bir alakası dahi olmayabilir mi? Risaleler zaviyesinden bakar mısınız?

Yazar: Sorularla Risale, 17-2-2011

Evvela; kainattaki küçük bir yaprağın kımıldaması bile bir ismin riyasetinde ve eşliğinde cereyan ediyor. Eşyanın hakikati Allah’ın isimlerinin tecellisinden ibarettir. Diğer bütün maddi kalıp ve formatlar o tecellilerin elbise ve ambalajları hükmündedir.
İkincisi, Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp, fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açıyorsa, -temsilde hata olmasın- Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.
Mesela, Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise, Rezzak ismi de açlığı ister. Muhyi ismi hayatı iktiza ederken, Mümit ismi ölümü ve ölüme aracı olan vesileleri ister. Trafik kazasının arkasında, sair isimlerle beraber Mümit ismi tecelli edip hükmünü gösteriyor.
Üçüncüsü, Risalelerde bu konu şöyle dile getiriliyor:
"Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:"
"Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyât-ı celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur."(1)
Dördüncüsü, bütün bela ve musibetler Allah’ın hem kainattaki tasarruf ve terbiyesini göstermektedir hem de insanların inkar ve gafletten gelen zulümlerini tokatlayan İlahi birer ikaz ve cezadırlar. Ama insanlar inkar ve gaflet gözlüğü ile olaylara baktıkları için, bu ihtar ve ceza manasını göremiyorlar. Bu da gafletin derin bir haletidir. Yalnız, bu musibetleri sadece insanların gaflet ve günahına hasretmek dar bir bakış açısı olur. Nitekim birinci ve ikinci maddelerde farklı nedenlere işaret edilmiştir.
Özetle; felaketleri ve güzellikleri sadece amele ve amelsizliğe indirgemek ve sadece ondan ibaret görmek doğru bir yaklaşım olmaz.. Hatta bazen ehli küfür gayet rahat yaşar ve öyle ölür. Bazen de ehli iman gayet sıkıntı çeker ve öyle vefat eder. Demek musibet ve sıkıntıların yegane sebep ve gerekçesi, amel ve amelsizlik değildir. Amel ve amelsizlik çok gerekçe ve hikmetlerinden birisidir, demek daha makul olur.
 

ademyakup

Talebe
"Musibet ve şerler ise, Saltanat-ı Rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından,.." cümlesinin geçtiği yeri izah eder misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 05-10-2009

"Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır."(1)

Büyük bir hayrı doğuran kanunun, bazı cüzi şerleri ve zararları da olabilir.

Mesela; yağmurun yağdırılması kanunu büyük ve külli hayrı doğuran bir kanundur. Bu kanun sayesinde sayısız canlı besleniyor ve hayatlarını bu kanun sayesinde idame ettiriyor. Ama aynı yağmurdan bazıları dikkatsizliği yüzünden zarar görüyor. Şimdi yağmur kanunu oran olarak yüzde doksan dokuz hayır ve güzeldir. Yüzde biri de zahiren şer ve çirkin gibi duruyor.

Allah şayet diğer isimlerini hesaba katmadan, sadece şefkat ve cemal isminin gereği için, o yüzde bir şer gelmesin diye bu kanunu kaldırsa, o zaman yüzde doksan dokuz güzellikler ve hayırlar yok olacak, daha büyük bir zarar ve çirkinlik meydana çıkacak ve diğer isimleri de kendi mana ve tecellilerini ifade edemeyecek. Öyle ise Allah, bu külli hayır ve güzelliklere vesile olan kanunun devamına müsaade edecek ve cüzi şer ve zararları da başka türlü telafi edecek. Yani kainatın genel kanun ve sisteminden mağdur olanları özel ilgi ve hususi şefkati ile memnun edip, o cüzi zararları telef ediyor.

Mesela; dikkatsizliği yüzünden derenin ağzına ev yapan bir adam yağmurdan zarar görmüş ise, malı sadaka, canı şehit olur ya da farklı hususi tecellileri ile ona yardımda bulunur. Ama genel yağmur kaidesini asla bozup değiştirmez. Bu misali diğer sahalara da tatbik edebiliriz.

(1) bk. Şualar, İkinci Şua Üçüncü Makam.
 

ademyakup

Talebe
konunun iyi anlaşılmasına ,inşaallah faydalı olmuştur.

bu konuda hazırladığımız çalışma bu kadar...

isteyen,istediği forma ekleyebilir..

çıktısını alıp dağıtabilir..

isim vermesine gerek yoktur.

bizi bilmelerine gerek yoktur,yeter ki ilmi alsınlar,istifade etsinler.

çalışma bizden tesir ve tevfik Allah dan.
 

ademyakup

Talebe
KUL AZMAYINCA ALLAH YAZMAZ

ÖNSÖZ

Son zamanlarda felâketlerle, felâketlerin verdiği acı ve ızdıraplarla dolu günler geçiriyoruz. Her gün çeşit çeşit âfet, felâket ve musibetler eksik olmuyor. Sıkıntılar, üzüntüler sürüp gidiyor. Her an yangın, sel deprem, rüzgâr, çığ, hortum, hastalık ve trafik kazaları ile sarsılıyoruz. Bütün bunların olumsuz etkileri de, insanımızı çileden çıkarıyor, sterse sokuyor, bunalıma itiyor. Arkasından da intiharlar geliyor, cinayetler takip ediyor. İnsanoğlu, cahiliye devrinde diri diri toprağa çocuğunu gömen insanı geçti. Her gün yavrularını doğrayanların, eşini öldürenlerin olmadığı haber programları izleyemez hale geldik.toplu katliamlar güncelleşti.
Mevsimlerde, iklimlerde düzensizlik var. Bir yanda kuraklık, bir yanda her şeyi silip süpüren seller… Afetlerden, zarar görmeyen ülke yok. Birçok insan hayatını kaybediyor, maddi zara ölçülemiyor.
Durup dururken yanardağ püskürüyor. Her ülkede terör sürekli bir tehlike… İnsanlara büyük acılar yaşatıyor. Tedbir alınmıyor. İnsanlar, çare aramaması karşısında sadece “Kahrolsun” demekle ve dişini sıkmakla yetiniyor. Çünkü ona : “Aman bunlara sabret, yoksa önünde irtica tehlikesi var”, “öcü var” deniliyor. Gündeme gelmesi istenmeyen birçok şey böyle örtbas ediliyor.
İslâm âlemi ve Müslümanların hali perişan, yürekler acısı. Allah, düşmanları onlara musallat etmiş, düpedüz katlediliyorlar. Ödemedikleri bedelin cezasını çekiyorlar. Samimi Müslüman olamamanın acısını hissediyorlar. Felâket üstüne felâket… her biri için böylesi görülmedi demekten kendimizi alamıyoruz. Rahmet olması gereken şeyler, zahmet oluyor, şaşıp kalıyoruz.
Tarihe bakıyoruz. İsyan, inkâr, ahlâksızlık, hep felâketlerin davetçisi olmuş… Adem (s.a.), Allah'a isyan ettiği için cennetten kovulmuş, şeytan, Allah'a itaat etmediği için lânetlenmiş, melek aziz olmuş, Musa kurtulurken, Firavun cezalandırılmış, Nuh’a inananlar kurtulurken, inkâr edenler suda boğulmuş, uğrunda hicret eden Ashab-ı Kehfi, Cenab-ı Allah yüzlerce yıl korumuş, yakması gereken ateş, İbrahim Peygamberi yakmamış, ama Pompe halkını kasıp kavurmuş. Vezüv yanardağı onları yakmak için kudurmuş… Kaçanları kabaran deniz toplayıp getirmiş.
İnsanlık tarihi, ömrünü tamamlamış, dinlerin ideolojilerin, millet, devlet ve medeniyetlerin yok olmuş hikayeleriyle doludur.
Adem aleyhisselamdan bugüne, ahlâksızlıkta ileri gitmiş ve Allah'a isyan etmiş n9ice nice insan toplulukları, çeşit çeşit felâketlerle cezalandırılmışlardır.
Şuanda insanlık bir talihsiz dönem daha yaşıyor, insanı insan yapan değerlerin birer birer yok oluşunun ızdırabını çekiyor. Bozulma, yozlaşma, hissedilir biçimde artmıştır. Utanç verici, tiksinti verici örnekler, günlük alışkanlıklar haline gelmiştir.
İnsanlık, kendi eliyle yaptığına tapacak kadar alçalmış, hakim olması, düzen vermesi gereken şeylere mahkum olmuştur. Bazı topluluklar çekirgeye, ineğe, Fareye, şeytana hatta tenasül organına tapacak kadar alçalmış ve sapıtmıştır. İnsanlar kendilerini yaratan Allah'a tapmayı unutmuştur. Kula kul, maddeye esir olmuştur. Hele son zamanlardaki teknolojik gelişmelerin arasında kaybolmuş, nimete şükrü unutup, çılgınlığın zirvesine tırmanarak, yok olan toplumların çizgisine gelmiştir.
Biz de son iki asırdan beri yanlışlıkların aksaklıkların ve insanı insan yapan değerlerin birer birer yok oluşunun ızdırabını çekiyoruz.
Zaman geçtikçe, teknolojik alanda ilerleme kaydettikçe insanlık, ahlâki ve insani alanda gerilemektedir. Bugün bütün dünya da her alanda bozulma yozlaşma hissedilir bir şekilde artmıştır. Utanç verici, tiksinti ve dehşet verici örnekler, günlük alışkanlıklar, günlük olaylar haline gelmiştir.
Bu musibetlerden önce, insanlık en büyük musibete uğramıştır. O da dinine gelen musibettir. Dinsizlik musibetidir. Allah'ı tanımama musibetidir. Onun için dünya güzelliklerinden mahrumdur. Daha sonra da ahiret güzelliklerinden mahrum olacaktır. Ebedi saadetten mahrum kalacaktır.
Unutmayalım, birçok musibet, yaptıklarımızın cezası olurken, bazıları ilâhi ihtardır, ikazdır, uyarıdır. Bir kısım felâketlerde insanın günahlarına kefarettir. Bir kısmı, insanlardaki gafleti giderir, insana, insan olmanın aczini, zaafını hatırlatır ve insanı Allah'a yakınlaştırıverir.
Hz. Peygamber : “Musibetler, yüzlerin karardığı Kıyamet gününde, sahibin yüzünü ağartır” buyurur. Demek ki, değerlendirilir ve ders alınırsa, musibetler kurtuluşumuza vesile olacaktır. Kim ki, başına gelen belâlara sabreder, isyan ve şikayet etmezse, musibet, zahmet karşılığı rahmet olacaktır.
Hz. Peygamber hasta iken ona:
- Ey Allah'ın Rasûlü! Hangi insanlar en çok belâ çekerler?
Hz. Peygamber (s.a.) :
- Peygamberler.
Sonra kimler, derler?
- Sonra Salihler. Bazen onlar öyle olur ki giyecek elbiseden başka bir şey bulamazlar. Onlar, sizin bollukla sevindiğiniz gibi yoksullukla sevinirler. (K.Sitte:17/561) cevabını verir.
Adam hiç hastalanmamış. Hanımı : “Allah belâyı, sevdiği kula verir, senin başın bile ağrımıyor. Haydi Peygambere gidelim, ben senden boşanacağım.” Demiş. Giderlerken adamın ayağı kayar, ayağı kırılır. Kadın “Dön geri” der, sırtına alır, eve getirir.
Dikkat edelim. Cenab-ı Allah bizi her şeyle; varlıkla da yoklukla da, sağlıkla da hastalıkla da imtihan eder.
Kur'an'da bildirilir:
Bakara:155 “And olsun ki, sizi biraz korku ve açlık, mallardan candan biraz azaltma ile sizi deneriz. Ey Peygamber! Sabredenleri müjdele.”
Al-i İmran:186 “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz.”
Ankebut:2 “İnsanlar imtihana çekilmeden, sadece iman ettik, demeleriyle bırakılı vereceklerini sandılar.”
Ankebut:4 “Yoksa kötülükleri yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sandılar ne kadar yanlış düşünüyorlar.”
Olayları değerlendirirken, başına bir felâket geleni, lânetli kimse kabul etmemek gerekir.
Başına bir belâ gelmeyene de Allah'ın sevgili kulu olarak çekmiştir.
Diğer yandan, başımıza gelenlerden ders almalıyız, yorum yapmalıyız. Allah'tan gelene şükretmeliyiz, sabretmeliyiz.
Bazılarımız var ki, duyuyor veya okuyor. “Ben şunu yaptım. Şunu okudum. İyileşmedim, şöyle olmadı” diyor. Bu yanlış. Bizim yaptığımızın tesirinin ne yönde olduğunu bilemeyiz. Belki Allah o yüzden daha büyük belâları def etti bizden. Belki o yüzden günahlarımızı bağışlayacak, onu bilemeyiz.


 

ademyakup

Talebe
A) MUSİBETLERE KARŞI TAVRIMIZ NE OLMALDIDIR

Önce her şeyin, insan için bir imtihan olduğu unutulmamalıdır.
Hayat hep düzlükte gitmez. Bazen ağzımızın tadı bozulur. İşte bu sırada hemen inancımız imdâda yetişmelidir. Her şeyin Allah'tan geldiği hatırlanmalıdır. Başka sebepler aranmadığı gibi isyan edilmemeli, ümitsizliğe düşülmemelidir.
Şurası muhakkak ki, daha çok inanmış insanlar belâlara maruz kalırlar. Onun için belâya uğrayan Müslüman, imanı ölçüsünde sabırla karşılık vermelidir.
Belâ ve musibet anında şöyle bir tavır sergilemeliyiz:
- Bunda da vardır bir hayır, demeli, hayır beklemelidir.
- Bu da geçer, demeli, olayları geçici olarak görmelidir.
- Sıkıntıların ardındaki hayrı, sevabı görmeli, dua etmelidir.
- Şikayet, sızlanma, uğursuzluk arama yerine, suçu kendinde aramalı; ne hatam var ki bu başıma geldi? Benim eksikliğim neydi? Demeli kendine ders çıkarmalıdır.
Peygamberimiz şöyle der:
- “Mü’min sıkıntıya tabi tutulur; en küçük bir acıya maruz kalanı Allah, bir derce yükseltir.”
- “Allah kime hayır dilerse, onu musibete uğratır.”
- “Tauna uğrayan sabrederse, Allah'tan bilirse, ona şehid sevabı vardır.” (Riyaz üs Salihin:33/9)
Kutsi Hadiste de şöyle buyrulmuştur:
- “Mü’min kulumun dünya ehlinden sevdiği birini aldığım zaman; sabrederse, karşılığı cennettir.”
- “Kulumu gözlerinden mahrum ettiğim zaman kulum şikayet etmezse iki gözüne bedel ona cennet vardır.” (Age:33/9)
Görülüyor ki her bir musibetin hikmeti vardır.
Mevlâna’nın hanımı Kerrâ Hatun : “Efendim Rabbim ömrünü uzun, sıhhatini dâim etsin” deyince Mevlâna : “Bre Hatun biz Firavun muyuz ki, uzun ömür daimi sıhhat dilersin” demiştir.
Evet belânın büyüğü inananlara olduğu için hatalarının cezasını bu dünyada çekmiş olacaktır. Onun için kaçınılmaz felâketler için Müslüman, Allah iltica edecektir. Nasıl edecek? “Euzu besmele çekip”, “Lâ havla velâ guvvete illâbillahil aliyyil azim” diyecek, “Hasbünellahü ve niğmel vekil, niğmel Mevlâ ve niğmen nasır” diyecektir.
Ne demişler :
“Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahud diken”
Bir başka ifadeyle : “Kahrında hoş lütfun da hoş”
Evet, inanan insan, belâ ve musibetlere imanı ile karşı koyacak. “Buda geçer” deyip sabredecek, isyan ederek günaha girmeyecek. “Bu benim başıma neden geldi, nereden geldi” diyerek şikayet etmeyecektir.
En başta musibetlere peygamberler, sonra da Evliyaullah, sonra da inanlar mâruz kalmıştır.
Maddi musibetlere tavrımızı Bediuzzaman : “Maddi musibetleri büyük gördükçe büyük, küçük gördükçe küçülür” der.
İnsan bu dünyada maddi ve manevi belâ ve musibetlerle imtihan edilmeden bırakılıvereceğini zannetmesin. Hepimiz imtihana tabi tutulacağız. Öyle ise peygamberimizin yaptığı duayı yapalım : “Ya Rabbi bize musibetleri karşılayabilecek iman ver ve Götüremeyeceğimiz yükü yükleme!”
Ayrıca iyiliklerle sadakalarla kazayı, belâyı def etmek için her ana tedbirli olmalıyız.
Olaylar karşısında, inançlı insanın hali başka olur. Öyleyse, bizde inanmış insan gibi karşılamalıyız.
Birde, belâ ve musibetler birçoklarına günahları ve isyanları yüzünden gelir. Onun için günah ve isyanlardan uzak duralım. Hala ders almadık; günahlar devam, müstehcenlik devam… Düzelme yerine bozulma devam ediyor.
Kur'an'da :
- “Başınıza gelenler, yaptıklarınız yüzündendir” (Şurâ:30) buyrulur.
Musibetlerin zararını, sadece günah işleyenler görmez. Bir çok masum insan, çoluk çocuk da zara görür. Bunun için iyilik emredilecek kötülükten sakındırılacaktır. Günahkâr, günahtan vazgeçirilmeye çalışılacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.) :
- “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle yok ediniz. Bunu yapacak ortam yoksa, dilinizle öğüt vererek vazgeçiriniz. Bunu da yapacak imkân yoksa, kalbinizle o kötü ve kötülükten uzak durarak buğzediniz” buyuruyor.
Kur'an'da da şöyle bir uyarı var:
“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (hepinizi perişan eder.) bilin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.” (Enfal:25)
Cenab-ı Allah Yuşa (s.a.)’ya diyor ki:
- “Kavminden 60 bir şerli ile 40 bin hayırlıyı helâk edeceğim.”
Yuşa Peygamber sorar:
- “60 bin şerliyi günahları yüzünden helâk edeceksin; ama 40 bin Salih kimseyi neden helâk edeceksin?”
Allah vahyeder:
- “Onlara kötülere ve kötülüklere karşı çıkmamışlardır. Böylece susarak kötülere destek olmuşlardır. Onların günahına da ortak olmuşlardır.”
Hz. Peygamber şöyle anlatır:
“Üç kişi bir gemideydiler. Biri geminin dibinde, ikincisi orta katında, üçüncüsü üst katındaydı.
Geminin zeminindeki su lazımdır diyerek gemiyi delmeye başladı. İkinci ve üst kattakiler de, ‘bize ne’ diyerek ses çıkarmadılar. Sonra diptekilerin açtığı delikten giren su gemiyi bütünüyle sulara gömerken deliği açan da, ses çıkarmayanlar da birlikte boğuldular. Musibeti birlikte yaşamaktan kurtulamadılar.”
Şimdi düşünme zamanı.
Tevbe, istiğfarlarımızın arşa yükselmesi gerektiği şu acılı günlerimizde hep birlikte yaşadığımız azabın neresindeyiz biz? Gemiye delenden miyiz, seyirci kalandan mıyız; yoksa rıza göstermediği, ikaz görevini yaptığı halde elinden bir şey gelmeyenlerden miyiz?
Allah Rasûlü buyurur ki:
- “Yer yüzünde kötülük yayıldığında onların arasında iyiler bulunsa da Allah o yer halkına azabını indirir. Kötülere gelen azab iyilere de gelir. O iyiler daha sonra Allah'ın affına, rahmetine kavuşur.” (Ramuz:54/2)
- “Bir yerde kötülük zuhur ettiğinde, men edilmezse Allah onlara azabını indirir.” Sahabe:
- “Onlar arasında iyiler bulunsa da mı?” deyince:
- “Evet, onlara da iner. Çünkü men etmemişlerdir” buyurur. (Ramuz:54/3)
Musibet, suçluyu suçsuzu ayırmıyor. Birine ceza olur birine imtihan, diğerine de sevap kazandıran bir olay olur. Felâketin umumi oluşunun diğer sebebi de: zulme karşı susmaktır. Tepki göstermeyerek, günahlara ortak olunmuştur, vazifeler yapılmamıştır.
Musibetlerde, suçlu ile beraber suçsuzu da sıkıntıya düşer, ama onun sıkıntısı sevaba dönüşür. Eğer felâketler anında ölürse, yangında ölse de, su da boğulsa da, öldürülse de, inanıyorsa, bir insan şehit olur. Malı telef olsa sadaka olur.
Bugünün insanı, bu hususları pek düşünmüyor. Aciz, zayıftır. İmanla karşı koymuyor. Yavrusu şehid olmuş anaya bakın; yeri – göğü yıkıyor, söz ve davranışları ile Allah'a isyan ediyor.
Bakar sûresinde : ”Sabır ve namazla yardım isteyiniz.” (45) buyruluyor. Sabır elden bırakılmayacak ve ibadetlerle, dualar da ihmal edilmeyecek. Çünkü insanın davranışına göre felâket ya günahlara kefaret olur veya günahları arttırır.
Yakup Peygamberin sabrı, Eyüp Peygamberin sabrı, felâkete uğrayanlara örnek olmalıdır.
Kur'an'da, birçok defa : “Allah sabredenlerle beraberdir” buyrulmuştur. (Bakara:153)
Bakara 155. ayetinde : “Sizi biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve ürünlerden eksiklik ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.”
Al-i İmran 142 : “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri hiç ayırt etmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz? ”
Ankebut 2 : “İnsanlar. İnandık! Demeleriyle bırakılıp da, imtihan edilemeyeceklerini mi sanıyorlar?”
Şunu asla unutmayın; mü’minin başına gelen ne olursa olsun boşuna değildir. Hoşuna gitse de gitmese de hayrındandır.
- Kul : “Ya Rabbi, derdin daha büyüğünü vermedin” der şükrederse, sevap kazanır.
- “Rabbim senden geldi” der sabreder, sevap kazanır.
- “Acı çeker, günahlarına kefaret olur, günahlardan temizlenir, ahirette acı çekmez.”
Demek ki, dert, bilene rahmet olur. İnanana mükafat olur. Allah çekemeyeceğiz dert vermesin.
 

ademyakup

Talebe
B) SOSYAL FELÂKETLER İLAHİ UYARIDIR

Sosyal felâketler, hep yapılan hataların karşılığı, hep ceza olmaz. Bazıları Cenab-ı Allah tarafından uyarı niteliğinde olur. Böyle olunca mesajları doğru almak ve olayları iye değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü her felâket,sadece suçlulara atılmış bir tokat değildir. Ceza görene, başın bir felâket gelene de : “Allah cezasını verdi denemez.”, “O iyi bir kimse olsaydı, bu felâkete uğramazdı” diye düşünülemez.
Biz, kötüler için, bir de şu şekilde düşünmeliyiz.
“Allah, bunu neden cezalandırmıyor” diyemeyiz, dememeliyiz.
Allah, ona imkân veriyor, ömür veriyor suçlarını, cezalarını arttırsın da ahirette ebediyen helâk olsun diye…
Ayrıca her şeyin cezası bu dünyadan olmaz.
Sonra günahkâr cezalandırılıverse, o zaman imtihanın ne anlamı kalır? Burası imtihan yeridir. Ceza ve mükafat yeri ise ahirettir.
Bugün ne yazık ki, bazı çorak gönüller felâketleri anlayamıyor, ikazları değerlendiremiyor. Deprem oluyor, sarsıntı geçince unutuluveriyor. Beklenmedik, görülmedik olaylar oluyor, üzerinde durulmuyor, düşünülmüyor, ders alınmıyor.
Tavuk, başka yumurtluyor, koyun değişik doğuruyor, arı şaşırtıcı bal yapıyor, birbirini yemesi gereken hayvanlar, birbiri ile dost oluyor. Mucizevi olaylar oluyor. Ağaçta besmele yazısı, kuzuda, karpuz çekirdeğinde, domates de, yumurta da, petek de, Allah yazıyor. Altı ayaklı hayvan doğuyor, dört boynuzlu kuzu doğuyor, anormal olaylar oluyor, aldıran yok, ders alan çok az.
Bütün bunlar Allah'ın bize mesajları olabilir. Aynı zamanda bir felâketini işareti sayılabilir. Allah, gözleri kör, kulakları sağır, gönüller çorak insanlara, açık mucizeler göstermeye başlar, uyarmak ister. “Ey kullarım nereye gidiyorsunuz?” diyebilir. “Fe eyne tezhebûn”
Amerika’nın güney eyaletlerin etkisi altına alan ve 421 kişinin ölümüne, yüzlerce evin yerle bir olmasına yol açan kasırga ve hortumlar, din adamları tarafından “Tanrı’nın gazabı ve ilahi bir uyarı” olarak nitelendirildi.
Rahip : “Tanrı, bazı şeylerin yanlış olduğunu düşünüyor ki, bu yolla bizi uyarıyor.” Diye konuştu. Rahip Hobson, son 4 yıl içinde iki kez paskalya döneminde meydana gelen kasırga ve hortumlardan gerekli mesajın çıkarılması gerektiğini söyledi. (11.04.1998, Zaman)
Önemli bir husus da:
Musibetleri, hep kötüye yormayalım. Şer gibi görünen bazı olaylar vardır ki, hayırdır. Allah, Kur’an da : “Siz neyin şer, neyin de hayırlı olduğunu bilemezsiniz” buyurur.
Hz. Peygamber : “Kul, birçok zamanlar Müslüman yaşar. Fakat sonunda Allah'ın gazabına uğrayabilir. Günlerini küfürle geçirir. Fakat sonunda Allah'ın rahmetine uğrayabilir” der. (Ramuz:104/4)
Sıkıntılarımız hayra vesile olacaktır, inşallah uyanmamıza, derlenip toplanmamıza vesile olacaktır. Ben en azından böyle inanıyorum ve böyle olmasını dua ediyorum.
“Hayra vesile kıl Allah'ım.” diyorum.
İnançsız veya inancı zayıf olan kesimlerde afetlerin, felâketlerin başıboş tabiat olaylarına bağlanır. Yangınların, depremlerin, yokluk, kıtlık, terör, düşman tasaltutu olan hadiselerin yorumu yapılırken basit sebeplere bağlanır. Basit tabiat hadiseleri gibi gösterilen her bir olay, Cenab-ı Allah'ın takdiri ile meydana gelir. Ders alanlar için her biriden ilahi uyarılar ve mesajlar vardır.
Rum Sûresinin 41. ayetinde Cenab-ı Allah şöyle buyurur : “İnsanların kendi ellerinin (irade ve istekleriyle) yaptıkları işler (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesat meydana çıktı ki, Allah, işledikleri günahlardan bir kısmının cezasını dünya da onlara tattırsın olur ki (işledikleri günahlardan) dönerler.”
Ba ayetten de anlaşıldığı gibi yangınlar, depremler, sel afetleri, yağmursuzluk, hastalıklar, sıkıntılar, yokluklar ve benzeri olaylar hepside Rabbimizin bize yaptığı ikazlardır.
Bu afet ve felaket olarak nitelendirilen olaylar, insanların inkârından, isyanından hülasa günahlarından kaynaklanan olaylardır. İnsanlar, yaratılışları icabı çabuk gaflete düşer, çok yanılır, sürekli hata eder, Rabbinin ikramlarını ve ihsanlarını çabuk unutuverir. Tabi ardından da ilahi uyarı ve ikazlara muhatab olur.
Başımıza gelen olaylar karşısında her şeyden önce bunun bir ilahi ikaz olduğunu düşünmeli, ona göre kendimize çeki düzen vermeliyiz, davranışlarımızı hayat tarzımızı gözden geçirmeliyiz. Gerçek bir değerlendirme yapmaz, yanlışlarımız düzeltemezsek, daha büyük felaketlerin başımıza geleceğini unutmayalım. Geçmişe baktığımız zaman helâk olan kavimlere de helâk olmadan önce ikaz ve uyarılar olmuştur. Uyarılardan ders alanlar kendilerin kurtarmış, uyarılara kulak asmayanlar ise helâk olmuştur.
Biz de ilahi ikazlara kulak asıp değişmez ve kendimizi değiştirmezsek Allah korusun biz de helâk olanlardan oluruz.
Her musibeti bir ihtarname bilelim, kusurlarımızı araştıralım, hatalarımız için dua ve tevbe edelim, fitnelere karşı uyanık olalım. Kendimizin, yakınlarımızın ve içinde yaşadığımız toplumun kurtuluş için gece gündüz çalışalım ki, kurtulanlardan oluruz inşallah.
Tirmizi de nakledilen bir hadiste Peygamberimiz : “Yeryüzünde hatasız yürüyünceye kadar insandan belâ eksik olmaz” buyurarak arınmadan, temizlenmede belâların eksik olmayacağını bildirmiştir.
 

ademyakup

Talebe
C) İLAHİ İKAZLARA KULAK VERELİM

Hiçbir şey sebepsiz ve karşılıksız değildir. Hiçbir olay da tesadüfi değildir.
Kötülüklerin alıp başını gittiği toplumlara bakın; geçmiştekiler önce uyarılmış, sonra helâk edilmiştir. İşte Semud Kavmi, işte Ad Kavmi, Lüt Kavmi, işte Pompe halkı, işte Pamukkale’de yaşayanlar… Günümüzde de uyarılıp durmakta olan insanlık…
Eğer sel, deprem, hortum, yanardağ ve hastalıklardan ders alınmazsa, ilahi ikazlar göz ardı edilirse, Allah korusun akıbet, helâk olan toplumların sonundan farksız olacaktır.
Şair:
“Kula belâ gelmez Allah yazmayınca,
Allah belâ yazmak kul azmayınca” demiştir.
Hergün bunca olay oluyor. Acaba hangimiz, bu olayların davetçilerini düşündük mü? Değerlendirdik mi?
“Her şeyde bir hikmet var” deyip, deyip de ibret aldık mı? bunlar, bize Allah'ın bir ikazı deyip düzeldik mi? İşin gerçeği “Hayır”…
Musibetlerden ders almayan, yakında musibetten payını alır. Musibet, kapısın çalar. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” deyip bıraktığımız yılan, bir gün bize de, yakınlarımıza da zarar verir.
Ayrıca geç kalır, geç anlarsak musibetin ocağına düşeriz.
Dünyanın muhtelif yerlerindeki olan olaylara bakalım. Akıllı insanlar için felâket, “geliyorum” der. ahmaklar için “Ben geliyorum” demez.
Allah'a kul olduğumuz hatırlamaz, tedbir almazsak felâket, uğradığı yerde herkese zarar verir. Kötülerin yanında iyilerde yok olur. Bugüne kadar insanlar günahları yüzünden helâk olmuştur, önlemedikleri kötüler, mani olmadıklar kötülükler yüzünden helâk olmuşlardır.
Atalarımız : “Bir musibet bin nasihattan evlâdır” demişlerdir. Bu, ilahi ikazlara kulak asmayanlar içindir. Müslüman, musibetle, ceza ile yola gelmez. Allah'ın mesajlarına kulak verir, Hz. Peygamberin uyarılarına kulak veri. O, geçmişin olaylarından ibret alır ve her zaman uyanık durur. Ona belâ ve musibet gerekmez.
Önemli olan, kulluk defterinden silinmemektir. Kul, nasıl kulluk defterinden silinir? Eğer kul, günahlara dalar, kendisini var eden, rızık veren Rabbini unutur ve O’ndan ümidini keserse, kulluk defterinden, yani cennete gideceklere defterinden siliniverir.
Bir başka hatamızda felâketlerin maddi sebeplerin yanında mânevi sebepler aramıyoruz. Hata da ısrar ediyoruz. Bizden öncekilerden ders almıyoruz. Halbuki Allah, yeryüzünde gezip dolaşmamızı, yok olanlardan ders almamızı ve aynı hatalar düşmemizi emretmiştir.
Cenab-ı Allah şöyle buyurur:
“Ey Kâfirler! Bundan önce kafir olanların (yok oluşları) haberi size ulaşmadı mı? Öyle ki yaptıklarını cezasını (dünyada Allah'ın gazabını çekmekle) tattılar. Fakat onlara (Kıyamet günü) daha acıklı ve can yakıcı bir azab vardır” (Tegabün:5)
Geçmişte Allah'a âsi olanların yok oluşunda, bugün yaşayan bizler için büyük ibretler vardır. Allah geçmişin olaylarını, âsi olan toplumların acı sonlarını, geleceğe ışık tutması, insanların ibret alarak ayni hatalar düşmemesi için gözler önüne sermiştir.
Geçmiş olaylardan ders almazsak geçmişin üzücü olaylarına sebeb olan haller günümüz insanında helâkına sebep olacaktır. Toplum, belki az insanın yaptığı hataların cezasın bütünüyle görecektir. Kimse zarar görmekten kurtulmayacaktır.

KUL AZMAYINCA ALLAH YAZMAZ
 
Üst