Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye
Mutlak Hakikatlerin Kanunları
Gözlerimizi açtıgımızda dikkatimizi çeken ilk şey küllî ve mükemmel bir düzendir. Herşeyi kuşatan, hassas bir mizanın var oldugunu görürüz. Herşey tam bir düzen, ince bir denge ve ölçü içerisinde vücuda gelir.
Biraz daha dikkatli bir biçimde baktığımızda, daimî bir düzenleme, sürekli bir tanzim gözümüze çarpar. Bütün eşya mütemadiyen değişmekte ve yekdiğeriyle etkileşimini düzenli ve muntazam bir tarzda sürdürmektedir.
Söylemek gerekirse, bu düzen ve denge, bu nizam ve mizan, küllî olsun, cüz'î olsun bütün eşyada hükümfermadır. Kâinatın ayrılmaz bir bütün olarak göründüğü böylesi bir tarzda, birbiriyle karşılıklı irtibat içinde bulunan bütün eşyayı kuşatır ve ihata ederler. Bu karşılıklı bağımlılık ve birlik, canlı varlıklarda en aşikâr biçimde görülür. Bu kâinattaki hiçbir canlı kendi-kendine yeter bir durumda değildir. Hepsi suya, havaya, güneşe, gıdaya vs. muhtaçtır. Aslında, bu herşey için de geçerlidir. Her bir âlem diğerleriyle sürekli etkileşim halindedir. Meselâ, bitkiler âlemi yağmurun geldiği gökyüzüne, bulutlardan inen yağmuru emen yeryüzüne, bu yağmuru kullanmaya ve sonra aynı yağmuru yapraklarından buhar halinde atmak üzere yine gökyüzüne bağımlıdır. Bitkiler âlemi fazla karbon dioksidi alıp hayatî bir mahiyet taşıyan oksijeni vererek atmosferi canlandırır ve temizleı. Ağaçlar, sözgelimi, kökleriyle su ve mineral alırlar. Ve yapraklarıyla, yemeklerini pişirmek üzere güneş ışığı alırlar. Sonra da bu yemeği insanlara ve hayvanlara sunarlar.
Ve gerçekte, bütün şeylerin başlangıcına ve sonuna baktığımızda şunu görürüz: Özellikle canlı varlıkların hayatının kökeni tohum veya yumurtalarına uzanır. Bu tohum veya yumurtaların her biri bir fıhriste şeklindedir; o şeyin bütün sistemlerini, bütün cihazatını ihtiva etmektedir. Keza, bu mevcutların anlamları meyve veya neticelerinde toplanmış gibidir; tarihçe-i hayatlarını onlara tevarüs ederler.
Varlıkların tohumları ve yumurtaları sanki onların buna göre teşekkül ettiği prensipler külliyatı gibidir. Ve onların meyveleri ve sonuçları bu prensiplerin bir tür fihristesidir.
Ufacık partiküller meyveler, tohumlar ve küllîlerin minyatür örnekleri gibidir. Bu bakış açısından. kâinatın bir ağaca benzediğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde, her bir ağaç da kâinata benzetilebilir.
Bir ağacı, şu küllî hakikati göstermek üzere kâinatın minyatür bir örneği olarak alabiliriz: sırr-ı vahdet sayesinde, bütün şeylerin tek bir şey kadar kolay olduğu hakikati.
Bir ağaç binlerce meyveye sahiptir ve her bir meyvenin yüzlerce tohumu vardır. Bütün meyveler ve tohumlar aynı zamanda, aynı tarzda ve tek bir kanun vasıtasıyla şekillendirilir ve teşekkül olunurlar. Gerçekten. bir ağacın teşekkül kanunu ağacın her cüz'ünde, her meyve ve tohum içerisinde mevcuttur. Onlardan biri diğerine engel değildir. Bütün ağaç o kanun vasıtasıyla teşekkül eder.
Hiçbirimizin en ufak bir şüphe duymadığı bir hususu örnek olarak alalım. Güneş tek ve cüz'î bir fert olduğu halde, parıldayan nesneler aracılığıyla bir küllî halini alır. Onların tümü, kapasitelerine göre, güneşin misalini yansıtırlar; güneşe muhatap olan aynaların sayısı ne kadar çok olursa olsun, onun aksi onların her birine hiç bölünmeden vurur. Bir şey bir başka şeye mani olmaz. Onun aksi her yerde mevcutken, güneşin kendisi hâlâ yerinde durmaktadır. Tek bir ferd olan cansız ve maddî güneş, sırr-ı vahdet sayesinde, sayısız yerlerde küllî bir faaliyet sergileyebilir.
Bu kanunun ağacın herhangi bir cüz'ünde değil, tecezzî ve inkısama uğramaksızın, tüm cüzlerde mevcut olduğu söylenebilir. Çünkü bu kanun maddî ışık türünden değildir. Işık gibi yayılıp inkısama uğramaz. Gittiği yerlerde hiçbir iz bırakmaz. Bu kanun sanki ağacın meyveleri, çekirdekleri ve hücreleri adedince gözlere ve kulaklara sahiptir. Dahası, ağacın her bir cüzü bu kanunun bir "duyu" merkezi gibidir. Onlar bir engel oluşturmazlar; her biri sözkonusu kanunun seylini kolaylaştırma arapları gibidirler.
Bu yüzden, binlerce meyve tek bir meyve kadar kolaylıkla vücuda gelir. Eğer her bir meyve farklı bir merkeze bağlı olsaydı ve eğer onların tüm hayatî ihtiyaçları kendilerine ayrı ayrı gönderilseydi, her bir meyvenin vücuda gelmesi tüm ağaç kadar zor olurdu. Çünkü tüm ağacın hayatı için gerekli elementler her bir meyve için de gerekli olacaktı.
Bu bakımdan, misalimizdeki ağaç gibi, kâinat da vahdaniyet kanununun faaliyet alanıdır. Aynen, mânâsının ilgili olduğu kadarıyla, koca bir ağacın ufacık bir tohuma sığdırılabilmesi gibi, bir dünya tek bir fert içerisine sığdırılabilir. Ve tek bir fert gibi, tüm dünya da bir kanunla ihata olunabilir.
Açıkça gözlemlendiği üzere, aynı anda milyonlarca yerde aracılar olmaksızın milyonlarca olay vukua gelir. O halde, bütün cüzleriyle birlikte tüm kâinatı tek bir fert gibi ihata edebilen bir kanunun varlığı zorunludur.
Bu vahdaniyet sırrı iledir ki, bütün eşya bir şey kadar basit ve kolay hale gelir; ve her bir şey sanatı itibarıyla bütün eşya kadar kıymet taşır. Eğer bu şeyler tek bir kanuna göre teşekkül etmezse, her bir şeyin husulü bütün şeyler kadar meşkûk olacaktır.
Oysa çok sayıda fertleri ihtiva eden bir küllî-gözümüz önünde-tek bir cüz kadar kolaylıkla vücuda gelir. Onların hepsi def'aten ve hiçten,26 hadsiz bir kolaylık ve sür'at içinde ve büyük bir sanatla vücuda gelir.
Varlıklarda tezahür eden bütün bu küllî fiiller herşeyin herşeyi ihata eden bir kudretten sâdir olduklarını gösterirler. Böylece, maddi olan ve herşeyi ihata edici olmayan sebeplerin, fiilleri olamayacaklarını gösterirler. Bu kudret sayesinde, yıldızlar atomlar kadar, en büyük şey en küçük birşey kadar, bütün bir nev o nev'in tek bir ferdi kadar, bir bahar tek bir çiçek kadar ve bir ağaç bir tohum kadar kolaydır.27
Nasıl tek bir güneş sayısız aynalarda aksediyorsa, bu şümullü kudretin ayna-misal sayısız mevcudatta aksi görünür. Küçük ve büyük onun için birdir ve onlar arasında hiçbir fark yoktur. Bütün eşya, küllî olsun cüz'î olsun, bu kudretin kanununa itaatkârdır ve işleyişine boyun eğmektedir. Hiçbir şey diğerine karışıp karıştırarnaz. Hiçbir şeyin kendisine güç gelmediği bu sonsuz kudret için, çok ve az birdir.
Çokluklarına ve her yerde,bulunmalarına rağmen tam anlamıyla sanatlı ve kıymetli olan meyveler, çiçekler, ağaçlar ve hayvanlar sür'atle ve kolaylıkla, muntazam bir tarzda zuhur eder ve açılırlar.
Bu sistematik açılma; yani her yerde, aynı zamanda ve herşeyi kuşatan tek bir fiil taratfından, tek ve basit bir özden sayısız, değişik ve ayrı ayrı biçimlerin açılışı herşeyi kuşatan fettahiyet hakikatının bir göstergesidir. Ve bu hakikat içinde herşeyi kuşatan bir fettahiyet kanununun ucu görünür.
Mevcutların maddeleri itibarıyla âdeta aynı şeyden yapılan28 değişik türde yumurta ve spermleri, ve değişik türde tohum ve çekirdekleri, her biri farklı farkli sayısız varlığın kaynağı halini alırlar.
Elbette bu formların açılması fiili, yani herşeye hayatına faydalı ve uygun olan hususî bir şekil verilmesi gibi, mükemmel bir nizam ve tümüyle farklı biçimler de verilmesi, herşeyi kuşatan ilim içerisinde muhtevi hikmeti ve dikkati gösterir.
Bütün düzen, denge ve ölçü örnekleri bu ilme işaret ederler. Hepsi bu herşeyi kuşatan ilme işaret eden gaye ve faydalarla uyum içinde, hassas bir mizanla biçimlenirler. ("Düşen yaprağı...ancak O bilir." bkz.6:59).
Ayrıca, bu mütemadiyen değişen dünyada mevcudatın fonksiyonlarını sürdürmeye teşebbüs ediyor oldukları gerçeği bir işbirliği ve yardım kanunu gösterir. Bu mevcutların kapasitelerinin çok ötesinde yatan bir hakikate ait bir kanundur bu.
Meselâ elementler canlı varlıkların yardımına, bulutlar bitkiler âleminin yardımına koşar; bitkiler âlemi hayvanlar âleminin yardımına, hayvanlar âlemi insanlar âleminin yardımına koşar. Bebeğin imdadına yetişen süt, annesinin göğsünden fışkırır. Canlı varlıkların ihtiyaçları ve rızkları kapasitelerini aşan bir tarzda karşılanır.
Bütün bunlar ve işbirliği kanununun başka pek çok örneği, herşeyi kuşatan bir rahmet kanununu gösterir.
Kâinatta tecelli eden bütün bu fiiller ve hakikatler yekdiğeriyle iç içedir. Her biri diğerlerinin tümünü gerektirir, isbat eder ve gösterir.
Eğer her biri vahdetin bir delili olan bu kapsamlı fiiller ve şümullü hakikatler tek bir hakikatin tecellisi değil iseler, her biri yüzlerce münasebet içinde ister istemez imkânsız hale gelir. Meselâ, bırakın kudret, ilim, işbirliği ve rahmet gibi kendi kendinin delili olan hakikatleri, yalnızca sûret verme fiili tek bir hakikatten sâdır olmuyor ise, şu husus zorunlu bir hal alır: Ya mükemmel bir düzen ve farklı şekiller verilmiş tüm şeyler kâinatın düzenini bilip mütalaa etme kudretine sahiptirler, veya kâinatın şümullü hakikatları her birinde bizatihî mevcut olma durumundadır, veyahut her biri fayda ve maslahatları tayin ve tanzim etmek için kâinat çapında bir istişarî toplantıda-ki, sayısız varlıklar bu toplantının üyeleri olma durumundadır- hâzır ve nâzır olmaya mecburdur; vs. Bunlar gibi sayıyız saçma sapan imkânsızlıkların vukuu lâzımdır ki, her yerde görülen küllî sûret verme fiili var, olabilsin. Bu ise, var olan mevcudat adedince imkânsız bir durumdur.
Çünkü, şayet durum buysa, kâinatta cilveleri görülen sonsuz kudret ve ilim gibi şümullü hakikatlerin her mevcudun her bir partikülüne atfedilmesi zorunlu olurdu. Oysa, her biri tüm diğerleriyle fayda ve maslahat yüklü bağlarla bağlıdır ve her birine faydalı sonuçlar hâsıl eden görevler yüklenmiştir. Her biri diğer hepsine hem hâkim, hem mahkum olma; hem her birine ferden ferda, hepsine de umumen muhatap olma konumundadır. Öyleyse, her bir varlık, her bir partikül şümullü hakikatlerin kanunlarından sudur eden bu hareketin kendisine tahsis edildigi bir nokta hükmünde olması bir zorunluluktur. Her biri vazifelerini bu kanunlara göre ifa eder.
Buna göre, varlıklar şuurlu bir biçimde önemli vazifeler ifa ettiğinden ve sanki kapasitelerini ve güçlerini sonsuz biçimde aşan bir biçimde tüm kâinatı kuşatan küllî nizama bu nizamı biliyormuş gibi tâbi olduklarından, sonsuz kudret ve ilim gibi şümullü hakikatlerin aynaları olarak işgörüyor olmaları gerekir. Onlar kendi aczleri ve noksanlıkları vasıtasıyla bu hakikatleri ilan ederler.
Gerçekte, günışığı ve güneşin yeryüzündeki bütün parlayan nesneler üzerindeki yansımaları güneşe atfedilmez ve onların güneşin yansımasının tecellisi olduğu söylenmez. Böyle bir durumda tüm parlayan nesnelerde gerçek bir güneşin mevcut olması zorunlu bir hal alır, tâ ki bu külli ışık var olabilsin.
Bu bakımdan, kudret de, ışık gibidir; şümullü açılış (fettâhiyet) de ışık gibidir; ilim, işbirliği ve rahmetin her biri her yeri kuşatan bir ışık gibidir. Kâinatın hakikatlerinin her biri her yeri kuşatan bir ışık gibidir. Onlar tek bir vahdet-i mutlaka hakikatinin ışınları gibidirler.
Tevhidî yaklaşıma göre, kâinatta işgören kanunlar hakikatlerin kanunlarıdır; onlar illiyete dayalı değildir. Bu hakikatler Allah'ın sıfatlarıdtr; ve onlar mutlaktır. Burada "kanun" dediğimiz şey, eşyanın yaratılış usulüdür; mutlak hakikatlerin tecellisidir.
İlliyet yaklaşımı ile tevhidî yaklaşım arasındaki farkı resmetmek için, cisimlerin yere düşmesini bir örnek olarak alabiliriz.
İlliyet yaklaşımına göre, cisimler bırakıldığına yere düşerler, çünkü bir kuvvet (çekim kuvveti) tarafından hareket ettirilirler. Daha da ötesi, bu şekilde davranmak cisimlerin zâtî bir özelliğidir.
Partiküller arasındaki çekim kuvveti daima cezbedicidir; onları bir arada tutma işlevini görür. Sebebi şudur: bir partikülde toplanan ve ona pozitif bir kütle veren enerji pozitif oldukça, partiküller her zaman diğerlerine doğru yönelmeye çalışırlar. Gravitasyonel etkileşim bütün partiküller arasında işler, ama aşırı derecede zayıf olur. O halde o nasıl baskın kozmik güç oluyor? Cevap onun küllîliğinde yatar. Maddenin her partikülü çekim gücüne sahip olup daima cezbedici olduğundan, daha da fazla madde toplandıkça, çekim gücü birikir. Gündelik hayatta çekimi, yeryüzündeki her atom bizi birbiriyle uyum içinde üzerlerine çektiğinden dolayı hissederiz. Tek bir atomun etkisi ihmal edilebilir, fakat onların hepsi toplandığında, sonuç aslî bir kuvvettir. Çekim kuvvetinin, bu yüzden, maddenin aslî ve zâtî bir özelliği oldugu düşünülür.
Bununla birlikte, yerçekimi, yalnızca ampirik bir biçimde, yani deney yoluyla kurulabilir. Yani, cisimler arasındaki cazibenin varlığını gözleriz, ama bu vâkıadan hareketle cansız maddenin böyle bir özelliğe sahip olduğunu çıkaramayız. Aksine, cisimlerin düştüğü gerçeği, yani kâinatta "cazibe" var oldugu gerçeği, yaratılışın onun vasıtasıyla kâim olduğu bir Kayyumiyet kanununa işaret eder. Gerçekten, tabiatlarında onların zaman içinde varlıklarını sürdürmelerine sebep olacak hiçbir şeye sahip olmayan şeyler (partiküller) nasıl çekimin kaynağı olabilir?
Kâinatın bir arada tutulduğunu görürüz: gezegenler güneş etrafında döner, yıldızlar galaksiye bağlıdır. Bütün kâinatta cereyan eden bu küllî faaliyetin cansız maddelerin işi olmadığını anlarız. Hayatsız ve şuursuz partiküller, bırakın yerçekimini, herhangi bir gücü icra edecek ne bir ilme, ne de kudrete sahiptirler. Partiküller diğer partikülleri tanıyıp cevap veremez, ve kollektif bir davranış sergileyemezler. Bize acıyıp şefkat edemez ve kâinatın varlığını sürdürmeye karar veremezler. Aksine, kâinatta müşahede ettiğimiz bu çekim gücü kayyumiyetin, kudret, ilim ve rahmetin tecellisidir.
Maddenin ufacık partikülleri, kapasitelerini olabildiğince aşan vazifeler görerek, Yaratıcılarına hamd ve tesbih ederler. Tüm eşyayı yalnızca kendi Yaratıcılarının yarattığını; ve onlara, yalnızca olmalarının emredildigi ve oluverdikleri, her birine bir görevin tevdi edildiği hassas bir nizam ve mizan içerisinde devam ve beka verdigini ilan ederler ("O, bir şeyin olmasını irade ettiginde 'Ol' der ve o oluverir." bkz. 36: 82).
Meselâ, bir nesne salıverildiğinde kendiliğinden düşmediği gibi, yeryüzü onu çektiği için de düşmez. Bilakis, düşen nesne bir kayyumiyet kanununa ve bir rahmet kanununa göre her an yeniden yaratılır. Olayları bir silsile halinde, ardarda yaratan, Kayyum ve Rahîm olan Allah'tır. İmam Eş'arî, İmam Gazalî, el-Bâkıllânî gibi Müslüman âlimler bu görüşte ittifak halindedirler.
Aslında, dört kuvvetin tümü (çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf ve kuvvetli kuvvetler) kayyumiyetin, rahmetin ve tüm hakikatlerin tecellisidirler.
Semavî cisimlerin varlığı ve bekası kayyumiyet kanununa bağlıdır. Eğer Kayyum olan Biri emrini bir an için çekecek olsa, milyonlarca küre ve gerçekte herşey hiçliğe düşecektir; çünkü yaratılmış şeyler, varlıklarını kendiliklerinden devam ettirmelerine yardım edebilecek hiçbir şeye sahip değildirler. ("Doğrusu, zevâl bulmasın diye gökleri ve yeri tutan [yalnız] Allah'tır. Eğer onlar zevâle uğrarsa, Ondan başka, andolsun ki kimse onları tutamaz." bkz. 35: 41).29