[FONT=Arial,verdana]Ubudiyetin Ruhu: Duâ ve Sırları[/FONT]
Burhan Kutluboğa
Giriş
Kudreti sonsuz Yüce Yaratıcı’ya iman ve teslimiyetle, kulluk şuuru içinde, acz ve zaafını hissederek, fakr ve ihtiyaçlarını arz etmeye duâ denilir. Duâ hakkında söylenen sözler incelendiğinde iman, kulluk, acz ve fakr hususlarının açık ve zımnî her duâ tanımında bulunduğu görülür. Duâ, imanın neticesidir. Duânın yerine getirilişi ibadettir. Duânın kaynağı insandaki acz ve zaaf halidir. Fakr ve ihtiyaçlar ise duânın söze ve fiile dökülüp ifade edilişine vesile olur.
Bir çok İslâm mütefekkiri gibi Bediüzzaman hazretleri de duâ üzerinde önemle durmuş, duâyı yalnızca irade sahibi varlıkların sesli yakarışı şeklinde değil kainattaki bütün varlıkların ortak lisanı olarak görmüştür. Bediüzzaman’a göre Cenab-ı Hakk’a ulaştıran en güvenilir yol “acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoludur.” Duâ konusunu da bu dört esas çerçevesinde ele almış, bazı mutasavvıfların “aşk”a dayalı yol ve duâlarına karşılık “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunu tercih edişini, “Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tariklerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kâsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim ‘acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür’ tarikidir.” sözleriyle dile getirir. Zira aczin insanı, kulluk yoluyla “mahbubiyete” ulaştırması, “fakr”ın da Rahmân ismine kavuşturması aşk yolundan daha kolay ve daha tehlikesizdir (26. Söz, Zeyl).
Cenab-ı Hakk karşısında acz ve fakrını hissetmek, duânın esasıdır. Fıtrattaki acz ve fakr duygularının harekete geçirilmesi duânın gayesi olduğu gibi, insanı duâya sevk eden de acz ve fakrdır. Bediüzzaman hazretlerine göre duânın ilk ve en önemli delili, Cenab-ı Hakk’a imandır. Duâ, hem imana ulaştıran bir vesile hem de imanın sonucudur. Duânın ikinci delili insanın fıtraten âciz ve muhtaç olmasıdır. Üçüncü delili ise, Cenab-ı Hakk’ın hitabı ve “Duâ edin!” emridir. Duânın ibadet olması Kur’ân-ı Kerim’in emri olması cihetiyledir. Emirler kayıtlanmadıkları sürece vücub ifade ettiklerinden dolayı bütün inananlara duâ etmek vaciptir. O, bu hususu şöyle dile getirir: “İman, duâyı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “De ki: Duânız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkân sûresi, 25/77) ferman ediyor. Hem “Bana duâ edin ki size karşılık vereyim” (Mü’min sûresi, 40/60) emrediyor (23. Söz, 1. Mebhas).
Duâ ubudiyetin en büyük sırrıdır. İnsan, acz ve fakrını duâ ile Rabbine arz eder. Bu yönüyle duâ hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “ibadetin özüdür” (Tirmizî, “Duâ”, 1). Bediüzzaman hazretleri, “Duâ bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, duâ ile O’na iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı.” (23. Söz, 1. Mebhas) diyerek duânın, kulluk sırrı olduğunu ifade eder. Bir başka yerde “Duâ bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.” diyerek, duânın ibadetin özü olduğunu bildiren hadise işarette bulunur (24. Mektup, 1. Zeyl). Ruh bulunmadığında yalnızca cansız ceset kaldığı gibi ibadetleri tam bir teslimiyet, acz ve fakr duygusu içinde Cenab-ı Allah’a arz etme düşüncesi bulunmadığı zaman ibadetten geriye yalnızca şekil kalacaktır. Nitekim ünlü hekim Alexis Carrel, “Duâ, durumunu arzetme ve isteklerini sıralamanın çok üstünde, yücelere varan bir şeydir. İnsan, duâyla her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a O’nu sevdiğini, O’nun nimetlerine şükrettiğini ve O’nun iradesi doğrultusunda her zaman hareket etmeye hazır olduğunu gösterir.” (Duâ 1999, s. 36) diyerek, duânın ubudiyet yönüne dikkat çekmiştir.
Burhan Kutluboğa
Giriş
Kudreti sonsuz Yüce Yaratıcı’ya iman ve teslimiyetle, kulluk şuuru içinde, acz ve zaafını hissederek, fakr ve ihtiyaçlarını arz etmeye duâ denilir. Duâ hakkında söylenen sözler incelendiğinde iman, kulluk, acz ve fakr hususlarının açık ve zımnî her duâ tanımında bulunduğu görülür. Duâ, imanın neticesidir. Duânın yerine getirilişi ibadettir. Duânın kaynağı insandaki acz ve zaaf halidir. Fakr ve ihtiyaçlar ise duânın söze ve fiile dökülüp ifade edilişine vesile olur.
Bir çok İslâm mütefekkiri gibi Bediüzzaman hazretleri de duâ üzerinde önemle durmuş, duâyı yalnızca irade sahibi varlıkların sesli yakarışı şeklinde değil kainattaki bütün varlıkların ortak lisanı olarak görmüştür. Bediüzzaman’a göre Cenab-ı Hakk’a ulaştıran en güvenilir yol “acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoludur.” Duâ konusunu da bu dört esas çerçevesinde ele almış, bazı mutasavvıfların “aşk”a dayalı yol ve duâlarına karşılık “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunu tercih edişini, “Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tariklerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kâsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim ‘acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür’ tarikidir.” sözleriyle dile getirir. Zira aczin insanı, kulluk yoluyla “mahbubiyete” ulaştırması, “fakr”ın da Rahmân ismine kavuşturması aşk yolundan daha kolay ve daha tehlikesizdir (26. Söz, Zeyl).
Cenab-ı Hakk karşısında acz ve fakrını hissetmek, duânın esasıdır. Fıtrattaki acz ve fakr duygularının harekete geçirilmesi duânın gayesi olduğu gibi, insanı duâya sevk eden de acz ve fakrdır. Bediüzzaman hazretlerine göre duânın ilk ve en önemli delili, Cenab-ı Hakk’a imandır. Duâ, hem imana ulaştıran bir vesile hem de imanın sonucudur. Duânın ikinci delili insanın fıtraten âciz ve muhtaç olmasıdır. Üçüncü delili ise, Cenab-ı Hakk’ın hitabı ve “Duâ edin!” emridir. Duânın ibadet olması Kur’ân-ı Kerim’in emri olması cihetiyledir. Emirler kayıtlanmadıkları sürece vücub ifade ettiklerinden dolayı bütün inananlara duâ etmek vaciptir. O, bu hususu şöyle dile getirir: “İman, duâyı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “De ki: Duânız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkân sûresi, 25/77) ferman ediyor. Hem “Bana duâ edin ki size karşılık vereyim” (Mü’min sûresi, 40/60) emrediyor (23. Söz, 1. Mebhas).
Duâ ubudiyetin en büyük sırrıdır. İnsan, acz ve fakrını duâ ile Rabbine arz eder. Bu yönüyle duâ hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “ibadetin özüdür” (Tirmizî, “Duâ”, 1). Bediüzzaman hazretleri, “Duâ bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, duâ ile O’na iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı.” (23. Söz, 1. Mebhas) diyerek duânın, kulluk sırrı olduğunu ifade eder. Bir başka yerde “Duâ bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.” diyerek, duânın ibadetin özü olduğunu bildiren hadise işarette bulunur (24. Mektup, 1. Zeyl). Ruh bulunmadığında yalnızca cansız ceset kaldığı gibi ibadetleri tam bir teslimiyet, acz ve fakr duygusu içinde Cenab-ı Allah’a arz etme düşüncesi bulunmadığı zaman ibadetten geriye yalnızca şekil kalacaktır. Nitekim ünlü hekim Alexis Carrel, “Duâ, durumunu arzetme ve isteklerini sıralamanın çok üstünde, yücelere varan bir şeydir. İnsan, duâyla her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a O’nu sevdiğini, O’nun nimetlerine şükrettiğini ve O’nun iradesi doğrultusunda her zaman hareket etmeye hazır olduğunu gösterir.” (Duâ 1999, s. 36) diyerek, duânın ubudiyet yönüne dikkat çekmiştir.