Vicdanin nefse üstünlüğü

bizar

Well-known member
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif][/FONT]​
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Kuran-Dinin ilk öğrenilme safhasında iken hep şekli ibadetlere yönelik bir arayış olduğu dikkatimi çekti. Ancak din konusunda olgunlaştıkça, dini sadece şekli ibadetlerde aramanın doğru olmayacağını gördüm. Dinin temelinde "vicdan "ın harekete geçirilmesi var. Zaten vicdan harekete geçirilmedikçe en basit ibadeti dahi yapacak gücü bulmak imkansızlaşır. Örneğin vicdanı güçlü olmayan kişi sabah vakti uykusunun en derin yerindeyken, zevkle ve şevkle uyanıp namazını kılmaz.

Nefis ise aynı şeytan gibi, müminin samimiyetini ve iradesini denemek için Cenab-ı Allah tarafından yaratılmış negatif bir güçtür. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf nefis için "ben nefsimi temize çıkaramam çünkü gerçekten nefis, Rabbimin kendisini esirgediği dışında vargücüyle kötülüğü emredendir " demektedir.

Nefis vargücüyle kötülüğü emrettiği gibi, mümin de vicdanını vargücüyle ayakta tutarak nefsine yenilmeyecektir. Vicdan ise ancak Cenab-ı Allah'ın korkusu ile ayakta durabilir.
Allah (c.c.) küfürde de vicdanı yaratmıştır. Ancak küfrün Allah korkusu olmadığından vicdarıı da çok zayıftır ve her zaman nefsine yenik düşer. Önemli olan nefsiyle çatışsa da, bütün menfaatlerini çiğnese de kişinin doğru olduğunu gördüğü şeyi onaylaması ve uygulamasıdır. Mümini bu konuda diğerlerinden ayıran özellik onlar gibi yirmidört saat nefsine hizmet etmeyip, sürekli vicdanına başvurmasıdır. Kur'an da küfrün vicdanına uymaması Neml Suresi'nin 14. ayetinde şöyle geçmektedir: "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak ".

İnsanın içinde kurulu olan bu vicdan-nefis sisteminde, vicdana uyulmadığı takdirde, Cenab-ı Allah kalbe müthiş bir sıkıntı verir. Allah (c.c.) korkusu yoğun olan müminler gaflet sonucu nefislerine uyduklarında bu sıkıntı onları müthiş rahatsız eder. Kur'an da Cenab-ı Allah savaşa çıkmayan üç kişiyi örnek vermiştir. Önce nefislerine uyarak savaşa çıkmayan bu üç kişi, daha sonra vicdanlarında duydukları dayanılmaz sıkıntı ile tevbe etmişlerdir.
[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]"(Savaştan) geri bırakılan üç (kişiyi)de bağışladı. Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar (sıkıntılı) gelmişti ve onun dışında Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir ".(Tevbe Suresi,118)[/FONT]
​
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Nefsine uyduğunda, bundan dolayı sıkıntı duyarak tevbe etmek sadece müminlere has bir özelliktir. İman etmeyenler ise kendi içlerinde "vicdanı rahatlatma " adını verdikleri bir mekanizma kurarak bu sıkıntıyı hissetmezler. Bazen yalan söyleyerek, sonra bu yalanlara kendilerini de inandırarak. veya yaptığı şeye bahaneler bularak vicdanının etkisini yokederler. Kur'an da nefsin bu oyunu şöyle anlatılıyor: "Hayır: her insan kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazaretlerini ortaya atsa bile "(Kıyamet suresi,15/16)

Müminlerin nefsin bu oyunlarına karşı son derece uyanık kalarak, vicdanlarını en yüksek noktada tutmaları şarttır. Nefsine uyan müminin ise bahanelerle bundan kurtulmaya çalışması nafiledir. Cenab-ı Allah'ın tevbeleri kabul eden olduğunu hatırlayıp, hemen tevbe ederek hatasını düzeltmesi vicdan alametidir.

Bediüzzaman nefsin tehlikesine sık sık dikkat çekerek, nefsin oyunlarından sakınmayı tenbihlemiştir: "Kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zahiri sevsede, samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever, daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebri eyler. Mübalağalar ile, belki yalanlarla nefsini medh ve tenzih ederek adeta takdis eder... Akıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hazıraya mübtela olan hisse ve hevayı nefse mağlup olup, yolunu şaşırmış hissin fetvasıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. "

Nefsimiz bize en yakın, en sinsi ve en güçlü düşmanımızdır. Ancak bu en sinsi düşmanımız bile Allah korkusu karşısında zayıf ve güçsüzdür. Nefsin kendisine esir olunmaz ancak nefis İslam hizmetine esir edilir
[/FONT]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] alıntıdır[/FONT]
 

bizar

Well-known member
  • İnsanın özü, kendini duyuş ve bilişi de diyebileceğimiz vicdan; insan ruhunun, iyiyi kötüden tefrik edebilen irade, kalbin ayrı bir derinliğinin unvanı sayılan latîfe-i rabbâniye (fuâd), şuur vâridatıyla zihin ve ihsas televvünlü his halîtasından oluşan bir mekanizmadır; insanın, hem kendini hem de bütün varlığı, varlığın Allah'la münasebetini duyan, sezen, yorumlayan ve rükünlerinin canlılığı ölçüsünde imana, mârifete, muhabbete, aşk u iştiyaka menfezler oluşturan melekûtî bir mekanizma. (01.00)
  • Geniş bir sistem olan vicdanın rükünlerinden bir tanesi felç olsa, artık vicdan fonksiyonunu eda edemez. Aslında, Hak varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahitleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran ilâhî ve semavî bir sadâdır. Fakat bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibarıyladır. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir. Evet, bir insan düşünün ki, bütünüyle bir şehvet, kin, öfke, makam ve mansıp sevdalısı hâline gelmiştir. Yaptığı her işinde ruhunu sarmış bu negatif duyguların tesirindedir. İşte, vicdanının elini kolunu bağlamış ve dolayısıyla da onu tesirsiz kılmış böyle bir insana kelimenin tam mânâsıyla "vicdansız" denir. (02.02)
  • Vicdan, kelime olarak "bulmak" mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini hem de Rabbini bulur. İnsanın bir mülk, bir de melekût yanı vardır. İnsanın mânevî cephesini de maddî cephesini de ayrı birer mekanizma şeklinde ele almak ve öyle değerlendirmek daha uygundur. İsterseniz bunlardan, mânevî olana vicdan mekanizması, diğerine de nefis mekanizması diyebilirsiniz. Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ âlem-i emre ait Rabbanî latîfeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular vicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istek ve kaprisler, belli hikmet ve gayeler için insana verilen kin, nefret, öfke, inat gibi duygular da nefis mekanizmasını meydana getirirler. Bu iki mekanizma âdeta hep birbirinin aleyhine işler. Şu kadar var ki, vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete dönüşür ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir sistem hâline gelir. (03.45)
  • Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acizliğini ve hiçliğini idrak eder. Bu idrakle, Cenâb-ı Hakk'a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O'ndan ister. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. (05.47)
  • Kalb; göğsün sol tarafında bulunan ve çam kozalağına benzeyen organın dublesi, alternatifi, melekûtî buudu ve aynı zamanda, şuur, idrâk, ihtisas, akıl ve irade gücünün de merkezi rûhânî bir latîfedir. Bu rûhânî lâtîfe, cismânî kalb ile sımsıkı alâkalıdır. Bu alâkanın keyfiyeti, dünden bugüne filozofları ve İslâm hukemâsını bir hayli meşgul etmiştir. Ancak, "sanavberî" (çam kozalağı şeklinde) et parçası olan zâhirî kalb ile insanın insanlığının remzi ve bütün duygularının hayat kaynağı olan "latîfe-i rabbâniye" arasında bir hakikatin iki yüzü denebilecek şekilde münasebet bulunduğunda şüphe yoktur. (06.27)
  • Kalb, düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati, hatta beden sıhhati için âdeta bir kale gibidir. İnsanın maddî, mânevî duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar. Bu açıdan insan için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve gözetilmeye ihtiyacı vardır. Zira o, yaralanınca tedavisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir lâtîfedir. Kur'ân bize: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma..." (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekte, Peygamber Efendimiz de sabah-akşam el açıp hem de defaatle, اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ "Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dininle sabitleyip perçinle!" tazarruunda bulunmakla bu çok önemli korunma ve karantinayı hatırlatmaktadır. (08.01)
  • Reyn, bir şeyin üzerinin pasla kaplanması, her tarafının paslanması demektir. Cenâb-ı Hak, "Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)" (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de "Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur'ân'da yüce Allah'ın zikrettiği "râne" budur." sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan "râne" kelimesini şerh etmiştir. Evet, pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır; artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar; başlar ve onun bir daha da kendine gelmesi, fıtrî saffetini elde etmesi çok zor olur. (11.48)
  • İradenin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri, "İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir." diyerek bu hakikate parmak basar. (16.17)
  • Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad'ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde "hatm" olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, "Her günah içinden küfre giden bir yol vardır." Böyle bir mühürlenme ve damgalanmanın kesbi insandan, halk'ı da Allah'tandır. Bu hususu, insanın gaflet ve bir kısım fenalıklara alışması sonucu bir deformasyon şeklinde de yorumlayabiliriz. İman, amel-i salih işlene işlene insan tabiatının bir derinliği haline gelip sübut mührüyle şereflendirildiği gibi, her biri küfrün ayrı bir kapısı sayılan günahlar da tevbe, inabe ve evbe ile giderilmediği takdirde, insanın üst üste ve iç içe kaymalar yaşaması kaçınılmaz olur. Bu itibarla, böyle bir "hatm"de kat'iyen cebir söz konusu değildir; zira arzu, intihab, ihtiyar insana, mükellefe; böyle bir temayüle halk'la cevap vermek de –isterse vermeyebilir– Cenâb-ı Hakk'a aittir. (18.40)
  • Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Amr b. Âs (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz'e gelerek, bağışlanmak şartıyla kendisine biat etmek ve Müslüman olmak istediğini söylediğinde Peygamberimiz, "Bilmez misin ey Amr, İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret, kendisinden önceki günahları yok eder. Hac, kendisinden önceki günahları yok eder." buyurur; İslam'ın, Müslümanlıktan önceki her şeyi silip süpürüp götürdüğünü müjde verir. Demek ki, o dönemde ne kadar çatlama, kırılma, yıkılma ve tahrip olmuşsa, Müslümanlık onların hepsini tamir etmiş. Zaten İslam, insanlardaki eksiği, gediği, kırığı, döküğü tamir etmek için gelmiştir. Dökülüp yollarda kalanları kaldırıp varmaları gerekli olan noktaya yönlendirmek için gelmiştir. Öyleyse, insanlar Müslümanlığa girdikten sonra cahiliye döneminde bir kambur gibi sırtlarına aldıkları o günahlarla kalmazlar. Allah, onlara rahmetiyle muamele eder ve sırtlarında ağırlık yapan her şeyden kurtarır onları. Hicret, hac ve güzel bir topluluk içinde bulunma da günah kirlerini giderir, vicdanı diriltir ve insanı değiştirir. (24.20)
  • Muhterem Hocamızın, Muzaffer Arslan Ağabey'le tanışması.. Hazreti Üstad'dan selam alışı.. daha çok küçük yaşlarında Peygamber Efendimiz'i rüyada görebilmek için yaptığı dualar.. yetiştiği nezih çevre.. merhum babasından kaynaklanan Ashab sevgisi.. ve "Bu asırda da Sahabe gibi kimseler yaşıyormuş!.." demesine vesile olan hâlis insanlar... (31.25)
 
Üst