a. Yakîni Öğrenin!
254/1 (Teallemül-yakîne kemâ teallemül-kur'ân, hattâ ta'rifûhü feinnî eteallemühû) Sadaka rasûlüllàh fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Hadîs-i şerifin önce metnini kısaca beyân edeyim, Peygamber SAS Efendimiz hepimize buyuruyorlar ki:
(Teallemül-yakîn) "Yakîni teallüm ediniz, öğreniniz! (kemâ teallemül-kur'ân) Kur'an-ı Kerîm'i öğrendiğiniz gibi, yakîni de teallüm ediniz, öğreniniz; (hattâ ta'rifûhü) sonunda onu iyice bilecek kadar, bilinceye kadar, iyice anlayıncaya kadar, iyice hazmedinceye kadar... (Fe innî eteallemühû) Çünkü ben peygamber olduğum halde onu teallüm ediyorum, ben de onu öğreniyorum. Ben de onu tam elde etmek için, gayret sarfediyorum." diye Efendimiz buyurmuş.
Yakîn kelimesini burada izah etmemiz lâzım. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Yakîni öğrenin!" diyor. Tabiî Efendimiz'in Kur'an-ı Kerim'i öğrenmekle ilgili tavsiyeleri pek çoktur. Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek çok sevaplıdır. "Sizin en hayırlınız Kur'an-ı Kerim'i öğrenenlerdir, öğretenlerdir." diye hepimizin bildiği hadis-i şerifler de var. Kur'an-ı Kerim başımızın tâcı, elbette onu öğreneceğiz. Kur'an-ı Kerim çok önemli... "Kur'an-ı Kerim'i öğrendiğiniz gibi, yâni onun kadar önem vererek, yakîni de öğrenin!.. Nihâyet onu iyice hazmedip, tam mânâsıyla bilir bir vaziyete gelinceye kadar öğrenmek husûsunda bir koşuşturma, gayret içinde olun, çalışmalar yapın! Çünkü ben de öğreniyorum." diyor.
Yakîn kelimesinin telâffuzuna dikkat edin! Bunun î'si uzun... Türkçe'deki uzağın zıttı, karşıtı olan yakın kelimesine benziyor ama, o değil. Uzun î ile olan yakîn kelimesi Arapça, şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz, tam mânâsıyla, sapasağlam inanmak demek, inanç demek. Böyle tam mânâsıyla tereddüt ve şek olmadan, aksamadan, iyice inanan kimseye de mukîn, yâni yakîn sahibi insan derler.
Yakînin üç mertebesi vardır, diye tasavvuf kitaplarında okumuşsunuzdur. "İlmel-yakîn, aynel-yakîn, hakkal-yakîn" diye biliyorsunuzdur. Hattâ Türkçe'de çok kullanılan bir tâbir var: "Ben o adamı yakînen biliyorum." derler. Yâni "Şeksiz, şüphesiz bir şekilde biliyorum." mânâsına kullanıyoruz. Ama bazen yakın kelimesiyle karıştırılıyor, yakından tanıyorum mânâsına, yanlış olarak da kullanıyorlar.
Yakîn, sağlam îman demek. Peygamber Efendimiz, "Kur'an-ı Kerim'i öğrendiğiniz gibi sapasağlam, şeksiz, şüphesiz inanmayı da öğrenin!" buyuruyor. Demek ki, öğrenilecek şeyler bazen elle tutulur, gözle görülür, maddî varlıklar, nesneler olur; kalem, defter, masa, taş, ağaç, yaprak... gibi. Bunu herkes anlar. Anlamayana da gösterirsin, elinle tutarsın, işte bu budur dersin. Yâni müşahhas diyoruz, somut diyoruz, elle tutulur diyoruz. Böyle şeyleri anlatmak kolaydır. Tabiî öğrenmek de kolaydır.
--Evlâdım kalem nedir?
--Bilmiyorum.
--İşte bak, buna kalem derler. Evlâdım defter nedir?
--Bilmiyorum.
--İşte bak buna defter derler. Kitap şudur, ev budur, saray budur, atın küçüğüne tay derler, ineğin küçüğüne buzağı derler, tavuğun küçüğüne civciv derler.
Maddî ve müşahhas, elle tutulur şeyleri böyle öğretebilirsiniz. Bunların öğrenilmesi, öğretilmesi kolaydır da, bir de manevî şeyler vardır. Onların da öğrenilmesi lâzım.
Kur'an-ı Kerim, öğrenmemiz gereken bir bilgiler hazinesi, deryâsı. Kur'an-ı Kerim'i öğreneceğiz. Kur'an-ı Kerim'i açarız, okuruz. Okumayı öğrenmek var, harflerini öğrenmek var, ayetlerinin mânâlarını, tefsirlerini öğrenmek var, ahkâmını öğrenmek ve uygulamak var... Bunların hepsi lâzım, çünkü Kur'an-ı Kerim Allah'ın emirleri, şaka değil. Allah Peygamber Efendimize vahy indirip, vahyedip bize buyurmuş, emirlerini bildirmiş. Biz de Allah'ın kulları olarak onun emrettiği şeyleri yapacağız, yasakladığı şeyleri bırakacağız.
Emrettiği şeyler bizim canımızı sıksa da, bize ağır gelse de, hoşumuza gitmese, keyfimizi kaçırsa da emrettiğini yapmamız lâzım.
--İçki içmeyin!
--İyi ama içki çok tatlı, çok zevkli...
Çok zevkli gelebilir bazı kimselere ama, içki içmeyecek.
--Çalgı çalmayın, çalgı çaldırmayın, çalgı dinlemeyin!
--İyi ama ne kadar keyifli, zevkli, bu mûsikî, bu eğlence, bu rakkaseler, bu hânendeler, bu sâzendeler, şarkıcılar, türkücüler, saz şâirleri...
Tabi mûsikînin, şiirin, sazın iyisi de var, kötüsü de var... Yâni yapmayın dediği şeyi, eğlence de olsa yapmayacak.
Kumar... Bazı insanlar kumarbaz, kumarı seviyorlar. Kumarhâneler çalışıyor, büyük paralar orada dönüyor. Kimisi kumar oynamağa Avrupa'ya, Amerika'ya gidiyor. Las Vegas'a gidiyor, bilmem Fransa'nın falanca meşhur şehrine gidiyor, Lüksenburg'a gidiyor, kumar oynuyor... E zevkli ki, bunu para kaybetmek pahasına yapıyor. "Oh ne heyecan... Şu kadar yutuldum, bu kadar yuttum." diyor, hoşuna gidiyor. Bunlar Allah'ın hoşuna gitmeyen, Allah'ın sevmediği şeyler. Yasaklamış, senin hoşuna gitse bile yapılmayacak.
Allah'ın bazı emrettiği şeyler var, onlar da bazen hoşa gitmeyebilir: Kalk bakalım, sabah namazını kıl!.. Kalk bakalım, kazancından şu kadarını fakire zekât olarak ver!.. Kalk bakalım, yürü, Allah yolunda cihad edeceksin, vatanını kâfire karşı savunacaksın, mazluma yardım edecesin filan...
--E ağır, zor, zahmetli; ben şimdi keyfimi bırakacağım, savaşa, cihada gideceğim olur mu?..
Olur! Çünkü Allah emrettiyse, hoşuna gitmese de yapacaksın. Allah'ın emirlerini, yasaklarını uygulayacaksın.
İnsan Kur'an-ı Kerim'i öğrenecek. Bunun gibi insanın demek bir de gözle görünmeyen şeyleri öğrenmesi lâzım. Bu hadis-i şerifte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz: "Sağlam îmanı, tereddütsüz inanmayı, şeksiz şüphesiz îman getirmeyi de insanın öğrenmesi lâzım!" Bu gözle görülen bir şey değildir. Somuttur, mücerrettir. Yâni elle tutulur değildir. İnsanın bunları da öğrenmesi lâzım!..
Meselâ tevekkül etmek, işini Allah'a ısmarlamak, Allah'a dayanmak... Bu da Allah'ın emri:
(Ve tevekkel alellàh) "Allah'a tevekkül et!" diyor. Bunu da öğreneceğiz.
--Tevekkül nasıl bir şeydir? Eni ne kadardır, boyu ne kadardır, kaç kilo gelir?
Bu böyle bir şey değil, tartılmaz, ölçümez ama, bir manevî kavramdır. İnsanın tevekkülü öğrenmesi lâzım, yakîni öğrenmesi lâzım! Meselâ, âyet-i kerime Peygamber Efendimiz'i methediyor:
(Amenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihî vel-mü'minûn) "Rasûlullah Muhammed-i Mustafa SAS, Allah'ın kendisine indirmiş olduğu emirlere, âyetlere inandı ve mü'minler de inandılar."
Önce Peygamber Efendimiz inanıyor. Çünkü kendisinin üzerinde dönen bir olay; kalbinde, aklında, algılarında, duygularında dönen bir olay. Rasûlullah SAS kesin olarak, tereddüt etmeden inanıyor; Allah-u Teàlâ Hazretleri de bunun o inancını medhediyor.
Tabiî ilk zaman tereddüt ettiği oldu. Kendisine ilk defa Cebrâil AS geldiği zaman tereddüt etti. Eve geldi, "Beni sarıp sarmalayın, üşüyorum, titriyorum!" dedi. Olayları anlattı: "Acaba ben hastalanıyor muyum? Cebrail'i gördüm, böyle bir şeyler gördüm." diye tereddüt etti. O tereddüdü de son derece tabiî bir şey, çünkü ilk karşılaştığı şeyde insan bir tereddüt eder, çeşit çeşit ihtimalleri düşünür. "Acaba ben rüya mı görüyorum, acaba ben hayal mi görüyorum, acaba ben sayıklıyormuyum, acaba ben vehme mi düştüm?" der insan. Ama sonradan olayların çeşitli yönlerden kuvvetlendiğini görünce, sapasağlam bir şekilde: "Tamam, Allah bana melek gönderiyor, Allah'ın emirlerini ben bu şekilde alıyorum, bunları tebliğ edeceğim." dedi.
Rasûlullah SAS'in bir kişi olarak, insan olarak, beşer olarak kendisinin bu husustaki gayretini de methediyor Allah-u Teàlâ Hazretleri: "Rasûlüllah en sağlam bir şekilde, en şeksiz bir şekilde inandı." buyuruyor.
Peygamber Efendimiz bir olay hakkında anlattıktan sonra, dedi ki bir hadis-i şerifinde: "Ben bu olaya şeksiz inandım, Ebûbekr-i Sıddîk da inandı." dedi. Ama ashab-ı kiramdan bazıları o olayın mahiyetini henüz Ebûbekr-i Sıddîk kadar çabuk kavrayamamışlardı. Yâni ilkönce kavramak, derhal inanmak... Tabiî bu talim ede ede, taallüm ede ede, yapa yapa olan bir şey.
Tevekkül de yapa yapa olan bir şey. Güzel huyları işlemek, kötü huyları atmak; bu da bir çalışma sonucunda elde edilecek bir şey; onun da öğrenilmesi lâzım. Mesela insanın güzel bir huy olan sabrı öğrenmesi lâzım. Ağırbaşlılığı, vakàrı, teennîyi öğrenmesi lâzım. Mesela kötü bir huy olan aceleciliği bırakması lâzım. Bunlar da öğrenilecek şeyler...
Tabiî maddî şeyleri öğretmek kolay... İşte böyle direk gibi uzun olan harfe elif derler; tamam, bu kolay... Ama sabrı öğretmek, öğrenmek, veyahut şükrü öğretmek, veya vefâyı öğretmek; bunlar da lâzım!..
--Bunlar nerede öğretilir, bunların üniversitesi neresi, bunların mekteb-i âlîsi neresi?..
Bunların menbaı tasavvuf, tekkeler... Tasavvuf bu işi öğretmiş. Mevlâna KS Hazretleri öğretmiş, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri öğretmiş. Rahmetli Yunus Emre öğretmiş, şiirleriyle hâlâ öğretiyor. Zamanındaki insanlara öğretmiş, kendisi de uygulamış.
Şimdi bakın bunlar tarihte kaldı. Yâni deniliyor ki: Bilmem Kastamonu'da filânca şeyhin tekkesi, Yılanlı Dergâhı, veyahut İstanbul'daki falanca Kaşgàrî Tekkesi, Konya'daki Mevlevî Tekkesi, Hacı Bektaş-ı Velî'nin Kırşehir'deki, o malûm kasabadaki, Suluca Karahöyük denilen yerdeki tekkesi gibi... Bunlar tarihte kaldı.
--Onlar tarihte kaldı da biz güzel huyları nereden öğreneceğiz, kötü huylardan nasıl kurtulacağız, bunun müessesesi neresi, mektebi neresi?..
Bunun mektebi tasavvuf, bunun da öğrenilmesi, öğretilmesi lâzım! O halde bunların da çağdaş bir şekilde, Yirminci Yüzyıl'ın şartlarına uygun, kazanılmış tecrübelerin ışığında, canlı bir tarzda öğretilmesi lâzım!..
Bir büyüğümüz anlatmıştı; dekanlık filan yapmış, Yusuf Ziya Binatlı isimli büyüğümüz meşhur ilim adamı... "Biz gençken, Beyazıt'ta bir arkadaşımızla tanıştığımız zaman, karşılaştığımız zaman, 'Mîrim, hangi dergaha mensubsunuz?' diye sorardık." diye hatıralarını tatlı tatlı anlatmıştı. Yâni "Hangi dergâha devam ediyorsunuz, hangi tekkeden feyz alıyorsunuz, hangi tekkeden edep, ahlâk öğreniyorsunuz, usul erkân öğreniyorsunuz?" diye onları sorarlarmış. "Şimdikiler 'Hangi takımı tutuyorsun, Fenerbahçe'li misin, Beşiktaş'lı mısın?' diye soruyorlar." diyordu.
Tabi Fenebahçe, Beşiktaş niye teşvik ediliyor; yâni gazetelerde dört sayfa, beş sayfa spor sayfası oluyor. Televizyon haberlerini arkasından spor haberlerine geçiliyor. Spor niye teşvik ediliyor?.. İnsanlar, gençler sağlıklı olsunlar diye... Spor insanı ruhen de geliştirir. Koş, fırla, temiz hava al!.. Bedenî kabiliyetleri gelişsin diye yapıyor.
Pekiyi, bedenin gelişmesi düşünülüyor da, ruhun gelişmesi nerede olacak? Ruhun gelişmesi için bir mektep yok mu? Olmalı değil mi, ihtiyaç değil mi? İşte bunların öğrenilmesi lâzım. Peygamber Efendimiz de emir buyuruyor: "Yakîni, yâni şeksiz şüphesiz tereddütsüz, inanmayı elde edin, öğrenin! Buna tam sahip oluncaya kadar, çalışın, çabalayın, yakîn sahibi olun, sapasağlam olsun îmanınız. Ben de bunu öğreniyorum." diyor.
Bu yakîni öğrenmek de yine tekkelerde olur. Yâni tasavvuf insana ne öğretir? Tahkîkî îmanı öğretir, hakîkî îmanı öğretir, yakîni öğretir, edebi, ahlâkı öğretir, nefsi terbiye etmeyi öğretir. Bunlar öğrenilmediği zaman, insanlar iyi insan olmaz, iyi işler yapmaz. Kötü insanlardan iyi işler çıkmaz.
Bir emir bu... Peygamber Efendimiz SAS'in hepinize emri. Başınızı iki elinizin arasına alın, derin derin düşünün. "Ben bu yakîni nasıl elde ederim, nasıl öğrenebilirim? Efendimiz de bunun için çalışmış, çabalamış. Ben de îmanımı şeksiz, şüphesiz sağlam bir îman haline getirmek için neler yapmalıyım?" diye düşünün!
Tabiî bu bir uzun yoldur, ince yoldur, çalışması zor olan bir yoldur. Ama sonucu çok tatlı olan bir yoldur. Tasavvuf bunu, yâni sağlam îmana sahip olmayı zikirle, tasavvufî terbiyeyle, nefis terbiyesiyle, dervişe verilen bir takım görevlerin yapıla yapıla uygulanmasıyla sağlamıştır. Bu bakımdan toplumumuzda büyük eksiklik var. O eksikliğin acısını her yerde çekiyoruz. Siyasette de çekiyoruz, idârede de çekiyoruz. Toplumun her kesiminde güzel huylu olmamanın sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü eğitimi yapılmıyor. Eğitimi yapılmayan bir şeyin elbette sıkıntısı, yokluğu, çekilir, hissedilir, zararı görülür.
M.Esad coşan
254/1 (Teallemül-yakîne kemâ teallemül-kur'ân, hattâ ta'rifûhü feinnî eteallemühû) Sadaka rasûlüllàh fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Hadîs-i şerifin önce metnini kısaca beyân edeyim, Peygamber SAS Efendimiz hepimize buyuruyorlar ki:
(Teallemül-yakîn) "Yakîni teallüm ediniz, öğreniniz! (kemâ teallemül-kur'ân) Kur'an-ı Kerîm'i öğrendiğiniz gibi, yakîni de teallüm ediniz, öğreniniz; (hattâ ta'rifûhü) sonunda onu iyice bilecek kadar, bilinceye kadar, iyice anlayıncaya kadar, iyice hazmedinceye kadar... (Fe innî eteallemühû) Çünkü ben peygamber olduğum halde onu teallüm ediyorum, ben de onu öğreniyorum. Ben de onu tam elde etmek için, gayret sarfediyorum." diye Efendimiz buyurmuş.
Yakîn kelimesini burada izah etmemiz lâzım. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Yakîni öğrenin!" diyor. Tabiî Efendimiz'in Kur'an-ı Kerim'i öğrenmekle ilgili tavsiyeleri pek çoktur. Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek çok sevaplıdır. "Sizin en hayırlınız Kur'an-ı Kerim'i öğrenenlerdir, öğretenlerdir." diye hepimizin bildiği hadis-i şerifler de var. Kur'an-ı Kerim başımızın tâcı, elbette onu öğreneceğiz. Kur'an-ı Kerim çok önemli... "Kur'an-ı Kerim'i öğrendiğiniz gibi, yâni onun kadar önem vererek, yakîni de öğrenin!.. Nihâyet onu iyice hazmedip, tam mânâsıyla bilir bir vaziyete gelinceye kadar öğrenmek husûsunda bir koşuşturma, gayret içinde olun, çalışmalar yapın! Çünkü ben de öğreniyorum." diyor.
Yakîn kelimesinin telâffuzuna dikkat edin! Bunun î'si uzun... Türkçe'deki uzağın zıttı, karşıtı olan yakın kelimesine benziyor ama, o değil. Uzun î ile olan yakîn kelimesi Arapça, şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz, tam mânâsıyla, sapasağlam inanmak demek, inanç demek. Böyle tam mânâsıyla tereddüt ve şek olmadan, aksamadan, iyice inanan kimseye de mukîn, yâni yakîn sahibi insan derler.
Yakînin üç mertebesi vardır, diye tasavvuf kitaplarında okumuşsunuzdur. "İlmel-yakîn, aynel-yakîn, hakkal-yakîn" diye biliyorsunuzdur. Hattâ Türkçe'de çok kullanılan bir tâbir var: "Ben o adamı yakînen biliyorum." derler. Yâni "Şeksiz, şüphesiz bir şekilde biliyorum." mânâsına kullanıyoruz. Ama bazen yakın kelimesiyle karıştırılıyor, yakından tanıyorum mânâsına, yanlış olarak da kullanıyorlar.
Yakîn, sağlam îman demek. Peygamber Efendimiz, "Kur'an-ı Kerim'i öğrendiğiniz gibi sapasağlam, şeksiz, şüphesiz inanmayı da öğrenin!" buyuruyor. Demek ki, öğrenilecek şeyler bazen elle tutulur, gözle görülür, maddî varlıklar, nesneler olur; kalem, defter, masa, taş, ağaç, yaprak... gibi. Bunu herkes anlar. Anlamayana da gösterirsin, elinle tutarsın, işte bu budur dersin. Yâni müşahhas diyoruz, somut diyoruz, elle tutulur diyoruz. Böyle şeyleri anlatmak kolaydır. Tabiî öğrenmek de kolaydır.
--Evlâdım kalem nedir?
--Bilmiyorum.
--İşte bak, buna kalem derler. Evlâdım defter nedir?
--Bilmiyorum.
--İşte bak buna defter derler. Kitap şudur, ev budur, saray budur, atın küçüğüne tay derler, ineğin küçüğüne buzağı derler, tavuğun küçüğüne civciv derler.
Maddî ve müşahhas, elle tutulur şeyleri böyle öğretebilirsiniz. Bunların öğrenilmesi, öğretilmesi kolaydır da, bir de manevî şeyler vardır. Onların da öğrenilmesi lâzım.
Kur'an-ı Kerim, öğrenmemiz gereken bir bilgiler hazinesi, deryâsı. Kur'an-ı Kerim'i öğreneceğiz. Kur'an-ı Kerim'i açarız, okuruz. Okumayı öğrenmek var, harflerini öğrenmek var, ayetlerinin mânâlarını, tefsirlerini öğrenmek var, ahkâmını öğrenmek ve uygulamak var... Bunların hepsi lâzım, çünkü Kur'an-ı Kerim Allah'ın emirleri, şaka değil. Allah Peygamber Efendimize vahy indirip, vahyedip bize buyurmuş, emirlerini bildirmiş. Biz de Allah'ın kulları olarak onun emrettiği şeyleri yapacağız, yasakladığı şeyleri bırakacağız.
Emrettiği şeyler bizim canımızı sıksa da, bize ağır gelse de, hoşumuza gitmese, keyfimizi kaçırsa da emrettiğini yapmamız lâzım.
--İçki içmeyin!
--İyi ama içki çok tatlı, çok zevkli...
Çok zevkli gelebilir bazı kimselere ama, içki içmeyecek.
--Çalgı çalmayın, çalgı çaldırmayın, çalgı dinlemeyin!
--İyi ama ne kadar keyifli, zevkli, bu mûsikî, bu eğlence, bu rakkaseler, bu hânendeler, bu sâzendeler, şarkıcılar, türkücüler, saz şâirleri...
Tabi mûsikînin, şiirin, sazın iyisi de var, kötüsü de var... Yâni yapmayın dediği şeyi, eğlence de olsa yapmayacak.
Kumar... Bazı insanlar kumarbaz, kumarı seviyorlar. Kumarhâneler çalışıyor, büyük paralar orada dönüyor. Kimisi kumar oynamağa Avrupa'ya, Amerika'ya gidiyor. Las Vegas'a gidiyor, bilmem Fransa'nın falanca meşhur şehrine gidiyor, Lüksenburg'a gidiyor, kumar oynuyor... E zevkli ki, bunu para kaybetmek pahasına yapıyor. "Oh ne heyecan... Şu kadar yutuldum, bu kadar yuttum." diyor, hoşuna gidiyor. Bunlar Allah'ın hoşuna gitmeyen, Allah'ın sevmediği şeyler. Yasaklamış, senin hoşuna gitse bile yapılmayacak.
Allah'ın bazı emrettiği şeyler var, onlar da bazen hoşa gitmeyebilir: Kalk bakalım, sabah namazını kıl!.. Kalk bakalım, kazancından şu kadarını fakire zekât olarak ver!.. Kalk bakalım, yürü, Allah yolunda cihad edeceksin, vatanını kâfire karşı savunacaksın, mazluma yardım edecesin filan...
--E ağır, zor, zahmetli; ben şimdi keyfimi bırakacağım, savaşa, cihada gideceğim olur mu?..
Olur! Çünkü Allah emrettiyse, hoşuna gitmese de yapacaksın. Allah'ın emirlerini, yasaklarını uygulayacaksın.
İnsan Kur'an-ı Kerim'i öğrenecek. Bunun gibi insanın demek bir de gözle görünmeyen şeyleri öğrenmesi lâzım. Bu hadis-i şerifte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz: "Sağlam îmanı, tereddütsüz inanmayı, şeksiz şüphesiz îman getirmeyi de insanın öğrenmesi lâzım!" Bu gözle görülen bir şey değildir. Somuttur, mücerrettir. Yâni elle tutulur değildir. İnsanın bunları da öğrenmesi lâzım!..
Meselâ tevekkül etmek, işini Allah'a ısmarlamak, Allah'a dayanmak... Bu da Allah'ın emri:
(Ve tevekkel alellàh) "Allah'a tevekkül et!" diyor. Bunu da öğreneceğiz.
--Tevekkül nasıl bir şeydir? Eni ne kadardır, boyu ne kadardır, kaç kilo gelir?
Bu böyle bir şey değil, tartılmaz, ölçümez ama, bir manevî kavramdır. İnsanın tevekkülü öğrenmesi lâzım, yakîni öğrenmesi lâzım! Meselâ, âyet-i kerime Peygamber Efendimiz'i methediyor:
(Amenerrasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihî vel-mü'minûn) "Rasûlullah Muhammed-i Mustafa SAS, Allah'ın kendisine indirmiş olduğu emirlere, âyetlere inandı ve mü'minler de inandılar."
Önce Peygamber Efendimiz inanıyor. Çünkü kendisinin üzerinde dönen bir olay; kalbinde, aklında, algılarında, duygularında dönen bir olay. Rasûlullah SAS kesin olarak, tereddüt etmeden inanıyor; Allah-u Teàlâ Hazretleri de bunun o inancını medhediyor.
Tabiî ilk zaman tereddüt ettiği oldu. Kendisine ilk defa Cebrâil AS geldiği zaman tereddüt etti. Eve geldi, "Beni sarıp sarmalayın, üşüyorum, titriyorum!" dedi. Olayları anlattı: "Acaba ben hastalanıyor muyum? Cebrail'i gördüm, böyle bir şeyler gördüm." diye tereddüt etti. O tereddüdü de son derece tabiî bir şey, çünkü ilk karşılaştığı şeyde insan bir tereddüt eder, çeşit çeşit ihtimalleri düşünür. "Acaba ben rüya mı görüyorum, acaba ben hayal mi görüyorum, acaba ben sayıklıyormuyum, acaba ben vehme mi düştüm?" der insan. Ama sonradan olayların çeşitli yönlerden kuvvetlendiğini görünce, sapasağlam bir şekilde: "Tamam, Allah bana melek gönderiyor, Allah'ın emirlerini ben bu şekilde alıyorum, bunları tebliğ edeceğim." dedi.
Rasûlullah SAS'in bir kişi olarak, insan olarak, beşer olarak kendisinin bu husustaki gayretini de methediyor Allah-u Teàlâ Hazretleri: "Rasûlüllah en sağlam bir şekilde, en şeksiz bir şekilde inandı." buyuruyor.
Peygamber Efendimiz bir olay hakkında anlattıktan sonra, dedi ki bir hadis-i şerifinde: "Ben bu olaya şeksiz inandım, Ebûbekr-i Sıddîk da inandı." dedi. Ama ashab-ı kiramdan bazıları o olayın mahiyetini henüz Ebûbekr-i Sıddîk kadar çabuk kavrayamamışlardı. Yâni ilkönce kavramak, derhal inanmak... Tabiî bu talim ede ede, taallüm ede ede, yapa yapa olan bir şey.
Tevekkül de yapa yapa olan bir şey. Güzel huyları işlemek, kötü huyları atmak; bu da bir çalışma sonucunda elde edilecek bir şey; onun da öğrenilmesi lâzım. Mesela insanın güzel bir huy olan sabrı öğrenmesi lâzım. Ağırbaşlılığı, vakàrı, teennîyi öğrenmesi lâzım. Mesela kötü bir huy olan aceleciliği bırakması lâzım. Bunlar da öğrenilecek şeyler...
Tabiî maddî şeyleri öğretmek kolay... İşte böyle direk gibi uzun olan harfe elif derler; tamam, bu kolay... Ama sabrı öğretmek, öğrenmek, veyahut şükrü öğretmek, veya vefâyı öğretmek; bunlar da lâzım!..
--Bunlar nerede öğretilir, bunların üniversitesi neresi, bunların mekteb-i âlîsi neresi?..
Bunların menbaı tasavvuf, tekkeler... Tasavvuf bu işi öğretmiş. Mevlâna KS Hazretleri öğretmiş, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri öğretmiş. Rahmetli Yunus Emre öğretmiş, şiirleriyle hâlâ öğretiyor. Zamanındaki insanlara öğretmiş, kendisi de uygulamış.
Şimdi bakın bunlar tarihte kaldı. Yâni deniliyor ki: Bilmem Kastamonu'da filânca şeyhin tekkesi, Yılanlı Dergâhı, veyahut İstanbul'daki falanca Kaşgàrî Tekkesi, Konya'daki Mevlevî Tekkesi, Hacı Bektaş-ı Velî'nin Kırşehir'deki, o malûm kasabadaki, Suluca Karahöyük denilen yerdeki tekkesi gibi... Bunlar tarihte kaldı.
--Onlar tarihte kaldı da biz güzel huyları nereden öğreneceğiz, kötü huylardan nasıl kurtulacağız, bunun müessesesi neresi, mektebi neresi?..
Bunun mektebi tasavvuf, bunun da öğrenilmesi, öğretilmesi lâzım! O halde bunların da çağdaş bir şekilde, Yirminci Yüzyıl'ın şartlarına uygun, kazanılmış tecrübelerin ışığında, canlı bir tarzda öğretilmesi lâzım!..
Bir büyüğümüz anlatmıştı; dekanlık filan yapmış, Yusuf Ziya Binatlı isimli büyüğümüz meşhur ilim adamı... "Biz gençken, Beyazıt'ta bir arkadaşımızla tanıştığımız zaman, karşılaştığımız zaman, 'Mîrim, hangi dergaha mensubsunuz?' diye sorardık." diye hatıralarını tatlı tatlı anlatmıştı. Yâni "Hangi dergâha devam ediyorsunuz, hangi tekkeden feyz alıyorsunuz, hangi tekkeden edep, ahlâk öğreniyorsunuz, usul erkân öğreniyorsunuz?" diye onları sorarlarmış. "Şimdikiler 'Hangi takımı tutuyorsun, Fenerbahçe'li misin, Beşiktaş'lı mısın?' diye soruyorlar." diyordu.
Tabi Fenebahçe, Beşiktaş niye teşvik ediliyor; yâni gazetelerde dört sayfa, beş sayfa spor sayfası oluyor. Televizyon haberlerini arkasından spor haberlerine geçiliyor. Spor niye teşvik ediliyor?.. İnsanlar, gençler sağlıklı olsunlar diye... Spor insanı ruhen de geliştirir. Koş, fırla, temiz hava al!.. Bedenî kabiliyetleri gelişsin diye yapıyor.
Pekiyi, bedenin gelişmesi düşünülüyor da, ruhun gelişmesi nerede olacak? Ruhun gelişmesi için bir mektep yok mu? Olmalı değil mi, ihtiyaç değil mi? İşte bunların öğrenilmesi lâzım. Peygamber Efendimiz de emir buyuruyor: "Yakîni, yâni şeksiz şüphesiz tereddütsüz, inanmayı elde edin, öğrenin! Buna tam sahip oluncaya kadar, çalışın, çabalayın, yakîn sahibi olun, sapasağlam olsun îmanınız. Ben de bunu öğreniyorum." diyor.
Bu yakîni öğrenmek de yine tekkelerde olur. Yâni tasavvuf insana ne öğretir? Tahkîkî îmanı öğretir, hakîkî îmanı öğretir, yakîni öğretir, edebi, ahlâkı öğretir, nefsi terbiye etmeyi öğretir. Bunlar öğrenilmediği zaman, insanlar iyi insan olmaz, iyi işler yapmaz. Kötü insanlardan iyi işler çıkmaz.
Bir emir bu... Peygamber Efendimiz SAS'in hepinize emri. Başınızı iki elinizin arasına alın, derin derin düşünün. "Ben bu yakîni nasıl elde ederim, nasıl öğrenebilirim? Efendimiz de bunun için çalışmış, çabalamış. Ben de îmanımı şeksiz, şüphesiz sağlam bir îman haline getirmek için neler yapmalıyım?" diye düşünün!
Tabiî bu bir uzun yoldur, ince yoldur, çalışması zor olan bir yoldur. Ama sonucu çok tatlı olan bir yoldur. Tasavvuf bunu, yâni sağlam îmana sahip olmayı zikirle, tasavvufî terbiyeyle, nefis terbiyesiyle, dervişe verilen bir takım görevlerin yapıla yapıla uygulanmasıyla sağlamıştır. Bu bakımdan toplumumuzda büyük eksiklik var. O eksikliğin acısını her yerde çekiyoruz. Siyasette de çekiyoruz, idârede de çekiyoruz. Toplumun her kesiminde güzel huylu olmamanın sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü eğitimi yapılmıyor. Eğitimi yapılmayan bir şeyin elbette sıkıntısı, yokluğu, çekilir, hissedilir, zararı görülür.
M.Esad coşan