Yanlış imajı silme vazifemiz

mihrimah

Talebe
Avustralya'ya giden eğitim gönüllümüz Nazım Bey, kirası uygun bir ev bulmak için çok uğraşıyor. Nihayet eşinin beğendiği ve kiralaması için ısrar ettiği bir evi tutuyorlar. İtalyan komşular, bilhassa ilk günler çok çekingen hatta şüpheli bakışlarla kendilerini süzüyorlar.
Medyanın Müslümanlar için oluşturduğu kötü imajın tesiriyle korku ve nefret maalesef bütün Batı ülkelerinde olduğu gibi burada da kendisini gösteriyor. Ama bizimkiler her fırsatta selam vermeye çalışıyorlar. Türk komşuluk anlayışı ile de bir sepet içindeki yiyecekleri kapılarının önlerine bırakıyorlar. Bakıyorlar, öbür gün sepet çikolatalarla doldurularak kendi kapılarının önüne konulmuş... Bu yumuşamadan sonra uzak komşularıyla da irtibata geçiyorlar.
Bir gün evde bir ârıza çıkıyor, tamir için evi kiraladıkları şirketi arıyorlar. Ev sahibinin isim ve telefonunu istiyorlar. Ama onlara vermek istemiyor. Israr edince veriyorlar. Telefonda Avustralyalı ev sahiplerine durumu izah ediyorlar. Bir gün sonra kapılarının zili çalınıyor. Bir de bakıyorlar, tam tesettürlü bir hanımefendi ile sakallı bir beyefendi karşılarında. Tabii oldukça şaşırıyorlar. İçeriye buyur ediyorlar. Onlar, "Biz Batı Trakyalı Türklerdeniz... Bu ev bizim damadımızın... Bize, sizden bahsetti, onun için geldik. Biz de 'Bu evi inşaallah, iyi insanlar tutar; eve köpek getirmezler diye dua ediyorduk. Sizlerin olmanıza çok sevindik. Fakat bizim bir derdimiz var. Kızımız damada âşık olup bizi dinlemeden evlendi ama hâlâ damat Müslüman değil... Bu mesuliyetin altında eziliyoruz ama elimizden bir şey gelmiyor. Öğrendik ki, siz Türk okulunda öğretmenmişsiniz... Belki sizler damada bir şeyler anlatabilirsiniz. Ne olur bize yardımcı olun." diyorlar. Sonra da damatlarıyla tanıştırıyorlar. Meğer aynı apartmanın bir arka dairesinde kalıyormuş, hatta bunlar bir ara onların da kapısına bıraktıkları Türk yemeklerine karşılık o da sepete bir şeyler bırakarak karşılık vermiş. Çok güzel sohbet havaları oluşuyor. Hem kimyacı hem ilahiyat mezunu olan Nazım Bey, onun sorularına olumlu ve muknî cevaplar verince, İslamiyet ve Türkler konusunda bilhassa Osmanlılarla ilgili pek çok kitap okuyup araştırma yapan damat sonunda gelip, "Benim ne yapmam ve ne söylemem gerekir?" diye soruyor. Onlar da gerekeni anlatıyorlar. Batı Trakyalı insanlarımızın da yüzleri gülüyor. O mahalleden ayrılıp giderken onlar, komşular, bilhassa kendisini hanımı terk ettiği için tek başına kalan kalp hastası komşuları çok üzülüyor, "Sizler bazen göz hakkı deyip, bazen kokusu burnuna gitmiştir deyip mutfağınızda pişirdiklerinizden bana getiriyordunuz, ben şimdi yapayalnız kalacağım!" diyor.
Biz bu hatıralarla "İslamiyet, yemek yedirmektir." mealindeki hadis-i şerifin hikmetini daha iyi anlamış oluyoruz. Bu hatıralar anlatılırken bir başka eğitim gönüllüsü dedi ki: "Yeni gelmiştik... Evimize yerleştikten sonra kapı komşularımızla tanışıyorduk. Güzel güzel konuşurken bir ara 'Biz Müslüman'ız.' dedim. Bir anda bizimle konuşan hanım, civcivlerini kanatlarıyla canavardan koruyan tavuk gibi çocuklarını kavradığı gibi arkasına aldı. Şaşırıp kaldık. Medyanın menfi propagandasının böyle bir tesiri vardı... Aylarca bu kötü anlayışı temizlemek için uğraştık. Sonunda gerçeği kabul ettiler ama bu kara lekeyi silmek hiç de kolay olmadı. Müslümanlara çok büyük işler ve gayretler düşüyor. İslam'ın parlak alnına bu kara yağırın çalınmasına sebep olan bir avuç teröristin ne maksatla olursa olsun alet oldukları bu kötülük yüzünden bütün Müslümanlara da zulmettikleri, yarın mahşerde Allah huzurunda bunun hesabını asla veremeyeceklerini de bilmeleri lâzımdır." Keşke dünyadaki bütün İslam âlimleri ve kanaat önderleri de Fethullah Gülen Hocaefendi gibi hep bir ağızdan terörü açıkça lânetleyebilselerdi.

Abdullah AYMAZ- ZAMAN


 
Üst