Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü

uður1

Well-known member
Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!

Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!
31 Ağustos 2011 Çarşamba 06:30
Yaşadığımız Ramazan-ı Şerif, bizlere fevkalade değerli alışkanlıklar kazandırıyor, dinî titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor.
Öyle ki çoğu insanlar Ramazan'da kazandıkları bu önemli dinî aşk ve şevke ruhu gibi sahip çıkıp benimsiyor, bir daha bırakmaksızın ömür boyu dindarlığını sürdürme bahtiyarlığı kazanıyor. Böylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma mutluluğuna kavuşuyor.
Ne var ki herkes böyle bir şuura sahip çıkamıyor, bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dinî hassasiyetini Ramazan'dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da oluyor, Ramazan öncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar dönüyor, sanki Ramazan'da hiçbir dinî hassasiyet kazanmamış gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendinî bırakabiliyor.
İşte bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar dönüş, fevkalade acı ve düşündürücü oluyor.
Halbuki Allah Resulü Efendimiz'in (sas), Ramazan sonrasında eski ihmale düşmemek için yaptığı ikazlarının bizi düşündürmesi gerekiyor. Buyuruyor ki:
- Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan'a mahsus kalmasın.
Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu beş vaktine beş daha ilâve etmiş, elinden tesbihini, başından takkesini düşürmeyen bir sofu insan hâline gelmiş, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmış, Ramazan'dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan'a bırakılmış...
İşte bu tutum, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah'ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, göz, kulak akıl nimeti nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, ömür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb'inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmamalı, ömür boyu devam edip son nefese kadar sürmelidir.
Hatta bu dinî mükellefiyetler bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaç haline gelmiş olmalıdır. Nasıl insan havasız, susuz yaşayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yaşayamaz hâle gelmeliyiz.
Kendinî İslâmi hayata böylesine alıştıran bir mümin, dindarlığını Ramazan'a inhisar ettiremez, Ramazan'dan sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gömleğini giyer hale gelemez. Belki Ramazan'da kazandığı güzellikleri benimser, onunla ömür boyu dinî hayatını sürdürme bahtiyarlığına kavuşmuş olur.
Onun için 'Ramazan gitti, dinî hayat bitti' denemez. Ramazan gider; ama dinî hayat devam eder. Çünkü biz sadece Ramazan Müslüman'ı haline gelemeyiz.
Süleymaniye baş imamı merhum Sadık Efendi'nin verdiği şu Ramazan Müslüman'ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.
Bayram namazından sonra yaklaşan biri, elini öpmek istediği hocaefendiden helallik isteyerek der ki:
- Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, hakkınızı helal edin. Gelecek Ramazan'da yine görüşmek üzere haydi Allah'a ısmarladık, kalın sağlıcakla!..
Bayram namazında camiden böyle ayrılan zat, muhtemelen omzunda seccadesi, başında takkesi ve elinde de tesbihiyle evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:
- Hanım al şu seccadeyi, takkeyi, tesbihi.. sandığın en derin yerine sakla. Gelecek Ramazan'da bunlar bana yine lazım olacaktır. O zaman hepsini de eksiksiz isteyeceğim senden...
Evet bu tip Müslümanlık, Efendimiz'in (sas) tavsiye buyurduğu Müslümanlık değildir elbette.
- "Efdalül amali edvemüha!" Amellerin efdali devamlı olanıdır, Ramazan'a mahsus kalıp da kesileni değildir...
Bu itibarla bizler Ramazan Müslüman'ı görüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız ömür boyu, son nefesimize kadar devam eder inşallah...
 

uður1

Well-known member
Cevap: Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!

Bediüzzaman'ın müjdelediği o mucitler
01 Eylül 2011 / 17:09
Bediüzzaman'ın 100 yıl öncesinden müjdelediği o mucitlerin sayısı arttı, patent sayısı 5'e katlandı

Risale Haber - Fatih Karaşahan
Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından son 5 yılda verilen patent sayısı 5 kattan fazla artış gösterdi.
Milliyet gazetesinde yer alan habere göre TPE tarafından verilen patent sayısı 2006 yılında 122 iken, bu sayı geçen yıl 642’ye yükseldi. Bu yılın 7 aylık döneminde ise toplam 492 buluşa patent verildi.
100 yıl önce Bediüzzaman şark [doğu] vilayetlerinde hürriyet fikrini halka anlatırken, gerçek bir hürriyetin medeniyeti bir mutluluk sarayına dönüştüreceğini söylüyordu. Bu sarayda hürriyetin en belirgin özelliğinin de insanların yeni fikirler üretme ve yeni buluşlara imza atma olacağını söylemişti. Bediüzzaman'ın 100 yıl önce kurduğu özgürlük denkleminde icat ve buluşları bireysel girişimciliğin takip edecektir. Fikri ve maddi girişimlerin özgürlüğün mayası olacağı belirtilir.
Bediüzzaman'ın konuyla ilgili ifadeleri şöyle:
"Evet, mâzinin sahrâlarında [çölllerinde] keşmekeşliğinize [karışıklığınıza] sebebiyet veren her birinizdeki meylü’l-ağalık [ağalık eğilimi] ve fikr-i hodserâne [kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi] ve enaniyet [benlik], şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde [medeniyetin sunduğu mutluluk sarayı] fikr-i icada [buluş yapma ve yeni şeyler icat etme] ve teşebbüs-ü şahsiyeye [bireysel girişimcilik] ve fikr-i hürriyete [hürriyet düşüncesi] inkılâp [dönüşecek] edecektir, inşaallah."
TPE istatistiklerinden yapılan derlemeye göre, Türkiye’de son yıllarda teknolojik gelişimi sağlamaya yönelik çalışmaların teşvik edilmesi, yeni buluş ve icatlarda adeta patlama yaşattı. Türkiye’de son 5 yılda toplam 1874 patent alındı. Yeni buluş ve icatlarını tescil ettirerek patent alanların sayısı 2006 yılında 122 iken bu sayı 2007 yılında 317, 2008 yılında 337, 2009 yılında 456, 2010 yılında ise 642’ye yükseldi. Buna göre ülke genelinde son 5 yılda alınan patent sayısı 5 kattan fazla arttı.
Türkiye genelinde son 5 yılda verilen 1874 patent belgesinin 1028’sini İstanbul aldı. Bu şehri, aldığı 208 patent ile Ankara, 98 patent ile İzmir, 95 patent ile de Bursa izledi.
Aralarında Diyarbakır, Kastamonu, Muş ve Yozgat’ın da bulunduğu 23 şehir ise TPE istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 1995 yılından bu yana hiç patent alamadı. Çankırı ve Karabük ise ilk kez bu yıl bir buluşa patent aldı.
Bu yılın 7 aylık döneminde de toplam 2 bin 259 patent başvurusundan 492’si tescillendi. İstanbul, bu dönemde de yapılan 878 başvurunun 235’ine aldığı patent tescil belgesiyle iller arasında ilk sırada yer aldı. İstanbul’u 54 patent tesciliyle Ankara, 39 patent tesciliyle de Bursa izledi.
Ocak-Temmuz döneminde patent almak için 58 şehirden toplam 2 bin 259 başvuru yapıldı. Bu dönemde İstanbul’dan 878 başvuru yapılırken bunların 235’i patent almaya hak kazandı. Başkent Ankara’dan ise bu dönemde yapılan patent başvuru sayısı 260, alınan patent sayısı ise 54 oldu. Bursa’dan yapılan 230 başvurudan ise 39’una patent verildi.
Ayrıca Manisa’nın 30, Konya’nın 22, Kocaeli’nin 21, İzmir’in 16, Antalya’nın 7 buluşu tescillendi. Kayseri’nin 6, Afyonkarahisar, Sakarya ve Tekirdağ’ın 5’er, Adana, Kütahya, Samsun ve Trabzon’un 4’er, Malatya, Rize ve Zonguldak 3’er, Aydın, Balıkesir, Denizli, Eskişehir ve Gaziantep’in 2’şer buluşuna patent verildi. Birer tescil belgesi alan iller ise Bilecik, Çankırı, Çorum, Edirne, Erzurum, Hatay, Isparta, Mersin, Nevşehir, Sinop, Uşak ve Karabük oldu.
Dünya savaşlarıyla artan bir hızda gelişen sanayileşme, dünyada yeni özgürlük akımlarına dönüştü ve bugün dünya özgürleşmenin birinci dönemini tamamlarken; Türkiye'nin ve İslam aleminin geriden takip ettiği bu dönüşüm Bediüzzaman'ın müjdelediği fikri ve maddi özgürlüğe kavuşmak üzere. Özellikle İslam dünyasının kalbi sayılan Türkiye'de gelişen sanayi ve artan icat sayısı dünyadaki özgürlük fikrinin ikinci dönemine büyük katkılar sağlayacak.
www.risalehaber.com


"Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?"
 

uður1

Well-known member
Cevap: Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!

Nursi, o sözü ansiklopediden almış olabilir
01 Eylül 2011 / 12:00
Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, Murat Bardakçı'nın Bediüzzaman sorusuna cevap verdi

Risale Haber - Haber Merkezi
Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök bugünkü köşe yazısında Bediüzzaman'dan aldığını söylediği “Suçsuzu mahkûm etmek, suçluyu affetmekten daha kötüdür” cümlesi için Murat Bardakçı'nın yaptığı yoruma cevap verdi.
Murat Bardakçı “Suçsuzu mahkûm etmek, suçluyu affetmekten daha kötüdür” sözünün Bediüzzaman'a değil Voltaire'a ait olduğunu iddia etmişti.
Ertuğrul Özkök yazısında, yapılan alıntıda yanlışlık olmadığını bu sözü Bediüzzaman'ın 'Divan-ı Harb-i Umumi' adlı kitabında gördüğünü ve bunu hatırlatmak istediğini söyledi.
Özkök yazısının devamında "Said Nursi bu sözü Voltaire'dan almış olabilir mi?" sorusunu sorarak şöyle devam etti:
"Mümkündür. Ama bu öyle bir cümle ki, her insan onu görünmeyen, yazılmamış evrensel bir “Vicdan ve adalet ansiklopedisi”nden almış olabilir."
Özkök'ün yazısındaki konuyla ilgili kısım şöyle:
"MURAT BARDAKÇI HAKLI AMA O CÜMLEYİ ASIL BAŞKA YERDEN ALDIM
“Murat Bardakçı, sizin ‘Bediüzzaman’a mal ettiğiniz bir cümlenin Voltaire’a ait olduğunu yazdı. Yanlış mı yaptınız?”
- Hayır yanlış yapmadım. “Suçsuzu mahkûm etmek, suçluyu affetmekten daha kötüdür” cümlesini, Amerikalı savcıların Dominique Strauss-Kahn hakkındaki davayı düşürmek için hazırladıkları belgede gördüm. Daha önce aynı cümleyi Bediüzzaman’ın “Divan-ı Harb-i Umumi” adlı kitabının 48’inci sayfasında görmüştüm. Onu hatırlattım.
“Said-i Nursi bunu Voltaire’dan almış olabilir mi?”
- Mümkündür. Ama bu öyle bir cümle ki, her insan onu görünmeyen, yazılmamış evrensel bir “Vicdan ve adalet ansiklopedisi”nden almış olabilir.
“Ne maksatla almış olabilir?”
- Said-i Nursi o 4 suali kime soruyor? Zulüm yapan paşalara, zabitlere. Peki şimdi aynı soru başkalarına yapılan zulüm ve adaletsizlik yüzünden kimlere soruluyor?
“Kimlere?”
- Diyorum ki, Bkz. “Vicdan ve adalet ansiklopedisi”, sayfa sıfır."
 

Huseyni

Müdavim
Cevap: Bediüzzaman’ın bayramları

Forumda Bediüzzaman hazretleri ile ilgili bölümümüz var, bu bölüme açma sebebiniz nedir uğur kardeşim ?
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . . "De ki: "Dindarlık derecenizi siz mi Allah'a bildireceksiniz? Allah sanki bunu bilmiyor da sizin iddianıza mı bakacak? Halbuki Allah bunu bildiği gibi, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Evet, Allah herşeyi hakkıyla bilir." [Hucurat 49,16]
 

uður1

Well-known member
"Bizden adam olmaz" İslam dünyasının ortak hastalığıdır

"Bizden adam olmaz" İslam dünyasının ortak hastalığıdır
02 Eylül 2011 Cuma 07:14
Coca Cola Şerbet Ürünü ile ilgili yazıma gelen bir okuyucu yorumunu, İslam dünyasının 6 temel hastalığından biri olan ve her türlü ilerlemeye ve gelişmeye set çeken yeis yani ümitsizlik hastalığına güzel bir örnek olduğu için kısaltarak paylaşmak istiyorum;
"Ola ki Anadolu'dan bir firma hatta güçlü bir firma şerbet portakal suyu üretmiş olsa yaşayacaklarınızı bilmenizi istedim;
-İlk önce yerel marketlerin satın alma yöneticileri tarafından hakir görülürsünüz. Ürününüzü almazlar, hasbelkader almayı düşünenler de ilk anlaşma olarak ne kadar bedelsiz ürün vereceğinizi sorarlar, dolayısıyla siz daha doğmadan ölmeye mahkum kalırsınız. Her görüşmenizde iki yabancı gazlı içecek firması size örnek verilir.
Bunlar market ayağı.
-Bir de tüketici ayağı var ki evlere şenlik. Toplumun çok az duruşu olan % 0,5 ( oranda bile cömert davrandım) hariç kimseye ürününüzü beğendiremezsiniz.
Pardesüsü zemine sıfır ablalarım hâlâ yabancı markaları sepete doldurup devam ederler.
Dolayısıyla "durum hem vahim hem de ümitsiz"
Saygılarımla".
***
Hem coğrafya, hem nüfus hem insan gücü hem de inanç olarak Hristiyan dünyasından çok üstün olan İslam dünyası, yaklaşık yüzyıldır 3-5 tane Avrupa ülkesi tarafından sömürülüyorsa bunun sebeplerini içimizde aramak lazım.
***
Avrupa, kendi yürüyüşünü unutan, başkasının yürüyüşünü de beceremeyen bir İslam dünyasını, başlarına koyduğu kukla diktatörlerle yüzyıldır yönetti ve sömürdü.
Ancak artık yolun sonuna geldi.
Halklar, diktatörleri tek tek devirmeye başladı.
Yıllardır diktatörlerin yanında yer alan Avrupalı sömürge zihniyetinin temsilcilerinin bugün, Ortadoğu halklarının yanında yer almak istemelerinin tek sebebi sömürgelerini devam ettirme kaygısı.
Bunu da herkes çok iyi biliyor.
***
Ortadoğu'da bu yıl başlayan "Arap baharı", bizde 10 yıl önce siyaset, ekonomi ve sosyal hayatta dibe vurduktan sonra başladı.
2001, 3 partinin iktidarında yaşanan siyasal ahlaksızlıklar, batan bankalar ve yaşanan ekonomik kriz, Türkiye'nin dibe vurduğu bir yıldı.
10 yıl önce başlayan Türk Baharı'nda birçok ezberler bozuldu, siyasette eski zihniyetin temsilcileri çöpe atıldı.
Askeriyede, yargıda, üniversitelerde ve bürokraside yaşanan zihinsel değişimleri hep beraber gördük halen de görüyoruz.
Ergenekon, Balyoz, Şike gibi büyük çaplı operasyonların olması Türkiye'nin hızla değiştiğinin ve temizlendiğinin en büyük işaretleri.
Vurgulamak istediğim şey, kendini dokunulmaz zannederek hukukun üstünde görenlerin döneminin bittiğini göstermek.
Yoksa bu operasyonlarda yapılan haksızlıklar ve yanlışlıkları onayladığımız ya da üstünü örttüğümüz düşünülmesin.
***
Son 10 yılda en bariz değişimler ekonomide yaşandı.
2001 ekonomik krizinde Avrupa'nın devleri Türk şirketlerini ucuza satın alıyordu, bugün biz aynı şeyi yapıyoruz.
10 yıl önce yabancılarla ortak çalışan 50 tane aile şirketi vardı.
Bugün yüzde yüz yerli sermayeli 500 tane aile şirketi var.
10 yıl önce kendi ilinden çıkmayan Anadolu şirketleri vardı.
Bugün Afrika'nın en ücra köşesinden, Amerika'ya oradan da Orta Asya'nın en ucu olan Sibirya'ya kadar giden Türk sermayesi ve Türk işçisi var.
10 yıl önce şirketleri hacı babalar yönetiyordu.
Bugün onların Oxford mezunu torunları yönetiyor.
Bugün Avrupa'ya fason mal üretiyorsak, yarın kendi markalarımızla üretim yapacağız.
Neden?
Çünkü eskilerin yeis dedikleri ümitsizlik zinciri kırıldı.
"Bizden adam olmaz" hastalığını yenmek üzereyiz.
Arap dünyası da diktatörleri devirdikçe bu hastalıktan kurtulmaya başladı.
İnşallah, Orta Asya'daki Türk dünyası da silkinecek ve esaret zincirlerini kıracak ve bu yüzyıl İslam dünyasının yüzyılı olacak.
Yeni Şafak
 

uður1

Well-known member
Tarihçe-i hayat dersleri 11.3.tahliller(devamı)

TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.3.TAHLİLLER(DEVAMI)
Said Nur ve talebeleri
Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi birşeye inanmış: Allah’a. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a... Onun ulu Peygamberine... Onun büyük kitabına... Kur’ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz birşeye bağlanmak; her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet, ne büyük saadet!
Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta... Şark yaylâlarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka birşey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur! Divan-ı harpler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar, onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler, bu müthiş adamı, bu mâneviyat adamını yolundan çevirememiş. O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’ân-ı Kerîmde “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz” (Âl-i İmran sûresi, âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecellî etmiş.
Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir, büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebî olmak gerek! O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile
hükmediyordu. O, hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman âbidesinin karşısında eridiler, sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim-selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler, din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı, üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.
Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar, onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur Risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan birşey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur Risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler, bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler, tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershane... Onun nuru, Kur’ân’ın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırdısı, nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.

O. Yüksel Serdengeçti

Lügatler :
alâyiş : boş süs ve debdebe, lüks yaşam
âlem-i İslâm : İslâm dünyası, âlemi
âlemlerin Rabbi : bütün âlemleri idare ve terbiye eden Allah
Allah kelâmı : Allah’ın buyruğu; Allah'ın âyetinin mânâsı
Asr-ı Saadet : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı

aziz : çok değerli, izzetli, saygın
bahtiyar : talihli, mutlu
celâdet : yiğitlik, metanet
divan-ı harp : askerî mahkeme; sıkı yönetim mahkemesi

diyar : yer, memleket
ecnebî : yabancı
hakir : küçük, değersiz, önemsiz

halim-selim : yumuşak huylu, uysal
hâzır, nâzır olma : Cenab-ı Hakkın her yerde her an bulunması ve görmesi

hürmet : saygı
ırz : namus, şeref
ihtilâl : ayaklanma, karışıklık
inkılâp : değişim, dönüşüm

kesafet : katılık, yoğunluk; perde, engel
lâiklik : devlet yönetiminde dinin ve din kurallarının devre dışı bırakılmasını öngören sistem
letafet : saydamlık, incelik, açıklık
lokal : kulüp, dernek
mağrur : gururlu
mahkûm : cezalı, mahpus
mâneviyat adamı : fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren kişi

medrese-i Yusufiye : Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane
muhakkak : kesinlikle
muhkem : sağlam

mukaddesat : mukaddes olan şeyler, kutsal ve yüce değerler
münevver : aydın, bilgili
mürşid : doğru ve hak yolu gösteren
mürteci : eskiye dönmek isteyen; gerici
nâzil : inme
nefis müdafaası : kişinin kendisini savunması

nizam : düzen, kanun
nümayiş : gösteriş, gösteri
panzehir : zehire karşı ilâç
Said Nur : Bediüzzaman Said Nursî
softa : söyledikleriyle yaptıkları uyuşmayan kişi anlamıma gelen ve medrese talebelerini ve dindar kişileri küçümsemek amacıyla kullanılan bir ifade
Şark : Doğu
şerirler : şerliler, kötüler

tahdit : sınırlama, sınır koyma
takdim olunma : sunulma, tanıtılma; lanse edilme
tecellî : yansıma, görünme

teksir : çoğaltma
teşekkül : kuruluş, oluşum
ulvî : yüce, yüksek

umman : derya, okyanus
Üstad : Bediüzzaman Said Nursî


 

uður1

Well-known member
Hutbe-i şâmiye 5.4.reddü’l-evham(devamı)

HUTBE-İ ŞÂMİYE 5.4.REDDÜ’L-EVHAM(DEVAMI)
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâubaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır, istihsan ettiği libası, erkek giyse maskara olur.

Yedinci vehim: İttihad-ı İslâm cemaati, sair cemiyet-i diniye ile şakku’l-âsâdır. Rekabet ve münaferatı intaç eder.

Elcevap: Evvelâ umur-u uhreviyede haset ve müzahamet ve münakaşa olmadığından, bu cemiyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.

Saniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şartla umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.

Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve âsâyişi muhafaza etmektir.

İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak; birinde hatâ bulunsa, müfti-i ümmet olan cemiyet-i ulemâya havale etmektir.

Salisen: İ’lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksat eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlidir, hiçbirşeye feda olunmaz. Nasıl Süreyya yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikate “püf, üf” eden, divaneliğini ilân eder.

Ey dinî cerideler! Maksadımız, dinî cemaatlar maksatta ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreplerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir.

Sekizinci vehim: Ehl-i İttihad-ı İslâm olan buradaki cemaate, mânen gibi sûreten de intisap edenlerin ekserisi avam, bir kısmı da meçhulü’l-hal olduğundan, fitne ve ihtilâfı imâ ediyor.


[h=2]Lügatler : [/h] âli : yüce (bk. a-l-v)
avam : halk tabakası, sıradan insanlar
cemiyet : dernek, kuruluş, toplum (bk. c-m-a)
cemiyet-i diniye : dinî kuruluş (bk. c-m-a)
cemiyet-i ulemâ : âlimler topluluğu, âlimler cemiyeti (bk. c-m-a; a-l-m)
ceride : gazete
divanelik : akılsızlık, delilik
ecnebî : yabancı (Batılı)
ehl-i İttihad-ı İslâm : İslâm birliğinde olanlar
ekser : çoğunluk

elhasıl : kısaca, özetle
esaret-i nefis : nefsin esareti (bk. n-f-s
evvelâ : birincisi
fitne : azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
garaz : kötü maksat

hariç : dış
haset : kıskançlık
hatâ : yanlışlık, suç, günah
havale etmek : göndermek
hedef-i maksat : asıl gaye, esas hedef (bk.
--d)
hürriyet-i şer'iye : İslâmiyetin öngördüğü hürriyet (bk. ş-r-a)
ihtilâf : anlaşmazlık (bk.
-l-f)
i'lâ-yı kelimetullah : İslâmı yüceltme ve yayma (bk. a-l-v; k-l-m)
imâ etme : işaret etme, işaretle anlatma
intaç : netice verme, doğurma
intisap : bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)

istibdat : baskı, zulüm
istihsan etme : beğenme, güzel bulma (bk.
-s-n)
ittihad : birleşme, birlik (bk. v-
-d)
İttihad-ı İslâm : İslâm birliği (bk. v-
-d; s-l-m)
lâubali : saygısız, pervasız
libas : elbise
maskara : gülünç, rezil
meçhulü'l-hal : gerçek durumu bilinmeyen
mesalik : meslekler, tutulan yollar
mesleksiz : benimsediği herhangi bir yolu, düşüncesi olmayan
meşrep : hareket tarzı, metot
muhabbet : sevgi (bk.
-b-b)
muhabbet-i din : din sevgisi (bk.
-b-b)
muvaffak : başarılı
müfti-i ümmet : ümmetin müftüsü
münaferat : nefret etmeler, karşılıklı soğuk davranmalar
müzahamet : sıkıntı verme, bir noktaya yığılma
nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
riya : gösteriş
sahib-i vicdan : vicdanlı, vicdan sahibi
saika : sebep, sevk etme
sair : başka, diğer
salisen : üçüncüsü
saniyen : ikincisi
sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, zararı yararı bilememe
sefih : yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün
sûreten : görünüşte (bk.
-v-r)
Süreyya : yedi yıldızdan oluşan yıldız takımı, Ülker (Pervin) yıldızı
şakku’l-âsâ : değneği kırmak; mecâz
şems-i hakikat : hakikat güneşi (bk.
--)
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet (bk. ş-r-a)
teşekkül etme : oluşma
umum : bütün
umur-u uhreviye : âhirete ait işler (bk. e-
-r)
vasıta : aracı
vehim : kuruntu, varsayım

zındık : dinsiz



 

uður1

Well-known member
Örnek Nesildeki Ruh İnceliği

Örnek Nesildeki Ruh İnceliği
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın...”(Nûr, 63)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Kaba söz, ayıptan başka bir şey getirmez! Hayâ ve edeb de girdiği yeri süsler!” (Müslim, Birr, 78; Ebû Dâvûd, Cihâd, 1)
Kubâs bin Üşeym (ra):
“–Ben ve Hazret-i Peygamber (sav) Fil Senesi’nde doğduk.” der.
Osman bin Affân (ra) ona:
“–Sen mi daha büyüksün, yoksa Peygamber Efendimiz (sav) mi?” diye sorar. O mübârek sahâbî, şu edep numûnesi karşılığı verir:
“–Peygamber (sav) benden çok çok ve târife sığmaz derecede büyüktür. Doğumda ise ben O’ndan eskiyim...” (Tirmizî, Menâkıb, 2/3619)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
er-Râfi’: Yükselten, dilediğine şeref bahşeden, yücelten, dereceler bahşederek istediği kulunu, diğer kullarından üstün kılan demektir.
Kısa Günün Kârı
İşte örnek nesildeki rûh inceliğinin, lisâna aksetmiş bir hâli... Düşünmek îcâb eder ki, bu kadar nâzik, zarif ve ince bir lisan kullanmayı telkin eden gönül hassâsiyeti; hangi terbiyenin, hangi eğitimin mahsûlüdür?..
Lügatçe
hayâ: Utanma, utanç.
numûne: Örnek.
 

uður1

Well-known member
Sağlık Bakanlığı'ndan 50 bin kişiye 'aşı olun' mesajı

Sağlık Bakanlığı'ndan 50 bin kişiye 'aşı olun' mesajı
03 Eylül 2011 / 14:20
Türkiye'nin açlık ve kuraklıkla boğuşan Afrika'ya yardımları yurt dışına çıkanların vurulması gereken aşıları yeniden gündeme getirdi.

Sağlık Bakanlığı, Somali, Kenya, Cibuti gibi ülkelere gidenlere sivrisinekle bulaşan sarıhumma, sıtma gibi öldürücü hastalıklara karşı aşılamayı daha sıkı takip etmeye başladı. Aşılamayı yaparak uluslararası sertifika veren Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü sürekli yurt dışına çıkan 50 bin kişiye bu hafta içinde aşı olun mesajı geçecek.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun da Somalililere yardım götürmesi dikkatleri dünya üzerindeki bulaşıcı hastalıklara çevirdi. Aşılanmadan yapılan seyahatlerin ölümcül sonuçlar doğurduğunu dikkate alan Sağlık Bakanlığı Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, aşılama merkezlerini arttırdı.
8 AYDA 12 BİN KİŞİYE SARIHUMMA AŞISI
Merkezlerde yurtdışına çıkacaklara ülkelere göre aşılama yapan kurum, ayda ortalama bin 500 kişiyi sarıhummaya karşı aşıladı. Türkiye'nin Afrika'ya yardımlarıyla artan geliş gidişlerle birlikte patlama yapan aşılama son 8 ayda 12 bin kişiye ulaştı. Yurt dışına seyahat edenlere sıtmaya karşı 30 bin kutu ağızdan kullanılan tablet verildi. Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, bulaşıcı ve salgın özelliği taşıyan hastalıkların Türkiye'ye gelmesini önlemek amacıyla yeni bir uygulamaya daha geçme kararı aldı. Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın talimatıyla sürekli yurt dışına çıkan 50 bin kişiye 'aşı olun' mesajı gönderilecek. Pazartesi gününden itibaren başlayacak bilgilendirme mesajlarında seyahat sağlığıyla ilgili bilgilere de yer verilecek.
VİZE YETMEZ AŞI SERTİFİKASI ŞART
İnternet sayfasında da seyahat sağlığıyla ilgili detaylı bilgiler veren bakanlık, ülke ülke görülen bulaşıcı hastalıkları sıraladı. Kurum'un aşı ve hastalık haritasına göre özellikle Afrika, Güney Amerika'nın bazı ülkelerine giderken tifo, difteri, tetanoz, menenjit gibi rutin aşıların yanı sıra sarı humma ve sıtma aşıları da isteniyor. Dünyanın birçok ülkesi pasaport ve vizenin yanında söz konusu aşıların yapıldığına dair verilen 'Uluslararası Aşı veya Profilaksi Sertifikası' istiyor. Sivrisinekle bulaşan Sarıhumma hastalığına karşı sürekli kırmızı alarm halinde bulunan ülkeler, sertifikası olmayanları hava alanlarından geri çeviriyor. Yurt dışına çıkmadan önce http://www.hssgm.gov.tr adresinden seyahat edilecek ülkeler listesinden yapılacak aşılar ve karşılaşılabilecek hastalıklar konusunda bilgi alınabiliyor.
25 SEYAHAT SAĞLIĞI MERKEZİ
Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü'nün Türkiye genelinde, yurt dışına çıkacaklara seyahat sağlığı hizmeti veren 25 Seyahat Sağlığı Merkezi bulunuyor. Bu merkezlerde, hastalıklara karşı aşı yapıldıktan sonra bazı ülkelere giriş için zorunlu olarak gösterilmesi istenen ve İngilizce, Fransızca, Türkçe olarak hazırlanan "uluslararası aşı sertifikası" düzenleniyor. Uluslararası aşı sertifikası düzenleme yetkisi yalnızca Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü seyahat sağlığı merkezlerinin yetkisinde olduğu için "sarıhumma" aşısı sadece genel müdürlüğe ait seyahat sağlığı merkezlerinde yapılıyor. Seyahat sağlığı merkezlerinde, bulaşık bölgelere giden kişiler için zorunlu olan "sarıhumma aşısı" yapma ve "uluslararası aşı sertifikası" düzenleme hizmetleri dışında vatandaşlara, seyahat öncesi muayene, seyahat süresince karşılaşılabilecek sağlık sorunları ve korunma, aşılama, seyahat süresince ihtiyaç duyulabilecek ilaçlar konuların da hizmet veriliyor.
Zaman
 

uður1

Well-known member
Annelerdeki 'içgüdü' değil sevk-i ilahi

Annelerdeki 'içgüdü' değil sevk-i ilahi
03 Eylül 2011 / 14:28
Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber anneliğin yavrularını korumak büyük bir değişime yol açtığını ortaya çıkardı

Risale Haber-Haber Merkezi
Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber anneliğin yavrularını korumak için kadınlarda büyük bir değişime yol açtığını ortaya çıkardı. Ayı örneği verilen haberde "şefkat kahramanı" olan annelerin değişimleri "içgüdü" yorumu yer aldı.
Gazetedeki haber şöyle:
"ABD’de bilim insanları emziren annelerin doğaları gereği “korkusuzlaştıklarını” ve yavrularını korumak için bir “ayı” kadar tehlikeli olabileceklerini belirtti. California Üniversitesi’nde bebek emziren, bebeğini hazır sütle besleyen ve çocuğu olmayan 60 kadın incelendi.
Emziren kadınların kan basınçlarının düştüğünü ve hormon düzeylerinin değiştiği tespit edildi. “Anaç savunma mekanizması” diye adlandırılan bu değişimlerin dişi ayılardakiyle benzer olduğu görüldü. Bunun yavruyu yırtıcı hayvanlardan koruma içgüdüsü olduğu belirtildi."
RİSALE-İ NUR'DAKİ ANNELİK YORUMU
Risale-i Nur'un bir çok bölümünde annelerin yavrularıyla ilgili şefkat örneklerine dikkat çekilir. İnsanlarda olduğu gibi hayvanlarda da yabruları için canını feda edeceği belirtilir.
İşte annelerin yavrularıyla birlikte gelen değişime bir kaç örnek:
Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en lâtif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i valide, hakaik-i kâinat içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve valide, en kerîm, en rahîm, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir valide, bütün dünyasını ve hayatını ve rahatını, veledi için feda eder. Hattâ, valideliğin en basit ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem’asıyla, yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır. (Mektubat, On Birinci Mektup)
Hem, gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o lâtif gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.
Evet, aç bir arslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, arslana saldırması; hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarure gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor. Onlar, Onun namıyla işliyorlar. (Sözler, Onuncu Söz)
 

uður1

Well-known member
Said Nursi'nin tefsirini ilk o okudu ve bastırdı

Said Nursi'nin tefsirini ilk o okudu ve bastırdı
02 Eylül 2011 / 19:45
Turinay, Enver Paşa’nın Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu söyledi

Risale Haber-Haber Merkezi
Yeni Akit yazarı Necmettin Turinay, Enver Paşa’nın Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu söyledi.
Ülkelerin kaderi ile liderlerin kaderinin çoğu zaman iç içe geçtiğine dikkat çeken Turinay, "karizmatik, dominant liderlerin kaderi öyle bir noktaya varıyor ki, bazan ülkelerinin bahtını açıyor, bazan da kendi ülkelerinin ufkunu karartıyor da karartıyorlar" dedi.
Bunların en tipik örneğinin Enver Paşa olduğunu ifade eden Turinay, Enver Paşa'nın Said Nursi'nin yazdığı tefsiri ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu belirtti. Turinay yazısını şöyle sürdürdü:
"O kadar kahraman karakterli, inançlı ve ahlâklı, idealist birisi olduğu halde de bu sonuç değişmiyor. O, İttihatçıların hemen hiçbirine benzemez, genç yaşına rağmen etrafındaki paşalar üzerinde parıltılı tesirler bırakırdı. Nitekim çokları bilmez. M.Akif’in çok sevdiği ve önemli bazı eserlerini tercüme ettiği Sait Halim Paşa’yı sadrazamlığa getiren de Enver Paşa’dır. Bediüzzaman Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini (İşarâtü’l İcaz), ilk okuyan ve bastıran da o değil midir?
"Bunların hepsi güzel, hepsi harika!.. Fakat koca bir imparatorluğun bahtını karartan, tasfiyesini sağlayan gene Enver Paşa değil miydi? Dolayısıyla yukarıdaki özellikleri ile, o korkunç akıbeti bir arada düşününce, Enver Paşa için trajik bir vâkıa demekten başka bir şey gelmiyor elimizden.
 

uður1

Well-known member
Niyetimize göre Said Nursi'nin kapısı açıldı

Hüseyin Çağdır, İzmir-Kemeraltında senelerce halı ticareti yaptığından dolayı daha çok “Halıcı Hüseyin Ağabey” olarak tanınır. Üstad Bediüzzaman hazretlerini iki defa ziyaret etmiştir. Meşhur 1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinin sanıklarından olarak; Fethullah Gülen, Av. Bekir Berk, Av. Gültekin Sarıgül; Mustafa Birlik gibi ağabeylerle beraber hapis yatmıştır.
Ahmet Feyzi Kul ağabeyin “Ak saçlı evliya” diye hitap ettiği Hüseyin Çağdır ağabey, 2 Eylül 2005 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Mezarı Ahmed Feyzi Kul ağabeyle yakındır. Halıcı Hüseyin ağabeyi vefatının 6. yılında rahmetle anıyoruz…
***
ÜÇ GÜN BEKLEDİĞİMİZ HÂLDE ÜSTAD NİÇİN BİZİ KABUL ETMEDİ?
Sene 1958… Hayri isminde tarikatten gelme bir arkadaşımla beraber Üstadı ziyaret için Isparta’ya gittik.
O günkü anlayışımızla Hayri ve benim niyetimiz şu idi:
Bir mübarek zatı ziyaret edip, elini öpmek ve duasını almak, yâni şahsî büyüklüğünü nazara alarak ziyaret etmek. Hâlbuki sonradan anlıyoruz ki, bu kapı bu mâna ile kapalı imiş. Buna dair Mektubat’ta 26. Mektup, 4. Mebhas, 10. Mes’elede (1) izâhat var, okunmalı...
Biz kapalı kapıyı zorladığımızdan dolayı üç gün Isparta’da beklediğimiz halde görüşmek mümkün olmadı. Bir eksikliğimiz olduğunu anlamıştık. Dönmeye karar verdiğimiz dördüncü günün sabahında son bir defa daha kapıya vardık. Bir kardeş kapıyı açtı ve “Kardeşim, Üstad çok rahatsız kimseyi kabul etmiyor” derken, hizmet maksadıyla gelen bir kardeşi içeri aldılar. Niyet mühim!..
Biz mükedder olarak evin biraz ötesinde Hayri ile “Artık dönelim mi? Bir gün daha kalalım mı?” diye konuşurken gayr-i ihtiyâri başımı eve doğru çevirince evin penceresinden bir genç el ediyordu, koşarak gittik. Kapı açılmıştı, o genç bize, “Beş dakikayı geçmemek üzere Üstad sizi kabul etti” dedi.
ÜSTAD ELİNİ NİÇİN UZATMIYORDU?
Üstadımızın odasına girdik. Hakikaten Üstadımız hasta yatıyordu, sesi de kısıktı. Ben elini öpmek için eğildim, rahatsız olmasın yatarken öpeyim diye düşündüm. Fakat Üstad elini uzatmıyordu. Yanındaki ağabeye işaret etmiş, Üstadın başını kaldırıp oturduktan sonra elini uzattı, ben de öptüm. Bize “Talebeliğe kabul ettiğini ve kendi şahsını ziyaretten daha ehemmiyetli Risale-i Nur’ları dikkatle ve anlayarak okumamızı ve sadece şahsımı ziyaret için geldiyseniz yol masrafınızı vermem lâzım geldiğini, bu imkanının da bulunmadığını ve üzüldüğünü” ifâde ettiler. Tâbi sesi kısık olduğundan oradaki ağabey bize naklediyordu. Ben de “Ben halıcıyım, halı fiyatlarını öğrenmek için geldiğimi ifade ettim ve ayrıldık... (Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor–1)
1-Malûm olsun ki: Bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyevîye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhrevîye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır... (Mektubat 344)
RisaleHaber
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Göğü çok sağlam bir şekilde bina ettik
03 Eylül 2011 / 04:00
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, ez-Zâriyât Suresi 47. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hâkimiyet sahibiyiz.
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

İnsana emrettik:Bana, anne babana şükret
04 Eylül 2011 / 04:01
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Lokman Suresi 14. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: 'Bana ve anne babana şükret. Dönüş Bana'dır.'
 

uður1

Well-known member
Hutbe-i şâmiye 5.5.reddü’l-evham(devamı)

HUTBE-İ ŞÂMİYE 5.5.REDDÜ’L-EVHAM(DEVAMI)
Elcevap: Belki, ağraza adem-i müsaadesine binaendir. Hem de, madem maksadı ittihad ve ilâ-yı kelimetullahtır; teşebbüsat ve harekâtı da ibadettir. İbadet camiinde şah ve gedâ birdir. Müsavat hakikî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakîdir. Ve en müttakî, en mütevâzidir. Binaenaleyh, mânen asıl hakikat, ittihada intisap ile beraber sûreten onun nümunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate intisap ile teşerrüf edecek. Yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummanı tezyid edemez. Hem de, bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi; şems garptan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden, şimdi bu nümune-i ittihada intisap eden adama şartımız olan sünnet-i Nebeviyeyi (aleyhissalâtü vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden içtinap ve asâyişe ilişmemek, elinden gelse azm-i kat’î ile dahil olan bazı meçhulü’l-hal olanlar, bu hakikat-i âliyeyi lekedar etmez. Zira kendi lekedar olsa da, imanı mukaddestir. Rabıta da imandır. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahaneyle leke sürmek İslâmiyetin kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku’n-nas ilân etmektir. Nümune-i ittihad olan cemaatimize—sair cem’iyât-ı dünyeviyeye kıyasen—leke sürmeyi, târiz etmeyi cemî kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarikiyle bir itirazları olursa, cevaba hazırız. İşte meydan!

Benim dahil olduğum cemaat, burada tafsil ettiğim İttihad-ı İslâmdır. Yoksa muterizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cemiyet-i mütehayyile değildir. Bu dinî heyet efradı, şarkta olsa, garpta olsa, cenupta olsa, şimalde olsa beraberiz.


[h=2]Lügatler : [/h] adem-i müsaade : müsaadesizlik, müsaade etmeme
ağraz : kötü niyetliler, kinler
ahmaku'n-nas : insanların en ahmağı
aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk.
-l-v; s-l-m)
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
azm-i kat'î : kesin karar (bk. a-z-m)
bahr-i umman : Hind Okyanusu
bâtıl : sahte; İslâma göre doğru olmayan
binaen : -dayanarak
binaenaleyh : bundan dolayı
cem’iyât-ı dünyeviye : dünyevî cemiyetler, dernekler (bk. c-m-a)
cemî : bütün (bk. c-m-a)
cemiyet-i mütehayyile : hayalî cemiyet (bk. c-m-a;
-y-l)
cenup : güney
düstur : kâide, kural
ekrem : çok cömert (bk. k-r-m)
evâmir : emirler; buyruklar
garp : batı
günah-ı kebire : büyük günah (bk. k-b-r)
hakikat-i âliye : yüce hakikat (bk.
--; a-l-v)
hakikî : asıl, gerçek (bk.
--)
harekât : hareketler
içtinap : kaçınma
ihyâ : yeniden hayata döndürme, canlandırma (bk.
-y-y)
ilâ-yı kelimetullâh : Allah’ın adını yüceltmek; İslâmı ve Kur’ân’ı yayma (bk. k-l-m)
imâ : işaretle anlatma
imtisal : uyma, boyun eğme
imtiyaz : ayrıcalık
intisap : bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)
istifsar : ifade isteme, açıklama isteyerek sorma, sorup anlama
ittihad : birleşme, birlik (bk. v-
-d)
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği (bk. v-
-d; s-l-m)
katre : damla
kıyasen : benzeterek, karşılaştırarak (bk.
-y-s)
lekedar : lekeli, ayıplanmış
mânen : mânevî olarak (bk. a-n-y)
meçhulü'l-hal : gerçek hâli bilinmeyen
medih : övgü, senâ
mukaddes : kutsal; her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce (bk.
-d-s)
muteriz : itiraz eden
müsavat : eşitlik
müteneccis : pislenmiş, kullanılmaz hale gelmiş
mütevâzı : alçak gönüllü
müttakî : Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan (bk. v-
-y)
nevâhî : yasaklanmış şeyler, yasaklar
nümune : örnek, misâl
nümune-i ittihad : birleşme örneği (bk. v-
-d)
rabıta : bağ, ilgi
sûreten : görünüşte (bk.
-v-r)
sünnet-i Nebeviye : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n; n-b-e)
şah ve gedâ : padişah ve köle
şark : doğu
şems : güneş
şimal : kuzey
tafsil : ayrıntı
tarik : yol
târiz : sözle dokundurma, dokunaklı söz söylemeler, taş atmalar
tencis : necis hale getirme, pisleme
teşebbüsat : teşebbüsler, girişimler
teşerrüf etme : şereflenme
tevehhüm etme : zannetme, var sayma
tezyid etme : artırma, çoğaltma
tulû etme : doğma
uhrevî : âhirete ait (bk. e-
-r)
ulviyet : yücelik (bk. a-l-v)
unvan-ı mukaddes : kutsal unvan (bk.
-d-s)
vehim : kuruntu, varsayım



 
Üst