Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü

uður1

Well-known member
Taşı gediğine koymanın zamanı

84- Dünyada masiyetin akıbeti, ikab-ı uhreviye delildir.
85- Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedrici münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.
(Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 84-85)
Lügatler
Akıbet :
son, sonuç, netice Delil :
ispat vasıtası, doğruyu gösteren Ehemmiyet
: önem Gayr-ı muhassal :
husule gelmemiş, birden somut olarak var olmayan Hakikat:

gerçek İddihar
:
biriktirmek, saklamak İkab-ı uhrevi
:âhiretteki ceza İnayet :
yardım, lütuf Kader :
Allah’ın ezelde her şeyi takdir edip yazması Kudret :
güç, kuvvet, iktidar Maraz :
hastalık, illet, dert, bela Masiyet
:günah, isyan, itaatsizlik Muhassal-ı mazbut
:
elde tutulacak şekilde var olan, oluşan Münteşir
:yayılmış Nazar
:bakma, bakış, görüş açısı Neş’et etmek :
meydana gelmek, çıkmak, yetişmek Rızık :
maddi manevi ihtiyaca lazım olan nimet, yiyip içilecek şey Sâire
:diğer, gerisi, stok suret :
biçim, şekil Şahm
:içyağı Tedric
:azar azar, derece derece ilerlemek Terk-i âdet
:alışılmış şeyleri bırakmak Zira :
çünkü, ondan ki, şu sebepten ki


--
Taşı gediğine koymanın zamanı
04 Eylül 2011 / 10:16
Vahdettin İnce'nin yazısı

Taşı gediğine koymanın zamanı
Hikmet-i hükümet diye bir tabir var kültürümüzde. Yönetim hikmeti. Yönetme becerisi de diyebiliriz. Bu terkip laf olsun diye ulu orta söylenmiş bir söz değildir. Binlerce yıllık insanlık deneyiminin ifadesidir.
Hükümet edenlerin hikmete göre hareket etmelerinin gereği vurgulandığı gibi hikmetle hükümetin aynı kökten türeyen iki kelime oldukları, anlam bakımından birbirlerini tamamladıkları, dolayısıyla biri olmadan öbürünün etkisinin eksik ve yetersiz olacağı da bilgelikle ifade edilmiştir. Hükümet malum, (Arapça h.k.m. kökünden türeyen bir kelime olarak) yönetmek, hükmetmek demektir. Aynı kökten türeyen hikmet ise bir şeyi ait olduğu yere koymak anlamına gelir. Birinin anlamında güç boyutu, öbürünün de bilgi boyutu belirgindir. Bir yönetim için olmazsa olmaz mesabesindeki iki özellik yani. Gücün yoksa hükmedemezsin, bilgin yoksa eşyayı, insanı doğru anlamlandıramayacağın için onları ait oldukları yere koyamazsın, onlardan gereği gibi yararlanamazsın. İnsanlık tarihi ikisinden birine yeterince önem verilmediği için yerle bir olup tarih sahnesinden silinen medeniyetlerin, imparatorlukların enkazlarıyla doludur. İnsanlığın ortak tarihi deneyimiyle birlikte Türkleri ve Kürtleri iyi tanıyan, her iki topluluğun tarihin akışı içinde edindiği sosyal karakteri bilen Said-i Kürdi, Kürtlere hitaben “Türkler bizim aklımız biz onların kuvvetiyiz” derken Kürtlerle Türklerin birlikte yaşamak zorunda olduklarını vurguladığı gibi bu birlikteliğin her iki topluluğun tarihin akışı içinde edindikleri karakterlerine göre sistemleştirilmesinin gereğini de vurguluyordu.
Maalesef Türkiye devleti kurulduğu sırada Said-i Kürdi gibi alimlerin uyarıları dikkate alınmayarak bu hayati prensip göz ardı edildi. Ondandır ki Türkiye’de işler bir türlü rayına girmedi. Güç ve aklın, diğer bir ifadeyle hikmetle hükümetin arasındaki bağın kopmuş olmasından kaynaklanıyordu bu çarpık süreç. Seksen küsur yıllık sorunlu cumhuriyet tarihi ülkeyi yönetenlerde eksik olanın bu olduğunu gözler önüne seriyor zaten. Ve bu eksiklik Kürt sorununu bir ateş topu gibi kucağımıza bırakıvermiştir bugün. Bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yönetici, aralarında son derece iyi niyetli olanları da dahil, Kürdü nereye koyacağını bilememiştir. Fıtratına, tabiatına, tarih içinde şekillenmiş karakterine uygun bir yer edinemeyen Kürt de huzur bulamadığı gibi etrafına da huzur vermemiştir, vermiyor. Hikmet yoksunu yöneticilerin bulabildikleri tek yöntem güç kullanarak fiziki varlığıyla birlikte dil, kültür, yaşam tarzı gibi Kürdü çağrıştıran tüm unsurları ötelemek, gözden ırak tutmak, üzerini örtmek, doğrudan şiddet uygulanmayan durumlarda bile özgün kişiliğini ifade etmemesi için psikolojik baskı altında tutmak, dolayısıyla huzursuzluğuna gözlerini kapatmak olmuştur. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, unutulur gider diye düşünmüşlerdir herhalde. Ama olmadı işte.
Artık hepimiz kabul ediyoruz. Önümüzde öncelikli olarak çözüm bekleyen koskoca bir sorun var. Kürt sorunu. Ötelenmesi, ertelenmesi, halının altına süpürülmesi, yok sayılması mümkün olmayan bir sorun. Bazı aydınların, ya da gereğinden fazla önem atfeden acar siyasetçilerin yerli yersiz gündeme getirdikleri bu yüzden kamuoyunu fuzuli işgal eden sanal bir sorundan söz etmiyoruz.
tiyle kemiğiyle, kanlı canlı bir sorundan bahsediyoruz. Acıtan, üzen, kahreden, zarar veren, ocaklar yakan, yürekler dağlayan, bu yüzden görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan bir sorun. Yani nereden bakarsanız bakın gerçek bir sorun. Bu soruna bigane kalmak akıldan, vicdandan, insani duyarlılıktan yoksun olmakla eşdeğerdir. Bu sorunu hükümetin gücüyle ve hikmetin yol göstericiliğiyle çözmekten başka seçeneğimizin olmadığı gün gibi ortadadır.
Hükümet gücü desen, özellikle silahlı güç göstergeleri açısından belki de gereğinden fazla var bizde. Seksen senelik cumhuriyet tarihi hikmetsiz bir hükümet anlayışıyla her türlü güç kullanımını devreye sokmuş bulunduğu halde bu sorun hala bütün yakıcılığıyla devam ediyorsa, hükümetin ayrılmaz anlam ikizi hikmetin kapısını çalmanın vakti gelmiştir de geçiyor demektir. Aksi takdirde kolayca duygusallığın akımına kapılan kalabalıkların kitle psikolojisiyle devreye girip ileride hikmeti işletmeye artık imkan bırakmayan bir yıkım sürecini başlatmaları her an mümkündür. Hikmetsiz hükümet işlerin o noktaya gelmesine izin verdikten sonra da hükümet diye bir şey de kalmaz. Yakın tarih, özellikle coğrafyamızda Şah’tan, Saddam’a, Bin Ali’den Mübarek’e kadar halklarının sorunlarına hikmetle eğilip çözüm üretecekleri yerde sadece hükümetin gücüyle yaklaşan, bütün çabalarını iktidarlarının ömrünü biraz daha uzatmaya teksif eden basiretsiz liderlerin dramatik bir şekilde, hem de ülkelerinin geleceğini karartan yıkımlara sebep olarak patır patır döküldüklerini gösteren onlarca örnekle doludur.
Aklın, tarihin ve hikmetin dayattığı bu gerçeklik bu şekilde önümüzde dururken ülkemizde son günlerde bugünkü iktidara karşı beslenen umutları neredeyse boşa çıkaracak türden iki gelişme oldu. Biri, yine hükümetin, güç unsuruyla ilgili olarak atmak istediği bir adım, öbürü ise siyasal anlamda çözüm arayışı ile irtibatlı bir girişim. Sorunun ortaya çıkardığı silahlı harekete karşı asker yerine polis gücünün kullanılması ile ilgili girişim ve meclisteki bazı parti temsilcilerinden oluşan bir heyetin İngiltere’de İrlanda ve İskoçya bölgelerindeki özerklik uygulamalarını yerinde gözlemlemek üzere gerçekleştirdiği geziden söz ediyorum. Hikmet-i hükümet açısından, özellikle asker yerine polisin cepheye sürülmesine dair karar, ülkeyi idare edenlerin kafalarının hala güce endeksli olarak mı çalışıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yeni bir hayal kırıklığı mı bizi bekliyor acaba?. İskoçya ve İrlanda’da uygulanan özerkliğin incelenmesine yönelik geziye gelince, Türklerle Kürtlerin teması, birlikte aynı sınırlar içinde yaşamaya başlamaları, bir devlet olarak İngiltere’nin tarih sahnesine çıkmasından çok daha eskiye dayanır. Selçukludan Osmanlıya bin küsur yıllık bu birliktelik tarihi, herhalde bugüne ışık tutacak, kültür, tarih, toplumsal kişilik bakımından hiçbir benzerlik göstermeyen coğrafyaların deneyimlerine muhtaç bırakmayacak onlarca deneyim barındırmaktadır. Ortada böyle bir tarihsel birikim varken, her bakımdan uzak diyarlardan çözüm aramak, nasıl olursa olsun yeter ki adı çözüm olsun anlayışıyla hareket edildiğini, zevahiri kurtarma anlayışıyla hareket edildiğini düşündürüyor. Ülkenin köklü sorunlarına neşter vurması için umut bağlanan ve bu bağlamda umutlandırıcı adımlar da atan bugünkü iktidarın en can alıcı soruna bu kadar yüzeysel yaklaşmayacağına dair umudumu her şeye rağmen korumak istiyorum. Ama öbür tarafta silahlı çözüme ağırlık verildiğini gösteren adımları görünce de endişelenmemek elde değildir. Kürt sorunu gibi bir sorun nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun türünden bir anlayışla ele alınamaz, alınmamalıdır. Hele silahlı gücün asayişi teminden öte, sorunun çözümüne dair bir enstrüman olarak kullanılması bu noktadan itibaren kabul edilemez. Kürdün ve Türkün tarihine, karakterine, kültürel kimliğine uygun hikmetli bir çözümden başka seçenek yoktur.
Mesela Selçuklu Sultanı Sencer’in bölgeye ilişkin idari yapılandırması incelenebilir. Tarihte ilk kez “Kürdistan”ı bir bölge adı olarak kullanan devlet adamının bir Türk sultanı olan Sultan Sencer olduğunu da belirtelim. Özellikle İdris-i Bitlisi ile Yavuz Sultan Selim’in hükümetle hikmetin mükemmel bir örneği olarak geliştirdikleri ve ll.Mahmud dönemine kadar ilişkilerin sorunsuz bir şekilde devam etmesini sağlayan çözümden hareketle bugüne uyarlanabilecek bir model pekala geliştirilebilir.
Bundan yüz yıl önce Said-i Kürdi zamanın sultanının kapısını çalıp Kürtçenin de eğitim dillerinden biri olarak kullanılacağı ve Van’da kurulması öngörülen Medresetu’z Zehra projesini takdim ederken bin küsur yıllık medrese geleneğinin imbiğinden süzülen ilmin ve hikmetin gereğini hatırlatmak istiyordu hükümet erbabına. ll.Mahmut döneminden itibaren hakim olmaya başlayan merkeziyetçi anlayışın Türk-Kürt ilişkilerinde meydana getirdiği tahribatın bugünküne benzer devasa bir soruna dönüşmeden önce tamir edilmesini öneriyordu.
Türkçede “taşı gediğine koymak” diye de bir deyim var. Tam da söylediğimiz gibi hikmet prensibine uygun hareket etmeyi ifade ediyor. Nitekim (deyimin mecazi anlamını bir an için unutursak) taşı gediğine koymak için de hem güç (hükümet) gerekir hem de ustalık ve beceri (hikmet) lazımdır.
Hazır taşı kaldırmışken hükümetten beklenen, onu ait olduğu yere koymasıdır. Hiçbir kuvvet, bir taşı ayağına düşürmeden uzun süre elinde tutamaz da ondan.
ince.vahdettin@gmail.com
Star
 

uður1

Well-known member
Tarihçe-i hayat dersleri 11.4.tahliller(devamı)

TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.4.TAHLİLLER(DEVAMI)
Bediüzzaman’ı zehirlediler

Bundan yedi sene önce, kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasatın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr-i rezilânede, Afyon vilâyetinin Emirdağ kazasına seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur’ân-ı Kerîmin ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve namusluluğa sevk etmek olan bir fikir adamı, nefyediliyor... Her cephesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, engizisyon mahkemelerinin dahi insanoğluna reva görmeyeceği zulme, işkencelere tâbi tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor, jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.

Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor. Ecdadından misafirperverliği, ihtiyarların, garip ve kimsesizlerin yardımına koşmayı miras alan her Türk gibi, bu kaza halkı da, ilmî eserleriyle, ef’al ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdanî bir vazife telâkki ediyor.

İslâmın ve ilmin izzet ve vakarını şerefle muhafaza etmesini bilen ve asla dünya zevkleri için minnet kabul etmeyen bu şahsın, siyasî hiçbir parti ve teşekkülle de kat’iyen alâkası yoktur.

Türkiye’de iman ve karakter sahibi her fikir adamına yapıldığı gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün eserleri, mektupları en ufak teferruatına varıncaya kadar müsadere edilerek suçsuz yere hapishanelerde süründürülmüştür.

Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vali ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar, Üstada eza ve cefa etmek, hapishanelerde süründürmek bir vesile-i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfi-i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur.

Bu zulüm, bu işkencenin sebeplerini, o devrin dine karşı olan temayülünde, vicdan hürriyetine ve İslâmiyete yaptığı baskıda aramak lâzımdır. Bu halin, o devirde hiç de acayip olan bir tarafı yoktur. Zira o devirde, memlekette dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken,
bu zâtın kendi hayatını istihkar derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, imanla meşbû, hayvanî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması elbette hoş görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi geçinmeyi şiar edinenler için korkulacak bir haldir bu. Takipler, baskılar senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektuplaşanların, hizmetine koşanların evleri arandı, kendileri Afyon Hapishanesinde çürütülerek çoluk çocukları sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.

Onun el yazması Kur’ân-ı Kerîmi ile bunun tefsiri olan Risale-i Nur parçaları birer hıyanet-i vataniye evrakı imiş gibi müsadere edilip savcılıklara devredildi.

Muhakemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishanede bırakıldı.

Öyle bir an geldi ki, bu vak’aların cereyan ettiği Afyon Hapishanesi, Allah’a inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayrı hiçbir suçu olmayan mâsum vatandaşlarla dolup taştı. Onlara reva görülen zulüm, işkence, şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı, vahşet halini aldı. Nasıl Kudüs-i Şerif Yahudilerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.

14 Mayıs seçimleriyle çeyrek asrın diktatoryası zîr ü zeber edilip çatır çatır yıkılırken, millet, kendi mukadderatına hâkim olmaktan duyduğu hudutsuz bir sevinç içerisinde bayram ediyor...

14 Mayıs’tan sonra herşeyin değişeceğini beklerken yine görüyoruz ki, vali ve kaymakamlar eski alışkanlıklarına devamdalar.

Taharrî memurları yine konuşan iki-üç vatandaşın peşinde ve yine Bediüzzaman’ın evi tarassut altında. Öyle ki, bir jandarma çavuşu bile, elinde arama emri olmadan, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla müeyyed bulunan mesken masuniyetine tecavüz ediyor. Ve bu cüretkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine Üstadın kılık kıyafetiyle uğraşılıyor, devr-i sabıkta olduğu gibi, ziyaretine gelenler yine kaydedilip karakollara çağrılıyor...

Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor, hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir konulmak suretiyle.

Bu ne feci, bu ne tahammül edilmez bir haldir! Tecrit edilmiş, daimî bir tarassut altında, kapısında bekçi. O içeride ölümle başbaşa bırakılıyor.

Heyhat! Geliniz, ey ehl-i İslâm, hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlarıyla, feryatla tedavisi mümkün değil bu derdin... Allah için uğraşalım.

Nihat Yazar

Lügatler :
ahkâm : hükümler, esaslar
ayyûka çıkma : açığa çıkma
behimî hisler : hayvanî duygular
cefa : eziyet, sıkıntı

cereyan etme : olma, sürüp gitme
cüretkâr : cüret eden, cesaret eden
devr-i rezilâne : rezillik devri

devr-i sabık : önceki, geçen dönem; Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı dönemi
diktatorya : diktatörlük, baskıcılık
ecdad : atalar, cedler
ef’al : fiiller, hareketler
engizisyon mahkemeleri : Fransa’da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa’ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim

evrak : yapraklar, sayfalar; belge, doküman
eza : sıkıntı, acı

hâkim olma : hükmetme, karar verme, yönetme, egemen olma
hakların çarmıha gerilmesi : hakların çiğnenmesi, hak sahibine hakkının verilmeyip gasp edilmesi hıyanet-i vataniye
: vatan hainliği
hudutsuz : sınırsız, sonsuz
ihtirasat : ihtiraslar, aşırı istekler, hırs ve tutkular
ikamet : oturum, oturma

istihkar : küçümseme, önemsememe
izzet : değer, itibar, yücelik
kaza : ilçe
mahkûm edilme : cezalandırma, cezaya hükmedilme

masuniyet : dokunulmazlık
mesken : ev, hane, oturulan yer
meşbû : doymuş, kanmış
mevkufen : tutuklu olarak
minnet kabul etme : borç altına girme, kendini borçlu hissetme

muhakeme : yargılama
muhtelif : çeşitli, ayrı ayrı

mukadderat : kader, alın yazısı, gelecek
müeyyed : teyit edilmiş, onaylanmış
müsadere : kanunî olarak yasak görülen bir şeye devlet tarafından el konulması
müsellem : doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş
nefyedilme : gönderilme, sürgün edilme
reva görme : lâyık görme
süflî : alçak, aşağılık

şiâr edinme : prensip haline getirme
taharrî : araştırma, inceleme
tarassut : gözetleme, gözetim
tebliğ : bildirme, ulaştırma

tecavüz : saldırı, kuralları çiğneme
teferruat : ayrıntılar, detaylar

tefsir : Kur’ân’ın âyetlerini mânâ yönünden açıklama, yorumlama
telâkki : anlama, kabul etme
temayül : eğilim ve istek gösterme
terfi-i makam : makam itibariyle terfi etme, yükselme
teşekkül : kuruluş, oluşum
Üstad : Bediüzzaman Said Nursî

vak’a : olay, hâdise
vakar : ağırbaşlılık, saygınlık
vesile-i iftihar : iftihar vesilesi, övünç sebebi
zebûn : düşkün, tutkun

zîr ü zeber : darmadağın, alt üst edilme



 

uður1

Well-known member
Isınma Hakkına Sahip Değiliz!

Isınma Hakkına Sahip Değiliz!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurât, 10)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
Hz. Mevlânâ buyurur:
“Şems (ks) bana bir şey öğretti:
“Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!”
Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”
Çile çekenin hâlinden, yine çile çeken anlar. Çilekeşin dostu, yine çilekeştir. Mü’min, mâtemlerin civârında, yalnızların yanıbaşında olmalıdır. (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Aralık-2010)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
ed-Dârr: Zarar verenleri ve zararlı yönleri de olmak üzere her şeyi yaratan, elem verici şeyleri de halk eden demektir.
Kısa Günün Kârı
Kendimizi düşündüğümüz gibi başkalarını da düşünüp yardımcı olalım.
Lügatçe
uzuv: Organ.
 

keceli75

Yeni Üye
Cevap: Niyetimize göre Said Nursi'nin kapısı açıldı

"...sadece şahsımı ziyaret için geldiyseniz yol masrafınızı vermem lâzım geldiğini ..."
Allah ebeden razı olsun.
 

uður1

Well-known member
Uhuvvetin mucizeleri

Uhuvvetin mucizeleri
05 Eylül 2011 Pazartesi 06:55
1910’ların sonu, 20’li yılların ise başları… Bu tarihler, Müslüman dünya için, belki en karanlık ve en karamsar zaman dilimlerinden birini oluşturur. Dörtte üçü doğrudan Batılıların sömürgesi haline gelmiş İslâm coğrafyasının kalan kısmı da dolaylı şekilde Batının hâkimiyeti altındadır. Nitekim, sembolik de olsa hilâfeti temsil ediyor oluşuyla bütün mü’minlerin ümmet olarak birliğini temsil eden Osmanlı da, dayatılan ağır bir antlaşmanın mahkûmudur. Kendisine kalmış küçücük toprakların da önemli kısmı da gayrimüslim işgali altındadır. Öyle ki, hilâfet merkezi olarak İstanbul dahi İngilizlerce işgal edilmiş durumdadır.
Böyle bir tarihsel dönemeçte, Bediüzzaman Said Nursî’nin ise, âlem-i İslâm’ın ve Osmanlının bu mukadderatıyla bağlantılı şekilde kendi kişisel dönüşümünü yaşıyor olduğunu görürüz. Eski Said’den Yeni Said’e geçmektedir Bediüzzaman. Bu dönüşümde kritik anahtarlardan biri, ‘sünuhat’tır.
Bu kelime, hem taşıdığı anlam itibarıyla, hem de Bediüzzaman’ın bu dönemde yazmış olduğu bir küçük risale olmak itibarıyla, manidardır. Sünuhat yazarı, aklın daha öne çıktığı ‘Eski Said’den, akıl-kalb bütünlüğünün öne çıktığı ‘Yeni Said’e geçerken yazdığı bu eserinde, ‘ders-i Kur’ân’ ile aklın istimalinden sonra kalbine yerleşen mânâları anlatır. Bir kısmı bir paragraf, hatta bir cümle kadar kısa bahislerden oluşan, ama tabir yerindeyse Yeni Said’in röntgenini bize çıkaran bir risaledir Sünuhat.
Bu küçük eser, Kur’ân’dan alınan dersle hayata, hakikata ve âlem-i İslâm’a ve insanlığa dair tesbitlerle ilerledikten sonra, bizi şaşırtıcı ve sarsıcı bir bölümle yüzyüze getirir: “Rüyada Bir Hitabe.”
Hayatı ve tarihi kaderî bir bakışla okumanın talimi niteliğindedir bu bahis. Bediüzzaman, ‘helâket ve felâket asrının adamı’ olarak, Birinci Dünya Savaşından Osmanlının mağlubiyetle çıkmasının manevî sebepleri üzerine konuşmakta; bunu yaparken, Kur’ânî bir medeniyetin anahatlarını çizmektedir.
Bir helâket ve felâket tablosunun içinden Kur’ânî dersler ve kaderî hikmetler devşiren Bediüzzaman’ın bu rüyası, ‘hacda’ biter ve Bediüzzaman uyanır.
Bir karanlık tablodan geleceğin Kur’ânî medeniyetine dair ümit çıkaran bu rüya neden hacda bitmiştir peki?
Çünkü, milliyetçi şartlanmaların devreye girmesi ve karşılıklı üstünlük iddialarıyla ümmetin önce kalbî, sonra fiilî bütünlüğünün parçalanması gibi bir durumdur ki, âlem-i İslâm’ı bu perişan hale düşürmüştür. İşte bu parçalanmışlığın en aşikâr görüldüğü zemindir hac. Hikmetleri arasında ümmetin ‘tearüfle tevhid-i efkârı’nı ve ‘teavünle teşrik-i mesai’sini içeren ‘siyaset-i âliye-i İslâmiye’ de vardır. Gelin görün ki, mü’minlerin yekdiğerini tanıyıp fikir birliği sağlayacağı, yekdiğeriyle yardımlaşıp emeklerini aynı ortak gayede buluşturup birleştireceği yerde gerçekleşen, bunun tam aksidir. Milliyetçi şartlanmalar yüzünden, mü’minler, iman kardeşlerini ya renginden, ya dilinden, ya milliyetinden, ya doğup büyüdüğü beldeden dolayı kendisinden ayrıştırmış, ötekileşmiş ve hatta düşmanlaştırmış haldedir. Hac dahi, arızalı bir akıl ve hastalıklı bir kalble böyle bir ruh haline kurban edildiği için, ‘milyonlarla İslâm, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etmiş’tir. Rüyanın hacda kesilmesi bu sebeptendir.
Bu tahlili de yaptıktan sonra Bediüzzaman, Osmanlı üzerinden o günün İslâm dünyasına dair bir okuma gerçekleştirir. Ümmet idraki ihmal edilip ‘tavâif-i mülûk’ halet-i ruhiyesiyle herkesin kendi milliyetinin derdine düştüğü bu durumda, sonuç kimin hayrına olmuştur? Osmanlı ölümü kime ne yarar sağlamıştır? Bilakis, işte Hind, işte Tatar, işte Kafkas, işte Arap, işte Afrika, işte bütün âlem-i İslâm, akıllardan başlayıp kalblere sirayet eden ve fiilî bir kopuşu getiren bu ayrışmanın ve ötekileşmenin akabinde toptan ecnebi tahakkümüne maruz haldedir.
Bu hazin ve müessif hali de ortaya koyduktan sonra, yine ümitvar konuşur Bediüzzaman. Sözü, ‘fıtrî meyelân’a getirir. Fıtrî meyelân mukavemetsûzdur; onun karşısında direnmenin imkânı yoktur. Bu fıtrî meyelândır ki, olmazları biiznillah oldurur. Bir avuç su, bu fıtrî meyelan ile, donup katılaştığında koskoca topları ve gülleleri bile parçalar. Yine bu fıtrî meyelan ile, yüreğindeki şefkatın sevkiyle çocuklarını korumak uğruna tavuk camusa, keçi kurda saldırır ve püskürtür.
O halde?
O halde, eğer mü’minler imanlarının fıtrî gereğini ortaya çıkarabilseler, kalblerindeki imanı ve imandan gelen şefkati işletebilseler, bütün bu karanlık tablo pekâlâ tersine dönebilir. Yeter ki, mü’minler onları yekdiğerine yabancı, hatta düşman hale getiren aklî ve kalbî arızaları aşabilsinler; birbirlerinin varlığında var olabilsinler, akıl ve gönül birliği içinde iş ve kader birliği edebilsinler.
Sözün burasında ‘imanın mahiyetindeki harikulâde şehamete, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat’a dikkat çeker Bediüzzaman. İmandan gelen bu cesaret ve yiğitliğin, izzet-i İslâmiyeden gelen bütün dünyaya meydan okuma cesaretinin sonuçları nasıl Bedir’de görüldüyse, Mekke’den hicrete mecbur kalmış bir avuç mü’min ile onlara evlerini açan Medineli bir avuç mü’minin birlikteliğinden nasıl dünya karşılarında bile olsa hakikati bütün dünyaya yayan bir enerji hasıl olabildiyse, aynısı pekâlâ bugün de gerçekleşebilir. Yeter ki, önce kabilelere bölünmüş Mekke’deki mü’minler arasında, sonra Mekkeli Muhacirîn ile Ensar arasında tesis olunan iman kardeşliği aynı hali ve aynı kuvvetiyle bizi de kuşatabilsin: “İmanın mahiyetindeki harikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.”
Bu Ramazan, bu mânâları düşündükçe, yüreğim pırpır etti sürekli. İmandaki ve İslâm’daki kuvvetin ‘uhuvvet-i İslâmiyenin intibahı’ ile nasıl ortaya çıkabildiğini, nasıl mucizelerini gösterir şekilde kök salıp yayılabildiğini gösteren tecrübeler yaşadık çünkü. Uzak bir diyarda yaşanan bir felâkete, açlık, kıtlık ve kuraklığa karşı rengi de, dili de, milliyeti de farklı mü’minlerin iman kardeşliği ve insanî kardeşlik temelinde sergilediği inisiyatif, mü’minler arasındaki milliyetçi gerilimler aşılıp ümmet idrakine ulaşıldığında neler neler yapılabileceğine, nelerin ve nelerin çözülüp aşılabileceğine dair bir karine sunuyor gözlerimize.
Gelecekten hep ümitliydim. Bu Ramazan daha da ümitvarım. Kendi varlıklarını sürdürmek için mü’minleri birbirine düşman edenlerin fiilî, fikrî ve kalbî sultaları kırılıp, mü’minler kardeş olduklarını daha bir keşfettikçe, daha ne mucizeler göreceğiz kimbilir?
Hayalini kurmak ve rüyasını görmek bile bu kadar inşirah veriyorsa, ya gerçeği nasıl olacak dersiniz?
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Allah asla kendilerine haksızlık yapmaz
06 Eylül 2011 / 04:00
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Ahkâf Sûresi 19. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah'ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.
 

uður1

Well-known member
Allah’ın hükmüyle hükmetmek

Allah’ın hükmüyle hükmetmek
05 Eylül 2011 Pazartesi 06:50
Merhum müfessir Seyyid Kutup’un kardeşi Muhammed Kutup, pek çok İslam ülkesinde bir dizi konferanslar vermiş. Buralarda anlattığı konu, Maide suresinde arka arkaya geldiği söylenebilecek “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” ayetleri imiş. Bu konferanslarda, ağabeyinin bu ayetlere yaptığı tefsirin tashihe ihtiyacı olduğunu dile getiriyormuş.
Seyyid Kutup bu ayetlerin çok açık olduğunu, Allah bir şeyi yap dediğinde eğer insanlar yapmıyorsa, onların kâfir olacağını dile getiriyormuş.
Mesela bir memur çalıştığı yerde Allah’ın hükümlerine göre çalışmıyorsa kâfir mi olur? Bir esnaf dükkânında yaptığı satışı başka kurallara göre yapıyorsa dinden mi çıkacak? Ya bir çiftçi? Bir doktor, bir mühendis...
Seyyid Kutup’un yaptığı izaha göre, evet.
Ağabeyi kadar çok tanınmasa da İslam dünyasında bilinen bir âlim olan Muhammed Kutup’un bu konferanslara başlamasının nedeni de oldukça dikkate değer. Suriye’de 1980’li yılların başında bazı ayaklanmalar olmuş. Bu ayaklanmayı başlatanlar, Seyyid Kutup’un tefsirini göstermişler (Maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetleri) ve bazı insanların burada anlatıldığı gibi Allah’ın hükmüyle hükmetmediğini dile getirmişler. Akabinde, buna razı olmadıklarını ve Allah’ın hükmünü başa geçinceye kadar mücadele edeceklerini söylemişler. Durum oldukça ciddi bir noktaya gelmiş.
Hal böyle olunca, Muhammed Kutup, ağabeyinin yorumunun eksik olduğunu, İslam müfessirlerinin bu ayeti böyle yorumlamadıklarını, tam da bu ayaklanmaların olduğu yerde dile getirerek olaya müdahale etmiş. Bu konferanslar hüsn-ü kabul görmüş ve daha sonra talepler doğrultusunda pek çok İslam ülkesinde yapılmış. Yani Muhammed Kutup’un bu meselenin doğru anlaşılması için önemli gayretleri olmuş.
Aslında bu ayetleri izah eden çok sayıda müfessir olmuş. Onların izahlarına da bakılırsa ayet daha iyi anlaşılır. Mesela ilk müfessirlerden olan İbni Abbas radıyallahu anh (Peygamber efendimizin amcasının oğlu olup onun duasına mazhar olmuştur), “ve men lem yahkum” ayetini, “ve men lem yusaddik” şeklinde anlamak gerektiğini bildiriyor. Yani ayeti, “şayet iman etmezse” gibi bir kayıt düşerek okumak gerektiğini bildiriyor. Allah bir hüküm bildiriyor ve insanlar bu hükmü kabul etmiyorlarsa, işte o zaman bu ayet-i kerimelerin bildirdiği kâfirler, zalimler, fasıklar sınıfına girmiş olurlar. Tıpkı imanın bir şartını kabul etmemesiyle insanın dinden çıktığı gibi, burada da Allah’ın bir hükmü inkâr edildiği zaman dinden çıkıp kâfirler zümresine girilmiş olur.
Diğer türlü (yani inanç açısından ele alınmazsa) o zaman karşımızda ciddi bir sorun var demektir. Mesela Allah namaz kıl dediği için namaz kılıyoruz. Namazı tatbik etmediğimiz zaman ne olacak? Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş oluruz. O zaman kâfir mi oluruz? Oysa bunun dinî literatürde zaten bir karşılığı var ki, ona günah deniyor. Yani bir mümin inandığı halde inancının gereğini yerine getirmiyorsa ona günahkâr deniyor, kâfir denmiyor. Şayet “namaz yoktur, inanmıyorum” diyorsa, o zaman Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş olup bu ayetin hükmü dâhiline girmiş olur.
Elbette burada aslolan hem tasdik etmek hem yerine getirmektir. Ama yerine getirmekte gevşeklik gösteriyorsa kâfirdir denmez. Muhammed Kutup’un bu seminerlerine bizzat katılan Moral FM programcılarından Kenan Demirtaş’tan bu izahları dinledim. Bu, aynı zamanda bu ayet-i kerimelerle ilgili bendeki bir düğümü de çözmüş oldu. İnşaallah istifadeye medar olur...
NOT: Buradan kesinlikle Seyyid Kutup’un tefsirini tahfif ettiğim gibi bir mana çıkmasın. Bilakis Fî Zilali’l-Kur’an çok değerli bir tefsir külliyattır. Bazı ayetler için yapılan tefsirin tashihe ihtiyacı olduğunu (başta kardeşi olmak üzere) âlimler dile getiriyorlar. Yoksa bir müfessirin izahına dil uzatmak benim haddim değil.
 

uður1

Well-known member
Ramazan'daki istikametimizi koruma hassasiyetimiz!

Ramazan'daki istikametimizi koruma hassasiyetimiz!
06 Eylül 2011 Salı 06:10
Ramazan-ı Şerif'te kazandığımız dini hassasiyetimizi gittikçe zayıflatmamalı, aynı hassasiyeti daha da artırarak sürdürme azmi ve gayreti içinde olmalıyız.

Hatta bu istikameti koruma hassasiyetimiz hemen hepimizin bir numaralı meselesi olarak bizi ciddi şekilde meşgul etmelidir.

Bir başka ifadeyle diyebiliriz ki, hemen herkes istikametini koruyamama endişesini her an duymalı, kendini böyle bir endişeden müstesna ve garantide biri gibi görme rehavetine asla kapılmamalıdır. Ramazan'dan yeni çıktım, kazandığım dini hassasiyetim kuvvetlidir, öyle ise ben manen garantideyim, böyle özel bir dikkat ve hassasiyet içinde olmama gerek yoktur, gibi bir umursamazlığa kapılmamalıdır.

Bunun aksi de böyledir. Yani hiçbir ihmalkar da, 'ben Ramazan'da bile istikametimi düzeltmedim, bundan sonra da düzeltemem, öyle ise benim istikametimi düzeltmek için bir çaba içinde olmam fayda vermez!' diye peşin bir ümitsizlik kuyusuna da kendini atmamalıdır.

Dünkü durumu iç açıcı olmayabilir ama bugün iradesini güçlendirip istikametini pekala düzeltebilir, ebedi hayatını kurtarabileceği şuurlu bir istikamet çizgisine yönelebilir. Bu mutlu başlangıç her an mümkün, hiçbir zaman ümitsizliğe düşülmez...

Demek oluyor ki, istikamet konusu, hemen herkesin her an bir numaralı meselesidir! Düzgün istikamette olan, istikametini muhafaza etmek için, bozuk istikamette olan da istikametini düzeltmek için her an özel bir çaba ve niyet içinde olmaya mecbur ve hatta mükelleftir.

Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri'nden aldığımız şu önemli mesaj da bize bu dikkat ve hassasiyetimizin önemine işaret etmektedir. Hemen hepimize mesaj veren hadisinde buyurmuş ki:

-Hud Sûresi'ndeki "Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol" ayeti beni ihtiyarlattı!..

Demek ki, istikamet üzere olma hassasiyetimiz bizim de bir numaralı meselemiz olmalı, bizi de ihtiyarlatacak derecede düşündürüp titretmeli, ömür boyu istikametimizi koruma hassasiyeti içinde olmalıyız.

Nitekim bir maneviyat büyüğü, istikametimizi koruma hassasiyetimizin ömür boyu sürüp son nefese kadar devam etmesi gereği konusuna dikkatimizi çekerken şöyle çarpıcı bir uyarıda bulunmuştur...

Ona keramet gösterecek derecede istikameti düzgün bir zatı anlatırken derler ki:

-Bu zatın istikameti öylesine düzgün ki, bazen sabah namazlarını Kâbe'de kıldığı bile görülmektedir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri, 'Mühim değil!' der. 'Dicle Nehri'nin üzerinden yürüyerek geçer, suya batmaz.' derler. 'O da mühim değil!' der. 'Bahçesinde çalışırken zemin çamur olursa seccadesini havaya atıp namazlarını üzerinde kıldığı da olur.' derler. 'O da mühim değildir!' deyince sorularını şöyle değiştirirler:

-Efendi Hazretleri, o keramet mühim değil, bu keramet mühim değil de, sizin için ne mühimdir?

Cevaba bakın da, mühim olan neymiş görün:

-Benim için mühim olan der, o istikamet çizgisini, son nefesine kadar devam ettirmesidir, zamanla gevşeyip dini hassasiyetini yitirmemesidir. Anladınız mı şimdi mühim olanın, son nefese kadar o hassasiyeti korumak ve sürdürmek olduğunu!...

Demek oluyor ki, hiç kimse Ramazan-ı Şerif'teki iyi haline bakıp da kendini garantide görmesin. Yine hiç kimse de Ramazan'daki kötü halini düşünüp de 'benden istikameti düzgün bir adam olmaz' ümitsizliğine kapılmasın. Hemen herkes istikametine yönelme ve yöneldiği istikametini de koruma ve geliştirme konusunda ciddi bir gayret ve azmin içine girsin, Allah Resulü'nü ihtiyarlatan istikamet üzere olma titizliği, hemen hepimizin saçlarımızı beyazlatacak derecede bir numaralı meselemiz olduğunun farkına varılsın!..

Son soru:

-Böyle bir hassasiyetimiz söz konusu mu yaşadığımız Ramazan-ı Şerif'ten sonra? İstikametini düzeltenler istikametini korumak için, düzeltemeyenler de düzeltmek için kendimizi ihtiyarlatacak derecede bir hassasiyet ve gayret içinde olmamız gerektiğinin farkında mıyız? Ne dersiniz?..
Zaman
 

uður1

Well-known member
Değişim karşısında İsrail

Değişim karşısında İsrail
05 Eylül 2011 Pazartesi 07:10
Dünya değişirken İsrail değişmeden kalacak mı? İşte İsrail'in temel sorunu budur.
Eski dünyada, İsrail'in işi oldukça kolaydı. İki kutuplu dünyada, güçlü olanı arkasına alıp, dünyanın her ülkesine dağılmış, o ülkelerde ezilmiş psikolojileriyle yaşayan Yahudiler'in desteğiyle hareket ederken, neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan bütün Ortadoğu'yu yaklaşık yarım yüzyıldır istediği gibi yönlendirdi.
Arap dünyasının o dönemki perişanlığı, bu dünyanın yönetimine egemen olmuş siyasal rejimlerle doğrudan doğruya bağlantılıydı. Halklarına düşman olan siyasal rejimler, iki kutuplu dünya politikası içerisinde bir yere tutunarak ayakta kalmaya çalışırken, Filistin sorunu ve İsrail'le ilişkileri onlar için hayati bir önem arz etmekten uzaklaşıyordu.
Eski dünyanın İsrail'i
Türkiye ise zaten Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakına girmek durumunda kaldığı için, İsrail'in birçok insanlık dışı saldırısı karşısında, resmi düzeyde yapılan çoğu içi boş, anlamsız cümlelerden oluşan kınamalardan öteye bir şey söyleyecek durumda değildi. Hatta öyle ki, bir yönüyle kendisini İslam dünyasının dışında gördüğü için böyle bir tavır takınmak, Türkiye için ve Türkiye'nin Batıcı yönetim anlayışı için bir çelişki olarak dahi algılanmıyordu.
Bugün İsrail'in eski politikalarını sürdürülemez hale getiren, yeni bir uluslararası sisteme doğru giden, ciddi bir değişim yaşanmaktadır. Artık eski yapıyı ve ilişkileri üreten anlayışın, İsrail'de bile yaşama ihtimalinin giderek zayıfladığı bir döneme girilmiştir.
Küreselleşme, bir ağ gibi bütün ülkeleri belli fonksiyonlar etrafında, hem birbirleriyle hem sistemin bütünüyle etkileyecek yeni bir ilişki biçimi üretmiştir. Bu ağda yer alan ülkelerin bölgesel etkinlikleri ile sistemin bütününe yönelik etkilerinin karşılıklı olarak birbirinden beslendiği bir uluslararası düzen söz konusudur. Önceki kapalı ulusal yapıların güçlü olanlarının, bütün dünya üzerindeki egemenliğine dayanan ilişki biçimi, bir anlamda yerini hegemonik bir yapıya bırakmıştır.
Bu "ağ teorisi"nin ifade ettiği şey, dünyanın her bir ülkesinin kendi ekonomik, siyasal, teknolojik avantajlarına göre bölgesel işbirliği alanları yaratması ve ilişkilerden ürettiği 'politik fazla'nın, uluslararası sistemde kendisine yeni bir statü imkânı yaratmasıyla ilgilidir.
Arap baharıyla daha çok görünür hale geldi ki, Arap coğrafyasında eski rejimlerin değişmesi, bölgede Türkiye'nin bu ülkelerle kurduğu ilişkilerin güçlenmesi, Türk dünyası denilen coğrafyanın her geçen gün kendi kaynaklarını daha iyi yöneterek, ileriye doğru adım atmalarıyla birlikte düşünüldüğünde, bütünüyle bölgenin uluslararası sistem içindeki statüsünü harekete geçirecek potansiyel yaratmıştır.
Sistem içi statü değişimi
Benim 'küresel etki ağı' dediğim bu süreçte, Türkiye'nin yürüyüşü her geçen gün hızlanmaktadır. Bir başka ifadeyle Türkiye küresel değişimi hissedip, bunu yönettikçe, bölgeyle beraber kendisini de sistem içinde bulunduğu konumunu da değiştirmeyi başarmaktadır.
Bu değişimin en fazla algılandığı yer neresidir, sorusunun cevabının ABD olduğunu sanırım herkes bilmektedir. Şüphesiz ki, bunun en çok farkında olan da ABD'nin kendisidir. İsrail bu durumu anlamamakta ısrar ettiği müddetçe, hem yaşadığı sorunlar yoğunlaşacak hem de Batı'nın, başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok yerinde yaşayan Yahudiler'in desteğini kaybetmeye başladığını görecektir.
İsrail'in politik araçları, yükselen yeni dünya sisteminin kabul edeceği araçlar değildir. Devlet politikası haline getirilmiş şiddet, yeni yerleşim alanları açmak üzere örgütlenmiş işgal ve her türlü insan hakkını ihlal eden uygulamalar, bugün artık hiçbir uluslararası platformda meşru görülme durumunda değildir.
Bugün
 

uður1

Well-known member
Bayramı zehir ettiler

Bayramı zehir ettiler
05 Eylül 2011 Pazartesi 07:12
9 günlük bayram tatilinin sonunda 150'ye yakın kişi hayatını kaybederek yakınlarını hüzne boğdu.
Vefat edenler, sakat kalanlar, yetimler, öksüzler... Maddi hasarın hadd u hesabı yok.
Ne ilginçtir ki bayramın kana bulanacağı biliniyordu. Devlet tedbirler aldı, polis günlerce uyumadı her kavşağı denetim altına aldı, medya "Aman dikkat!" nev'inden yayınlar yaptı... Yine de korkulan başımıza geldi, ölümlü kazalar yaşandı. Ölenlerin yakınlarına Allah'tan sabır diliyorum...
Ancak anlamak mümkün değil! Yollarımız beş-on sene öncesiyle kıyaslanamayacak kadar modern hale geldi. En ücra köşelerimizde bile ya otoban bulunmakta ya da duble yol. Devlet yapacağını yapmış, dağları delmiş tüneller açmış, yol kenarlarına gayet modern tesisler kurulmuş ki insanlar dinlenebilsin. Heyhat! Beş-on sene önce lüks sayılan arabaların yüzüne bakan yok artık. Yüksek kapasiteli araçların acil fren sistemlerinden kaza anında devreye giren tedbirlerine kadar pek çok avantajı bulunmakta. Buna rağmen insanlar trafikte can veriyor. Neden?
Maalesef acı gerçekle yüz yüze gelmek zorundayız: Yol ve araçlardaki kalite artışı kadar sürücü seviyesindeki çıta yükseltilemedi. İnsanlar trafikte birbirine saygı duymuyor; tıpkı hayatın diğer alanlarında saygı duymadığı gibi. Araba sürme kültürümüz yok. Kurallara uyma alışkanlığımız hâlâ çok zayıf. Siz çok dikkatli olsanız, kurallara uysanız bile bir başkası şımarık ve serseri tarzıyla gelip başınıza bela kesilebiliyor. Hiçbir modern ülkede bu kadar vahşetle, dehşetle, şehvetle araba kullanan ve hesaba çekilmeyen insan yaşamıyordur; bundan emin olun.
Uzun yıllar sonra bir bayramda sıla-ı rahim yapmak isteyince trafiği yerinde izleme imkânına kavuştum. Bir annenin, kanlar içinde ters dönmüş arabadan çıktığını gördüm. Bir yavrucağızın hıçkırıklar içinde annesinin başında gözyaşı döktüğüne şahit oldum. Şehirler arası bir otobüsün bir aileyi göz göre göre yolun dışına itişine ve olayı gören vatandaşların tepkisine, şoför ve avenesinin kahkahalarla cevap verdiğine rastladım. Sürekli şerit değiştiren ve her hareketiyle hem kendini hem başkalarını tehlikeye atan onlarca sürücüyü anlamaya çalıştım. Bazıları eğitimli insanlara benziyordu. Hatta önemli bir kısmı aile reisiydi, belki torun tosun sahibiydi. Yani dışarıda görseniz gayet normal ve beyefendi bir insan sanırsınız. Ancak trafikte 'makas atma'yı maharet sanıyor, sürekli hız sınırını aşıyor, öndeki aracın tamponuna kadar yaklaşıp sürekli selektör yapıyordu. Peki ne oluyor da sade vatandaş direksiyon başına geçince adeta gözü dönüyor, aklı başından gidiyor, şuuru dumura uğruyor? Bu soruya cevap bulmak zorundayız!
Trafikte ödediğimiz bedel, o mel'un terörü çoktan solladı. Geçenlerde Twitter'dan şu soruyu yönelttim: "Aranızda trafik kazası sonucu bir yakınını kaybetmeyen kaldı mı?" sadece bir kişiden, "Hiçbir yakınımı kaybetmedim ama böyle bir akıbetten korkuyorum." cevabı geldi. Aynen öyle! Neredeyse her ferdin bir yakını canını trafik kazasında kaybetmiş durumda ve hâlâ ufukta umut vaat edecek bir gelişme gözükmüyor... Elbette, trafik kurallarına azamî ölçüde riayet ettiği halde başına kaza gelenler de var.
Tabii ki meselenin devlete bakan yönleri var. Kurallar daha sert uygulanacak, cezalar caydırıcı olacak, ehliyetler üzerindeki denetim artacak, bazı sürücüler için modern ülkelerde olduğu gibi psikolojik tedaviler ve gözetimlere başvurulacak, sabıkası kabarık sürücüler için hapis cezaları devreye girecek, alkollü sürücüye göz açtırılmayacak vesaire. Hatta bu tedbirler de yetmez; demiryollarında ve hava yollarında yapılan muazzam çalışmalara daha çok ağırlık verilerek insanların ulaşım alternatifi artırılacak. Ancak her şey sonuçta bir soruda kesişiyor: Direksiyon başına oturan adamın kendini kaybetmesi nasıl önlenecek, cehalet ve vahşete esir olmasının önüne nasıl geçilecek? Meselenin bam teli bu!
Belki de her şeye sil baştan başlamak gerekiyor. Ta ilk mektepten başlayıp 70 yaşındaki sürücüyü de kapsayacak şekilde insana saygı ve tahammül kültüründen bahsetmek, onu fıtratımızın bir parçası haline getirmek şart. Burada en büyük görev (eğitim kurumları kadar) medyaya düşüyor. İlle de, "Ben araba sürerken başkalaşırım ve canavarlaşırım." diyenin de yakasına kanun yapışacak. Yoksa daha çok kan akacak ve maalesef bayramlar herkese zehir olacak.
Hocaefendi'den trafik kazaları ikazı
İnsan hayatını ilgilendiren ve ucu vicdanlara dokunan her mevzuun dinî ve ahlakî prensiplerle ilgisi vardır. Trafik de öyle. Kurallara inadına uymayan ve kasten insan hayatını tehlikeye atan adamın kanun yakasına yapışmalıdır; ancak dinî prensipler de onu erdemli davranmaya (terğip ve terhip yoluyla) davet etmelidir. Nedense bu konularda yeterince açıklama yapılmıyor...
Fethullah Gülen Hocaefendi'den trafikle ilgili şu hayati satırları sizlerle paylaşıyorum; çok önemli: "Trafik kurallarına uymak bir vatandaş olarak, ondan önce de bir Müslüman olarak bizim görevlerimizdendir. Hatta meseleye fıkhî açıdan yaklaşacak olursak, trafik kurallarına uymanın vacip olduğunu bile söylemek mümkündür. Çünkü bu kurallar, uzun deneme ve araştırmalar sonucu elde edilen, 'iki kere iki dört eder' kat'iyetinde olmasa da yine de bir kesinlik ifade etmektedir. Meselâ, trafik kazalarına sebep olan âmillerin başında aşırı hız gelmektedir. Bu açıdan şehir içi ve şehir dışında belirtilen hız limitlerine uymanın vacip olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, hız limiti aşılıp, bunun sonucunda ölümlü bir kaza meydana gelmişse bu kaza, cinayet hükmünde değerlendirilebilir. İslâm fıkhında buna şibh-i amd/kasta benzeyen öldürme denir... Ayrıca İslâm fıkhının özünde bulunan bir başka prensip de şudur: 'Başkasına zarar verici her fiilden kaçınması mümkün iken kaçınmayan ve ihmalkâr davranıp ihtiyatı elden bırakan kişi o işin sonucundan sorumlu tutulur.' Trafik kazalarına bu açıdan da bakıldığında kazaya sebebiyet verenlerin sorumlu olduğunu söylemek mümkündür."
Özetleyerek iktibas ettiğim bu satırlar bile trafik ile ilgili ne kadar büyük bir sorumluluk taşıdığımızı ortaya koyuyor. Ne dersiniz?
Zaman
 

uður1

Well-known member
Muhatabiyet çeşnisi

Muhatabiyet çeşnisi
06 Eylül 2011 Salı 07:16
Yakın zamanda yakın sayılacak çevremde Kur’an’a muhatap olma şekillerine şahit oldum. İçerik değişmese de hepsi ayrı bir muhatabiyet içeriyordu; okuyan insan, okunan Kur’an’dı. Belki de Kur’an insanı okuyor, insan da ondan Kur’an’ı okuyordu. Kur’an ile kalp, karşılıklı birbirine bakan ayna değil mi?
Biri bir haber üzerine çıktığı okuma yolculuğundan hafız olarak döndü. Kırkın üzerinde yaş ile içinde yaş ve kuru her şey olan Kur’an’ı beş yıl gibi bir sürede hıfzetti. Azim, gayret, sebat ve gelen inayet... İnayet imdada yetişmeseydi hafız olmak mümkün müydü? İhlas ve gayretle Rahmet kapısı çalınmasaydı hafiziyet tecellisi inayetle kendini gösterir miydi? Zamanım yok, işim çok bunlar ne gibi sözler?
Bir diğeri altı yıl gibi okuma süresi sonunda mana yüklü donanımla döndü. Kelime, ayet okumalarını aklına, kalbine nakşetti. Gözünde, gönlünde, yüzünde okumanın eseri nuraniyet, tebessüm ve sekine belirdi. Boş ve boşa konuşmuyor; hayatı, hadiseleri kelam-ı ezeli ile anlamlandırıyor, o pencereden bakıyor; güzel görüyor, güzel düşünüyor, hakiki lezzet alıyor. Ziyaretine gitmek zevk, sohbeti sürur veriyor.
Bir diğeri çok ve değişik kitap okuyor. Sonrasında Kur’an meali okumaya yoğunlaştı. En zevk aldığı, en etkilendiği meal okuma olduğunu söylüyor. Gölgesinden bu kadar etkilendiğine göre bir de aslından okusa kim bilir ne kadar yüce hikmetler devşirecek? Asıla, öze, özgünlüğe, özgürlüğe giden okumada buluşması duasıyla…
Bir başkası da doğrudan Kur’an’ı az okusa da Kur’an’ı anlama yolunda değişik kitaplar okuyor, mealler takip ediyor. Afaktan enfüse yolculuk…
Bir başka talebe adayı da iş yerinin bir odasını mescide cevirmiş. Kur’an ve Risale haricinde kitap yok. Yoğun Risale okumalarını akşam sohbetleri ile süslüyor, namaz dersleri ile ziynetlendiriyor. Kur’an’ı anlama okulu Risale-i Nurları okumakla Kur’an talebesi olma yolunda ilerliyor. Zaten Nur Risaleleri takipçilerini Kur’an’a müdakkikane muhatap olma liyakatine kazandırmıyor mu? İki haftadan, iki aya, iki yıla, yirmi yıla, bazen bir ömürde ancak alınıyor bu diploma. Bu kapıya kim gelmiş de boş dönmüş?
Bu misallerden hangisi olmak istersiniz? Belki hiç biri, belki yepyeni bir okuma şekli seçmek dilersiniz, belki de hepsini sentezlemeyi düşünürsünüz. Önce okumayı seçmek, sonra az da olsa devamlılığı tercih etmek, sebatı bırakmamak ve inayeti beklemek.
İlk emir “oku”, durmak zamanı mı?
 

uður1

Well-known member
Ramazan risalesi okuyan Hıristiyanlar oruç tuttu

Ramazan risalesi okuyan Hıristiyanlar oruç tuttu
05 Eylül 2011 / 23:39
Risale-i Nur okuyarak Müslüman olan Filipinli Sally hanımın ilginç hayatı...


Röportaj: Abdurrahman Iraz-RİSALEHABER

BABAM “O ZAMAN ALLAH SENİNLE OLSUN” DEDİ

Daha sonra neler yaşadınız?

Akrabalarımdan ve çevremdekiler “sen bu Müslümanlarla çok takılıyorsun, her yere gitmeye başladın onlarla yoksa Müslüman mı olacaksın” diye sorduklarında da şiddetle reddediyor ve “hayır, asla Müslüman olmayacağım” diyordum.

Bu yaşadığınız olaylardan ne kadar sonra Müslüman olmaya karar verdiniz?

İlk tanışmamızdan Müslüman olmaya karar vermem süresi üç ay sürdü. Ben bir hayat istiyorum, bir hayat arzuluyorum, bu hayat ancak İslamiyetle mümkün. Benim arzu ettiğim hayat ancak İslamiyetle mümkün. Ama tabi bu niyetim var biliyorum ama bir çok şeyi de düşünmeniz lazım. Ben Müslüman olacağım o zaman tesettüre girmem lazım, arkadaşlarımla partiye gitmeyeceğim, tesettüre gireceğim, beş vakit namaz kılacağım, bir daha plaja gitmeyeceğim, yüzmeye gitmeyeceğim, arkadaşlarım bana ne diyecek, komşularım bana ne diyecek, akrabalarım bana ne diyecek. Kısa bir süre de olsa bunları düşündüm.

Anne-babanızın yaklaşımı nasıldı?

Babama anlatmayı düşündüm. Babam bana “tamam” derse ben de tamam. Tamam demezse ne olacak? Babamı telefonla aradım ve ben sanki İslamiyete girmek gibi bir düşünceye girmek gibi bir hal içersindeyim, öyle uzun bir cümle ile konuştum. Babam dedi ki “görünen o ki aradığın hakiki mutluluğu bulmuşsun gibi gözüküyor. Tamam, konuşmandan bu anlaşılıyor. O zaman Allah seninle olsun” dedi. Daha sonra da vefat etti.

BABAMIN VEFATINDA, YEĞENLERİM ONA RİSALE-İ NUR OKUYORLARDI

Babanız Müslüman oldu mu?

Hazreti Muhammed’in peygamberliğine inanıyordu. Vefatından bir-iki gün evvel aradı. Çok dua etti “mutlu musun” diye sordu. Ben de “çok mutlu olduğumu” söyledim. Çok dua etti. Vefatında, yeğenlerim Risale-i Nur okuyorlardı ona.

Daha önce İslamiyeti hiç araştırmış mıydınız?

Benim gibi bir insan İslamiyeti pek fazla araştırmaz. Barış arayan, huzur arayan birisi İslamiyeti çok fazla araştırmaz. Niye böyle olmaz çünkü, medyanın İslamiyeti nasıl gösterdiği aşikar. Kütüphanelerde İslamiyetle alakalı bir şey yok. Zaten Hıristiyan bir toplulukta yaşıyorsunuz. Yani size İslamiyeti hatırlatacak bir şey de yok. Kütüphaneler böyle olduğu gibi kitapçılarda da İslamiyete ait kitaplar yok. Bir defa gittik Camiye. Kendimizi sokak çocuklarının fotoğrafını çeken üç dört arkadaş gibi göstererek yaklaştık. Bize “sakın oraya gitmeyin canlı olarak oradan çıkamazsınız” demişlerdi. Caminin önüne kadar geldik, kapıyı imam açtı, bize çok sert ve sinirli bir şekilde “ne istiyorsunuz” diye bağırdı. Biz de kapı açılınca içeride namaz kılan insanlar gördük. İşte bir iki şey sormak İslamiyet hakkında bilgi edinmek istediğimizi caminin içerisine girebileceğimizi sorduğumuz zaman sert bir şekilde buraya sadece “Müslümanlar girebilir” diye kapıyı üzerimize kapattılar. İslamiyetle alakalı araştırmamız bu kadar oldu.

PAPAZA İSLAMİYETİ SORDU PAPAZ NE CEVAP VERDİ?

İslamiyete yaklaştığı zaman ne oldu?

Derinlemesine bu meseleyi düşünmem lazım dedim. Çünkü çevremdeki herkes beni uyarmaya başlamıştı. Hatta en yakın arkadaşım Stefan, -o da şimdi Müslüman elhamdülillah- bile bana “seni kullanıyorlar, kullanılmak üzeresin, çok kötü şeyler olacak dikkat et, sen kurban olacaksın” demeye başladı. Dolayısıyla benim de çok derinden düşünmem lazımdı. Bana bu şekilde tepki geliyordu. Karar anına geldim. Bu karar o kadar önemli ki bundan sonraki hayatım buna göre şekillenecek. Çok dua ettim. “Daha sonra Müslüman ol, daha sonra Müslüman ol” diye şeytan telkin ediyordu.

Size o telkini şeytanın yaptığını anlıyor muydunuz?

Şimdi anlıyorum o zaman bunu tam anlayamıyordum. Kardeşime sormak için en son artık karar verdim. Onun yanına gideyim ona sorayım dedim. Ciddi bir şekilde diyeyim ki “ben böyle böyle düşünüyorum. Buna karar vermek üzereyim, senin hakikaten fikrini ciddi olarak merak ediyorum” diyecektim. Otobüse bindim, giderken -şimdi anlıyorum şeytan olduğunu- şeytan bana “daha sonra Müslüman olursun, beş sene sonra olursın, ölüme yaklaştığın zaman olursun, hem daha iyi olur böyle” vesaire şeyleri söylüyordu. Fakat o an rüya aleminde gibi bakıyorum otobüs ters çevrilmiş ve ben otobüsün altında ölüyüm. Öyle görünce “ben sanki ne zaman öleceğimi biliyor muyum ki, böyle düşünüyorum” dedim ve bir anda vazgeçtim döndüm tekrar. Otobüsteki o haletimi Vilma diye bir arkadaşım var avukat, ona da telefon açtım dedim ki “ben Müslüman olmaya karar versem sen benim hakkımda ne düşünürsün veya İslamiyet hakkında ne düşünüyorsun.” O tabiiki Hıristiyanlığın tam tersi olduğunu İslamiyete giren bir insanın Allah’a düşman olacağını söyledi. Öyle düşünüyordu. Bir papaz arkadaşına telefon açmış, “benim bir arkadaşım Müslüman olmak istiyor” demiş. Papaz demiş ki “Hıristiyanlıktan İslamiyete geçen bir insan kötü bir insan olmaz, İslamiyet de iyi bir dindir. Allah’a da düşman olmaz biz çoğu yerde aynı fikirleri paylaşıyoruz Müslümanlarla.” Papaz öyle söylemiş. Bunun da bana tesiri oldu.

BEN DE BUNDAN SONRA HER ŞEYİMİ ALLAH’A VERECEĞİM

Kardeşinize gittiniz mi?

Otobüsteki haletimden dolayı, artık kardeşime (aslında büyüğümdür, ağabeyim olur) sormadan önce Müslüman olmaya karar vermiştim. İşte böyle bir hidayet için asırlardan beri sanki kaybettiğim bir şeyi bulmak gibiydi. Bunun şükrü nasıl eda edilir diye de çok düşündüm dedim ki “bundan sonra madem her şeyi bana Allah verdi ben de bundan sonra her şeyimi Allah’a vereceğim.” Kendi kendime şehadet getirmiştim ama ertesi günde Muhammed Rıza ve kardeşlerin huzurlarında şehadet getireyim dedim.

Türkiye’de İslama girenler için törenler yapılır. Öyle bir şeyler yaptınız mı?

Gizli tutmamız gerektiğinden sadece bu iki talebem bilsin istedim. Şehadet getirdim onlar da şehadetimi dinlediler. İki hafta sonra başımı örttüm. Müslüman olduktan sonra bazen kullanıyordum, bazen kullanmıyordum ama iki hafta sonra tamamen kullanmaya başladım. Namazlarımı da önceden kılıyordum. Hıristiyanken namazları öğrenmiştim. Müslüman olduktan sonra beş vakit kılmaya başladım. Daha Hıristiyanken öğrencilerimden müsaade isteyip namaz kıldıkları anları müşahede etmiştim, onları seyrediyordum. O anki hallerinden etkilendiğim için onlar gibi olayım diye namaz kılıyordum.

Müslüman olmadan önce kıldığı namaz anlarında ne hissediyordunuz?

Ruhani bir rahatlık hissediyordum. O huzur halini yakaladıktan sonra, insanların artık söyledikleri şeyi umursamaz hale geliyorsunuz. Müslüman olduktan sonra her şey değişti. Eski kimliğimi hatırlayamıyorum artık.

Ailesi ile ilişkileriniz nasıl?

Ailemle ilgili çok fazla büyük sıkıntı yaşamadım. Onlara da Risale-i Nur kitaplarından verdim. Benim mutlu olduğumu görmeleri, hayatımın değişikliği onları çok mutlu etti. Bazı yeğenlerim İslamiyeti kabul etti. Benim bir kız yeğenim de Manila’da kız dershanesinde, Risale-i Nur’un davasını görenlerden birisi. Müslüman olduktan sonra bir şeye karar verdim. Ben bundan sonraki bütün vaktimi Allah’ı anlatmaya ayıracağım. Benim ülkemde Allah’ı bilmeyenler çok var, ben onlara bütün vaktimi, işim gücüm bundan sonraki hayatım, Risale-i Nur vasıtasıyla Allah’ı anlatmak olacak. Fakat bundan önce benim kendim öğrenmem lazım.

Türkiye’ye davet edildim. 2004 senesinde Gaziantep’te Nazım Gökçek abilerin dershanesinde yedi ay kaldım. İstanbul’da kaldım. 2004 yılı Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna geldim. Nur cemaatlerinin çeşitli fraksiyonlarını tanıma fırsatı buldum. Her gün ağlıyordum. Her gün mutluluktan ağlıyordum. “Burada bulunduğum her gün için, bütün bu nimetlerin karşısında Allah benden ne istiyor” diyordum.

HIRİSTİYAN ARKADAŞLARIMA RAMAZANI ANLATTIM ORUÇ TUTTULAR VE KADİR GECESİ MÜSLÜMAN OLDULAR

Gaziantep’te, İstanbul’da kaldınız. Bir eğitim sürecinden geçtiniz, sonra Filipinler’e gittiniz…

Ramazan gelmekteydi. Ramazan risalesini okuduk beraber. Arkadaşlarım Hıristiyandı onlara Ramazanı anlattım. Ramazanın hikmetlerini okuduğum zaman dediler ki “Ramazan gelsin biz de oruç tutacağız.” Üç arkadaşım Hıristiyan olarak oruç tuttular. Kadir gecesi de Müslüman oldular.

Türkiye’de kalmanın en önemli noktası dershanede kalmanın mahiyetini anlamam oldu. Döner dönmez Filipinlere dershane açmak istedik. Manila’da hanımlar dershanesi açtık. Malavi’de dershane açtık. Güney bölgesinde. Müslüman bölgesinde. Hiç kimseyi tanımıyorduk, ne olduğunu bilmiyoruz orada, o şekilde gittik. İhsan Kasım abiler gelmişlerdi o zaman 2005’te. Biz de döndük bir sempozyum icra ettik. İhsan Kasım abi, Faris Kaya abi, Şükran Vahide abla, Mehmet Fırıncı abiler gelmişlerdi. Malavi’de bir sempozyum oldu. İhsan Kasım abi bana “burada çok büyük ihtiyaç var, buraya gelmeniz lazım” dedi. Ben de geldim. Orada tek başıma dershane açtım.

(Muhammed Rıza: Saliha ablanın bahsettiği bölge şöyle: Bunlar Manila’da kalıyorlar. Manila İstanbul gibi bir yer. Biz bu arkadaşa diyoruz ki Batman’a gideceksin. Yani bunu karşılaştırmak için söylüyorum. Malavi 150 bin nüfuslu bir yer. Manila 15 milyon nüfuslu bir yer. Malavi Bölgesi Müslümanların yaşadığı bir bölge, sürekli terör olaylarıyla gündeme gelen bir yer. Müslümanlarla, Hıristiyanların çatışmalarıyla gündeme gelen bir yer. Siz Manila’dayken “ben Malavi’ye gideceğim” derseniz “siz deli misiniz” derler. Böyle olduğu halde hiçbir şeyi düşünmeden hizmet için gitti orada hizmete başladı.)

(Devam edecek)
 

memluk

Hatim Sorumlusu
Cevap: Bayramı zehir ettiler

bu haberin makele yada menkıbelik yönü nerde uğur kardeşim , biraz daha dikkatli olalım konu açarken ...
 

insanFakiri

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
 

uður1

Well-known member
Said Nursi Kürtçülüğe karşı halkı uyarmıştı

Said Nursi Kürtçülüğe karşı halkı uyarmıştı
06 Eylül 2011 / 15:51
Palabıyık, Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirterek Said Nursi örneğini verdi

Risale Haber-Haber Merkezi
Muş Alpaslan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Adem Palabıyık, Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirterek Said Nursi örneğini verdi.
Yeni Asya'da Hasan Hüseyin Kemal'e konuşan Palabıyık, Kürt meselesinin hallinde din adamlarına büyük görev düştüğünü belirterek, “Cumhuriyetin ilânından sonra alınan radikal kararlar ve sonrasında gelen değişiklikler bu sosyolojik yapıyı tahrife uğratmıştır. İstiklâl Mahkemelerinde idam edilen din âlimlerinin oluşturduğu boşluklar, sonraki yıllarda doldurulamamıştır” dedi.

Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirten Palabıyık, “Bu dönemde özellikle dünya konjonktüründen de kaynaklı olarak ulus devlet sürecini en son tamamlayan bir ülke olması ve bunun getirdiği değerleri kendi devlet sisteminde uygulamaya koyan bir Türk ulus yapısına tepki olarak doğmasıdır. Tabiî bu aşamanın—Kürtçülük bilincinin—daha da derinleşmesinin en önemli nedeni de Doğu ve G. Doğu’da hakim olan medrese sisteminin bitirilmeye çalışılmasıdır. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar buralarda mevcut olan medrese sistemi, Kürt halkı açısından oldukça önemlidir. Sosyolojik açıdan halkın eğitilmesinin ve belki de halka yön verilmesinin en önemli etkeni sayılabilir. O dönem mevcut şeyhler, aşiret reislerinin çözemediği sorunlara çözüm bulabilmekte ve toplumsal konsensüsü sağlayabilmekteydi Bediüzzaman Said Nursî’nin bir dönem yaptığı da budur. Onun aşiret reisleri ile olan münasebeti, o dönem bir din âliminin ne kadar önemli bir konumda olabileceğinin en önemli kanıtıdır. İşte Cumhuriyetin ilânından sonra alınan radikal kararlar ve sonrasında gelen değişiklikler bu sosyolojik yapıyı tahrife uğratmıştır" şeklinde konuştu.
 

uður1

Well-known member
Risale-i Nur Bengalcaya çevrildi

Risale-i Nur Bengalcaya çevrildi
06 Eylül 2011 / 19:01
Onlarca dile çevrilen Risale-i Nur Bengalcaya da çevrildi

Sorwar Alam'ın haberi:
Yoğun bir şekilde devam eden Risale-i Nur’u Bengalcaya tercüme çalışmaları ilk meyvesini verdi. Mektubat kitabının Yirmi Dokuzuncu Mektubu olan Ramazan Risalesi çevrildi. Kendilerini “Akademi Grubu İstanbul” olarak adlandırılan bir grup Bangladeşli gencin yoğun çabaları sonucunda kısa bir zaman içinde tercüme tamamlandı.
Tercümesi tamamlanan risaleler dağıtılmak üzere Bangladeş’e gönderildi. Bundan önce de Küçük Sözler, Uhuvvet Risalesi, Çocuk Taziyename, İhlas Risalesi, Tesettür Risalesi, İhtiyarlar Risalesi gibi risaleleri çeviren Akademi Gurubu İstanbul, bundan sonra da Hutbe-i Şamiye, Namaz risalesi ve dua risalelerin yeni sıra tüm Risale-i Nuru çevirmeyi hedeflediğini belirtti.
Nur İlim ve Eğitim Vakfın bünyesinde yeni açılan Risale-i Nur Araştırma Merkezinin desteği ile devam eden çalışmalar için tüm Nur talebelerinden dua beklediği de dile getirdi.
Bengalca dili tanıyalım
Bangladeş’in resmi dili olan Bengalca dünyanın en eski dili olan Sanskritçeden geliyor. Bangladeş’in yeni sıra Hindistan’ın Batı Bangla denilen bölgede de resmi dil olarak kullanılıyor. İki ülkede toplam 300 milyon kişi bu dilde konuşuyor. Kur'an hakikatlarının bu dile çevirmek aynı zaman 300 milyon kişinin de imanını kurtarmaya vesile olacak.
 

uður1

Well-known member
Ona Risale-i Nur'u ilk Zübeyir abi vermişti

Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri şudur
07 Eylül 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi

Bismillahirrahmanirrahim
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemâliyenin namuslarını fezlekelerle zikrediyor.
Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler.
Veya illet olurlar, ta ki sâmiin fikri âyetlerde zikredilen cüz’iyatla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin. (Mesnevi-i Nuriye, Şule)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ahvâl-i istikbal : gelecekteki haller
ahvâl-i mâzi : geçmişteki haller
âyet : Kur’ân’ın her bir cümlesi
azamet : büyüklük, yücelik
bahis : konu
cüz’iyat : ferdî şeyler; bir sınıfa ait bireyler
dâvet : çağırma
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
düstur : kâide, kural
ecdad : atalar, cedler
ezkâr : zikirler, Allah’ı anmalar
farz etmek : var saymak
fâsık : günahkâr
feyiz : mânevî gıda
fezleke : hülâsa, özet; âyetlerin sonlarındaki anafikirler ve konuların dayandığı İlâhî isimler
fiilî : hareketle, fiil ile ilgili
Hâdî : doğru ve hak yolu gösteren, hidayet veren, Allah
hakikat : gerçek
halel : eksiklik, zarar
hâlet : durum, hâl
hâlî : hâl ile ilgili
himmet : mânevî yardım
hürmeten : saygı duyarak
i’lem eyyühe’l-aziz : ey aziz kardeşim bil ki!
icmal : özet
iktiza : gereklilik
illet : esas sebep
istikbal : gelecek zaman
kafile : grup, topluluk
kemâl-i ehemmiyet : tam ve mükemmel bir önem
kesret : çokluk
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân : açıklaması ve ifadesi mu’cize olan Kur’ân
lâtife : duygu, his
lisan : dil
mânevî : mânâya ait, maddî olmayan
mârifet : Allah’ı tanıma, bilme
matlub : istek, arzu
mevcudât-ı mâziye : geçmişteki varlıklar
meziyet : üstün özellik
Mugîs : yardım dileyenler için yardıma yetişen, Allah
Muîn : yardımcı, yardım eden, Allah
mukaddeme : başlangıç
mukayese : kıyaslama
namus : kanun, düstur, anayasa
rububiyet-i mutlaka : Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi
sâmi : dinleyen, işiten, kulak veren
sıfât-ı kemâliye : Allah’ın noksandan uzak olduğunu ifade eden mükemmel sıfatları, nitelikleri
silsile-i neseb : soy zinciri
sual : istek
şek : şüphe, tereddüt
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümler
şümul : kapsam
tafsil : ayrıntı
tekid : sağlamlaştırma, kuvvetlendirme
teşhis etmek : belirlemek
tezkâr : zikretme
tezkire : hatırlatmaya yarayan yazı, hatırlatma yazısı
ubudiyet-i fikriye : fikrî kulluk; düşünce ve tefekkür şeklinde yapılan kulluk
ulûhiyet-i mutlaka : hiçbir kaydı ve şartı olmayan sınırsız ilâhlık, mutlak ilâhlık
ulviyet : yücelik
umumiyet : genellik, herkese ait olma
vahdet : birlik, teklik
velev : eğer, hattâ, olsa bile…
velî : Allah dostu
yakîn : kesin ve doğru bilgi, şüphesizlik
zikir : Allah’ı anma
zikretme : söyleme, belirtme

Ona Risale-i Nur'u ilk Zübeyir abi vermişti
06 Eylül 2011 / 23:01
6 Eylül 2010 tarihinde vefat etti. Merhum ağabeyimizi rahmet dualarıyla anıyoruz…

Ömer Özcan'ın haberi:
Merhum Ziya Nur’un ismi Emirdağ Lâhikasında geçiyor. Tarihçe-i Hayat’ta da ‘Hukuk Talebesi Ziya Nur’ imzasıyla bir mektubu var. Ankara Hukuk Fakültesinde okurken Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine çok sayıda ziyaretleri olmuştur.
1930 Konya doğumlu olan Ziya Nur ağabeyi İstanbul’da kendi evinde ziyaret etmiştik. Bizi kızkardeşi Belma Aksun hanımefendi karşılamıştı. Zira Ziya ağabey, 1976 yılında ağır bir imtihan geçirmiş; hipertansiyon sonucu kısmî felç olmuştu. Zahmetle yürüyebiliyor ve sadece sol kolunu kullanabiliyordu. Bundan başka beynindeki konuşma, okuma, yazma merkezleri kapalıydı. Zekâ, idrak, şuur ise mükemmeldi…
Ziya Nur’a Konya’da lise talebesi iken ilk defa Risale-i Nur veren Zübeyir Gündüzalp’tir.
Ziya Nur, ziyaretimizden bir sene sonra 6 Eylül 2010 tarihinde vefat etti. Merhum ağabeyimizi rahmet dualarıyla anıyoruz…
***
Gazeteci, yazar ve TV sunucusu Ümit Şimşek “Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun” adlı kitapta Ziya Nur’u şöyle tanıtıyor:
omer_ozcan_ziyanur_aksun.jpg
“Ülkenin tek parti istibdadı altında bulunduğu yılarda Konya’da bir lise öğrencisi iken Risale-i Nur’u tanıyan ve kendisi gibi bir grup gençle birlikte bir iman mücadelesi içinde yer alan Ziya Nur Aksun, insanlık tarihinin böyle kahramanlarından biridir.
Onun eserleri arasında Risale-i Nur harekâtını da saymak gerekir; çünkü bu hareket bu günlere kadar gelmiş ve bir özgürlük ortamına kavuşmuşsa, bu Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman ile beraber, onun etrafında halkalanan Ziya Nur ve benzeri insanların ileri görüşlülükleri ve fedakârlıkları sayesinde gerçekleşmiştir. (…) Bugün insanlar herhangi bir anda polis baskınına uğrama endişesi taşımaksızın, kaloriferli evlerinde, konforlu koltuklarına kurulmuş bir şekilde çaylarını yudumlarken Risale-i Nur’u keyifle okuyabiliyorlarsa, bunda payı ve ecri bulunan kahramanlardan birisi de Ziya Nur Aksun’dur.” (Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor–4)
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Allah 'dünyada kaç gün kaldınız' diye sorar
07 Eylül 2011 / 04:03
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, el-Mü’minûn Sûresi 112-114. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
(ALLÂH) “Yeryüzünde kaç gün kaldınız?”diye sorar.
“Bir gün veya bir günden de az kaldık. Sayanlara sor!”derler.
“Gerçekten çok az kaldınız. Keşke bilseniz!” buyurur.
 

uður1

Well-known member
Biz hocalar Bediüzzaman'ın ceketini çekerdik


Son Şahitlerden Mustafa Barçın anlatıyor:
Balıkesir'de Hasan Basri Çantay'ı ziyaret etmiştim. Merhum Çantay, "İlk mecliste Bediüzzaman ne kadar haklıymış, biz hocalar Üstad Bediüzzaman'ı desteklemedik ve yalnız bıraktık. Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor, diye kendilerine mani olmaya çalışmıştık. Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek, ceketinin eteğini çekmiştik. Bizler biraz da korkuyorduk. Bediüzzaman çok pervasızdı. Hiç kimseden çekinip korkmuyordu. Ama yıllar geçinci Bediüzzaman'ın ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helâl etsin" dedi.
(Son Şahitler)
 

uður1

Well-known member
Filipinler, Risale-i Nur profesörü yetiştiriyor

Filipinler, Risale-i Nur profesörü yetiştiriyor
06 Eylül 2011 / 23:58
Sonradan Müslüman olan Filipinli Sally hanım ile Muhammed Rıza Dalkılıç Filipinler hizmetlerini anlattı


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

Röportaj: Abdurrahman Iraz-RİSALEHABER

64 ÜNİVERSİTEDE RİSALE-İ NUR DERSLERİ İLE İLGİLİ BİR PROJE VAR

Risale-i Nur’u tam olarak ne zaman okudunuz?

Yani bir şeye eğer mükemmel diyeceksek, Müslümanlarla Hıristiyanlar için en mükemmel eser Kura’nı anlamayı kolaylaştıran Risale-i Nurdur. Kim olursan olsun her kimse Risale-i Nur’u okuyan birisi yenilenmiş bir hayata sahip olacak. Zorlayarak söylemek istemiyorum ama şiddetli bir arzu ile herkesin Risale-i Nuru okumasını istiyorum, bunun için çalışacağım.

Nihai hedefiniz nedir?

Tabi hizmetin bir çok tarafı var. Filipinler Risale-i Nur Enstütüsü var. Risale-i Nur hizmetlerini dört kısma ayırdık. Bununla ilgili heyetler var, meşveretler var. Şimdi bu dört kısmı anlatacak olanlardan birincisi Risale-i Nur Enstitüsünün hizmetleri, ikincisi dershane hizmetleri, üçüncüsü neşriyat hizmetleri, dördüncüsü diğer muhtelif sahalarda yapılan hizmetler. Öğretmenlere ders veriyoruz. Onları eğitiyoruz. Yüksek Öğretim kurumuna bağlı, profesörlere öğretim görevlilerine, Risale-i Nur noktasından ders veriyoruz Enstütü bünyesinde.

Bu öğrenciler İslamiyeti öğretmeye meraklı. İslam dinine meraklı öğrencilerle bir araya getiriyoruz, onlara Risale-i Nur dersi veriyoruz. Diğer okullardan Enstitümüzün farkı şu, sadece İslami ilimlerle iştigal eden fakültelerle değil, bütün bölümlerde, fizik olabilir, matematik bölümünde olabilir eğitim fakültesinde olabilir, hangi bölümde hoca olursa olsun veya hangi bölümde öğrenci olursa olsun, Risale-i Nur Enstitüsünde sistematik olarak, din nasıl öğretilir, İslamiyet nasıl aktarılır, onlarla da dersler, çalıştaylar yapıyoruz. 64 üniversitede Risale-i Nur dersleri ile ilgili bir proje var ve onunla alakalı olarak çalışmalarımız var. Şu anda dört kitap hazırladık, o kitapları sürekli yeniliyoruz. Yeni şeyler geliyor.

64 Üniversitede Risale-i Nurun ders olma projesi mi var?

Evet

RİSALE-İ NURA KARŞI DR. NORA ŞERİF’TE BİR HAYRANLIK OLUŞUYOR

Bu proje ne zaman, kimin tarafından başlatıldı? Risale Haber okuyucularına duyuralım…

(Muhammed Rıza: Risale Haber’de kısmen çıkmıştı yine size anlatayım. 2007 senesinde, Bindanavo bölgesi Yüksek Öğrenim Kurumu Başkanı Nora Şerif, bir eğitim kongresine katılmak üzere Manila’ya gelir. Manila’da kalan ehli hizmet Emrah abimiz var. Orada her sene stand açıyoruz. Kitap fuarında o uluslar arası kitap fuarına gelen Dr. Nora Şerif İslami Kitapları bizim fuarda görünce standa meraklanır ve bir tane Lem’alar kitabını alır. Ertesi gün de çevre ve global ile alakalı bir kongrede konuşması var. Kitabı açıyor ve İsmi Kuddüs bahsini okuyor. Okuyunca telefon açıyor Emrah abiye diyor, “ben Risale-i Nur’u bilmiyorum, Bediüzzaman’ı da tanımıyorum ama Risale-i Nur’daki bu bahis, Risale-i Nur’un Filipinlerin Eğitim Sistemine entegre edilmesine sebeptir. Yarın gelip bu kongrede bir sunum yapabilir misiniz?”

salli_iraz_dalkilic_1.jpg
Ve İsm-i Kuddus ile alakalı Emrah abi sabaha kadar çok güzel bir sunum hazırlıyor. Ertesi gün Manila Otelde yapılan uluslar arası o kongrede İsm-i Kuddus’ü anlatıyor. Dr.Nora Şerif’te bir hayranlık oluşuyor Risale-i Nura karşı. Davet ediyor, Saliha abla, Emrah abi, biz gittik. İki-üç ay beraber kaldık kendi binalarında. Daha sonra ağabeyleri de davet ettik. Kendisi de yüz adet Asay-ı Musa aldı hocalara dağıttı. Akabinde bu işin daha ciddi olabilmesi için, Yüksek Öğrenim Kurumu içerisinde yarı resmi Risale-i Nur Enstitüsünü kurdu ve açılışını Abdullah Yeğin abi yaptı. O Enstitü açıldıktan sonra, Enstitünün programı, projesi şu oldu: “Kur’an ve Hadisin Risale-i Nur vasıtasıyla Yüksek Öğrenim Kurumu müfredatına entegrasyonu.” Bu proje hayata geçirildi, derken dört kitap hazırlatıldı. Türkiye’de bulunan hocalara, Prof. Dr. Adem Tatlı, Prof. Dr. Alaaddin Başar, Prof. Dr. Şener Dilek, Prof. Dr. Yunus Çengel, Türkiye’de yaklaşık 20 kadar profesör Hoca Erzurum’dan, Malatya’dan, Kayseri’den, Ankara’dan, İstanbul’dan, Türkiye’nin muhtelif vilayetlerinden, çeşitli Nur meşreplerine bağlı olan Nur talebesi hocalar tarafından kitaplar hazırlandı. Dört kitap. Bu kitaplar geldikten sonra biz bu kitapları, revize ettik ve geliştirdik. Yani o bize bir kaynak oluşturdu. O kaynaktan sonra şu an itibariyle söylüyorum dünyada böyle bir kitap yok. Bu şu anda dünyaya mal olabilecek, İngilizce hazırlanmış, mükemmel bir seviyede Risale-i Nur esaslı din eğitimi kitabı.


MANİLA’DA RİSALE OFİS DİYE BİR YER KURUYORUZ

Kitabın adı ne?

İslam 1-2-3-4 diye hazırlandı. Fakat eğitimin son sistem dediğimiz, Amerika’da, Avrupa’da pedagoji ile uğraşan insanların, öğrenci merkezli, öğrenenler eksenli yeni bir kitap.
Şu anda bu kitaplarla ilgili ikinci bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Öyle bir seviyeye geldi ki, Kitaplara İman, Ahirete İman, Meleklere İman, Peygamberlere İman, peygamberlerin gönderiliş maksadı, İslam Ahlaki bilgiler, tesanüt nedir, ittihat nedir, sadakat nedir, uhuvvet nedir, ihlas nedir, vefa nedir, izzet vs. bunlarla alakalı. Türkiye’de böyle bir eser yok. Dünyada da böyle bir çalışma yok. Böyle bir çalışma ilk oldu. Çok harika bir çalışma ortaya çıktı. Şu anda Manila’da Risale Ofis diye bir yer kuruyoruz, bu Risale Ofiste, üç dört tane büyük çalışmayı Avusturalya, Amerika, Rusya’dan istiyorlar. Hem Hıristiyanların istifade edebileceği, hem Müslümanların istifade edebileceği mükemmel bir çalışma ortaya çıktı. Elhamdülillah.

FİLİPİNLİ İNSANLAR RİSALE-İ NURU NASIL EĞİTİM SİSTEMİNE ENTEGRE EDEBİLİRİZ DİYE OTURUP DERTLENDİ

Bu kolay bir süreç değil, dört senedir bu kitaplar üzerinde çalışıyoruz. Çalışma esnasında hemen hemen haftada üç dört defa, hocalar bir araya geldi ve müfredat çalışmaları yapıldı. Bu hizmete de çok fayda sağlıyor. Yani Risale-i Nuru nasıl tanıtabilirdik buralarda? Bir araya geldiler Risale-i Nuru okudular ve biz bu Risale-i Nuru nasıl eğitim sistemine entegre edebiliriz diye Filipinli insanlar oturup dertlendi. Şu anda bu üniversitelerde Risale-i Nur’u ders kitabı olarak okutan okutmanlarımız dershaneden yetişen meyvelerimiz. Bizdeki medreseler açıldıktan sonra, medreselerden yetişmiş mesela Saliha abla onlarda bir tanesi, şu anda Risale-i Nur okutmanı veya Risale-i Nur profesörü diyelim. Muhatabımız kim? Üç yüz bin üniversite talebesi. Mesela Saliha ablanın şu anda talebe sayısı iki bin. İki bin talebeye Risale-i Nur’u anlatıyor. Bu Enstitü ile alakalı yeni bir binaya ihtiyacımız var,şimdi onun için çalışmalara başladık.Yani bizim kendimize ait Üniversite, Risale-i Nur’u bu şekilde ders verecek. Şu anda Yüksek Öğrenim Kurumu binalarını kullanıyoruz ama istediğimiz gibi değiller. Kendimize ait Enstitü binası içerisinde dershanemizin, konferans salonlarının, okulların olduğu böyle bir yer.

Türkiye’nin tesiri çok fazla. Her şeyi anlatmak için çok deniyoruz, çok çaba harcıyoruz ama her şeyi anlatamıyoruz. Her şeyi anlatabilmek için Türkiye’yi görmeleri lazım. Bediüzzaman’ın hayatının iki meyvesi var birisi Risale-i Nur, diğeri ise Risale-i Nur cemaati. Mesela sadece hanım dershanesinde yaz döneminde altı ayrı okuma programı yapıldı. Bu sadece bir dershane ile alakalı değil bütün dershaneler içinde geçerli, kırktan fazla okuma programı yapıldı. Yüzlerce talebe ile muhatap olunuyor. Haftalarca bu talebeler dershanelerde kalıyorlar. Sürekli Risale-i Nur’la meşguller. Şu anda hedefimiz okul zamanında da tatilde de her ay okuma programı yapmak. Risale-i Nur’u da, en iyi bir şekilde nasıl aktarabilir, onun derdini de taşıyoruz, onun için yollar arıyoruz. Biz hangi müsbet vesileyi kullanabilir ki insanlar Risale-i Nuru daha iyi anlasın. Şu anda teknolojinin her yolunu kullanıyoruz. Bir çok üniversitede Risale-i Nurlarla, Üstadla alakalı toplantılar, seminerler yapılıyor, konferanslar veriliyor. Hedeflerimizden birisi de okul öncesi eğitimle alakalı okul açmak.
(Son)

www.RisaleHaber.com
 
Üst