Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü

uður1

Well-known member
Konferansın 3. sorusu ile ilgili görüşler

[h=2] Konferansın 3. sorusu ile ilgili görüşler [/h] Pazar, 11 Eylül 2011 22:52 Risale Akademi Güncel - Risale-i Nur



27CP22CAC9TB7QCAPPZIDACAIA8IAFCALYF7QTCAAIIP33CAX7LWFJCA3WWOJOCARQROOICA40A2XUCA528GTGCA1OA2IMCA12CKQDCAKJDBSBCAD75AENCAUL2TINCAK1095LCAF6J81JCA22EKC5CA2Q04V0%282%29.jpg
3. Bediuzzaman “Saykal-ı İslamiyet” adını verdiği Muhakemat ve “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırdığı Münazarat’ın teliflerini hamiyet-i İslamiye ve hamiyet-i milliye olarak telaffuz eder:




“Sâbian: Şu “Saykâl-ı İslâmiyet” ve “Ekrad Reçetesi” olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahrâlarınkuvve-i münbitesi fevkalâde neşvünemâ vererek, kırk elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu, hem meyve verdi.Evet, öyle bir vakitte vücuda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşînine fırlatıyordu. Onlar da, beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra, hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bâzan rüzgâr vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı Bâşid Dağının yemişidir, bir tâifesi Ferrâşîn Ovasının meyvesidir, bir miktarı Beytüşşebap Deresinde, kırmızılanmışsemeresidir. İşte, şu iki eseri yazdığım vakit, zaman kısa, mekânvahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücut yarım hasta, yazmak acele olduğundan, elbette müşevveş olur.”




Şu halde, Münazarat, hamiyet-i milliye ürünü müdür? Öyleyse, bunun İslamiyet milliyet ve hamiyetiyle ilişkisi nasıl kurulabilir? Günümüzde Kürt kimliğine ilişkin tartışmaları bu açıdan nereye koyabiliriz?
Prof. Dr. Ahmet BATTAL
Evet. Muhakemat dinî bir hisse dayandığı ve dinî bir gayrete ilmen destek olduğu gibi Münazarat da milli bir hisse ve hamiyete istinad eder. Milli bir eserdir. Ancak bu kavramın kullanıldığı yüz yıl önce, "milli gayret ve hamiyet" Bediüzzaman ve onun gibiler için ancak ve sadece dinî hamiyetin itici gücü idi. Yani dine mugayir değil, aksine dine hizmete muavin idi.






Oysa bu gün milli hamiyet yani milliyetçilik, en müsbet biçimiyle dahi dine ve hiss-i dinîye mutabık olması zor bir "...çilik" biçimidir.





Bu gün milli hamiyet belki vatanın içindeki imanı muhafaza manasındaki vatanseverlik kavramı ile karşılanabilir.





Diğer deyişle Bediüzzaman'ın münazaralar sırasındaki hissinin adı bu gün artık "milliyetçilik" değildir. (Bu tesbit bu gün Kürt kökenli insanların, yaşadıkları ülkeye ya da ülkelerine hakim olan devletten, kamudan ve komşularından kültürel kimliğe ve öz yönetime ilişkin ileri sürdükleri taleplerinin Bediüzzaman'ın bakışı açısıyla anlamsız ya da zararlı olduğu anlamına gelmez elbette. Bu başka bir husustur. İnsan haklarıyla ilgilidir. İnsanın dünyevi hakları ile ilgilidir.)




Bediüzzaman yüz yıl önce de elli yıl önce de kendisini fikren ve harsen besleyip desteklemiş olan Kürt-İslam kültürünün insanların dinine ve ahiretine ve dolayısıyla dünyasına faydalı olması için çare üretmiştir. Bu çarelerin hiç biri İslam coğrafyasında yeni bir sınır daha koymak anlamına gelemez. Hepsi, ittihat ile başlar, iman ve islam ile devam eder ve İttihad-ı İslama kapı açar.





Bediüzzaman, devletin insana, diline, mülküne ve varlığına zulmetmesini engellemeye çalışmıştır. Ama asıl amacı ve meselesi devlet kudretini elde eden insi şeyatinin de cinlerden olan şeytanın da insanın dinine ve ahiretine zarar vermesini engellemektir.





Bediüzzaman'a göre Kürdün meselesi Kürt kimliği değildir. Hakiki kimliğinde yazan ve ancak kalp gözüyle görünen İslam kimliğidir. İslam kimliğine yardımcı olan her şeye evet der. Gerisi laf-ü güzaftır.
Ali SARIKAYA
Önceki soruda da buna kısaca temas ettim. Bence burada Üstad gelecek hadiseleri hissetmiş ve doğru çözümlerini ortaya koymuştur. Türk kimliği, Kürt kimliği İslamiyete hadim olmalı kal'a olmalı, yerine geçmemeli. Kimlikler İslami düşünce açısından hiçbir zaman temel olmamıştır. Münazarat’ın geneline bakıldığında, bu meyvelerin ilgili yörelerden geldiğini, yani sorunların o bölgelerin sorunları olduğunu ancak çözümlerinin eserin muhtevası içinde İslamiyet üssü'l-esası çerçevesinde açıklandığını görmekteyiz. Tedriste olduğu gibi bölgeye has çözüm yolları da gösterilmiştir. Dil konusu buna örnek olabilir. Münazarat’ı bir Kürt milliyetçiliğine dayanak göstermek bence Üstada saygısızlık olur.






Üstadın Risalelerinde çizdiği genel milliyetçilik düşüncelerinin dışında farklı bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum. Münazarat’ta gündeme taşınan sorunlar bugün toplumun gündemine gelmiştir. Madem sorunlar Üstadın ifade ettiği şekilde gündeme gelmişler, çözümleri de Üstadın çözümleri olamlıdır. Bugüne kadar farklı kulvarlarda gitmekle sadece zaman kaybettik. Kaybetmeye devam etmek akıllıca bir iş olamaz.
M. Ali KAYA




İslam’ın yüce ahlakından birisi de “Hamiyet-i İslamiye” ve “İslamiyet Milliyeti” dir. Hamiyet, gayret ve ideal anlamına gelmektedir. İslam’ı öğrenmek, imanda terakki ve tekâmül etmek, salih amellerde yarışmak ve zamanını boş yere, oyun ve eğlencelerle geçirmeden “dine, imana, kur’âna ve insanların ahiret hayatına hizmet” için gereken gayreti göstermektir. Müslümanların dertleri ile ilgilenmek ve yardımcı olmak da hamiyet-i islamiye gereğidir. Peygamberimiz (sav) “Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir” (Taberani, Mecmau’l-Evsat, 1:151; 7:270) buyurur. Müslümanların derdini dert edinmek kişinin hamiyet sahibi olduğunu gösterir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde müslümanların “İyilik ve takvada yardımlaşmalarını” (Maide, 5:2) bir başka ayette ise “Hayırda yarışmalarını” (Bakara, 2:148) ister. Hayırda, iyilikte ve takvada yarışmak öncelikli olarak insanların imanına ve ahiretine hizmet etmektir. İşte hamiyet-i islamiye budur. Hamiyet ve gayret fedakârlık duygusunun inkişafı ile ortaya çıkar. Bediüzzaman “Hutbe-i Şamiye” de “Müslümanların en büyük yanlışlarından birisi ve geri kalmalarının sebebi himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklanmalarıdır” demektedir. Şahsi menfaatlerini ikinci plana atarak müslümanların dertlerini dert edinmek ve hayırda yarışmakla kişi himmet ve hamiyet sahibi olunur. Hamiyet, himmetin ileri ve kemal mertebesidir. Himmet ise gayretli olma halidir. “Ehl-i himmet” “Uluvv-ü himmet” gibi kavramlarla kişinin yüksek ideal ve amaçlar peşinde koştuğu ifade edilir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “hamiyet”, “hamiyet-i cahiliye” (Fetih, 48:26) olarak geçmektedir. Hamiyet-i cahiliye ise övülmek, kahramanlıklarını göstermek ve şöhret için kavim ve kabilesini müdafaa etmek için gösterilen üstün gayreti ve taassubu anlatmaktadır. Buna “Asabiyet-i cahiliye” de denilmektedir. Asabiyet-i cahiliye “ırkçılık” anlamında olup kavim ve kabilesini, milletini mutaassıbane müdafaa etmek anlamına gelmektedir. Cahiliye adeti olarak kabul edilen bu durumu peygamberimiz (sav) yasaklamıştır. Çünkü “Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüt edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslamiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.” (Mesnevi-i Nuriye, 205) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ırkçılığı ve milliyetçiliği gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macun olduğunu ve onu istimal edeni sarhoş ettiğini ifade ederken, hamiyet-i islâmiyeyi imandan kaynaklanan bir ışık olarak tarif etmektedir. Hamiyet imandan kaynaklanırsa nur ve ziya olurken, ırkçılıktan kaynaklanırsa zulmet şekline bürünmektedir. Dinsiz felsefeden kaynaklanan ve fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet riyaya şan ve şeref namını vermiş, insanları riyaya sevk etmektedir. Hakikaten insanlar riyaya o derece alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere ve unsurlara riyayı teşmil ederek gazeteleri dellal, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden ferdî ve şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” unvanı altında milliyetçiliğe feda edilmektedir.” (Mesnevi, 318) Böylece “millet için ferdin hukuku nazara alınmaz” diyerek ferdi ve şahsi hayatlar feda edilmekte ve pek çok haksızlık ve zulme sebep olunmaktadır. Bediüzzaman imandan kaynaklanan hamiyeti “muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesi” olarak tarif eder ve “nefret hamiyetin zıddıdır” (Sünuhat, 199) der. Hamiyetin en güzel ifadesi kişinin dini ve manevi değerleri için kendi şahsi hayatını feda ederek “şehitlik” mertebesine ulaşmasıdır. (Mektubat, 313) Kişi dini inançlara, manevi değerlere karşı muhabbet duyup hürmet ettiği ve milletine karşı şefkat hissi taşıdığı zaman “hamiyetli” bir insan olur. Hamiyetli bir Müslüman merhamet gereği “Sen çalış ben yiyeyim” demeyeceği gibi, “Başkası acından ölürse ölsün bana ne” diyemez. Böylece faizcilik ve tefecilik gibi iktisadi yanlışlar içinde olmayacaktır. Hürmet ve muhabbet gereği de “küçüklerini sevecek ve büyüklerine hürmet” edip yardım edecektir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Küçüklerine şefkat göstermeyen, büyüklerine hürmet etmeyen bizden değildir” (Ebu Davud, Edeb, 145) ferman etmişlerdir. Sevgi ve muhabbetin olmadığı yerde himmetten ve hamiyetten bahsetmek mümkün olmaz. Nitekim peygamberimiz (sav) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız.” (Müslim İman, 93) “Birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur” (Riyazu’s- Salihin, 1:277) buyurmuşlardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir” (Hutbe-i Şamiye, s. 151-152) buyurarak himmet ve gayret sahibi insanın şahsi menfaatinden fedakârlık ederek toplum için çalışan kişi olduğunu belirtir. Kişi şahsi menfaatini terk etmedikçe ne züht ve ne de himmet ve hamiyet sahibi olamaz. Bediüzzaman “Zühdün manası terk-i menâfi-i şahsiyedir” (Münazarat, 277) “Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur” (Hutbe-i Şamiye, 152) demektedir. Namusunu, şerefini, mukaddesatını koruyamamaktan dolayı utanmak ve sıkılmak da hamiyetten kaynaklanmaktadır. Mukaddesatı, Kur’an ve sünneti müdafaa ve muhafaza gayretine de hamiyet denir. İslam dini “hamiyet-i cahiliye”yi yasaklamış, “hamiyet-i diniye”yi tavsiye etmiştir. Hamiyetin dine ve millete bakan iki yönü vardır. Dine bakan yönü insanı ahrete ve Allah rızasına yönlendirirken, millete bakan yönü ile de bireyi “vatan ve millet için” fedakârlığa ve gayrete sevk etmektedir. İslamiyetin her ikisine de sahip çıkarak teşvik ettiğini belirten Bediüzzaman “İslamiyet katında din ve milliyet bizzat müttehittir. İtibarî, zahirî ve ârızî bir ayrılık var. Belki, din milliyetin hayatı ve ruhudur. Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kalası olmalı. (ESDE, 2009, Hutbe-i Şamiye, s.357) buyurarak bunun sınırlarını çizmiştir. Dine dayanmayan ve Allah rızasını gözetmeyen bir hamiyet insanı ırkçılığa götürürken, sadece ahrete yönelen ve dünyayı, milleti ve vatanı önemsemeyen bir yaklaşım da taassuba, ülke için fedakârlıktan kaçınmaya, “neme lazım” düşüncesi ile vurdumduymazlığa ve İslam milletinin zillet ve sefaletine sebep olmaktadır. Bediüzzaman hamiyet ve gayret “Ümit ve Emel” sahibi olmak gerektiğini ifade etmektedir. Onun zıddı yeistir ve “Yeis aczden gelir. Yeis mani-i her kemâldir. Hamiyet ise şiddet-i mevâniye karşı şiddetle mukavemet etmektir. Çabuk ye’se ınkılab eden hamiyet hamiyet değildir” (ESDE, Münazarat, 214) buyurur. İnsanı dini bakımdan gayrete getiren cennet ve saadet-i ebediye ümidi olduğu gibi, dünyada da gelişmeyi, terakki ve tekâmülü sağlayacak olan ve izzet ve şerefle yaşamayı netice veren, İslam’ın ve Müslümanların diğer milletler ve dinler karşısında izzetini artıran ve zillet ve sefaletten kurtaracak olan “ümit ve emeldir.” Geleceğe ümitle bakmak ve gelecekten ümitli olmaktır. İstibdadın eseri olan ümitsizlik, insandaki istidat ve kabiliyetleri söndürür ve insanlık cevherini öldürür. Ümitsizlik insanı bencil ve tembel yapar. Her türlü ahlaksızlığın temelinde ümitsizlik vardır. Bu ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile acizlikten ileri gelir. Her gelişmeye manidir. Hamiyet ve gayret ümitten nemalanır ve her nevi sıkıntıya göğüs germeyi, dini ve milleti için her türlü fedakârlığı göze almayı netice verir. Himmet ve gayretin büyümesi ile ahlak da o nisbette yücelir. İnsanı da şahsi menfaatini takip eden şahıs olmaktan çıkarır ve ülkesi için çalışan vatandaşlar haline getirir. Bunun için Bediüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o kimse tek başına bir millettir” demektedir. “Hamiyet ayrıdır, iş ayrıdır” buyuran Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bence bir kalb ve vicdan fezail-i islamiye ile mütezeyyin olmazsa ondan hakiki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cemedenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise ya maharettir veya salahattir. Sanatta maharet ise müreccahtır” (ESDE, Münazarat, 236) buyurarak dindar olmayan insanların da hamiyet ve gayret sahibi olabileceklerini belirtmiştir. Sonuç: Şu halde, Bediüzzaman’ın “Münazarat”ı, hem hamiyet-i diniye hem de hamiyet-i milliye ürünüdür. İslamiyet milliyeti ile hamiyet ilişkisi yukarıda izah edildiği şekilde kurulabilir. Günümüzde Kürt kimliği Kürtlerin vatanperverlik ve gayret duygularını geliştirirken Türk kimliği de Türklerin, Arap kimliği de Arapların hamiyet duygularını geliştirir ve Avrupa medeniyeti karşısında gayrete getirirken “İslamiyet Milliyeti” içinde Kürt, Türk ve Arap kimlikleri yerleştirilebilirse “İslamiyet” öne çıkar. Böylece Bediüzzaman’ın “Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslamiyet aklı ve Kur’an ve İman” olur. Bunu sağlamanın yolu da “Önce Meşrutiyet/Demokrasi idaresi ve Hürriyet Prensipleri” çerçevesinde bir araya gelebilmek ve şiddeti bir kenara bırakmaktır. Devlet ve hükümet bu konuda ortak hareket etmediği ve Türkler ve Kürtler yani her iki taraf ırkçılığı ve şiddeti bırakmadıkça ne hamiyetten ve ne de İslamiyet milliyetinden ve ne de Demokratikleşme ve Hürriyetten söz edilemez… Vâ esefa ve hayfâ ki Risale-i Nuru okuyan ve Nur Talebesi olduğunu iddia edenler dahi “Demokrasi ve Hürriyete” küfür dedikleri ve Bediüzzaman’ın “Meşrutiyet” fikrini “Krallık idaresinin baskıcı ve istibdada kuvvet veren şeriata uymayan şeriat uygulamaları ve bireycilik, meşveret yerine itaat kültürü ve tarikat düşüncesi” ile çarpıtıldığı sürece istibdat ve hamiyet-i cahiliye, yani ırkçılık kuvvet bulacak ve şiddet cihad olarak adlandırılacak ve kuvvet bulacak, kaos ve anarşi bitmeyecektir.





Yrd. Doç. Dr. Atilla YARGICI




Hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslamiye Bediüzzaman'ın zaman zaman dile getirdiği bir husustur. Said Nursi, ırkları inkar etme yoluna hiçbir zaman gitmemiştir. Ancak insanın sadece hamiyet-i milliye ile hareket etmesi, dinin insanları birleştirici, kardeşlik projesini dinamitlemesi demektir. Bu yüzden Nursi, bölge insanın kültürel yapısına uygun olarak bir hamiyet-i milliyeye sahiptir. Ama onun olumsuzluklarını ortadan kaldıracak, ifrat ve tefritten kurtarıp dengeli bir insan yapacak olan hamiyet-i İslamiyedir. Bölge insanın ihmal edilmesini önlemek, istismarının önüne geçmek, cehaletini izale etmek, kültür ve bilinç seviyesini yükseltmek demokrasiyi esas alan bir devlet ile sağlıklı bir ilişki kurmalarını sağlamak, sorunları büyümeden çözmek için hamiyet-i milliye önemlidir.n Ancak hamiyet-i islamiye olmazsa, bunların hiçbirisini temin etmek neredeyse imkansızdır, olsa bile çok eksik kalacağı, sorunların büyütmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Said Nursi bu iki ifadeyi birlikte kullanmakla, hem bölge insanına karşı vefa borcunu ödüyor, hem de gönülden bağlı olduğu ve herşeyin üzerinde tuttuğu islama karşı sorumlululuğu yerine getirmiş oluyor. Kürt sorununa bakarken, bu iki hamiyet arasındaki dengenin kurulmasına dikkat etmek gerekmektedir.
 

uður1

Well-known member
Bana Şefkatini Hissettiren O’dur!

Bana Şefkatini Hissettiren O’dur!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
(İbrahim dedi ki)Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.” (Şu’arâ, 81,82)
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“…Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder.” (Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11.)
Ömer İbnü’l-Hattâb (ra)şöyle dedi:
“(Bir keresinde) Rasûlullah (sav) (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Rasûlullah (sav) çevresindekilere (o kadını işaretle):
“-Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu.
“-Aslâ, atmaz!” dedik.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber:
“-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu. (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Latîf: Sonsuz lütuf be kerem sahibi, bütün işleri en ince teferruatına kadar bilen, her şeyin derinliğine nüfuz eden, mahlûkatının ihtiyaçlarını en ufak detayına kadar bilen ve en mükemmel şekilde karşılayan, ince, sezilmez yollarla kullarına çeşitli faydalar ulaştıran demektir.
Kısa Günün Kârı
Rabbim, bizlere merhamet et!
Lügatçe
ihtimâl: 1. Mümkün olma, mümkünlük, bir şeyin olabilmesi. 2. Belki.
rahmet: Acıma, esirgeme, koruma, yarlıgama.
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . . "Arkalarında eli ermez, gücü yetmez küçük çocuklar bıraktıkları takdirde, onların halleri nice olur diye endişe edenler, yetimlere haksızlık etmekten de öylece korksunlar da Allah'ın cezalandırmasından sakınsınlar ve doğru söz söylesinler."
[Nisa Suresi 4,9]
 

uður1

Well-known member
Lahika geleneği

Lahika geleneği
15 Eylül 2011 Perşembe 07:15
Önce merakı mucip üç soru soralım:
1-Bediüzzaman milyonlarca insanı hangi yönleri ile bu kadar derinden etkiliyor?
2-Risale-i Nur hangi özellikleri ile beşeri standartları alt üst ediyor?
3-Nurculuk geleneğinin bu kadar şaşırtıcı ve etkileyici örnekleri dünya tarihinde var mıdır?
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur ve Nurculuk ayrılmaz üçlü olduklarına göre üç sorunun cevabı da paralel bağlamlarda karşılıklarını bulur:
1-Bediüzzaman, seksen senelik hayatı ile destan yazmış bir kahramandır. Her türlü övgüye layıktır. Onun hayatını okuyan herkes çarpıcı karelerle karşılaşacaktır.
2- Bediüzzaman’ın müellifi olduğu Risale-i Nur külliyatı, Kur’an-ı kerim’den sonra dünyanın bestseller kitaplarıdır. Risale-i Nur kendine ait bir “gelenek” oluşturmuştur. O sıfırdan ürettiği “orijinaller” ile vahyin bugüne ait anlamını keşfetmiştir. Günümüzün ve geleceğin nesilleri bu “anlam” güzergâhından ilerleyerek felaha kavuşacaklardır.
3- Nurculuk hem bu iki kaynağın ürettiği ve süreklilik kazandırdığı bir hareket hem de bu iki geleneği tarihe mal eden bir cereyandır. Yani teorinin pratiğidir.
Paralel bağlamları biraz daha açalım: Bediüzzaman memattan sonra tasarrufu devam eden bir şahsiyettir. Tasarrufunun merkez üssü ise Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur, hem donatıldığı rahmetin ve hikmetin güzelliklerini hem de Bediüzzaman’ın tasarrufunu hayatın farklı ünitelerine taşıyor. Bu taşımaya vesile olan “heyet” ise Bediüzzaman ve Risale-i Nur ikilisinin üçüncü ayağını oluşturuyor: Nurculuk!
Nurculuk, “Rahmet/hikmet ikilisinin beşeri hayat temas ettiği hareket alanıdır. Bu heyetin mabeynindeki münasebet ve uhuvvet zaman ve mekânla mukayyet değildir. Bu iki kaynaktan lemaan eden “vahyin bugüne ait anlamı” yani “Nur’u, “Nur”culuk sayesinde insanlığın tüm şubelerine taşınıyor.
Risale-i Nur ve Said Nursi’nin tasarrufunun devam ettiği bu hareket alanında, zaman ve mekân kavramlarının hükümleri sıfırlanmıştır. Nurculuk bu engelsiz zeminlerde vahyin nurunu mütemadiyen hayatın ünitelerine aktarmaya devam ediyor. Bu hareket alanında bir şehir, bir vilayet, bir memleket; belki dünya, belki âlem-i vücut bir meclis hükmündedir. (Barla, 143)
Eyüp Ekmekçi Ağabey pazar günü Risale Haber’de yayınlanan yazısında Zübeyir ağabeyden naklen çarpıcı bir cümle zikretti: Üstadımızın şahsiyet-i maneviyesi Nurculuktur. Nasıl ki peygamberimizin şahs-ı manevisi ‘İslamiyettir.’ Resul-i Ekrem aleyhissalatu vesselamın bu son asırdaki varis-i etemmi olan Üstadımızın şahs-ı manevisi ‘Nurculuktur.’
Zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran, maziyi ve istikbali, Bediüzzaman’ı ve Nurculuğu tek karede bir meclisin ehli hükmüne getiren sır nedir acaba?
Ömer Çiçek Ağabey nam-ı diğerle Ömer yirmi yedi, her seferinde yanında kaldığı Zübeyir Ağabeyden nakille Üstadın dört ana gayesini hatırlatır:
1-Risale-i Nur’un tab ve neşri,
2-Medrese-i Nuriyelerin açılması ve devamının sağlanması
3-Tevafuklu Kur’an’ın neşri.
4-Talebeler arasında lahika mektuplarının neşri.
Çiçek, bu nakli anlattığı her seferinde Zübeyir Ağabeyin Üstad ile yaşadığı bir anekdotu peşinden ekler: Bir gün Üstad, sabah dersinden sonra “Bir fakihe verin” diyor. "Fakihe”den kastı talebelerinin mektupları. Onlara önem veren Üstadımız onları ders olarak okutuyor.
Üstadının hayatının dört ana gayesinden dördüncüsü ve ona eklenen anekdot yukarıdaki sorunun sorunun cevabıdır.
Lahika mektupları, Said Nursi, Risale-i Nur ve Nurculuğun birbirine bağlandığı, kesiştiği ve hayat bulduğu nurani bir meclistir.
Lahikaların nurculuk literatüründe karşılığı yirmi yedinci mektup ve zeyilleridir. Risale-i Nur’un ilk telifi ile yani Bediüzzaman’la birlikte başlamıştır. Asıl fonksiyonu Nur talebelerinin risaleleri okumak ve yazmak sureti ile istifade ve istifaza ettikleri hissiyatlarını Üstadları ile paylaşmak, ihtiramlarını bir şükran nişanesi olarak Üstadlarına takdim etmek, bazı müşkilatlarını ve suallerini halledilmesi için Üstadlarına takdim etmektir. (Barla, Takdim)
Lahika geleneği Nurculuğu dünya tarihinde eşine az rastlanan etkileyici bir hareket haline getirmiştir.
Üstadın kaleminde lahikanın anlamı, Risale-i Nur’un telif ve tab süreci ile bu sürece ait manevi inayetlerin dile gelişi, Risale-i Nur’un risalelerinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair yol gösterici rehber, nurculuğun kilometre taşlarını teşkil eden, ihlâs, sadakat, sebat ve metanet gibi pratiklerin tahkimi ve “nurculuk hayatı”na hayat veren “modeller”in sahibince tesbiti vs.’dir.
Zübeyir Ağabeyin dilinde Lahika, muazzez ve mualla Üstadımızın her karesi Kur’an’ı Peygamber’i (asm) ve Allah’ı çağrıştıran bereketli hayatının ve o manevi hayatın semeresi olan Risale-i Nur’un muhtaç ve murde gönüllere aktarılırken yol gösterici bir “pusula”dır. Dışarıdan bir gözlemci için bu hareketi inanılmaz derecede güçlü kılan, güncelleştiren, yarına taşıyan canlı bir hayat alanıdır.
Bize göre lahika, “Vazifem bitmiş gibi bana geliyor, sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşallah vazifeniz şerh ve izahla, tekmil ve tahşiye ile, neşr ve talim ile, tanzim ve tertip ile, tefsir ve tashih ile devam edecek” diyen Üstadımızın emrine uyarak bu baki eserleri “kendimize, nefsimize, neslimize” taşımaktır.
Lahikalar bize bir tarz sunar, hareket alanımızın sınır uçlarını tayin eder, en basit gibi görünen gündelik davranışlar üzerinden, Üstadımızın hayatına ait müşahhas örneklerle bir model tayin eder. Şahsi ve gündelik işlerimizde, aile hayatımızda, sosyal ve siyasi bakış açımızda Kur’an perspektifli Nursî geleneği egemen kılar. Bu lahikalarda “muvakkat, cüz’i ve hususi kelimeler tay edilmiştir” (Barla, 589).
Üstadın arzusu bu geleneğin damen-i kıyamete kadar devam etmesidir. Tarzı elastikidir ve herkesin samimi niyetine göre bir kalıp alır.
Neden Bediüzzaman, Risale-i Nur ve Nurculuk üzerine yapılmış her çalışma bir lahika olmasın? Evet Risale-i Nur’un telif süreci Üstadımız ile birlikte kapanmıştır fakat manevi meclis dünya döndükçe var olmaya devam edecektir.
Risale-i Nur’un aslını, manasını ve ruhunun hayattar kılmak endişesi ile yazılan her makale, basılan her kitap, çıkarılan her dergi, basılan her gazete, açılan her internet sitesi ve gönderilen her mail neden bir lahika olmasın?
Bence yüreği nurculuk ateşi ile yanan her kahraman bu manevi mecliste küçücük de olsa kendine bir yer bulmalıdır.
 

uður1

Well-known member
İnançlı insan depresyona girer mi?

İnançlı insan depresyona girer mi?
15 Eylül 2011 / 10:18
Yeni Bahar dergisi, çağın hastalığı depresyonu kapağına taşıdı.

Hasan Karali'nin haberi
Ah bir mutlu olsam!..
Yeni Bahar dergisi, çağın hastalığı depresyonu kapağına taşıdı. 'Mutlu değilim' düşüncesinin depresyonu körüklediğini belirten uzmanlara göre en iyi reçete inanç.
"Yalnızlığa katlanamıyorum ama ne gariptir ki bazı zamanlar kimseyle görüşmek dahi istemiyorum. Ruh halim öyle karmaşık ki, bir anım diğerini tutmuyor. Hayattan bezmiş vaziyetteyim. İçimde sürekli bir huzursuzluk, sıkıntı. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Son zamanlarda yediğim yemekten zevk alamaz oldum. Bıraksalar yataktan hiç çıkmayacağım. Yapmaya mecbur olduğum işleri binbir zahmetle yapıyorum, ama bu kadarına katlanmak bile eziyet geliyor bana..." Bu şikâyetler orta halli bir depresyon hastasına ait. Birçok insanın hayatında yakalanması muhtemel bu belirtiler aslında bir birikimin eseri. Geçmişte yaşadıklarımız, anlık travmalar veya sosyal koşullar gibi sebepleri var. Çağımızın en önemli hastalıkları arasında yerini alan depresyon, bu tarz şikâyetlerin ve ruhsal çöküntülerin artacağını gösteriyor. Ancak şunu da kabul edelim; dibe vurmayı seven daha doğrusu her koşulda bunun için çabalayan bir toplumuz. Depresyona giden tüm dikenli yollardan geçmeyi vazife biliyoruz. Bunun bir hastalık olduğunu fark etmenin yanı sıra cezbedici özelliğinden nasıl kurtulmamız gerektiği de kendimizde saklı.
Depresyona direnebilmenin sınırını daha iyi anlayabilme adına şöyle bir olay hayal edelim: "Önce koku alma duyumuzu kaybediyoruz, ardından koklama ile lezzet arasındaki bağ koptuğu için artık tat da alamamaya başlıyoruz. Yavaş yavaş işitmemeye başlıyor, daha sonra ise karanlığa gömülüyoruz." Böyle bir durumda ne hissederiz veya nasıl davranırız? Birçoğumuzun "Artık yaşamanın anlamı yok." şeklinde cümleler sarf ettiğini duyar gibiyiz. Peki yalnız olmadığımızı hatta herkesin bizimle aynı sorunları yaşadığını öğrensek? Bu durumda çok da tedirgin olmayız herhalde. Çünkü kalbimiz atıyor, aklımız çalışıyor ve hayat devam ediyordur. Evet son ana kadar mücadeleyi gerektiren bir hastalıktır depresyon. Tabii bu bahsettiğimiz psikolojik anlamda geçerli. Zira biyolojik olarak tıbbî müdahale gerektiriyor.
Ömer Korur, mutlu bir iş hayatı sürdükten sonra emekli olur. Hiçbir şey anlamadan durgunlaşmaya başlar. İştahı azalır. Zayıflar. Her ne kadar konuşmak istese de kısa cümleleri yeğler. Önceden cemaati hiç kaçırmazken artık bazı vakit namazlarını evde kılar. Neyi olduğunu sorduklarında midesi ağrıdığını söyler. Dahiliye doktoruna gider, ancak herhangi bir problem olmadığı görülür. Kalp uzmanı, nörolog, beyin cerrahı derken gitmediği doktor kalmaz. Bir sürü test yapılır. Ama somut olarak herhangi bir hastalık çıkmaz. Çünkü Korur'un rahatsızlığı, depresyondur. Bu örnek bize irademizin yetemediği daha doğrusu müdahale edemediği kısmı gösteriyor. Şöyle bir çıkarım yapmak pek de yanlış olmaz; bu kasvet çukuruna girmemek veya kurtulabilmek elimizde olduğu gibi girdiğimizin farkına varamayabiliyoruz.
HER DÖRT KİŞİDEN BİRİ DEPRESYON GEÇİRİYOR
Depresyon diğer bir adıyla ruhsal çöküntü, modern çağın en önemli hastalıkları arasında yer alıyor. Hastalığın bu denli önem kazanması görülme oranına bağlı. Kadınlarda yüzde 10 ila 26 erkeklerde ise yüzde 5 ile 12 arasında bir orana sahip. Daha açık bir şekilde söyleyecek olursak her dört ya da beş kişiden biri hayatlarının bir döneminde bir çeşit depresif süreç geçirebiliyor. Bunun sosyoekonomik, aile, toplumdaki bölünmeler, işsizlik, umutsuzluk gibi genel sebeplerinin yanı sıra daha özel problemlere sahip olduğunu söylemek mümkün. Buraya kadar anlattıklarımız en basit bir uzmana danıştığımızda dahi öğrenebileceğimiz bilgiler. Peki aysbergin görünmeyen yüzünde neler var acaba?
Televizyon, internet ve dahi başka iletişim mecralarında belli aralıklarla 'Her beş kişiden biri mutsuz' ya da 'Türkiye'nin yüzde bilmem kaçı depresyonda' gibi araştırmalara denk geliyoruz. Bunları görmek bile bizde hemen "Evet ya bende de var." gibi bir kabullenme oluşturuyor. Etrafımızdaki birçok insanda 'depresyondayım' serzenişini duyuyoruz. Doktora gidip yardım alıp almadığını sorduğumuzda ise bu teşhisi aslında kendinin koyduğunu öğreniyoruz. Bu durum toplumumuzda mutsuzluk oranının yüksek olması ve her ruhsal durgunluğun, depresyon olarak adlandırılmasından kaynaklanıyor. Hâlbuki işin aslı bildiğimizden biraz farklı. Sıklıkla duyduğumuz bu şikayet, bedensel ya da başka bir ruhsal hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Günümüzde depresyon, psikiyatrik hastalıkların 'nezle'si olarak adlandırılıyor. Kimi bu rahatsızlığı kısa sürede atlatırken kimininki daha uzun sürebiliyor. Bu durum tedaviye cevap verme, kişinin iradesi gibi faktörlere bağlı.
KİM Psikolojik Danışma Merkezi'nden uzman psikolog Merve Tunay Dünya, kişinin en temelde olumsuz düşünceler doğrultusunda bu hastalığa yakalandığını anlatarak, "Kişi her olaydan önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür." diyor. Bu ifade bize ne kadar da tanıdık geliyor aslında. Dünya'nın tespitlerine kulak vermeye devam edelim: "Kişi yaşamış olduğu zorlu ya da stresli bir olay karşısında da o zamana kadar edinmiş olduğu algılar doğrultusunda bu süreci değerlendirir. Sonuçta çarpıtılmış kötü düşüncelerin doğurduğu olumsuz duygular ve davranışlar ortaya çıkar." Bunların başında, 'Hiçbir şeyden zevk almıyorum', 'İçimden hiçbir şey gelmiyor', 'Çok yorgunum', gibi ifadeler yer alıyor. Bu düşüncelere sahip birinin tutumları da değişiyor: Uykularının kalitesi düşüyor, iştahı azalıyor veya artıyor, suçluluk duygusu yaşıyor, sebepsiz yere ağlıyor, hareketleri yavaşlıyor, kendilik algısı zayıflayabiliyor, hayattan zevk almamaya başlıyor.
MUTLULUK HORMONUNA İHTİYAÇ VAR!
Her şeyden önce, depresyonun beyin faaliyetlerinin bozulmasından kaynaklanan biyolojik kökenli bir hastalık olduğunu unutmamak gerek. İlk kıvılcım beynimizdeki olumsuz bir faaliyet ile atılsa da, üzücü olaylar, güvensizlik, sevgisizlik ve travmalar büyüyüp alevlenmesine sebep oluyor. Beyindeki mutluluk hormonunun (serotonin) eksikliği buna zemin hazırlıyor. Bu aşamadan sonra yapılacak en önemli hata ise içine düşülen mutsuzlukta ısrar edilmesi. Öyle ki depresyona giden yolda atılan yanlış adımların başında geliyor mutsuzluğu tek çare görmek. Çünkü önce basit şeylerden mutlu olmayı bırakıyoruz. İlerleyen zamanda hoşnutsuzluk baş gösteriyor. Sonra birçok alana ilgi duymamızı sağlayan 'heves' duygusunu kaybediyoruz. Zira açlığın besinle ilgisi neyse, hoşnutluğun yaşamayla ilgisi odur. Zorunlu gördüğü için besin alan birinin dünya zevklerinden elini eteğini çektiğini söylemek mümkün. Ve bundan sonraki adımın tatminsizlik olması kaçınılmaz hale geliyor. Tatmin olamama ise aile ve işten soğuma, sevilme, rekabet edememe gibi problemlere kapı aralıyor.
Hâlbuki "Güzel gören güzel düşünür" misali "Güzel düşünen güzel görür" deyişini düstur edinebiliriz. Nitekim bir kişi kırk gün "mutsuzum" derse mutlu olması pek de mümkün değil. "Toplum olarak mutsuzuz ya da ufak şeylerden mutlu olmayı bilmiyoruz." ifadesi büyük bir genelleme olsa da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumu günümüzde pek çok alanda insanların beklenti düzeylerinin yükselmesine bağlıyor psikolog Dünya: "Yükselen beklenti düzeyi; ilişkilerin kopuk olması, yalnızlık, kanaatkâr olmamak, üretmeyi bilmemek, çocukluk itibarıyla olumsuz düşünce yapısının olgunlaşması ve algıların çarpıtılmış olması gibi pek çok faktöre sebep oluyor."
Dünya, toplumda görülme sıklığı her ne kadar yüksek olsa da bunun insanların çoğunun depresyonda olduğu anlamına gelmediği kanısında. Ona göre bu söylem daha çok insanların hissettikleri duygudurum değişikliğinde ortaya çıkıyor. Zorluklar karşısında insanlar kendilerini zaman zaman çökkün, yorgun, enerjisiz, tükenmiş hissedebiliyor. Ama her çökkün duygudurum depresyon tanısını beraberinde getirmiyor. Depresyon bir hastalık ve tanı alabilmesi için tıbbî birtakım kriterlerin kişide bulunması gerekiyor. Evlilik enstitülerinden psikolog Burcu Muşdal'ın görüşü de bunu destekler nitelikte: "Hastalarımızın öncelikle kaybettiği mutluluğu bulmalarına yardımcı oluyoruz." Sebepsiz sıkıntı, bunaltı, gerginlik, endişe, uykusuzluk, iştahsızlık, yorgunluk gibi belirtilerin en az iki ay sürmesi halinde kesin bir tanı konulması için uzman bir psikoloğa görünmek en sağlıklısı.
O zaman mesut olmanın anahtarları neler? Bu sinsi hastalıktan kurtulmak için atmamız gereken adımları Muşdal'dan dinleyelim: "Herkesin mutluluk kavramı farklıdır ama psikolojik rehabilite açısından önerdiğimiz temel tavsiyelerden biri ilgi alanlarının genişletilmesi, bir diğer önerimiz ise kişinin kendini sevmeye ve sevilmeye bırakması. Anne-babaların çocuklara, çocukların da onlara sevgisi ileriki dönemlerde oluşabilecek ruhsal çöküntünün önüne geçebilir." Depresyon teşhisi konulmuş kişilere yalnız olmadıklarını hissettirmek adına vakit ayırma da alternatif çözümler arasında. Her şeyden önce bu hastalığa hepimizin yakalanabilmesi muhtemel. "Depresyona girdim" diyerek çaresizce evde oturmak yerine çözüm için mücadele etmemiz gerek. Kendimizi olumsuz düşüncelere gark olmuş halde bulduğumuzda hayattan tamamen soğuduğumuzu hissederiz. Olumsuz düşüncelere boğulmuşken, birden olumlu fikirlere geçebilmenin zor olduğu aşikâr. Ancak bize huzur veren eylemleri yaparak huzursuz duygudurumunu aşabilmemiz mümkün. Bunun dışında iyi uyku, dua, sevmek, sabır ve şükür de bu rahatsızlığı yenmemizde yadsınamaz yol gösterici öğeler. Nitekim bunlar her hastalıkta olduğu gibi dingin bir liman vazifesi görür. Fiziksel bir hastalığımız olduğunda daha kötüsünü düşünüp şükretmek yerine hemen şikâyet etme yolunu seçeriz. Ruhumuz azap çektiğinde de ilk etapta şükretmek aklımıza gelmez haliyle. Bu durum da bizi depresyon kuyusuna doğru sürükler.
Toplumdaki "Psikoloğa gidiyor, deli bu!" tabusu da yolun başındayken bir uzmana danışmamıza engel oluyor. Birçoğumuz psikolog ve psikiyatrist arasındaki farkı ve işlevi yeni yeni öğreniyoruz. Psikolog Muşdal, izlenmesi gereken yolu şöyle özetliyor: "Kişi kendinde bir rahatsızlık hissediyor ve bunun psikolojik olduğunu düşünüyorsa öncelikle uzman bir psikoloğa gitmeli. Hastalık küçük terapilerle geçiştirilebilecek durumdaysa ilaç tedavisine gerek kalmaz. Ancak depresyon ilerleyen seviyedeyse psikiyatriste sevk edilebilir. Onun gözetiminde ilaç kullanımı sağlanır."
İNANÇLI İNSAN DEPRESYONA GİRER Mİ?
Uzmanlar tarafından umutsuzluğun ve çaresizliğin çığlığı olarak nitelendirilen intihar, depresyonun en ağır ve son safhasında görülüyor. Arapçada kurban anlamına gelen 'nahr' kelimesinden türeyen intihar, hedef kitlesini ruhsal çöküntü yaşayanlardan seçiyor. Kutsal kitaplarda intihar, büyük bir günah sayılıp yasaklanmış. Depresyonun yanı sıra şizofreni, anksiyete bozukluğu, alkol-madde bağımlılığı, kişilik bozukluğu başlıca sebepleri arasında yer alıyor. Hayatı boyunca can kavgası veren insanı, bir anda bu amacından vazgeçiren intihar hâlâ karmaşıklığını koruyor.
Depresyon ve intiharı engelleyen belki de en büyük koruyucu kalkan inanç. Psikolog Muşdal, dinî inancın insanın iç huzurunu korumasında önemli bir paya sahip olduğu düşüncesinde. Dünya üzerinde ise hayatlarına son verenlerin birçoğunun inançsız veya ateist olması akıllara "İnançlı insan depresyona girer mi ya da intihar eder mi?" sorularını getiriyor. Yazar Ahmet Kurucan, depresyon ve intihar üzerine yazdığı bir yazıda sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik, makam-mansıp vs. hemen hemen her bir şeyin bizim için imtihan unsuru olduğunu hatırlatarak, bu rahatsızlığın da bir sınav olabileceğine işaret ediyor. Öyleyse inanan insana düşen, bu imtihanı kazanmaya çalışmaktır. Mademki sebepler planında yapılabilecek her şey yapılmışsa sıradaki adım 'sabır'dır.
Hayata nasıl baktığımız neyi gördüğümüzü belirler. Düşüncelerimiz çoğu zaman hislerimizi tayin eder. Hayatı hakkını vererek yaşayabilmeliyiz. Öğrenci ustasına sormuş: "Usta nasıl aydınlanırsın?" "Yiyerek ve uyuyarak." demiş usta. Talebenin kafası karışmış, "Ama usta herkes uyur ve herkes yemek yer." Bunun üzerine usta şöyle cevap vermiş: "Ama yediğim zaman herkes yemez ve uyuduğum zaman herkes uyumaz."
Depresyon da türlü türlü
Depresyonun sadece kafadan kaynaklanmadığı, güçsüz bir karakterin göstergesi olmadığı ortada. Önemli iki husus var vücudun strese karşı direnci ve onu yenmek için çabalayan bir irade. Günümüzde birçok insanda görülen ve yeni yeni teşhis edilen depresyon türlerinden bazıları şunlar:
Depresyon (Ruhsal çöküntü): Elem, keder, karamsarlık, umutsuzluk duyguları ile birlikte kişinin daha önceden zevk aldığı ve ilgi duyduğu uğraşılardan soğuması.
Majör depresyon: Depresyonun genel olarak sınırlı süreler içinde ortaya çıkan ve yineleyebilen türü.
Distimi (Çökkün duygudurum): Genel olarak majör depresyona göre daha hafif, fakat daha uzun süren çeşidi.
Maskeli depresyon: Klasik depresyon belirtileri yerine bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıncalanma...vb. sorunlar ön plandadır.
Depresif kişilik bozukluğu: Karamsar, zevk alamayan, görev sorumluluğu almayan, özgüvensiz ve kronik olarak mutsuz kişiliklerdir.
Apati (Geri çekilme): Çevreye ve normalde ilgi duyulan şeylere karşı kişinin geliştirdiği anormal derecede ilgisizlik.
Anhedoni (Hazsızlık): Olağan ve zevk veren tüm etkinliklerden el çekme ve ilgi kaybı.
Zaman
 

uður1

Well-known member
Cevap: İnançlı insan depresyona girer mi?

Depresyona Bediüzzaman'ın açısıyla yaklaşın
15 Eylül 2011 / 11:59
Mutsuzluğa karşı bir de bu yolu deneyini işe yaradığını göreceksiniz...

Risale Haber - Haber Merkezi
Zaman gazetesinde, Hasan Karali'nin yaptığı "Ah bir mutlu olsam!.." başlıklı haberde depresyon ve mutsuzluk üzerine ilginç noktaların altını çizdi.
Merve Tunay Dünya'nın görüşlerine yer verilen haberde Dünya, depresyonun en temel sebeplerinden birinin olumsuz düşüncelere kapılma olduğunun üstünde durdu. Olumsuz düşüncelere engel olmak için ise Bediüzzaman Said Nursi'nin "Güzel gören güzel düşünür" sözünü kendimize düstur edip "Güzel düşünen güzel görür" diyerek mutluluğa ilk adımın atılabileceğini söyledi. 'Mutlu değilim' düşüncesinin depresyonu körüklediğini belirten uzmanlara göre en iyi reçete inanç.
Çağın en önemli hastalıklarından biri olan depresyona Bediüzzaman'ın bakış açısıyla yaklaşmak gerekiyor.
Dünya, huzursuzluğu aşmada en önemli yol göstericilerin huzur kaynağı olan dua, sevgi, sabır ve şükür olduğunu belirtti.
Haberden kısa kısa başlıklar:
Günümüzde depresyon, psikiyatrik hastalıkların 'nezle'si olarak adlandırılıyor. Kimi bu rahatsızlığı kısa sürede atlatırken kimininki daha uzun sürebiliyor. Bu durum tedaviye cevap verme, kişinin iradesi gibi faktörlere bağlı.
ÇARPITILMIŞ DÜŞÜNCELERDEN OLUMSUZ DUYGU ÇIKAR
Uzman psikolog Merve Tunay Dünya, kişinin en temelde olumsuz düşünceler doğrultusunda bu hastalığa yakalandığını anlatarak, "Kişi her olaydan önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür." diyor. Bu ifade bize ne kadar da tanıdık geliyor aslında. Dünya'nın tespitlerine kulak vermeye devam edelim: "Kişi yaşamış olduğu zorlu ya da stresli bir olay karşısında da o zamana kadar edinmiş olduğu algılar doğrultusunda bu süreci değerlendirir. Sonuçta çarpıtılmış kötü düşüncelerin doğurduğu olumsuz duygular ve davranışlar ortaya çıkar."
GÜZEL GÖREN GÜZEN DÜŞÜNÜR...
Hâlbuki "Güzel gören güzel düşünür" misali "Güzel düşünen güzel görür" deyişini düstur edinebiliriz. Nitekim bir kişi kırk gün "mutsuzum" derse mutlu olması pek de mümkün değil. "Toplum olarak mutsuzuz ya da ufak şeylerden mutlu olmayı bilmiyoruz." ifadesi büyük bir genelleme olsa da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumu günümüzde pek çok alanda insanların beklenti düzeylerinin yükselmesine bağlıyor psikolog Dünya: "Yükselen beklenti düzeyi; ilişkilerin kopuk olması, yalnızlık, kanaatkâr olmamak, üretmeyi bilmemek, çocukluk itibarıyla olumsuz düşünce yapısının olgunlaşması ve algıların çarpıtılmış olması gibi pek çok faktöre sebep oluyor."
DUA SABIR ve ŞÜKÜR LİMANINIZ OLSUN
O zaman mesut olmanın anahtarları neler? Bu sinsi hastalıktan kurtulmak için atmamız gereken adımları Muşdal'dan dinleyelim: "Herkesin mutluluk kavramı farklıdır ama psikolojik rehabilite açısından önerdiğimiz temel tavsiyelerden biri ilgi alanlarının genişletilmesi, bir diğer önerimiz ise kişinin kendini sevmeye ve sevilmeye bırakması. Anne-babaların çocuklara, çocukların da onlara sevgisi ileriki dönemlerde oluşabilecek ruhsal çöküntünün önüne geçebilir." Depresyon teşhisi konulmuş kişilere yalnız olmadıklarını hissettirmek adına vakit ayırma da alternatif çözümler arasında. Her şeyden önce bu hastalığa hepimizin yakalanabilmesi muhtemel. "Depresyona girdim" diyerek çaresizce evde oturmak yerine çözüm için mücadele etmemiz gerek. Kendimizi olumsuz düşüncelere gark olmuş halde bulduğumuzda hayattan tamamen soğuduğumuzu hissederiz. Olumsuz düşüncelere boğulmuşken, birden olumlu fikirlere geçebilmenin zor olduğu aşikâr. Ancak bize huzur veren eylemleri yaparak huzursuz duygudurumunu aşabilmemiz mümkün. Bunun dışında iyi uyku, dua, sevmek, sabır ve şükür de bu rahatsızlığı yenmemizde yadsınamaz yol gösterici öğeler. Nitekim bunlar her hastalıkta olduğu gibi dingin bir liman vazifesi görür. Fiziksel bir hastalığımız olduğunda daha kötüsünü düşünüp şükretmek yerine hemen şikâyet etme yolunu seçeriz. Ruhumuz azap çektiğinde de ilk etapta şükretmek aklımıza gelmez haliyle. Bu durum da bizi depresyon kuyusuna doğru sürükler.
İNANÇLI İNSAN DEPRESYONA GİRER Mİ?
Uzmanlar tarafından umutsuzluğun ve çaresizliğin çığlığı olarak nitelendirilen intihar, depresyonun en ağır ve son safhasında görülüyor. Arapçada kurban anlamına gelen 'nahr' kelimesinden türeyen intihar, hedef kitlesini ruhsal çöküntü yaşayanlardan seçiyor. Kutsal kitaplarda intihar, büyük bir günah sayılıp yasaklanmış. Depresyonun yanı sıra şizofreni, anksiyete bozukluğu, alkol-madde bağımlılığı, kişilik bozukluğu başlıca sebepleri arasında yer alıyor. Hayatı boyunca can kavgası veren insanı, bir anda bu amacından vazgeçiren intihar hâlâ karmaşıklığını koruyor.
İNSAN DÜŞEN İMTİHANA ÇALIŞMAKTIR
Depresyon ve intiharı engelleyen belki de en büyük koruyucu kalkan inanç. Psikolog Muşdal, dinî inancın insanın iç huzurunu korumasında önemli bir paya sahip olduğu düşüncesinde. Dünya üzerinde ise hayatlarına son verenlerin birçoğunun inançsız veya ateist olması akıllara "İnançlı insan depresyona girer mi ya da intihar eder mi?" sorularını getiriyor. Yazar Ahmet Kurucan, depresyon ve intihar üzerine yazdığı bir yazıda sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik, makam-mansıp vs. hemen hemen her bir şeyin bizim için imtihan unsuru olduğunu hatırlatarak, bu rahatsızlığın da bir sınav olabileceğine işaret ediyor. Öyleyse inanan insana düşen, bu imtihanı kazanmaya çalışmaktır. Mademki sebepler planında yapılabilecek her şey yapılmışsa sıradaki adım 'sabır'dır.
Haberin tamamını okumak için TIKLAYINIZ
 

uður1

Well-known member
Said Nursi İslam birliğinin programını yazmış

Said Nursi İslam birliğinin programını yazmış
15 Eylül 2011 / 08:34
Çevre eski Bakanı Rıza Akçalı, Risale Haber'e yazdı

Risale Haber-Haber Merkezi

Çevre eski Bakanı Rıza Akçalı’nın yazısı:

İttihad-I İslâm

İttihad-ı İslam konusu pek çok İslam düşünürü tarafından gündeme getirilmiş hatta bunun gerçekleşmesi için cemiyetler kurulmuş ve çok tartışılmış ve hala tartışılmakta olan bir meseledir. Genel olarak bakıldığında daha çok siyasi bir mesele olarak algılanmış ve ona göre tarihi seyri içinde pek çok stratejiler geliştirilmeye çalışılmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde İttihad-ı İslam’dan bahseder. Ancak onun bahsettiği ittihad-ı İslam siyasi bir birliktelik, bir cemiyet, bir fırka değildir. Bir şahs-ı manevinin tesisine gayretini ve himmetini sarfeder. İttihad-ı İslamı Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi” olarak değerlendirir. Maksadını ise “o silsile-i nurânîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdaniye ile tarik-i terakkîde kâbe-i kemalâta sevk etmektir” şeklinde ifade eder. “Zira, ilâ-yı kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.” Ve kendisinin bu ittihadın bir ferdi ve tezahürüne teşebbüs edenlerden olduğunu söyler.

Münazarat isimli eserinde ittihadın cehl ile olamayacağını ittihadın fikirlerin birlikteliğinden, fikirlerin kaynaşmasının ise bilginin (marifet) şua’-i elektriğiyle olacağı tesbitini yapar. Ardından da marifetin nasıl olması gerektiğini Medreset-üz Zehra projesiyle anlatır.

Bu projenin anafikirleri
-Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc. Ve lisan-ı Arabî vâcib, Kürdî caiz, Türkî lâzım kılmak.
-Safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halas etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylaneye ettiği mugalatayı izale etmek...
-İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile اِنَّمَا الْمُوءْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur'anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun.
-Felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalaha etsin.
-Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin.

Fikirlerin birlikteliği (imtizac-ı efkar) milletlerin ittifakını netice erecektir. Bediüzzaman Said Nursi’ye göre İttihad-ı İslam ve milliyet-i hakikiye-i İslamiye ile gayrete gelerek önce en büyük iki İslam milletinin (Türk ve Arap milletlerinin) ittihadına daha sonra da diğer İslam milletlerinin bu ittihada dahil olmasına (Asya-Afrika milletleri) ihtiyaç vardır.

Emirdağ lahikasında Bediüzzaman Said Nursi, “Eskiden Hristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma tarafdar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için; hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ana ve ittihad-ı İslâma tarafdar olmağa mecburdurlar” tesbitini yapmaktadır. Ayrıca gayr-i Müslimlerin böyle bir ittihaddan çekinmeleri ve rahatsızlık duymaları ihtimaline karşıda “Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz ikna'dır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Zira onları munsif zannediyoruz” diyerek ittihad-ı islamın taarruz amaçlı olmadığını ifade etmekle kalmıyor Lemalar isimli eserinde “Hattâ hadîs-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza' etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar” ifadeleriyle Hıristiyanlarla ittifak edilmesi gereğini ve ehli kitap olarak ehl-i küfrün tecavüzüne set çekerek ve en azından ehl-i küfrü ilzam ederek sulh-u umumiyi gerçekleştirebileceğimizi söylüyor.

Doğru İslamiyet ve İslamiyetin gerektirdiği doğruluğu ef’alimizle izhar etmek suretiyle kuvvet bulacak İslamiyet ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek böylece (müsbet hareketle) sulh-u umumi temin edilmiş olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi ittihad-ı İslam hakikatında olan ittihad-ı Muhammed-i hakkında Hutbe-i Şamiye’de ve Divan-ı Harb-i Örfi’de geniş açıklamalarda bulunur. “Maksadı nedir? Nizamnamesi nedir? Mensupları kimlerdir? Kulüp ve encümenleri nerededir? Yayın organları nelerdir? Başkanı kimdir? Merkezi neresidir? Mesleği nedir? Meşrebi nedir?” gibi mukadder sualleri cevapladıktan sonra zihinlerdeki şüpheleri izale etmek üzere 31 Mart 1909 tarihinde yazdığı Redd-ül evham makalesinde 9 evham-ı fasideyi reddeder. İttihad-ı islamın tarifini yapar.

Bu tarife daha yakından baktığımızda bir cemiyetten ziyade bir cemaatin, ondanda öte bir şahs-ı manevinin teşekkülünün esas alındığını görmekteyiz. Bediüzzaman Said Nursi ittihad-ı islamın özelliklerini sayarken yapılan işin adetten değil ibadet olduğunu ve bu zamanın en büyük farz vazifesi olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla farzda riya olmadığından bu ittihad-ı İslam çalışması (ibadeti) gizlenemez ve korkuya gerek yoktur. Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise cehalet, zaruret ve nifakadır. Bu mübarek heyetin yüzde doksandokuz himmeti siyaset değildir. Ancak yüzde biri siyasiyyunu irşad tarikiyle siyasete taalluk edecektir.

Adalet, hürriyet, meşveret ve şura esas olacaktır. Çünkü “Osmanlıların hürriyeti; koca Asya tali'inin keşşafıdır, İslâmiyetin bahtının miftahıdır, ittihad-ı İslâm surunun temelidir.” “Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'-i Âlem'e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.”

Cebir ve zorlama yoktur. Kur’an ve sünnet-i seniyye ortak paydasında bütün Müslümanları kucaklayacaktır. Şahsi kusurlara takılıp kalmamak gerektir. Rekabet ve bölücülüğe sebep olmayacaktır. Çünkü “umûr-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.” Ayrıca “İ'lâ-yı Kelimetullahı hedef-i maksad eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir şeye feda olunmaz.” Bununla birlikte, “Dinî cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir.”

Aynı zamanda kimseyi korkutmayacaktır. -Özelliklede gayr-ı Müslimleri-Uhuvvet, tesanüd, vahdet, ittihad olmazsa olmazlarıdır. Zira “Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider. Tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Hak ve hakikatin, Kur'ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.” Risale-i Nur da Bu ittihadın programı olacaktır.

Bütün bu özelliklerin gerçekleşmesiyle esas maksat olan İttihad, ilâ-i kelimetullah ve kendi nefsiyle cihad-ı ekber hedefine ulaşılmış olacaktır.

Sonuç:
Şahs-ı manevi teşekkülü, Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmek (maddeten ve manen terakki) bilahare ehl-i kitab ile ittifak ederek sulh-u umumiyi tesis etmek.

www.RisaleAkademi.com
 

uður1

Well-known member
Depresyona Bediüzzaman'ın açısıyla yaklaşın

Depresyona Bediüzzaman'ın açısıyla yaklaşın
15 Eylül 2011 / 11:59
Mutsuzluğa karşı bir de bu yolu deneyini işe yaradığını göreceksiniz...

Risale Haber - Haber Merkezi
Zaman gazetesinde, Hasan Karali'nin yaptığı "Ah bir mutlu olsam!.." başlıklı haberde depresyon ve mutsuzluk üzerine ilginç noktaların altını çizdi.
Merve Tunay Dünya'nın görüşlerine yer verilen haberde Dünya, depresyonun en temel sebeplerinden birinin olumsuz düşüncelere kapılma olduğunun üstünde durdu. Olumsuz düşüncelere engel olmak için ise Bediüzzaman Said Nursi'nin "Güzel gören güzel düşünür" sözünü kendimize düstur edip "Güzel düşünen güzel görür" diyerek mutluluğa ilk adımın atılabileceğini söyledi. 'Mutlu değilim' düşüncesinin depresyonu körüklediğini belirten uzmanlara göre en iyi reçete inanç.
Çağın en önemli hastalıklarından biri olan depresyona Bediüzzaman'ın bakış açısıyla yaklaşmak gerekiyor.
Dünya, huzursuzluğu aşmada en önemli yol göstericilerin huzur kaynağı olan dua, sevgi, sabır ve şükür olduğunu belirtti.
Haberden kısa kısa başlıklar:
Günümüzde depresyon, psikiyatrik hastalıkların 'nezle'si olarak adlandırılıyor. Kimi bu rahatsızlığı kısa sürede atlatırken kimininki daha uzun sürebiliyor. Bu durum tedaviye cevap verme, kişinin iradesi gibi faktörlere bağlı.
ÇARPITILMIŞ DÜŞÜNCELERDEN OLUMSUZ DUYGU ÇIKAR
Uzman psikolog Merve Tunay Dünya, kişinin en temelde olumsuz düşünceler doğrultusunda bu hastalığa yakalandığını anlatarak, "Kişi her olaydan önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür." diyor. Bu ifade bize ne kadar da tanıdık geliyor aslında. Dünya'nın tespitlerine kulak vermeye devam edelim: "Kişi yaşamış olduğu zorlu ya da stresli bir olay karşısında da o zamana kadar edinmiş olduğu algılar doğrultusunda bu süreci değerlendirir. Sonuçta çarpıtılmış kötü düşüncelerin doğurduğu olumsuz duygular ve davranışlar ortaya çıkar."
GÜZEL GÖREN GÜZEN DÜŞÜNÜR...
Hâlbuki "Güzel gören güzel düşünür" misali "Güzel düşünen güzel görür" deyişini düstur edinebiliriz. Nitekim bir kişi kırk gün "mutsuzum" derse mutlu olması pek de mümkün değil. "Toplum olarak mutsuzuz ya da ufak şeylerden mutlu olmayı bilmiyoruz." ifadesi büyük bir genelleme olsa da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumu günümüzde pek çok alanda insanların beklenti düzeylerinin yükselmesine bağlıyor psikolog Dünya: "Yükselen beklenti düzeyi; ilişkilerin kopuk olması, yalnızlık, kanaatkâr olmamak, üretmeyi bilmemek, çocukluk itibarıyla olumsuz düşünce yapısının olgunlaşması ve algıların çarpıtılmış olması gibi pek çok faktöre sebep oluyor."
DUA SABIR ve ŞÜKÜR LİMANINIZ OLSUN
O zaman mesut olmanın anahtarları neler? Bu sinsi hastalıktan kurtulmak için atmamız gereken adımları Muşdal'dan dinleyelim: "Herkesin mutluluk kavramı farklıdır ama psikolojik rehabilite açısından önerdiğimiz temel tavsiyelerden biri ilgi alanlarının genişletilmesi, bir diğer önerimiz ise kişinin kendini sevmeye ve sevilmeye bırakması. Anne-babaların çocuklara, çocukların da onlara sevgisi ileriki dönemlerde oluşabilecek ruhsal çöküntünün önüne geçebilir." Depresyon teşhisi konulmuş kişilere yalnız olmadıklarını hissettirmek adına vakit ayırma da alternatif çözümler arasında. Her şeyden önce bu hastalığa hepimizin yakalanabilmesi muhtemel. "Depresyona girdim" diyerek çaresizce evde oturmak yerine çözüm için mücadele etmemiz gerek. Kendimizi olumsuz düşüncelere gark olmuş halde bulduğumuzda hayattan tamamen soğuduğumuzu hissederiz. Olumsuz düşüncelere boğulmuşken, birden olumlu fikirlere geçebilmenin zor olduğu aşikâr. Ancak bize huzur veren eylemleri yaparak huzursuz duygudurumunu aşabilmemiz mümkün. Bunun dışında iyi uyku, dua, sevmek, sabır ve şükür de bu rahatsızlığı yenmemizde yadsınamaz yol gösterici öğeler. Nitekim bunlar her hastalıkta olduğu gibi dingin bir liman vazifesi görür. Fiziksel bir hastalığımız olduğunda daha kötüsünü düşünüp şükretmek yerine hemen şikâyet etme yolunu seçeriz. Ruhumuz azap çektiğinde de ilk etapta şükretmek aklımıza gelmez haliyle. Bu durum da bizi depresyon kuyusuna doğru sürükler.
İNANÇLI İNSAN DEPRESYONA GİRER Mİ?
Uzmanlar tarafından umutsuzluğun ve çaresizliğin çığlığı olarak nitelendirilen intihar, depresyonun en ağır ve son safhasında görülüyor. Arapçada kurban anlamına gelen 'nahr' kelimesinden türeyen intihar, hedef kitlesini ruhsal çöküntü yaşayanlardan seçiyor. Kutsal kitaplarda intihar, büyük bir günah sayılıp yasaklanmış. Depresyonun yanı sıra şizofreni, anksiyete bozukluğu, alkol-madde bağımlılığı, kişilik bozukluğu başlıca sebepleri arasında yer alıyor. Hayatı boyunca can kavgası veren insanı, bir anda bu amacından vazgeçiren intihar hâlâ karmaşıklığını koruyor.
İNSAN DÜŞEN İMTİHANA ÇALIŞMAKTIR
Depresyon ve intiharı engelleyen belki de en büyük koruyucu kalkan inanç. Psikolog Muşdal, dinî inancın insanın iç huzurunu korumasında önemli bir paya sahip olduğu düşüncesinde. Dünya üzerinde ise hayatlarına son verenlerin birçoğunun inançsız veya ateist olması akıllara "İnançlı insan depresyona girer mi ya da intihar eder mi?" sorularını getiriyor. Yazar Ahmet Kurucan, depresyon ve intihar üzerine yazdığı bir yazıda sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik, makam-mansıp vs. hemen hemen her bir şeyin bizim için imtihan unsuru olduğunu hatırlatarak, bu rahatsızlığın da bir sınav olabileceğine işaret ediyor. Öyleyse inanan insana düşen, bu imtihanı kazanmaya çalışmaktır. Mademki sebepler planında yapılabilecek her şey yapılmışsa sıradaki adım 'sabır'dır.
Haberin tamamını okumak için TIKLAYINIZ
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Hepiniz toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılın
15 Eylül 2011 / 04:04
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak(c.c), Âl-i İmran Sûresi 103. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Hepiniz toptan, Allah'ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Kur'an-ı Kerim'den...
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.
"Âli İmrân Sûresi 102. Ayet Meali"
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . .
"Miras konusunda, Allah çocuklarınız hakkında şöyle emreder: Erkeğin hakkı, kadının hissesinin iki mislidir. Şayet kadınların sayısı ikiden fazla ise onlar terikenin üçte ikisini alırlar. Eğer kız evlat tek ise terikenin yarısını alır. Anne babaya gelince, ölenin çocuğu varsa, onun terikesinden her birine altıda bir hisse vardır. Eğer çocuğu yoksa ve kendisine ana babası vâris oluyorsa annesine üçte bir hisse vardır. Şayet ölenin kardeşleri varsa, ölenin yaptığı vasiyetin ifasından ve borcunun ödenmesinden sonra annenin hissesi altıda birdir. Anne babanız ile evlatlarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını siz bilemezsiniz. Bunlar Allah'ın koyduğu farzlardır. Allah muhakkak ki alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir)." [Nisa Suresi 4,11]
Mirasta erkek evlat, kızın iki mislini alır. Zira İslâma göre erkek ailesini geçindirmekle yükümlüdür. Kadının böyle bir görevi yoktur. Kadının yükü kocasına ait iken, koca ailesini, çocuklarını, duruma göre anne ve babasının nafakasını yüklenmek zorundadır. Dolayısıyla bu hüküm tam adalettir.
 

uður1

Well-known member
Dilimiz Zikrinle Islansın Ya Rab!

Dilimiz Zikrinle Islansın Ya Rab!
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin! O’nu sabah akşam aralıksız tesbih edin!” (Ahzâb, 41-42)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah’ı unutarak çokça konuşmak kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62/2411. Muvatta’, Kelâm, 8)
Abdullah bin Büsr (ra) anlatıyor:
İki bedevî, soru sormak üzere Rasûlullah (sav) Efendimiz’e geldi. Birisi:
“–Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların hangisi daha hayırlıdır?” diye sordu.
Allah Rasûlü (sav):
“–Ömrü uzun, ameli de sâlih olandır” buyurdu.
Diğeri de:
“–Ey Allah’ın Rasûlü! İslâm’ın hükümleri çoğaldı, bana öyle bir amel söyle ki, ona sıkıca yapışayım” dedi.
Rasûlullah (sav) ona da:
“–Dilin dâimâ Allah’ın zikriyle ıslak olsun!” buyurdu. (Ahmed, IV, 188; Tirmizî, Deavât, 4/3375)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Halîm: Cezalandırma imkânına ve gücüne sahipken suçluların cezasını hemen vermeyen, gazâbın kendisine gâlip gelmediği, sapıkların düşüncesizliklerinin, âsilerin isyanlarının kendisini öfkelendirmediği, teennî ve afv sahibi, kullarının suçunu anlamasına ve tövbe etmesine imkan tanıyan, acelecilikle ve kızgınlıkla davranmayan ve ceza vermekte de acele etmeyen, çok yumuşak davranan demektir.
Kısa Günün Kârı
Rabbimizi her an, her yerde zikredebiliriz.
Lügatçe
sâlih:İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. Faziletli, ehl-i takva olan.
 

uður1

Well-known member
Ateş Lâzım Olmuştu

Ateş Lâzım Olmuştu
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şûrâ, 30)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve pervâneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fedâil, 19. Buhârî, Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 82)
Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:
“–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. Hazret, hiç düşünmeden:
“–Cehennemden geliyorum” cevabını verir.
Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:
“–Ne işin vardı orada?”
Behlûl Dânâ anlatır:
“–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana:
“–Burada ateş yoktur” dedi.
“–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca:
“–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini dünyadan getirir cevabını verdi.”
Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu:
“–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı:
“–Adâlet! Adâlet! Adâlet!”
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Ğafûr: Kulların günahlarını affederek örten, suçlarından ve hatalarından vazgeçip bağışlayan, mağfireti çok, af edişi sonsuz olan demektir.
Kısa Günün Kârı
Rabbimizin huzuruna ateşlerimizle değil, salih amellerimizle gidelim.
Lügatçe
halife: Din başkanı hükümdar.
 

uður1

Well-known member
Okullar açılırken

Okullar açılırken
18 Eylül 2011 Pazar 05:00
Cahil kalmanın ve cehaletle barışık yaşamanın en kestirme yolu bir ideolojiye bağlanmaktır. Her sorunun cevabını vermeye hazır bir ideoloji yanı başınızda dururken, neden yeni şeyler öğrenme zahmetine katlanacaksınız?
Üstelik bağlandığınız ideolojiyi bilmeniz de gerekmez. Her sorunun cevabının o ideolojinin içinde bulunduğuna yürekten inanmanız yeterlidir.
Somut örnek milliyetçilik. Büyük işler başarmış büyük mü büyük bir millete mensupsunuz. O kadar büyük ki, bir baltaya sap olamasanız bile sizi de büyük yapmak için yeterli. Bu ideolojiye dört elle sarıldığınız zaman, kahraman ve büyük bir milletin mensubu olarak zaten yeteri kadar büyük oluyorsunuz. O kocaman egoya, dirseğinizi çürütüp yeni şeyler öğrenmek, dünyada olup bitenleri takip etmek hiç yakışır mı? Milliyetçiliğin cehaletle eş anlamlı bir siyasî kişilik olarak karşınıza çıkması, bu genel kurala dayanmasından kaynaklanıyor.
Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'in teşkilat kanunundan o çok bilindik ideolojik zırvaları temizlemesi, eğitimde çağ atlamak için en büyük engelin ortadan kaldırılması demek. 'Atatürk'ü, Türk'ü kanundan çıkarttılar' diye ağlaşanları, yukarıdaki çerçevenin içine yerleştirmek lâzım. 'Atatürk milliyetçiliği'nin, 'Atatürk ilke ve inkılapları'nın ve 'Türklüğün millî ve manevî değerleri'nin eğitime, ülkeye, hatta Türklüğe ne faydası vardı? Ne faydası, tersine zararı vardı. Bilhassa Türklüğe.
Genç beyinlere bir ideolojiyi zerk etmekle görevli öğretmenlerden eğitim adına hiçbir hayır gelmediğini tecrübe ederek öğrenmedik mi? Çünkü ideolojik görev, ideolojinin sığlığı ve ilkelliği ile müsavi bir öğretmen kalitesi üretir. Öğretmenlerimize 'Atatürk milliyetçiliği nedir?' diye sorduğunuz zaman alacağınız cevaplar, bu ilkelliği yansıtmak için yeterlidir. Son yazıma, öğretmenlerden destek de tepki de geldi. Bir İngilizce öğretmeni, ne kadar fedakârca kendisini mesleğine adadığından bahsediyor. Halbuki ölçü basit. Hazırlık sınıflarında çocuklarımızın bir yılına el koyup en basit İngilizce cümleyi kuramadan yıl sonunu getirmenin neresi başarı? Sebep: Şeklî ideolojik kalıplar eğitimi amacından uzaklaştırıyor. Atatürkçü eğitim laflarını çok edince çocukların İngilizcesini kimse sorgulamıyor. Yabana atılmayacak bir öneri: Okullarımızdan müzik, resim, edebiyat gibi estetik değeri olan bütün dersleri toptan kaldırsak, yeni yetişen nesillerde müziğe, plastik sanatlara ve edebiyata dair zevkler daha çok gelişmez mi? İngilizce derslerini toptan kaldırsak, gençlerimiz öğrenemedikleri İngilizceye yıllarını vermekten kurtulmaz mı? Bu derslerde sağlanan fayda sıfıra yakın. Hatta öğretilen yanlış şeyler ve tahrip edilen estetik zevki dikkate alınca zarardayız. Alın size zamandan, paradan ve personelden tasarruf.
Bütün bu kalitesizliğin, sığlığın ve ilkelliğin müsebbibi, eğitim bürokrasisinin arkasına sığındığı ideolojiydi. Özel okullar bu dar kalıpları kırmak için kendilerince yöntemler geliştirdiler. Büyük ölçüde başarılı oldular ve devlet okullarını da aradaki mesafeyi açarak değişime zorladılar.
İdeolojik eğitim saplantısı okulları eğitim açısından işkence merkezlerine dönüştürdü. Fen liseleri, Anadolu liseleri gibi okullar, zeki çocukların bir arada olmasına fırsat vererek birbirlerinden beslenmelerine imkân sağladı. Okul işlevini, sadece çocuklar için sosyalleşme ortamı oluşturarak yerine getirdi. Özel okullar fazlasını ilave ederek çocukların ruh ve kişilik gelişimine, yani gerçekten eğitime de el attılar. Çoğumuzun eleştirdiği sınav maratonları, hiç olmazsa rekabeti eğitime soktuğu için kaliteyi yükseltti. Artan kalite talebini devlet okullarının değil dershanelerin karşılaması ise başka bir sorun.
Evet, sonuç olarak 'Millî eğitim' denildiği zaman o kadar personel, o kadar bina ve o kadar imkânla, üstelik devlet bütçesinden aslan payını alarak yapılan işin sağladığı fayda sıfıra yakın. Bu durumun öğretmen kalitesiyle değil, sistemle alâkalı olduğunu vurgulayalım. Peki sistem nasıl değişir? Önce sizi bulunduğunuz yere sabitleyen, ilerlemenizi engelleyen safralardan, yani ideolojik yüklerden kurtularak. Bilmediği -çünkü kimsenin tarif edemediği- Atatürk milliyetçiliğini ve 'Türklüğün manevî değerleri'ni çocuklara öğretmek yükünden kurtulan öğretmen asıl işini yapmaya başlayabilecek artık.
Zaman
 

uður1

Well-known member
'Kemalist Müslümanlık' ya da 'Gardrop İslamı'

'Kemalist Müslümanlık' ya da 'Gardrop İslamı'
18 Eylül 2011 Pazar 06:10
Türkiye vahim bir muhtevasızlık krizi yaşıyor. Her şeyin, tamamıyla şekle indirgenmiş oluşunun, şekilciliğin ideolojileri ikame etmişliğinin krizi!
Kemalizm, daha başından beri, modernliği bir şekil meselesi olarak ele almış; 'devrimler'in neredeyse tamamı, şekil üzerinden hayata geçirilmiştir. Modernliğin özellikle kılık kıyafet üzerinden okunması, bunun en tipik örneğidir. Kemalist şekilcilik o kerteye vardırılmıştır ki, bizzat Kemalistlerin bile, yana yakıla 'Gardrop Atatürkçülüğü'nden şikâyet ettiklerini biliyoruz...
Aslında Kemalistlerin 'Gardrop Atatürk-çülüğü'nden yakınmalarını anlamak mümkün değildir. Kemalizm, muhteva olarak değil, tamamıyla şekil üzerinden hayata geçirilmiştir çünkü. Kamusal alanı yeniden şekillendirmenin modernlik sayıldığı bir doktrin olarak Kemalizm'in, bireylerin özel hayatlarına manevi düzeyde anlamlı bir muhteva sunması sözkonusu olamamıştır. Şerif Mardin'in daha 1968'lerde, 'Din ve İdeoloji'de yaptığı şu kışkırtıcı tespit, meseleyi tereddüde mahal vermeyecek şekilde ortaya koymaktaydı: "Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için [İslam'a karşı H.Y.] bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizm'in Türkiye'deki ailelerin çocuklarına intikal ettirdikleri değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur."
İşte şimdi asıl sorgulanması gereken, Türkiye'de İslam'ın da, pratikte vahim bir muhtevasızlıkla malûl olup olmadığıdır. İslam'ın Kemalizm'den farkı, Mardin'in deyişiyle, 'kültürün kişilik yaratıcı katında anlam üretme' iktidarına sahip bir muhtevası olmasıdır. Bu muhteva, hiç şüphesiz, İslam'a içkin olan Kur'an ve Peygamber ahlakıdır.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Bugün Türkiye'de İslam, tıpkı (evet, tıpkı!) Kemalizm gibi, kamusal alanda sadece şekle indirgenmişlikle, sanki şekilden ibaretmiş gibi idrak edilmekle malül değil midir: Eşi örtülü mü? İçki içiyor mu? Cuma'ya gidiyor mu? Kimse gücenmesin ama, İslam'ın kamusal alandaki şeklî görünürlüğünün öne çıktığı, Kur'an ve Peygamber ahlakı olarak muhtevasının ise geriye itilmiş olduğu nasıl inkar edilebilir?
Yanlış anlaşılmak istemem: Başörtüsü, elbette İslam'ın göz ardı edilmesi sözkonusu olmayan bir gereğidir.[Vâcib midir, mendub mudur? Tartışmasını bir yana bırakıyorum] Ama Müslümanlığı sadece başörtüsüne indirgemek? Sadece Cuma'ya gitmeye indirgemek? Sadece içki içmiyor olmaya indirgemek? Parça'nın bütün yerine konulması! Tanzimat'tan bu yana modernlik, nasıl parçanın bütün yerine konulmasıyla temellük edilen bir 'Metonimik Batılılaşma' olduysa, İslam da bugün Türkiye'de, parçanın bütün yerine konularak temellük edilen bir 'Metonimik İslam'a dönüşmüştür.
Metonimi, parçanın bütün yerine konulmasıdır. Daha önce de yazmıştım: Tanzimat'tan bu yana Batılılaşma, Avrupa'nın şeklî özelliklerinden birini ya da bir parçasını, bütünüyle Avrupalılık yerine koymak olarak edinilmiştir. Tanzimat romanlarında Fransızca konuşan erkeklerin ve piyano çalan kadınların 'asrî' veya 'Avrupalı' sayılması gibi!
Şimdi şunu sormak istiyorum: İslam'ın ahlakî muhtevasını geriye iterek sadece şeklî görünümlerinin kamusal alanda dolaşıma girmesini Müslüman olmak için gerekli ve yeter sayma eğilimi, İslam'ın Kemalistleşmesi anlamına geliyor mu, gelmiyor mu? Bir 'Gardrop İslamı'ndan söz etmek gerekmiyor mu? Bunun cevabını size bırakıyorum...
 

uður1

Well-known member
Alın Size Hazinenin Anahtarları

Alın Size Hazinenin Anahtarları
18 Eylül 2011 Pazar 06:20
Alın Size Hazinenin Anahtarları.
İster al aç zengin ol, İster alma at fakir kal.

Göz kapaklarını aç,
Manasızlıktan manalara kaç,
İşte o zaman takacaksın başına altından bir taç,
Sözlerini söyle israf olmaz artık saçabildiğince saç..
Suyun akışına, rüzgârın esişine teslim oluyorum.
Kalpler kapalı aşka,
Sözler kapalı dosta,
Cömertlik kapalı insanlığa,
Kitaplar kapalı rafta,
Trafik kapalı insanlar darda,
Ümitler kapalı yarınlara,
Samimiyetler menfaatler ile olmuş melekler de bu durumda şokta,
Kapandıkça kararan hayatlar,
Kapandıkça insanlık aydınlığa, gürültülü bir sessizlik hakim oluyor sokaklarda,
Korkular güvensizlikler ile hayat bir kumar piyangosu olmuş ki insanlar iflasta..
Manalar kapalı maddeler yasaklı..
İnsanın doğası ise şeffaflığı sadeliği kolaylığı açık seçikliği rahatlığı ister.
Peki kim bu doğamızla(duamızla) oynayan zalim el, hangi sektör ki bu ruhsuzluğu daha kundaktayken aşılıyor bizlere..
Daha neler kapalı, aydınlık yarınlarımıza..
kapanmış yüzümüze kapılar birer birer..
Kalemler ile kapalı manalar açılmazsa, o kalemleri kırmak kıyamete kadar susmak insanlığa yapılacak en büyük iyilik olacaktır.
O kalemler ki mürekkepleri kurumadan manaları açarak insanlığa hizmet edecekse o kalemleri susturmak insanlığa yapılacak en büyük zulüm olacaktır.
Hür bir adamın hür sözlü kitaplarında şöyle diyordu:
Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde … âyetin manasını gör!. (S: 182)
Ah şu kafa fenerleri aydınlıkları karartıyor güneşlere karşı gözleri yumduruyor..
Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki: O kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile hâtem-i vahdet okunuyor." (S: 302)

Yine gözünü aç kalbin ile bakmayı bil evrenin ve galaksilerin sahibini tanı..
Daha sen ne zamana kadar kendi elindeki semerenin zevaline ağlayacaksın, gözünü aç." (BMs: 351)
Sana ait olmayan her şeyi, her şeyin sahibine versen, gözün açılacak.
Sen vermezsen o senden zaten alacak.
Sana ait olmayanı sana aitmiş gibi yaşasan mutluluğa kapayacaksın kapını, açacaksın huzursuzluğa..
Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak." (S: 341) .. olan bir sultan var bu hürriyetinde, onun özgürlük cennetine ve saadetine kavuşmayı seç..
Bu Cennet ki ucuz değil, bu Cennet ki mühim bir fiyat istiyor, işte bu satırlarda o anahtarı bul al ve bütün kapıları aç, hazinelere kavuş şöyle ki :
Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana "ene" namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?
ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir." der ve cüz'î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelal'in ibda-i san'atını anlar.
Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hakeza... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene'de münderiçtir. Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif'in "iki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizan-ül hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki; Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.
(Sözler - 536)

"Ey ahali!
Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in'am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz. (Sözler - 121)
Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin. (Sözler - 286)
 

uður1

Well-known member
Milli Eğitim Bakanlığı'nın 'görevleri'nde büyük değişiklik

Milli Eğitim Bakanlığı'nın 'görevleri'nde büyük değişiklik
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:50
Tarhan Erdem sağ olsun, önceki günkü yazısını atlamış olsam "devrim" niteliğinde bir gelişmeden haberdar olamayacaktım. Demek ki bundan böyle medya ile yetinmeyip Resmi Gazete'yi de dikkatle takip etmek gerekiyor! Erdem'in söz konusu yazısında öne çıkardığı gelişme –nedense- fazlasıyla hak ettiği ilgiyi ve dikkati medyada görmedi.

Erdem, haklı olarak "Dün yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı kuruluş ve örgütlenmesini düzenleyen Kanun Hükmünde Kararname şimdiye kadar öne çıkanların önüne geçti" diyor.

Özellikle de Kararname'nin "Amaç" maddesi. Sözü yine Erdem'e bırakayım:

"Görüldüğü gibi bariz fark, 'Atatürk inkılapları' ve 'Türk milliyetçiliğine' bağlı, 'Türk milletinin milli, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen', 'koruyan', 'geliştiren', ibarelerinin KHK'de bulunmamasıdır. Bu fıkra ile, bugünkü yönetimin önceki yönetimlerle, devlet ve eğitim anlayışındaki önemli bir farkını ortaya koymaktadır. Bu anlayış, eğitimle ilgili kanun kadar, yeni anayasamız için de çok tartışılacaktır, tartışılmalıdır!"

Mesele anlaşılmıştır büyük ölçüde ama ben yine de 1973 ve 1983 tarihli "Milli Eğitim Temel Kanunu" ve 1992 tarihli "Milli Eğitim Teşkilat Kanunu"nda yer alıp da son KHK ile varlığına son verilen "Amaç"ı olduğu gibi aktarmak isterim:

"Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan..."

Yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'e teşekkür borçluyuz; Okullarda eğitim-öğretim gören öğrencileri –nihayet!- söz konusu kanunlarda sıralanan görevlerden ve ödevlerden kurtarmıştır! Ve nihayet, "Okul" dediğimiz kurumun amacı "medeni" ölçüler çerçevesinde yeniden belirlenmiştir.

İlgili Kanun Hükmünde Kararname'de Milli Eğitim Bakanlığı'nın "yeni" görevleri şöyle ifade edilmiş:

"Okul öncesi, ilk ve ortaöğrenim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünde geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek..."

Bilmem siz de benim gibi "Ohhh dünya varmış!" diyor musunuz? Demek ki öğrenciler bundan böyle karşılarında her şeyden önce "Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı" ve hemen arkasından "ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan" öğrenciler yetiştirmek amacından vazgeçmiş bir "Okul" bulacaklardır.. Ne mutlu onlara....

Dikkat ederseniz KHK; Anayasa'nın 42. maddesinde dile gelen "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda..." şartını da dışarıda bırakarak, "yılan hikayesi"ne dönüşen "Yeni Anayasa"ya da yol gösterici bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreç, bu KHK'yi Anayasa'ya değil Anayasa'yı bu KHK'nin "ruhunu" paylaşmaya davet etmektir.

Memleketi Kanun Hükmünde Kararname'ler ile idare etme yolunun alışkanlık haline gelmesine ben de karşıyım. Ama doğrusu bu Kararname'nin müjdelediği sevinç, bu konudaki endişelerimizi tamir edecek niteliktedir! Ama ben her şeye rağmen yine de Kararname'nin müjdelediği bu büyük değişikliğin ("dönüşüm" mü desek acaba!) TBMM çatısı altında gerçekleşmesini isterdim. Şu nedenden dolayı: Bu değişiklik Genel Kurul'un önüne gelsin, herkes eteğindeki taşları ortaya döksün, kim bugün bu dünyada nasıl bir Okul istediğini dile getirsin ve sonuç olarak söz konusu "değişiklik" Meclis'ten geçsin. Bu yolun seçilmesini önermemin önemli bir diğer nedeni de, bu yolun Genel Kurul'da yapılan müzakerelerin kamuoyu tarafından takip edilip yeni ilkelerin kamuoyu tarafından da tartışılıp benimsenmesinin sağlanmasına fırsat vermesidir. Böylece sadece öğrenciler değil "veliler" de "Doğru yahu, Atatürk, aile, vatan, milliyetçilik derken çocuklarımız Okul'dan girdikleri gibi çıkıyorlar!" kanaatine varmış olacaklardı. Böyle büyük bir kararın bir Kararname ile halledilmesi bu açıdan doğru olmamıştır.

Benim "keşke olsaydı" diye hayıflandığım Genel Kurul oturumu gerçekleşseydi CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, mutlaka (gazetelere yansıyan açıklamasında söylediği gibi) kürsüye çıkıp "Artık adı milli olan bakanlığın milli bir görevi olamayacağı ilan edilmiş bulunuyor. Eski kanunda bakanlık hizmetlerinin milli güvenlik siyasetine uygun olarak yürütülmesi görevi verilmişti. Bu ibarenin kaldırılmış olması dikkat çekicidir. Bu ve benzer değişiklikler gösteriyor ki Milli Eğitim Bakanlığı'nın milli kısmı tarih olmuştur" açıklamasını yapacak ve hâlâ "millici okul" peşinde koşan bu ve benzer görüşler karşısında kamuoyunun şahitliği önünde belki de sıkı bir "Yeni Okul" savunması dinleme fırsatı bulabilecektik.

Her neyse de Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevini değiştiren bu Kararname , gerçekten de "şimdiye kadar çıkarılanların önüne geçmiştir". Geri adım atılmamasını dileriz...
Yeni Şafak
 

uður1

Well-known member
Zalimler için yaşasın cehennem!!!

Zalimler için yaşasın cehennem!!!
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:55
"Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek,
sözüm odun olsun hakikat olsun tek."
Mehmet Akif Ersoy

Geçtiğimiz sabah bir televizyon kanalında baş örtüsü sorunlarını araştırmak adına yapılan sokak röportajında öğretmen olacak bir bayan öğrencinin konuşmalarına şahit oldum.Ve beni son derece rahatsız eden şu talihsiz, küfür kokan cümlesini sarf etti: ''Ben dindar geçinen insanların, başörtülülerin değil üniversiteye girmelerini,Türkiye de dahi barınmalarını istemiyorum.'' Bu cümle benim ruhumu alt üst etmeye yetmişti...
İslâm’a ve Kur’âna sadakatle bağlı kalmanın zamanımızda daha önem kazandığını daha iyi anlamaya başladım. Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek…Müslümanlara karşı alçak gönüllü, küfre karşı onurlu/vakarlı bir duruş sergilemek…İmandan, İslâmdan, Sünnetten ve müslümanlardan yana bir tavır sergilemek gerekiyor. Şuurlu, sağlam, tutarlı bir mücahid ve mücahide olmanın gereği bu olsa gerek…
Aslında bu çirkin haykırış Allah'a, o'nun Peygamberine ve öldükten sonra dirilmeye, inancını yitirmiş, nesillerin dramıydı. Müslüman milletimiz, apaçık ve zorla hem Allah'ına hem de Peygamberine isyana itiliyordu...Bu fikir özürlü bayanın söylediği o cümleyle tarihin koridorlarında yolculuk yapmaya başladım. Onlar her ne kadar kendilerinin altın çağlarını yaşadıklarını düşünseler de, ne yazık ki son çırpınışlarını sergiliyorlardı...Nice vatan evlatlarına tarihler boyunca kan kusturmuşlardı...Milletimiz onların gayz ve nefret bombardımanları karşısında hep inim inim inlemişti. Onlar da bir türlü doyma noktasına ulaşamadıkları o cehennemî kin ve hiddetleriyle sürekli homurdanıp durdular...
Zira egoları etrafında dönüp durmayı, yol alma sanıyorlardı...Ve tıpkı sandalının hep bir yanındaki küreğini kullanan kayıkçı gibi, aynı noktada daire çizip duruyorlardı...
Kafalarındaki çarpık ve anarşik düşünceleri dillerinden dökülen nefret ifadeleri; kitap, gazete, dergi sahifelerinin yanında, televizyon ekranlarını karartan beyan ve üslûplarıyla bu duyguları kara, düşünceleri kara, ifadeleri kapkara talihsizler kendileriyle birlikte ne yazıkki milletimizin talih yıldızını da karartmaya çalışıyorlardı...Ama nafile…Gündüzün ortasında gözü kapamakla gece olmuyor ki…
Evet bunlar düpedüz düşünce anarşisti insanlardı. Kendi fikirlerinin dışında, (ona da fikir denirse) her türlü otoriteye karşı çıkan, her türlü iktidarı reddeden, sadece yıkmayı düşleyen ve hedeflerine de gerekirse kaba kuvvetle ve bir hamlede ulaşmayı plânlayan; ilhamlarını, Neronlar, Leninler ve Firavunlar gibi canilerden alan bu düşünce bahtsızlarına başka bir isim bulmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim...
Bunlar, güçlü olduklarında zalim ve baskıcı; iktidarsız olduklarında da hırçın ve hilebaz olurlar...Hayatın her biriminde, kavgacı tabiatlarıyla düşüncelerini belli eden ve demogojinin bütün türlerini bilen, varlıklarını çığırtkanlıkla göstermekten çekinmeyen, kör ve topal zihniyet, sanki bu ülkede yalnız onlar düşünüyor, yalnız onlar konuşuyor ve karar veriyor gibi, bir hava estirmeye çalışmaktadırlar...
Aslında bu karanlık ruhlu insanlar, hep kendi yalanlayıcı hülyalarıyla beslenir, evham ve hırslarıyla da ayakta dururlar...
Ama kim ne derse desin dünya çapında yaşanan hâdiseler, Allah'ın razı olacağı bir dünyanın oluşacağını ve şekilleneceğini ifade ediyor.
Batı düşüncesi, Ortadoğu, İsrail v.b yerler gökyüzüne son kez bakmakta ve insanlığa son kez hakaret etmektedirler.
Dünya bu günkü haliyle tarihin sonunu değil, batı menşe’li yalanların sonunu haykırıyor.
İnsanın özüyle bütünleşip kâinatın mayası olan muhabbetle insanı kucaklayan İslam'ın, fertten topluma, toplumdan milletlere ve dünya coğrafyasına uzanan bir çizgide yolunun açıldığını haber veriyor. Önümüzdeki zamanlarda artık sadece İslam'ın konuşulacağı günler olacak inşaallah...
“Ümitvâr olunuz. İstikbalde en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı lacaktır.”
“ Zaman gösterdi ki, Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil…”
 

uður1

Well-known member
Bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyor

Bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyor
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:00
Araplarla Türkler arasında kıyamete kadar sürecek bir düşmanlık olsun diye 200 senedir etmediklerini bırakmayan Batılıların muazzam nifak tezgâhını şu son birkaç senede paramparça ettik.

Başbakan Erdoğan'ın Mısır, Tunus ve Libya'da "Allah'ın azizi, İslam dünyasını birleştir" gibi sloganlarla karşılanması, yeri-göğü sarsan bir coşkuyla selamlanması, sevgi selinde adeta boğulması, karanlık bir çağın kapanıp aydınlık bir çağın başladığını bir kere daha ve en ufak bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermiştir.

Arap âleminde yaşanan devrimlerin bütün sorunları bir anda çözdüğünü, Mistır Sayks ve Mösyö Piko'ların çizdiği sınırların bir kalemde silinebileceğini, Türkiye'nin bugünden yarına yeni bir dünya kurabilecek kadar güçlendiğini iddia edecek değiliz; Mısır yönetimini İsrail karşısında ürkek bir siyaset izlemeye sevk eden mevzuları, Tunus-Paris hattındaki can sıkıcı hareketliliği, Libya Ulusal Geçiş Konseyi'nin Mösyö Sayks ve Mister Piko'ya duyduğu minneti, Türkiye'nin NATO'ya İran aleyhinde taviz vermek mecburiyetinde kalışını (veya hükümetin böyle bir mecburiyet hissedişini) vs, vs, vs, bilmiyor değiliz; işimiz elbette kolay değil; ama Batı karşısındaki aşağılık kompleksimizden kurtulup bu işi –hürriyet ve adalet yoluna girmiş bir İslam dünyasında safları sıklaştırarak mevcut dünya düzeninin aşağılık çarkını yıkma işini- bizim işimiz olarak gördüğümüz andan itibaren bu iş mümkün hale gelmiştir.

Bir şey olmak için kendinizi önce o şey olarak tasavvur edebilmeniz lazım; Allah'a şükürler olsun ki artık doğru dürüst bir Türkiye, doğru dürüst bir Arap dünyası, doğru dürüst bir İslam dünyası tasavvurumuz var.

Bugün tasavvur ederiz, yarın oluruz inşaallah.

Olabileceğimizi Mistır Sayks ve Mösyö Piko da görüyor.

Görüyor ve dehşete kapılıyorlar.

Dehşet içinde Mısır'daki sivil toplum kuruluşlarına anti-Türkiye fonlarından para yağdırıyorlar, Tunus'ta demokrasinin Batı yalakası Zeynelabidin Bin Ali diktatörlüğünü aratmaması için var güçlerini ortaya koyuyorlar, Trablus'taki Şehitler Meydanı'nda Erdoğan'dan önce boy göstermeye hayati önem atfediyorlar...

Boy göstermek deyince; bununla asla yetinmemeliyiz.

Libya'ya para yardımı, Tunus'a yatırım, Mısır'la Akdeniz'de işbirliği, yüksek düzeyli stratejik anlaşmalar vs, vs, vs, son derecede önemli, ama böyle şeylerle de yetinmemeliyiz.

Devrim yapan ve halen devrim sürecinde bulunan Arap kardeşlerimizin devrimlerini teminat altına almaya dönük sosyal, siyasi, entelektüel yatırımlarımız da olmalı; hem de George Soroş'ların pabucunu dama atacak kadar çok olmalı.

Bir de, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan, "Bunlar BOP çerçevesinde hareket ediyor" diyenlerin ekmeğine yağ sürerek Arap sokağında Türkiye'nin niyeti hakkında soru işaretleri doğurmaktan kaçınmamız lazım.

Başbakan'ın Mısır televizyonunda başlattığı laiklik tartışması maalesef böyle bir şey.

Bu konuyu ayrıca konuşalım.
Yeni Şafak
 
Üst