Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü

uður1

Well-known member
Zihindeki asker

Zihindeki asker
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:03
Bugün Türkiye militarist bir düzenden demokratik bir düzene geçmeye çalışıyor.

Peki gerçekten geçebiliyor mu?

Bu soru, Türkiye'ye ilişkin başka soruları da gerekli kılar.

Şöyle:

- Toplumsal alan üzerinde militarizm nasıl yeşeriyor ya da hangi toplumsal alan ve koşullarda yeşeriyor?

- Zihniyetimizde, siyaseti algılayışımızda, devlete, siyasete atfettiğimiz anlamlarda militarizm nasıl bir yer tutuyor?

Türkiye'deki uluslaşma süreci 'Şarklı' bir nitelik taşır. Balkanlar'dan başlamak üzere Şark'a doğru uluslaşma süreci, Batı'dan farklı olarak dil merkezli değil, din merkezli olmuştur.

Türkiye'deki "ulus oluşumu"nun temelinde de temel olarak 1830'larda başlayan, kökü daha eskiye, Osmanlı'nın ilk toprak kayıplarına giden ve biteviye Anadolu'ya doğru akan yaklaşık 150 yıllık bir Müslüman göçü görülür.

Gayrimüslim nüfusun şu veya bu şekilde Anadolu'dan uzaklaştırılması, dinden hareketle yapılan nüfus ayıklanması, uluslaşma sürecinde madalyonun diğer yüzünü oluşturur.

Bu uluslaşma sürecinin, özellikle topluluklar açısından, travmalarla iç içe geçmiş, sabit bir bellek oluşturacak kadar acılı, yüz-yüz elli yıla yaslanan, sürekli güç üstüne oturan bir süreç olması üzerinde önemle durmak gerekir.

Kaybedilmiş mallar, verilmiş canlar, buna karşılık gasp edilmiş mallar, alınmış canlar üstüne oturan bu sürecin, kimlik kurucu bir yönü bulunmaktadır.

Bu açıdan baktığımızda bugün Türk kimliği ile (askerî) güvenlik fikri ve arayışı arasında, diğer bir ifadeyle güvenlik duygusuyla kimlikleşme arasında yakın bir ilişki olduğunu düşünebiliriz. Bu öykü, güvenlik kurumlarına verilen aşkın ve aşırı değerden millet-ordu anlayışına, siyasetin devlete indirgenen algısına, devlet kurumunun ise temel olarak asayiş ve güç fikri üstüne oturtulmasına kadar uzanan özellikler taşır.

Kök ve kimlik meselesi militarizm açısından önemli toplumsal bir yatak oluşturmaktadır. Ancak işlevi sadece bundan ibaret değildir.

Devlet-zihniyet-militarizm ilişkisi de bu noktada önemli bir yönüyle karşımıza çıkar.

Müslümanlar Anadolu'ya gelirken, gayrimüslimler önemli ölçüde ayıklanırken ve ayıklandıktan sonra gerek İttihat Terakki'nin, gerek Cumhuriyetin iki temel projesi olmuştur.

Bunlardan bir tanesi farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanları Türkleştirme projesidir. İkincisi ise Müslümanlardan bir ulus yaratırken İslam'ı ehlileştirmek projesidir.

Bu projeler otoriter devletin, askerî vesayet modelinin temelinde yatarlar.

Her iki proje de otoriter bir yapıyı, merkezin çevreye, topluma ve kişilere süratle, etkili, dayatmacı bir nüfuzunu kaçınılmaz hâle getirmiştir.

Ordunun devlet içindeki rolünün başlangıç noktalarından birisi burasıdır. İmparatorluk sonu koşullarında ulus oluşturmak aynı zamanda ciddi bir güvenlik meselesi olarak telakki edilebilir.

Ulusu kurmak eğitim, laiklik, birey, görev, hak, kılık kıyafet, yaşam biçimi gibi bildik cihazlarla bir standardizasyon yaratmak kadar, onu içeriden gelecek tehlikelerden sürekli ve düzenli bir şekilde bertaraf etmek anlamı taşımaktaydı.

Türkiye'deki dönüştürücü modernist projenin, asker eliyle ve asker üzerinden hazırlanması ve gerçekleştirilmesi, asker kişi ve askerî durumun bireyler tarafından "modern, kurucu, kurtarıcı ve en önemlisi model" olarak içselleştirilmesi, zihinlerin yarı askerileşmesi süreci olarak da karşımıza çıkar.

Bunlara bakınca, askeri vesayetten arınmanın neresindeyiz, dersiniz?

Zihniyetlerimizi de dikkate alacak olursak, sanırız henüz başlangıcında...
Yeni Şafak
 

uður1

Well-known member
Bana Dedemi Anlat

Bana Dedemi Anlat
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.” (Müslim, Zühd 74. Ebû Dâvûd, Vitir 27)
Hazreti Ali (ra), oğlu Hasan (ra)'ın "Bana dedemi anlat" demesi üzerine Rasûlullah (sav) ilgili şu gözlemlerini nakletmiştir:
“-Güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpli. Hiçbir zaman kaba ve sert olmamış. Ağzından hiçbir zaman müstehcen, çirkin bir kelime çıkmamış. Başkalarını tenkit ve takbihten kaçınmış. Sevmediği bir hareket veya durum karşısında bir şey söylemek zorunda kalırsa, onu yapanı kınamadan, incitmeden, kalbini kırmadan vazgeçirmeye çalışmış.”
“-Böyle durumlarda hatayı yapanı şahsen suçlamak yerine "Bazıları şöyle yapar, böyle eder" şeklindeki dolaylı ifadelerle hareketin yanlışlığını belirtip, kimseyi küçük düşürmeden, şahsiyetini rencide etmeden düzeltmeye gayret etmiş.”(Ahmet Taşgetiren Altınoluk Dergisi 1992-Subat, Sayı:072, Sayfa:003)
Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
eş-Şekûr: Kendi rızası için yapılan işleri daha ziyadesiyle karşılayan, az bir ibadetin karşılığında büyük mükâfatlar veren, kullarının ecrini kat kat artıran, demektir.
Kısa Günün Kârı
Peygamber (sav) Efendimiz’in en güzel örneklerini hayatımızın her alanında uygulayalım.
Lügatçe
hayasız: Utanmaz.
rencide: İncinmiş.
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . .
"Eşlerinizin çocukları yoksa terikelerinin yarısı siz kocalarındır. Eğer çocukları varsa dörtte biri size aittir. Bütün bunlar, yaptığı vasiyetin ve üzerindeki borcun ifasından sonradır. Sizin de çocuğunuz yoksa terikenizin dörtte biri eşlerinizindir. Eğer çocuğunuz varsa terikenizin sekizde biri onlara aittir. Bunlar da yaptığınız vasiyetin ve borcunuzun ödenmesinden sonradır. Eğer miras bırakan erkek veya kadın, çocuğu ve anne babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi de bulunursa, bunlardan her birinin hissesi altıda birdir. Şayet onların sayısı daha fazla ise, o takdirde onlar üçte bir hisseye ortak olurlar. Bu da yapılan vasiyet ve borcun ödenmesinden sonradır. Bütün bunlar, vârisler zarara uğratılmaksızın yapılacaktır. Bu, Allah tarafından size bir buyruktur. Allah alîm ve halîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, cezalandırmada aceleci değildir)." [Nisa Suresi 4,12]
 

uður1

Well-known member
Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması
19 Eylül 2011 Pazartesi 09:49
Başbakan Erdoğan'ın Arap Baharı ülkelerini ziyareti her durağında dikkat çekici görüntüler ve olaylara sahne oldu. Erdoğan'ın şahsında Türkiye'nin bu bahar ikliminde ne kadar sembolik bir anlama sahip olduğu bu gezi dolayısıyla daha net bir biçimde görüldü.
Devrim bölgelerindeki eski liderlerin mukadder gidişlerini tetikleyen ilk hareketin, Davos'ta 2009 Ocağında Erdoğan'ın Peres'e karşı protestosu olduğunu veya Nuh Yılmaz'ın dediği gibi (18 Eylül, Star, Açık Görüş) Arap Baharı'nın Davos'ta başladığını söylemek abartılı olmaz. Erdoğan'ın gezisi esnasında devrimi yapan gençlerden gördüğü teveccühün dili ile Tahrir meydanlarının dili arasındaki yakınlık bunu açıkça gösterdi.
Sarkozy ve Cameron'un apar topar sırf Libya'ya giden ilk lider unvanını Erdoğan'a kaptırmamak üzere bir gün farkla Libya'ya koşmaları esnasında sergiledikleri telaş onları gerçekten sadece komik durumlara düşürdü. Ama onların düştükleri komik durum da Türkiye'nin bu bölgelerde kazanmış olduğu inisiyatifin de bir göstergesi. Bu inisiyatife karşı bu komik duruma düşülmesinin göze alınmış olması da onların çaresizliğinin ifadesi olabilir ancak.
Erdoğan'ın Kuzey Afrika gezisinin tarihsel önemi sadece Türkiye'nin bölgeyle bütünleşme ve kaynaşması bağlamıyla sınırlı kalmadı. Erdoğan'ın laiklikle ilgili Mısır'da verdiği demeç ve sonrasında Tunus'ta ve Libya'da bu demece yaptığı şerhler dolayısıyla da İslam siyaset teorisi, Türkiye'nin laiklik tanımı veya bölgenin sistem arayışları açısından tarihsel etkiler yapacak bir tartışmayı başlatmış oldu.
Her şeyden önce bu konuşmanın "Türkiye modeli" diye bir şeye dikkat kesilmiş, Erdoğan'ın şahsına sempatinin neredeyse ülkenin halihazırdaki tek uzlaşma konusu olan Mısır'da bir iletişim kazası olarak değerlendirilmesi mümkün. Doğrusu konuşmayı ilk duyduğumda katıldığım TV programlarında bu yönde değerlendirmeler yaptım. Çünkü Türkiye modeline ilgi duyan Arap Baharı ülkelerinin Türkiye'den almayacakları belki tek şey laikliktir. Bu laiklik ister batılı anlamıyla olsun ister Türkiye'deki uygulamasıyla olsun, Arap halklarına vaad edebileceği hiç bir şey yok. Din, vicdan ve ifade özgürlüğü sözkonusu ise, bunun İslam hukukunda herhangi bir laik rejimden çok daha fazlasının garantiye alınmış olduğunu düşünüyorlar.
Halihazırda Mısır'da anayasada zaten 1923'ten beri bulunan "devletin dininin İslam, dilinin Arapça ve yasama kaynaklarından birinin Kur'an" olduğunu ifade eden maddelerin değişmesi yönünde liberal ve Kıpti kesimlerin bir girişimi karşısında neredeyse geri kalan bütün partiler arasında tam bir mutabakat oluşmuş durumda.
Temmuz (2011) ayının başlarında bu konuyu ele almak üzere bir araya gelen 32 partinin 28'i bu maddelere dokundurmama hususunda tam bir mutabakat metni ortaya koydu. Bu tartışmayı başlatanlara karşı sergilenen bu tutum bir iki istisna dışındabirbirine muhalif görünen bütün partiler arasında tam bir mutabakat konusu oluşturdu.
Toplumun bu düzeyde bir duyarlılık sahibi olduğu bir konuda Başbakan'ın laiklikle ilgili sözleri bir anlamda hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Başbakanla beraber görüntü vermeyi çok önemseyen hemen herkes konu bu olunca da tepkisini göstermekten çekinmedi. İhvan, mesela, resmi bir açıklama yaparak işi neredeyse Başbakan'ı Mısır'ın içişlerine karışmakla itham etmeye kadar vardırdı.
Erdoğan'ın laiklikle ilgili sözlerinin nasıl bir topluluğa hitap ettiğini bilmediğini düşünmek mümkün değil. Son derece başarılı yürüyen ve Avrupalı liderleri hasedinden çatlatacak verimlilikte bir geziyi bu sözlerin parantezine almayı nasıl ve neden göze alabilmiş olabilir başbakan?
Wisdom-net'ten değerli akademisyen Dr. Levent Baştürk'ün bir yerde karşılaştığım bir yorumu başbakanın bu tercihi ile ilgili dikkate alınabilecek bir açıklama. Şöyle diyor Baştürk:
"Erdoğan'ın Mısır'da dile getirdiği "laiklik"le ilgili düşüncelerini sadece edilen sözlere bakarak değerlendirmek yanlıştır. Diktatörlükten serbest seçimlerin olduğu bir yönetime geçilen ve bazı İslamcı partilerin AK Parti'den açıkça ilham aldığı bir ülkede Başbakan'ın yaptığı laiklik vurgusu, bir kaç gündür İsrail basınında ısındırılan ve Batı medyasıına da servise hazırlanan "İslamcılık ve laiklik düşmanlığı" propagandasını etkisiz hale getirme girişimidir.
Erdoğan'in laiklikle ilgili sozleri, kendisinin Misır'da dile getirdiği Turkiye'nin "bölgedeki en büyük demokrasi" olduğu soylemine paralel olarak da ele alınmalıdır. Aslında bu İsrail'e karşı sadece siyasi ve askeri alanda değil, söylemsel düzeyde de bir meydan okuma, onun elinden "bölgedeki tek demokrasi" olma imtiyazını da alma girişimidir"
Baştürk'ün açıklaması gerçekten kayda değer, ama diğer yandan bu tartışma ciddi bir "İslam ve laiklik" tartışması da başlatmış oldu.
Öncelikle neyi amaçlamış olursa olsun başbakanın işaret ettiği laikliğin Türkiye'nin şimdiye kadar izlediği laiklik olmadığı çok açık. Diğer yandan Mısır'lı ünlü düşünür Fehmi Huveydi'nin dünkü Star gazetesinde yayınlanan yazısında dediği gibi Erdoğan'ın kendisi asla ne öylesi ne de öbür türlü bir laikliğin ortaya çıkardığı bir lider değil, aksine belki de o laikliğe rağmen ama demokrasi sayesinde ortaya çıkan bir liderdir.
Başbakan'ın konuşmasında işaret ettiği laiklik kendi tanımladığı bir laiklik, ama bu laikliğin de henüz Türkiye'de başarılı ve dindar insanları rahatsız etmeyen bir uygulaması yok. Başbakan'ın formüle ettiği ve Türkiye için Müslümanlar da dahil olmak üzere her kesimin razı olabileceği bir laiklik henüz sadece bir proje. Bir Müslümanın tam bir din ve vicdan özgürlüğüne ve dinler arasındaki ihtilaflarda tarafsızlık ilkesine dayalı bir laiklik tanımı Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin özgün bir modeli olabilir ve laiklik teorisine bir katkısı olarak tarihe geçebilir.
Bunun Müslüman siyaset teorisi için de bir tür içtihat tetikleyici girişim olarak değerlendirilmesi ve tartışılması mümkün. Başbakan da "İslam'a aykırı ise beni ikna edin" derken bu sözlerinin başlatacağı tarihsel ve teorik tartışmanın farkında olduğunu da gösteriyor.
Laikliği hiç bir şekliyle kabul etmeye niyeti olamayacak olan Arap Baharı ülkelerinde bu sözlerin bir etkisi olmayacağına göre, laiklik tartışmasının muhatabı belli ki, Türkiye ve Batı kamuoyu.
Türkiye ve Batı kamuoylarını muhatap alan bir konuşmanın Türkiye veya bir Batılı ülkeden değil, içerdiği riske ve maliyete rağmen, Kahire'den yapılmasının ise ayrı bir önemi ve etkisi var. Bu da daha çok tartışma götürecek başka bir hesap.
Yeni Şafak
Ebu Ubeyde Bin Cerrah
19 Eylül 2011 Pazartesi 08:20
Hatay ziyaretimizde merhum Mehmet Özyurt hocamızın kabrini ve köyünü de ziyaret etmiştik.
Hatay tarihine merakımdan dolayı bir kitap araştırdım. Arkadaşımız ve hemşehrim Muammer Türk hocamız "Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın (ra) Hediyesi Antakya" isimli araştırmasını hediye etti. Asr-ı saadetten itibaren Hatay'a doğru uzanan fetihler anlatılıyor.
Antakya'nın fethinde Ebu Ubeyde bin Cerrah anahtar rolü oynamış. Bu güzel çalışmayı dönüş gecemiz ve sabahı mütalaa ettim. Hz. Ömer'in Ebu Ubeyde'ye karşı sevgisi, takdiri, hatta Amvas veba salgınında onu kurtarmak için gayretleri ve Ebu Ubeyde'nin askerlerinden ayrılmayarak orada şehid oluşu destanlaştırılıyor.
Hemen o sabah şehitler diyarı Çanakkale'ye doğru yola çıktık. Yol arkadaşlarımızla sohbet ediyorduk. Yavuz Bey hem araba kullanıyor hem de güzel bir hatırasını anlatıyordu. Cihan Bey de hem unutamadığı bir hatıra anlattı hem de ona bağlı bir soru sordu: "Üniversitede okurken Ergün isimli bir arkadaşımız vardı. Üç beş insanın yaptığı hizmetleri yapardı. Müttekî birisiydi. Bir gün uyanık olduğu halde, ezanları duyuyor, sabah namazına kalkamıyor, arkadaşlarını da uyandıramıyor. Halsiz ve dermansız bir şekilde kalıyor. Beyninde tehlikeli bir tümör olduğu tesbit ediliyor. Tedavi için hastaneye gidip geliyor. Aslında irsî imiş... Ama çok üzülür diye annesine haber vermiyor... Bir gün ameliyat için otobüse binip Uşak Hastanesi'ne doğru yola çıkıyor. Yanına birisi oturuyor ve kendisinin Ebu Ubeyde bin Cerrah olduğunu söylüyor. Önce o zât kendisine Bediüzzaman Hazretleri'nin Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı İşârâtü'l- İ'caz tefsirinden bir ders yapıyor. Mevzu takva ve müttekîler... Kur'an-ı Kerim'in takva sahipleri için bir hidayet rehberi olduğu, onların kalblerine hidayet nurları ve feyizlerini üflediği yönünde bilgi verdikten sonra arkadan gelen gayba iman ile ilgili ayet için bir tahliye yapıldığını anlatıyor; çünkü kalbin, takva ile kötülük ve günahlardan temizlenir temizlenmez hemen ardından imanla tezyin edilip süslendirildiği ifade ediliyor. İşte bu meseleyi okuyor. Sonra da 'Biz de bir temizlik yapacağız' diyerek operasyona başlıyor. Beyin ameliyatını yaptıktan sonra ayrılıp gidiyor. Hastanede kontrol yapılıyor ve urun alındığı tesbit ediliyor. Ergün'e bunun nasıl olduğu soruluyor. O da belki inanmazlar diye hiçbir şey söylemiyor. Sonra dönüp geliyor ve tekrar hizmetlerine başlıyor." dedi... Sonra da bana "Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye vazifesini yaparken beyninde kanser olan ve hizmetine sekte vurulan birisinin imdadına yardım için acaba sahabe efendilerimizden Ubeyde bin Cerrah'ın temessül ettirilmesinin hikmeti nedir?" diye sordu. Benim aklıma "Cerrâh" kelimesinden başka bir şey gelmedi. Acaba Ubeyde bin Cerrah efendimizin (ra) sülâlesinde veya kendisinde böyle bir özellik mi vardı? Yoksa sırf İbn-i Cerrah olması itibarıyla sadece babasının ismi cerrah olduğu için, bu münasebetle mi böyle bir şey olmuştu bilemedim. Araştırılabilir. Ama Amvas şehidi Ebu Ubeyde cennetle müjdelenmiş birisi olarak elbette buna lâyıktır.
İman ve Kur'an hizmetkârları kendilerini destekleyen böyle manevî kahramanları hep hatırlamalıdırlar.
Zaman
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Yavuz BAHADIROĞLU
Oyalanıp gidiyoruz işte!
19 Eylül 2011 Pazartesi 08:23
Hayat “idrak” için verildi, biz ise ya yuvarlanıp gidiyoruz ya da oyalanıp gidiyoruz...
Kısacası “idrak”ten kopuk yaşıyoruz.
Hayatı idrak edemediğimiz için de ne var olan güzellikleri görebiliyoruz, ne de değişiklikleri fark edebiliyoruz...
Çünkü ancak “fark” edebilen “idrak” edebilir.
İdrak edebilen şükredebilir...

Farkında mısınız mevsim yazdan güze döndü...
Bahçemdeki yediveren gülleri yaz heyecanıyla açmıyor...
Özenle diktiğim ağaçlar kendini bırakmış gibi, ne gövdelerinde parlaklık, ne yapraklarında huzur veren yeşilden eser var...
Mevsim ağır ağır kışa dönüyor: Ağaçların damarlarındaki sular çekilmeye, yediverenlerin içindeki “gül ateşi” sönmeye başladı bile...
Herşey ölüm tadında bu mevsim...
“Ölümde de tat olur mu?” demeyin, olur...
Ya ölüm olmasaydı?..
Nemrut’lar, Firavun’lar, Ebu Cehil’ler ölmeseydi?..
Bunca haksızlığı taşıyabilir miydik?
Rahmetli Başbakan Adnan Menderes’le iki arkadaşını böyle bir Eylül günü (16-17 Eylül 1961) asmışlardı...
Onları ipe gönderen darbenin lideri Cemal Gürsel de yine böyle bir Eylül günü (14 Eylül 1966) öldü...
“Beşer zulmetse de, kader adalet eder.” (Bediüzzaman).
Zalimler zulümleriyle, mazlumlar hizmetleriyle hatırlanır.

Hayat, iktidarsızlığa mahkum siyasetçilerin “iktidarsızlık” sendromunu olumsuzluğa dönüştüren “Batsın bu dünya” modundaki yaklaşımlarına ya da günlük gazete ve bildik televizyonların karamsarlık pompalayan yayınlarına kapılıp ziyan edecek kadar ucuz değil.
Hayat, her oluşta saklı güzelliği görme sanatıdır...
Maharet “mü’mince” yaşayıp hayatın “tefekkür” ve “tezekkür” boyutunda yakalamamız mukadder olan ihtişamın “İlahî ikram” boyutunu keşfederek “hamd” kapısından Allah’a ulaşabilmektir.
Seçim bize bırakılmış...
İlâhî sanatı keşfedemeden yaşamak insanın ufkunu karartır...
Hayata olumsuz yönden bakmak şükrü öldürür...
İnsanı hayattan keyif alamaz hale getirir, moralsiz yapar...
Mevsim değişti yine, ama bakalım bakış açımız değişti mi?..
Bakın hâlâ mevsimler değişiyor...
Geceler gündüze dönüşüyor...
Güneş doğarken ayrı, batarken ayrı renk cümbüşünün tablolarını çiziyor...
Mehtap ve gökkuşağı hâlâ çıkıyor...
Yıldızlar hâlâ dünyanın en güzel bestesinin İlâhî nağmelerine uyup zikrediyor...
Yağmurun seyrine doyum olmuyor...
Biz neden bu zikre katılmayalım?
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Haşmet BABAOĞLUHayat oyun değildir!
19 Eylül 2011 Pazartesi 06:54
Görmüşsünüzdür, bir reklam var.
"Hayat bir oyundur; zekice oyna!" deniyor.
Sporla ilgili internet sitelerini tıkladığımda bu reklamla sık karşılaşıyorum ve hiç şaşırmıyorum.
Çünkü hayatı bir oyun gibi görmek ve göstermek pek yaygınlaştı son zamanlarda.
İnsanın daha duyduğu anda pek de düşünmeden "a vallahi doğru!" dediği türden bir yaklaşım.
Ama insan hayatını azıcık da olsa irdelediğinde bu teze katılabilir mi? Hiç sanmıyorum.
***
Benzetmeler hoştur. Zihnimizi çalıştırıp parlatır.
Mecazlar yoluyla sözün vurgusu ve anlamı çoğaltılır.
Ama kritik eşiği aşmamak; yani mecazla gerçeği birbirine karıştırmamak koşuluyla!
Bilmek gerekir ki, en ağır oyun bile hayattan hafiftir!
En çekişmeli oyun bile hayatın yanında "light" kalır!
Kitleleri hayatın bir oyun olduğuna inandırmak, onu hem anlamından hem de derin ahlakından soyutlamaktır.
Nasıl mı?
Diyelim ki hayat bir oyun!
Ama "doğru dürüst oyna!" diyen yok! Reklam sloganına bakacak olursak, istenen sadece "zekice" oynamak!
***
İşin özü...
Oyunlar hayata benzerler; çünkü hayatı kendilerine model alırlar. Bu başka şeydir!
Hayatsa hiçbir oyuna benzemez. Bu bambaşka bir şeydir!
Bir oyunu bitirir, bir başkasına başlarsınız.
Oyunun kurallarına uyar; kazanır veya kaybedersiniz.
Peki hayat böyle midir?
Böyledir, diyorsanız; siz gerçekte hiç "yaşamıyor"sunuz, demektir!
Hayat oyun olsaydı eğer, oyunlar icat etmemize gerek kalmazdı!
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

O mektup suç belgesidir
19 Eylül 2011 Pazartesi 05:00
Üç vatan evladının idam sehpasına götürüldüğü bugünlerde "Demirkırat Belgeseli" tekrar ekranlara geldi.
Tarafsızlık görüntüsü altında üç vatan evladının millet vicdanında mahkum edilmeye çalışıldığı aşikar. Önce şunu net bir şekilde zihnimize yerleştirelim: Belgeselde anlatıldığı gibi Türkçe ezan yasaklanmadı; sadece Arapça ezan yasağı kaldırıldı. Ezanı, isteyen Türkçe, isteyen Arapça okuyabilecekti. Laiklikten söz ederken mangalda kül bırakmayanlar, bu serbestinin laikliğin ürünü olduğunu anlamıyorlar mı? Elbette anlıyorlar; ama onların derdi laiklik değil.
İşin garip tarafı, dinle uğraşanların hemen hemen tamamının ne kulakları ezanda, ne gözleri namazdadır. Bıraksalar da Müslümanlar inandıkları gibi yaşasalar, daha uygar bir tavır içinde olmazlar mı? Kimilerinin, dinin bizi geri bıraktığını söylemelerini anlamak mümkün değil; atom bombası yapmalarına Diyanet İşleri Başkanı mı mani oldu? Ay'a roket fırlatmalarını bir hoca mı engelledi?
Henüz elli yaşlarında, başbakanlık için genç sayılabilecek bir insan, halkın, ezanı orijinaline sadık okuyabilmesi uğruna meseleyi istifaya kadar götürebiliyor. Bu samimiyet ve iman karşısında saygı duyulmaz mı? Fakat bir subay orduevinde yemek yerken darbeye karar veriyor. Kim olarak ve ne hakla? Ey Rabb'im, ne zamana kadar ferdi telakkiler bu milletin başında Demokles'in kılıcı gibi sallanacak?
Emir erliğinin kaldırılması, maaşların azlığı da darbe sebepleri olarak sıralanıyor. Vatan savunması için askere alınan memleket çocuklarına aile hizmeti gördürmek ne derece yakışık alır? Maaşın azlığını da anlamak mümkün değildir. Maaş azsa, bu mesleği tercih etme. Tercih etmişsen, istifa et. Hem istediğin mesleği icra et, hem de arzu ettiğin maaşı al. Bu hiçbir ülkede makul görülebilecek bir şey değildir.
Darbenin en önemli sebebi, ülkemizin hızla kalkınmasını önlemekti. Ankara, adeta Ortadoğu'nun başkenti haline gelmişti; bir devlet başkanı geliyor, bir başbakan uğurlanıyordu. Milletimizin hamlelerini önlemek için iç ve dış mihrakların el ele verdiğini olaylara biraz dikkatli bakan görür. Demokrat Parti iktidarına karşı amansız bir muhalefet yürüten İnönü, Kore'deki olayları kastederek mealen şöyle dedi: "Türk milleti Güney Kore milletinden daha az şerefli değildir." Darbeyi bu sözden daha çok tahrik edici bir cümle bulunabilir mi? İçerde İnönü hiçbir ölçü tanımayan muhalefet yaparken, dış mihraklar da kalkınma ekonomimizi frenleyebilmek için kredileri kestiler. Fakat Menderes hükümeti çıkarılan zorlukların üstesinden gelmeyi biliyor, ekonomimiz kalkınmaya devam ediyordu. Emperyalistlerin yer altı zenginliklerine göz diktiği Ortadoğu'yu bu şerir güçlere kapatmak gayretiyle Türkiye'nin başını çektiği Bağdat Paktı kuruldu. Menderes'e duyulan aşırı sevgiden duyulan, o dönemde Avrupa'nın başını çeken İngiltere, Bağdat Paktı'nı yıkmak için Irak'tan başladı. Bağdat Paktı'nın Ankara'daki toplantısına gelmekte bulunan Irak Kralı Faysal, havaalanında yakalandı, kurşuna dizildi. Irak Başbakanı Nuri Said Paşa'nın ve hükümetin ileri gelenlerinin öldürülmeleriyle yetinilmedi. Beşikteki çocuklar da doğrandı. Bu vahşetler işlenirken Bağdat Paktı'nın metninden dolayı ortaklarının müdahale etmek hakkı vardı. Türkiye bu hakkını kullanmak için harekete geçmek istediğinde Menderes, Irak'ın meşru hükümetini devirenler için "Asiler, hainler!" kabilinden ağır sözler söyledi; ama bir müdahalede bulunulmadı. Perdenin arkasında nelerin cereyan ettiği elbette kamuoyundan gizleniyordu. Aradan yıllar geçti; araları bozulan Kasım Gülek, İnönü'yü, işte bu darbe sırasında Albay Fens'e bilgi vermekle suçladı. İnönü, Gülek'i yalanlayamadı. Ne gariptir ki İnönü'nün Fens'e verdiği bilginin üzerinde kimse durmadı. Bu suretle de ortaya daha karmaşık bir tablo çıkmış oldu. Geleceğin tarihçileri, Albay Fens'e, İnönü'nün nasıl bilgi verdiğinin üzerinde dururlarken, İnönü'nün de nasıl bir fonksiyon ifa ettiğini gözden kaçırmamalıdırlar.
Hukukta olağanüstü mahkemenin yeri yoktur. Böyle bir mahkeme kurmak, ateşi maşa ile tutmaktır. Hükmü benim adıma sen ver demektir. Demokrat Parti'den aday adayı olup da milletvekili listesine giremeyenlerin Yassıada mahkemeleri heyetinde bulunmaları da işin tuzu biberidir. Ayrıca mahkeme başkanı Salim Başol; "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" demekle mahkemenin mahiyetini veciz bir şekilde ifade etmişti.
Belgeselde İnönü'nün idamların önüne geçmek için Milli Birlik Komitesi'ne mektup yazdığı söylendi. İnönü Ankara'da yaşıyordu; Komite de orada idi. Gidip konuşabilir veya telefon edebilirdi. Niçin mektup yazmak ihtiyacını duydu? Biraz tarih ve hukuk nosyonu teşekkül eden, "Bu işte yokum; bakın mektup yazdım" demek için tarihe belge bırakmak gayretini görür. Gereksiz gayret suçu gizlemek çabasıdır. Dolayısıyla o mektup İnönü'nün suç belgesidir.
Zaman
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Bediüzzaman'ın 'Kürtlerin tabiatı' yorumu
19 Eylül 2011 / 08:50
Bediüzzaman’ın kanaati odur ki, Kürtlerin insani ve yönetsel doğaları, hangi düşünce, teori ve inanıştan beslenirse beslensin

Risale Haber-Haber Merkezi
Risale Akademi’nin, Akademik Araştırmalar Vakfı (AKAV) ile birlikte düzenlediği “Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi” konulu konferans 1 Ekim 2011 tarihinde yapılacak.
Akademisyenler, yazarlar ve gazeteciler Münazarat sorularını cevapladılar:
İşte 7. soru ve özetlenen cevaplar:
7. Bediüzzaman’ın “Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverâneleri” ifadesi, Onun milli seciye nazariyesine yakın durduğunu mu gösterir?
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sadık Kılıç:
Her şeyden önce ‘milli seciye’ anlayışını açmakta yarar görüyorum.. Anlayabildiğim kadarıyla bu niteleme, insanın, bireysel ve izole bir yaşam halinden sıyrılarak, toplumsallaşma, böylece bireylerin müşterek ve kaçınılmaz bir aşama olarak, bir nizam içinde yaşamaları halini ifade eden sosyal bir duruma/biçimlenişe göndermede bulunmaktadır.
‘Milli’ terimini, sosyolojik delaleti bağlamında anlarsak, toplumsal olarak; dar, durağan, dışa kapalı, her tür diyalog ve iletişime geçit vermeyen, dünya olgusunun merkezine salt kendini yerleştirmiş (egosantrik), bu sebeple de patolojik düzeyde narsist/boy-sülale-biz merkezli bir cemaat ve aşiret oluşumunu değil, bilakis açık uçlu, gelişimci, kolektif duyarlılıklara yüzü dönük, kendi gerçekliği yanında diğer toplumsal ve kültürel gerçeklikleri de gören; insan tekinin genel ve özsel karakteri olan müşterek ve mütemeddin/mütahaddır bir varlık oluşu, yalın bir his ve psikoloji durumundan oluş haline geçirmeyi başarmış, daha da güzeli, bunu bir seciye, bir davranış modu ve refleksi haline getirmiş, bu sebeple de şeffaf ve gelişmiş bir beşeri yapılanma hali ve realitesi ile yüz yüze geliriz..
Bu günün gözde sosyolojik ve siyasi terimiyle belirtmek gerekirse, ‘milli seciye’ betimlemesi, insan ve onun toplumu hakikatine vurgu yapar; apriori genel kabul ve öngörülerin yanında, bizzat insan teki ve toplumunun da bir referans olduğunu; salt birey iradesine dayanan toplumsal teşekkül ve yönetsel tezahürlerin yerine, aposteriori bir durum olan ‘halk ve toplum beğenilerinin de bir değer kaynağı oluşturduğunu; etkin ve aktüel yönetme erkinin, erk kullanma iznini, millet ve onun asli unsurlarına da dayandırmak zorunda bulunduğunu; varoluşsal hakikat alanı içinde beşeri ve kültürel yol alış ve serüvenin de, aynı şekilde, çoklu ve diyalojik bir süreç içinde, çatışkan güçler olarak değil, bilakis tesanüt ve teâvün halindeki unsurlar halinde, birbirlerini tanıyıp teyit eden, bu yolla da ‘kendi istidat ve benlik hakikatlerini keşfeden’ (teâruf) fenomenler olarak gerçekleştikleri toplumsal ve idari/siyasi bir yapıyı işaret eder..
Milli seciye, bir monarka, bir despota, bir tirana, bir hükümdara, bir krala; monist ve entegrist/başkalarına tahammülsüz ve hoşgörüsüz anlayışlara, yönetim tarzına, sosyo kültürel yapılanmaya ilgi ve sempatiyle bakmaz! Kendisi hakkındaki tarihsel gerçeklik ve değerlilik algısı kadar, diğer beşeri ve sosyal olguları da, objektif bir çerçeve içinde, varoluş paradigmasının ayrılmaz bir kıvamı haline getirir, birlikte ve karşılıklı zenginleşerek var olma ritminin (Unitas multiplex-Sami Selçuk) mayasına dönüştürür. Varlıkta ve varoluşta bu çoklu ve müşterek: yani millete dayanma ve yaslanma refleksi o denli yerleşik ve yapısal bir noktadadır ki, egemenlik paradoksu ya da ‘Demokrasinin yine Demokrasi vasıtasıyla ortadan kaldırılması’ riski olarak nitelenebilen, ‘Yasanın, bir adamın iradesine itaat etmeyi ve teslim olmayı emretmesi’ formuna bürünebilecek olan ‘mutlakıyetçi ve tek bireyci yönetim’ tekliflerine dahi, şiddetli ve amansız bir şekilde hasım!..
Bediüzzaman’ın, ‘Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverâneleri’ şeklindeki ifadesine ve bu ifadenin ‘milli seciye’ betimlemesiyle ilişki ve münasebetine gelince…
Bediüzzaman’ın, Kürtlerin tabiat ve seciyelerini betimleme bağlamında serdettiği bu hüküm, anlayabildiğim kadarıyla pozitif ve onurlandırıcı bir hissi yansıtmaktadır.. Hiç kuşkusuz, daha oylumlu sosyolojik ve etnografik araştırmaları gerektirse de, en azından bu hükmü veren zatın kendi benliği üzerinden elde ettiği bu algı, kanaatimizce, ‘milli seciye’ anlayış ve nazariyesine vurgu yapmaktadır! ..
Her şeyden önce bu hüküm, sahibinin ‘kendisi üzerinden’ elde ettiği fıtri bir sezgi ve algının yanı sıra, uzun tarihsel, toplumsal ve beşeri deneyimlerinden ulaşmış olduğu reel ve sosyolojik bir kanaati dışa vurmaktadır!
Bir dilek ve talep duygusunu ne kadar içerdiğini bilemeyeceğimiz bu cümleden yola çıkarak diyebiliriz ki, Bediüzzaman’ın kanaati odur ki, Kürtlerin insani ve yönetsel doğaları, hangi düşünce, teori ve inanıştan beslenirse beslensin, meşruti olmayan, bir başka ifadeyle mutlakıyetçi ve monarşik yönetim tarzlarına muhaliftir! Bunlara asla sempatiyle bakmaz! İnsani ve fıtri olarak benliklerinde hazır buldukları milli/çoğulcu/diyalojik/teârüfe dönük mizaç ve varoluş algısı, arızi olarak kurgulanacak olan her tür etnikçi ve ırkçı söylemleri bile dışlar; dışlayacaktır da!..
Çünkü, Bediüzzaman’ın kendi ferdi varoluş düzlemi kadar, engin sosyal deneyiminden de ulaştığı algıya göre, Kürt doğası ve karakteri, mutlaklığı ve zorbalığı değil, başkalarının varlığı ve değerlerini de göz önünde bulunduran, başka talep ve önermeler karşısında sınırlı ve mukayyet olan meşruti anlayışları, demokrasi ve çoğulculuğu geliştiren, onu besleyip daha da güzelleştirmeye müheyya bir benlik düzlemidir.. Tanrısal bir lütuf olarak da değerlendirilebilecek olan bu tinsel ve toplumsal açık uçluluk/diyalojik yatkınlık, başka kültürel, etnik ve toplumsal realitelere doğru açılımcı bir hamle ile bizzat kendi etnik dünyasından neşet etmiş olsa bile, totaliter ve baskıcı hareket ve taleplere de şiddetle karşı duracak; özgürlükler ve millet katılımı zemininde, kucaklayıcı, sevgi yüklü ve barışçı bir yapı vücuda getirecektir…Bu kısa açıklamadan ortaya çıkan netice, ‘evet’tir!..
www.RisaleAkademi.com
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Boyum 3 metre olsun diye dua etsem kabul olur mu?
19 Eylül 2011 / 02:41
Bir ateistten gelen ilginç soru...

Soru: "Madem Allah duaları kabul ediyor, boyunun 3 metre olması için dua et bakalım." diyen bir ateiste nasıl cevap vermeliyiz?
Cevap:
Değerli kardeşimiz;
Dua bir ubudiyettir. Bizim dualardaki ana prensibimiz ibadet kastı ve gayesi hakim olmalıdır. Yoksa duayı sırf kabul edilmesi gereken ve ihtiyaç dilekçesi olarak görmek yanlıştır. Ayrıca Allah hakimdir hikmetsiz, abes iş yapmaz. Gündüz ortasında gece olması için dua etmek bu duanın kabul edilmeyeceğini peşinen kabullenmek anlamına gelir. Çünkü Allah hakimdir hikmetsiz iş yapmaz. Kulun hikmet ölçüleri ile bağdaşmayan istekleri de yerine gelmez.
Hikmetin bir tarifi de şöyledir: “Hikmet, ahlâk-ı İlâhiyye ile tahallûktur” yâni İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak...
Nedir İlâhî ahlâk? En kısa ifadesiyle, Kur’an ahlâkı... Allah’ın razı olduğu ahlâk...
Allah, hiçbir şeyi başıboş yaratmamıştır, faydasız hiçbir icraatı yoktur. Ve insan, yaptığı işlerde malâyani dediğimiz, ömür tüketmekten öte bir işe yaramayan faydasız işleri terkettiği ölçüde bu sırra mazhar olur. Allah'ın sevgili kullarının dualarının ekseriyetle kabul olmasının bir hikmeti de budur.
İnsanların bile saçmalık olarak niteleyeceği bir şeyi -haşa- Rabbimizin izzetini itham edercesine istemenin ne kadar çirkin olduğu hikmet nazarıyla bakılınca anlaşılır.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Şialar Said Nursi'yi Moskova'da tanıttı
19 Eylül 2011 / 10:04
Şialar Said Nursi'yi tanıtan bir kitabı basarak Uluslararası Moskova Kitap Fuarı'nda sergiledi

Kemal Benek'in haberi:
RİSALEHABER-Şialar Bediüzzaman Said Nursi'yi tanıtan bir kitabı basarak Uluslararası Moskova Kitap Fuarı'nda sergiledi.
Ankara'daki Nur dersanesinin açılışına katılan Sözler Yayınevi Temsilcisi Abdülkerim Baybara, 24. Uluslararası Moskova Kitap Fuarı’ndaki güzel gelişmeyi anlattı.
Daha önce Ezher alimlerinden Ahmed-i Sayih'ten Bediüzzaman Said Nursi hakkında kitap yazmasının istendiğini hatırlatan Baybara, "O kitap hazırlanmış. Lübnan'da Şii bir yayınevi kitabı basmış. Şialar Üstad hakkındaki kitabı yani Tarihçe-i Hayat'ı Moskova'daki kitap fuarına getirmişler. Onlar da kendi alimleri gibi takdim ediyorlar. Bu çok güzel bir gelişme" dedi.
www.RisaleHaber.com
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Zalimlerin hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur
19 Eylül 2011 / 04:27
Günün Ayet-i Kerime meali...

Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak(c.c), Şûrâ Suresi 8. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.
 

uður1

Well-known member
Cevap: Arap Baharı'nda İslam ve laiklik tartışması

Said Nursi:Anne-babanın vazifesi öğretmende
19 Eylül 2011 / 06:49
Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü

Risale Haber-Haber Merkezi
Son Şahitlerden Bayram Yüksel anlatıyor:
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu. "Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyne verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş, muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler. Ortası yok" derdi.
Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu. "Eğer vaktim olsa, hergün dindar bir muallime on altın lira veririm. Çünkü dünyada benim çocuğum olmadığından, bütün dünyadaki çocuklara şefkat cihetiyle alâkadarım" derdi. Muallimlere ders verirken merhum Hasan Feyzi, Mustafa Sungur, Abdurrahman Yüksel gibi zatları misal verirdi ve 'Sizleri de onlar gibi kabul ettim' derdi.

(Son Şahitler)
 

uður1

Well-known member
Kunfeyekun.org Tanıtım Yazısı.........

Kunfeyekun Tanıtım Yazısı.........

selamün aleyküm değerli dostlar;

Evvel Allah, Sonrası Yine Allah, ve Dahi Sözlerin En Güzeliyle Bismillah.

Herhangi Bir Ücret Talep Etmeksizin Burada İslamiyete Hizmet Etmek İçin Açılmış Bir Forum Mevcut.

Öncelikle Kunfeyekun Nedir ?

Gökleri ve yeri bedî olarak (örneksiz) yaratandır. Bir işi kadâ ettiği (olmasını istediği) zaman, o şeye sadece “Ol!” der. O, hemen olur.

SadakAllahülazim....


Uzun Lafın Kısası Bizler Kunfeyekun Ailesi Olarak İslamiyeti Yaşamak Ve Yaşatmak İçin Bir Forum Sitesi Açtık.

Bu Güzel Sitemizde Günlük Ayet Ve Hadisler,Görüntülü Vaaz Ve Kuran Hatimleri,Çeşitli Öğütler,Allah'ı Anlatan Her Türlü Döküman,Video,Resim,Peygamber Efendimiz Hakkında Sayılamayacak Ve Ekleyebildiğimiz Kadar Konu,Dini Soru ve Cevaplar,Dini Bilgiler,Rüya Tabirleri,Fıkıh ve Akaid,Mübarek Gün,Gece Ve Aylar,

Mezhepler,Risale-i Nurlar,Editörlerimiz Tarafından Kaleme Alınan Yazılar,Sağlık v.s Sayamayacağımız Her Türlü Konular Ve Bir O Kadar Da Dostluk Ve Kardeşlik Ortamı...

Evet Bunların Hepsine Tanık Olmak İçin Foruma Kayıt Olmanız Bile Gerekmemektedir...

Selametle Ve Dua İle..en derin saygılarımla.......

Hayırlı Günleriniz olsun inş. hep..........
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

. . . : Kur'an'dan Bir Mesaj : . . .
"Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin. Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. Sizden bir çift fuhuş yaparsa onlara eziyet edin. Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tevvab ve rahîmdir: (tövbeleri kabul eder ve çok merhametlidir)." [Nisa Suresi 4,15-16]
a- Zina cezası olarak Kur'ânda ilk gelen hüküm bu âyetle bildirilen azarlama, bir iki pataklama kabilinden rahatsız etmedir.
b- İkinci olarak, bu sûrenin 15. âyeti gelip zinakâr kadını evde hapsetme hükmünü getirmiştir.
c- Son olarak ise 24,2 ile gelen yüz değnek cezasıdır.
Bu bekârların cezası olup evli zinakârlar recmedilirler. Bazı alimlere göre, bu 16. âyet livata yapan erkeklere ait olup, onlara verilecek tâzir cezasını bildirmektedir.
 

uður1

Well-known member
İmanı yargılamak kula düşmez Allah'ın işidir

İmanı yargılamak kula düşmez Allah'ın işidir
22 Eylül 2011 / 07:42
Bir medeniyetin çocukları Sünni, Şii, Vahhabi, Selefi gibi suni ayrımlara kapılarak birbirlerini tekfir edemezler

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, "Bir Müslümanın kendi yorum dünyasından hareketle başka bir Müslümanı tekfir etmesi (kafir sayması), dalaletle suçlaması, imanını yargılamaya kalkışması aynı zamanda bir fikir ve düşünce terörüdür" dedi.
Diyanet'ten yapılan yazılı açıklamaya göre, Görmez, "Nebevi Sünnet ve Çağdaş İslami Araştırmalar Konferansı"nda, "Tekfir Fenomeni" başlıklı bir sunum yapmak üzere Medine'ye gitti. Konferanstaki sunumunda, bir Müslümanın başka bir Müslümanı tekfir etmesinin bir fikir ve düşünce terörü olduğunu belirten Görmez, şunları ifade etti:
"Bu terör, şiddeti mubah gören başka terörlerin de öncüsü ve habercisidir. Yaklaşık yüze yakın fikir ve düşünce okulunu bağrından çıkarmış bir medeniyetin çocukları Sünni, Şii, Vahhabi, Selefi gibi suni ayrımlara kapılarak birbirlerini tekfir edemezler. Dini ilimler öğreten bütün fakülte ve üniversitelerin bu durumu göz önünde bulundurarak, programlarını, müfredatlarını yeniden gözden geçirmesi bir zorunluluk addetmiştir."
Yeryüzünde en kötü yargının Müslümanlar'ın birbirinin imanını yargılaması olduğunu söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez, "Allah imanı yargılamayı insanlara bırakmamıştır. İmanı yargılamak Kula düşmez. O Allah'ın işidir" dedi.
Hz. Muhammed'in vefatından sonraki dönemde yapılan bu türden yargılamaların Müslümanları parçalanmaya götürdüğünü hatırlatan Başkan Görmez, modern zamanlarda aynı hastalığın tekrar nüksettiğini ve insanların kendi yorumlarını esas alarak başka Müslümanların imanlarını yargılamaya kalkıştıklarını kaydetti.
Diyanet İşleri Başkanı Görmez, bu durumun dünyanın birçok yerinde ve İslam dünyasında ciddi sorunlara yol açtığını, Kafkasya'daki karışıklıktan Somali'deki açlığa kadar pek çok yanlışın temelinde cehalete dayanan bu fikir ve düşünce terörünün olduğu görüşünü dile getirdi.
Haberler
 

uður1

Well-known member
Said Nursi'nin Deccal-Mehdi bekleyene cevabı

Said Nursi'nin Deccal-Mehdi bekleyene cevabı
22 Eylül 2011 / 06:28
Hadiste deccalın eşeğinin kulaklarının fil kulağı gibi olacağını okumuşlar. Bediüzzaman'a sorduklarında...

Risale Haber-Haber Merkezi
Son Şahitlerden Salih Uğurtan anlatıyor:
(1905'de İnebolu'da dünyaya gelen Salih Uğurtan 17 Kasım l989 tarihinde vefat etti.)
(Salih Uğurtan ve arkadaşları) ezan okumanın, Kur'ân öğrenmenin, Allah demenin yasak olduğu 1930'lu yıllarda "Hazırlanın! Birşey çıkacak..." diye bir araya gelmeye, harp âletleri toplamaya başladılar. Yaptırdıkları kocaman kılıçları haftada 3-4 defa biraraya gelip biletiyorlar, Hz. Mehdinin gelmesini bekliyorlardı. Günler geçiyor, sık sık bilenen kılıçların ağızları gittikçe ufalıyordu.
...
O sıralarda İnebolu'da bir şâyia yayılır: "Kastamonu'ya bir Hoca Efendi gelmiş, onu merdiven altı gibi bir yere hapsetmişler, çeşitli işkencelere maruz bırakmaktadırlar... " İnebolu'dan öncelikle Ziya Dilek Ağabey merhum ve diğerleri gider elini öperler.
Bu arada Deccal konusunda her nekadar bazı kanaatlere varmışlarsa da yine de müteşabih bazı hadislerin manalarını karıştırmaktadırlar. Hadiste deccalın eşeğinin kulaklarının fil kulağı gibi kocaman olacağı, ayaklarının yumuşak olacağı, yürürken de arkasından şiddetli bir ses ve pis bir koku bırakacağı rivayetini okumuşlar. Bu konuyu Bediüzzaman'a sorduklarında şu cevabı veriyor: "Kardaşım, şu bildiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları fil kulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken arkasından hem pis bir koku, hem de ses çıkarıyor."
Bu cevaptan sonra kanaatleri daha da kesinleşmiş. Üstad kendilerine muhtelif konularda ders verip asrın cihad tarzının kılıçla, topla, tüfekle değil, kitap yazmakla, okumakla, fikirle ve ikna ile olduğunu izah ettikten sonra ayrılmak üzere kalkarlar. Bediüzzaman, "Kardaşım, maddi kılıçlar kınına girsin. Artık zamanın mücahedesi manevi kılıçlarladır" diyerek ellerine birer kitap tutuşturur. Hz. Üstadın yüksek şahsiyeti ve veciz sohbeti karşısında kendilerinden geçen bu zatlar dışarda kendilerine geldiklerinde birbirlerine sorarlar: "Yahu Hoca Efendi bizim kılıç bilediğimizi nereden biliyordu?"
(Son Şahitler)
 

uður1

Well-known member
Cevap: Günün ayeti

Hz. Enes Radiyallahu Anh anlatıyor: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vessellem) buyurdu ki:

"Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de Yâ-sîn'dir. Kim bu sureyi okursa, Cenâb-ı Hakk, bu okuması sebebiyle kendisine, Kur'an-ı Kerim'i -Yâ-Sîn hariç- on kere okumuş sevabı verir."

(Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an 7)

 
Üst