Ziyaretin lüzum ve önemi

İlim-irfan

Well-known member
Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizi ve Mescid-i Nebevî'yi ziyaret, sıradan bir ziyaret değildir. Çünkü Medine-i Münevverede Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin medfun bulunduğu "Hücre-i Saâdet", Kâbe dahil yer yüzünün her noktasından, göklerden ve arş'tan daha üstün ve şerefli sayılmıştır. (Reddul-Muhtar, 2/257; Tecrid Tercemesi, 4/258)
Hücre-i Saadet
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mescid-i Nebevî'yi inşa ederken kendisi için doğu duvarının güney kısmına bitişik iki hücre yaptırdı. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ve ailesine tahsis edilen bu hücrelerin sayısı O'nun sağlığında dokuza ulaştı. Hicretin 11. yılı Safer ayının sonlarında rahatsızlanan ve son günlerini Hz.Âişe (R. Anha) validemize ait odada geçiren Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz vefat etmeden önce:
"Lâ ilahe illALLAH! Ölümün de şiddetleri, sarsmaları varmış!" buyurdu ve Hz.Âişe (R. Anha) validemizin kolları arasında:
"ALLAHümme fir-refîkıl-a'lâ = Ey ALLAH'ım! Beni er-Refîkul-a'la camiasında kıl, en yüksek refikı isterim!" (Buhari, Meğazi: 78, No: 4184, 4/1616) sözüyle ruhunu teslim etti. 13 Rebîülevvel 11/8 Haziran 632 Pazartesi.
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin naaşı, Hz.Ebû Bekir (R.A.) nun naklettiği bir hadis-i şerife (Tirmizî, Cenâiz:33; İbn-i Mâce, Cenâiz:65) dayanılarak vefat ettiği yerde defnedildi. Hz.Âişe (R. Anha) validemizin odası bundan sonra Hücre-i Saadet diye anılmaya başlandı. Hz.Ebû Bekir (R.A.) vefat etmeden önce Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin yanına defnedilmesini vasiyet etmiş ve bu isteği yerine getirilmişti. Hz.Ömer (R.A.) ise yaralandığı zaman Resûl-i Ekrem (S.A.V.) efendimizin yanına defnedilmek için Hz.Âişe (R. Anha) validemizden izin istemiş, O da: "Kendime düşündüğüm yeri sana veriyorum." diyerek bu talebi uygun görmüştü. Hz.Ömer (R.A.)'in defninin ardından Hz.Âişe (R. Anha) validemiz oturduğu kısımla kabirler arasına bir duvar ördürerek bir kapı yaptırmıştı. Hz.Âişe (R. Anha) validemizin ikamet ettiği kısmın kuzeyinde de bir kapı bulunuyor ve giriş çıkış için burası kullanılıyordu.
Emevîler döneminden itibaren başta cuma namazları olmak üzere kalabalık zamanlarda bu odalar da kullanılmıştı. Halife Velîd b. Abdülmelik zamanında yıkılarak Mescid-i Nebevî'ye dahil edilinceye kadar Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hayatta kalan eşleri ile Ehl-i beyte mensup kimseler bu odaları ikamet yeri olarak kullanmaya devam etmişlerdi. Tavanı bir insanın elini uzattığında değebileceği kadar alçak olan bu hücrelerin Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin sade hayatını göstermesi bakımından mevcut haliyle korunmasını isteyenler çoğunlukta bulunduğu halde halifenin emrine uyan Vali Ömer b. Abdülazîz ortadan kaldırılan hücrelerden aldığı kerpiçlerle teberrüken Harre mevkiinde bir ev yaptırmıştı. Düzenlemeler yapılırken Hücre-i Saâdet'in kuzey kısmı Hz.Fâtıma (R. Anha)'nın evini içine alacak şekilde genişletildi ve Kâbe'ye benzememesi için üçgen planında yapıldı. Böylece hücre beşgen haline getirildi; ancak etrafını çevreleyen şebeke günümüzde de olduğu gibi dikdörtgendi.
Emevîler'den sonra Abbasîler ve diğer İslâm devletleri Hücre-i Saâdet'in imarına ayrı bir önem verdiler. Memlûk Sultanı Kalavun devrinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin kabri üzerine ilk defa ahşap bir kubbe inşa edildi. Sultan Kayıtbay kubbeyi daha büyüğü ile yeniletti; 2. Mahmud zamanında bu kubbenin yerine taştan yeni bir kubbe yapıldı, üstü de kurşunla kaplatılarak yeşile boyandı. Günümüze kadar gelen ve Mescid-i Nebevî'nin simgesi olan bu kubbe renginden dolayı "Kubbetül-hadrâ" adıyla anılmaktadır.
Hücre-i Saâdet'in bakım ve korunması için Şeyhülharemin emrinde iki ayrı sınıf ağa gece ve gündüz görev yapardı. İlk defa Nûreddîn Mahmûd Zengî tarafından başlatılan bu uygulama Osmanlılar zamanında kurum haline gelmiştir.


Mehmet Talü - Milli Gazetesi
10/12/2009
 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 2

Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin minberinin bulunduğu yerle bütünleşerek Mescid-i Nebevînin en önemli bölümü haline gelen Hücre-i Saâdet'i ziyaret etmek bütün Müslümanların en büyük özlemidir ve her yıl milyonlarca Mü'min bu bahtiyarlığa erişmek için yollara düşer.
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret etmek, menduptur. ALLAH Teâlâ'ya yakınlaşmanın ve Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sevgisini kalplere nakşetmenin en güzel vesilesidir. Hac yolculuğunda bulunan kimselerin Medine-i Münevvere'ye giderek Resûlü Ekrem (S.A.V.) Efendimizin mescid-i şeriflerini, kabr-i saadetlerini ziyaret etmeleri pek büyük bir vazifedir. Bu itibarla, malî durumları elverişli olan kimseler için bu ziyaret vacip derecesinde önemli olup; bir zaruret olmadıkça terk edilmesi, büyük bir gaflet ve katı yürekliliktir. (İbn-i Hümam, Fethu'l-kadîr, 2/336; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 1/175) Çünkü Medine-i Münevvere, İslam nurunun yeryüzüne yayıldığı Peygamber şehridir. Her karışı, İslam'ın aydınlığını insanlığa ulaştıran Resûlullah (S.A.V.) efendimizin ve Sahabenin hatıralarıyla doludur. Sinesinde İslam'ın en büyük önderlerini barındırmaktadır.
İslam'ın güzelliğini insanlara ulaştırabilmek için Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buraya hicret etmiş, İslâm devleti burada kurulmuş, İslâm'ın mesajı insanlığa buradan ulaşmıştır.
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz İslâm'ı tebliğ görevini tamamladıktan sonra burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Böylece Medine-i Münevvere, ALLAH Teâlâ'nın en sevgili kulunu ve insanlığın gelmiş geçmiş en büyük önderini bağrında taşıma şerefini elde etmiştir.
Asr-ı Saadet, en parlak şekilde bu şehirde yaşanmıştır. İnsanlık tarihinin en güzel, en mutlu, en adil, en hakkaniyetli örnek ve model toplumu, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin terbiyesinde bu şehirde oluşturulmuştur.
Böylece bu şehir dünyada adeta cennet misali bir hayatın yaşanabileceğine tanıklık etmiştir.
Tarih, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin sohbetine nail olan bu Sahabe neslinin oluşturduğu toplum kadar güzel bir topluma bir başka yerde ve bir başka zamanda şahit olmamıştır.
İşte Medine-i Münevvere bu güzel insanların gelip geçtiği ve pek çoğunun bağrında yattığı kutsal şehirdir.
Bu sebeple büyük bir engel olmadığı sürece hacıların, Medine-i Münevvere'ye giderek Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrini ziyaret etmeleri ve mescidinde namaz kılmaları büyük önem taşır. Bu ziyaret İslâmî duyarlılığın bir göstergesidir.
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrini ziyaret etmenin, O'na yaklaşmanın en büyüğü olduğunda şüphe yoktur. O peygamber ki Resullerin en hayırlısıdır. ALLAH Teâlâ katında husûsî bir şânı vardır. Meziyetlerini tavsif etmekten kalemler âcizdir. İşte böyle bir peygamberin kabrini ziyaretten esas gaye O'nu hatırlamak, gösterdiği yolda yürüyüş hissini kuvvetlendirmek ve ahireti düşünmektir.
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrini ziyaret, akıllı ve düşünen kimselere diğer ibadetlerin verdiğinden daha çok şeyler verir, hissettirir. Kabrin önünde duran kimse Resûlullah (S.A.V.) Efendimizle karşı karşıya olduğunu ve O'nun kendisini ALLAH Teâlâ'nın yoluna çağırdığını hisseder. Sanki O, karşısında dikilip insanları şirkin karanlığından hidayet nuruna çıkarmakta, örnek ahlâkı bütün âlemde yayılmaktadır. İnsanlık âlemine getirdiği apaçık din ile onların umûmî menfaatlerini sağlamış ve fesadı ortadan kaldırmıştır. İşte ziyaretçinin kalbi, ALLAH Teâlâ uğrunda cihad etmiş olan bu peygambere karşı sonsuz sevgi ile dolar. Böylece O'nun getirdiği her şeyle amel etmenin zevki yerleşir. ALLAH Teâlâ ve Resûlüne isyan etmenin utancı çöker. İşte en büyük ruhî kurtuluş budur, aydınlığa çıkış budur.

Mehmet Talü - Milli Gazetesi
11/12/2009
 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 3

Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrini ziyaret; vahyin indiği o mübarek yerleri görüş; dünya hayatının, mal ve ziynetlerinin tesirinde kalmaksızın, nefislerini şehvet ve mal tadı istilâ etmeksizin, mallarını, canlarını ve ruhlarını ALLAH Teâlâ yolunda kurban edenlerin, o apaçık din İslâm ile halisane amel edenlerin yerlerini ziyaret, onlara yakınlığın en büyük ifade vesilesidir. Bu esnada ziyaretçilerin kalplerinde bir ürperme doğar; emsalsiz bir ibadet ortaya çıkar.
Müslümanlar; maddî kuvvetleriyle beraber ondan daha ziyade manevî kuvvetleriyle şark ve garbı saran küfrü mahvetmiş olan bu kabir sakinlerinin yollarında aynı ruhla yürürseler, bugün de yine aynı şiddet ve kuvvetle düşmanlarına karşı galip geleceklerdir.
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ve O'nun ashabının kabirlerini ziyaret, halisane ibadet edenlerin kalplerine tesir edecek en büyük ve şiddetli öğüttür.
Kabr-i saâdeti ziyaretin faziletiyle ilgili bir çok hadis-i şerif nakledilmiştir. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
" Kim kabrimi ziyaret ederse, ona şefaatim vacip, sabit bir hak olur." (Darekutnî, Hac, No:194; 2/278, Beyhekî, es-Sünenül-Kübra, Hac, No:10407, 8/44, A.b.Hanbel, 4/108)
Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Bir kimse hac yapar, sonra beni ziyaret etmeği kasdederek Mescidime gelirse, ona iki makbul hac sevabı yazılır." (Zehebî Mizan; No:6560, 5/374.)
Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Kim sevabını ALLAH Teâlâ'dan bekleyerek beni Medine-i Münevvere'de ziyaret ederse, kıyamet günü ona şahit olur ve şefaat ederim." (Beyhekî, Şüabül-İman, No:4157, 3/490, Kadı İyaz, Şifa, 2/87.)
Hatıb (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Kim beni vefatımdan sonra ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir. Mekke-i Mükerreme ve Medine'nin harem sınırlarından birinin içinde ölen kişi kıyamet gününde güvenlik içine alınmış kişilerden biri olarak diriltilir." (Beyhaki Şuabü'l-İman; No: 4151; 3/488, Darekutnî, Hac, No:193, 2/278, Taberani, el-Mucemul-Kebir, No:13496, 12/309, Beyhekî, es-Sünenül-Kübra, No:10409, 8/44)
Hz.Ömer (R.A.) nun aşiretinden olan bir adamdan rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Bir kimse niyet edip, beni ziyaret ederse, kıyamet günü bana yakın mesafede olacaktır. Kim de Medine-i Münevvere'de yerleşir ve oranın darlık ve sıkıntısına sabrederse, kıyamet günü onun şahidi ve şefaatçisi olurum. Kim Haremeynin birinde yani Mekke-i Mükerre-me veya Medine-i Münevvere'de vefat ederse, o kıyamet günü emin insanlar arasında haşrolunur." (Beyhekî, Şuabu'l-İman, 3/488, No:4152)
İşte bunun içindir ki; Beytullâh'ı hac ve ziyaret eden her Müslümanın hacdan veya umreden önce veya sonra Medine-i Münevvere'ye de giderek Resûlullah (S.A.V.) efendimizin kabr-i saâdetini ziyaret etmesi ve Mescid-i Nebî'de namaz kılması, Müslümanlar arasında terkedilmeyen bir sünnet olarak devam edegelmiştir. Özellikle Medine-i Münevvere'ye uzak ülke ve beldelerde oturanlar açısından, hac veya umre yolculuğu, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin mescidini ve kabrini ziyaret için iyi bir fırsattır. Bu sebeple Medine-i Münevvere'ye gelip Mescid-i Nebi'yi ziyaret etme imkânı bulanlar, bunu en iyi şekilde değerlendirmelidirler. O'nu ziyaret etmenin şeref ve fazileti çok yüksek, O'nun mescidinde namaz kılmanın sevabı ve manevi kazancı çok büyüktür.
Bu itibarla, hacca veya umreye gelenlerin Medine-i Münevvere'ye giderek Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin kabrini ziyaret etmeleri, mescidinde namaz kılmaları, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin sevgisini yenilemenin ve O'nun sünnetine bağlılığı kuvvetlendirmenin önemli bir vasıtasıdır. Bunun içindir ki, Hac veya umre ibadetini yerine getirmek maksadıyla kutsal topraklara gidenlerin ister hac veya umreden önce, ister sonra Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin Kabr-i Saadetini ziyaret etmesi ve Mescid-i Nebi'de namaz kılması her Müslümanın en samimi arzusudur.

Mehmet Talü - Milli Gazetesi
12/12/2009
 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 4

Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrini ziyaret etmek, mescidinde namaz kılmak, O'nun ve Ashabının yaşadığı yerleri görmek üzere Medine-i Münevvere'ye doğru yola çıkan bir hacı, bu ziyaretiyle yalnızca ALLAH Teâlâ'ya yakınlaşma amacı gütmelidir. Çünkü hacının İslami duyarlılığını daha da artıracak olan bir kutlu yolculuk, gerçekten Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmanın önemli bir vesilesidir. Zira Cenab-ı Hak, Peygamberini ziyarete gelenleri sever ve onların O'nun huzurunda yapacakları duaları geri çevirmez. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de kendisini ziyarete gelenlere şefaat edeceğini bir çok hadis-i şeriflerinde bildirmiştir.
Gerçekten, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin yaşadığı, mübarek ellerinin sürüldüğü, ayaklarının çiğnediği yerleri görmek, ashabının ve en yakın arkadaşlarının kabirlerini ziyaret etmek, vahyin indiği ve İslâmın tebliğ edildiği bu kutsal beldenin havasını solumak, her Mü'min gönlünün en tatlı özlemidir. İşte bu sebeple, daha ilk dönemlerden itibaren Müslümanlar, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin mescidinin, kabrinin, Uhud şehitliğinin ve Bakî mezarlığının bulunduğu ve İslâm tarihinin bir çok önemli olayının gerçekleştiği Medine-i Münevvere'yi ziyaret edegelmişler, bu ziyareti gerçekleştirmek için adeta fırsat kollamışlardır. Özellikle Medine-i Münevvere'ye uzak ülke ve beldelerde oturanlar açısından, hac veya umre yolculuğu, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin mescidini ve kabrini ziyaret için iyi bir fırsattır.
Sırf ALLAH Teâlâ için, İslam'ın aydınlığının insanlığa ulaştırılma-sı yolunda çalışmanın, fedakarlığın ve gayretin en güzel örneğini vermiş insanların gelip geçtiği bu mübarek şehri ziyaret etmekle hacı, bu aydınlığın, yeniden muhtaç olanlara ulaştırılması yolunda bir şuur ve azim kazanabilirse, ziyaretindeki amaç gerçekleşmiş sayılır. Bu duygu ile kendisini ziyarete gelenler hakkında, Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Beni ziyaretten başka, gönlünde hiçbir emel ve arzu olmayarak kim beni ziyarete gelirse, kıyamet gününde ona şefaatçi olmam benim üzerimde bir hak olur." (Taberani, el-Mucemul-Kebir, No:13149, 12/225)
Arzedilen bu hadis-i şeriflerin canlı bir örneği ve numune-i imtisal olması bakımından şair Nabi'nin Resûlullah (S.A.V.) efendimizi ziyaretini buraya alıyoruz. Şöyleki:
Osmanlı şâiri ve velî. İsmi Yûsuf'dur. Nâbî, evliyâlar ve enbiyâlar şehri olarak bilinen Urfa'da 1642 senesinde doğdu. 1712 senesi Rebîül-evvel ayının üçünde Cumartesi günü vefât etti. Üsküdar'daki Karacaahmet kabristanlığına defnedildi. Kabri, Sultan İkinci Mahmûd ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hân devirlerinde tâmir edildi. İşte bu Nabi:
"Zamanın Sultanından izin alıp bir kere,
1678 yılında çıktı bir kafileyle, hacca gitmek üzere.
Nabi'nin bulunduğu kafilede o zaman,
Devlet ricalinden de bulunurdu çok insan.
Resûlullah (S.A.V.) efendimize olan sevgi ve aşkı ile,
O, Hicaz yollarında, uyumadı az bile.
Kafile yaklaşınca, Medine-i Münevvere'ye nihayet,
Zirvesine çıkmıştı, ondaki bu muhabbet.
Her bir adım attıkça, o sevgi artıyordu.
Kalbi, Resûlullah (S.A.V.) efendimizin aşkıyla yanıyordu.
Resûlullah (S.A.V.) efendimizin kabr-i şerifleri olan,
Kubbe-i Hadrâ görülmeye başladığı sırada,
Nâbi hürmet ve edebinden kendini o makamı,
Ziyarete layık görememekten gelen mahcubiyetten,
Ne yapacağını şaşırmıştır.
O böyle yanıyorken, sevgi ve muhabbetle,
Gördü ki, Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa,
Uykusu gelmiş, dalgın uyur, ayakları kıblede hâşâ.
Adeta nereye geldiğinin farkında değildir.
Onu bu vaziyette görünce Yusuf Nabi,
Üzüldü, kederlendi, kırıldı ince kalbi.
Onu uyandıracak yüksek bir sesle hemen,
Nâbinin dudaklarından gayr-i ihtiyari,
Şu şiir dökülüverdi düşünmeden:
"Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbub-ı Hüda'dır bu.
Nazargah-ı ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu.
Müraatı edeb şartı ile gir, Nabi bu dergaha.
Metaf-ı kudsiyandır, busegah-ı Enbiyadır bu." (Bu beyitlerin tamamı şöyledir:
Sakın terk-i edepten, kuy-i mahbub-ı Hüda'dır bu
Nazargâh-ı ilahidir, Makam-ı Mustafa'dır bu.
"Edebi terketmekten sakın. Zira burası ALLAH Teâlâ'nın sevgilisi olan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak Teâlâ'nın nazar evi, Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin makamıdır."
Habib-i Kibriya'nın hâbgâhıdır faziletde
Tefevvuk-kerde-i arş-i cenab-ı kibriyadır bu.
"Burası Cenab-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, ALLAH Teâlâ'nın arşının en üstündedir."
Bu hâkin pertevinden oldu deycur-i adem zâil.
İmâdın açdı mevcudat dü çeşmin tütiyadır bu.
"Bu mukaddes yerin mübarek toprağının parlaklığından, yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir."
Felekde mâh-ı nev Babüsselâmın sine-i çâkidir.
Bunun kandili cevza matla nur-i ziyadır bu.
"Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı aşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile o Peygamberin nurundan doğmaktadır."
Muraat-ı edeb şartıyla gir Nâbi bu dergâha
Metâf-ı kudsiyandır bûsegâh-ı Enbiyadır bu.
"Ey Nabi! Bu dergaha, edebin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası, büyük meleklerin etrafında pervane olduğu ve Peygamberlerin hürmetine eğilerek öptüğü tavaf yeridir.")
Daha bir çok beyitlerle, Peygamber-i zişanı,
Methedip, uyandırdı o uyuyan paşayı.
O Paşa, bu şiiri işitince Nabi'den,
Hatasını anlayıp, doğruluverdi hemen.
Ve Nabi'ye sordu ki: Ne zaman yazdın bunu?
İkimizden başkaca, bunu duyan oldu mu?
Dedi: Söylememiştim, bunu ben daha önce.
İlk defa söylüyorum, sizi böyle görünce.
Bu cevabı alınca, aldı rahat bir nefes.
Dedi ki: Aman Nabi, duymasın başka bir kes.
Paşa ile hürmeten derhal deveden inerek
Yaya olarak yol almaya başladılar.
Dinlediği mısralardan, oldukça duygulanan Paşa,
Nâbî'den mısraları tekrar okumasını rica eder.
Nâbi mısraları tekrar ederken
Yaklaşmıştı kafile o sabah Medine-i Münevvere'ye.
Vardılar ezan vakti, mescid-i Nebeviye.
Velakin baktılar ki, Mescid-i Nebeviden,
Müezzinler bu şiiri okurlar hepsi birden:
"Sakın terki edepten kûy-i mahbub-i Hüda'dır bu,
Nazargah-ı ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu."
Bu mısralar tatlı nâmelerle yayılır.
Kulaklarına inanamayan,
Nabi ile o Paşa, şaşıp hayretlerinden,
Aman paşam ne oluyor? Bu nasıl bir iştir?
Şu minareden duyulan mısralar az evvel
Benim kalbime ilham edilmiştir.
Ben de onu sizden başkasına okumadım.
Paşa dedi ki: Ben de onu sizden başkasından duymadım.
Mescide girdiler, sabah namazını kıldılar,
Sonra, hemen müezzinin yanına koştular.

Mehmet Talü - Milli Gazetesi
13/12/2009

 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 5


Gelip sual edince baş müezzinden,
- Siz Türkçe biliyor musunuz? der.
- Hayır!
O zaman, ALLAH Teâlâ adına, peygamber aşkına söyleyin,
Ezandan önce okuduğunuz o beyitleri kimden,
Nereden ve nasıl öğrendiniz?
Başımı da alsalar da, bu söylenmez.
Yahu! Biraz evvel bunu ben söyledim.
Baktım sen de söylüyorsun. Hayret ve şaşkınlık içindeyim.
- Siz Nâbi misiniz?
- Evet.
Bu cevabı alan müezzinin gözleri yaşarır,
Eğilerek Nâbî'nin elini öpmek ister.
Nâbî'nin hayreti bir kat daha artar,
Nihayet müezzin, Nâbi'yi meraktan kurtarır ve der:
Bu gece Resûlullah (S.A.V.) efendimiz.
Bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek:
Rüyada ikaz edip, verdiler ki şu emri:
Bu sabah, ümmetimden Nâbî isminde bir zat,
Beni ziyarete gelir ki, yakındadır şu saat.
Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir.
Kalkın, ezandan önce O'nun benim için
Yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın,
Mescidime girişini kutlayın! buyurdu.
Biz de, Resûlullah'ın verdiği emre uyduk.
Bunu, Ondan öğrenip, hep birlikte okuduk.
Şair Nabi duyunca, bu sözü müezzinden,
Sevinç gözyaşlarıyla ıslandı yüzü birden.
Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı,
Dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar,
O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi,
O benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu.
Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu,
Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı,
Sevincinden oracığa düşüp bayıldı.
Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini
Yanında ağlarken buldu.
Nâbî, bu iltifata, Resûlullah (S.A.V.) efendimize duyduğu edep ve muhabbetten dolayı nâil olmuştur. Hz.Mevlânâ'ya göre edep, insanın bedenindeki ruhtur,
"Edep bir tac imiş nûr-i hüdâdan
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan."
Şiir bu. . Nabi bu. . Edep bu. . 17. yüzyıl şairi Nâbi, Resûlullah (S.A.V.) efendimize olan sevdasını:
"Aşkınla yaşarır gözler
Hasretinle yanar özler
Mübarek Ravzana yüzler
Sürelim Ya ResûlALLAH."
diyerek böyle dile getirdi.
Hac yolculuğuna çıkanlara bir ser levha olabilecek bu hatıra ile gönüllerinin çağlayacağı günlerde diyorum ki!
Medet ya Habiballah!. .
Demek ki, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz olup bitenlerden tamamıyla haberdardır. Hacılar için örnek olacak bir ziyarette bulunan Nâbi'yi nasıl görüyor ve O'nu ne güzel taltif ediyor.
Yâ Rabbi Ne güzel bir ziyaretçi ve ne de güzel bir ziyaret edilen yani Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz....
O kutsal beldelere aşk dolu bir gönülle gitmek, edeple ziyarette bulunmak, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin huzurunda dururken Kainatın iftihar tablosu karşısında duruyor şuuruyla durmak, edeple, erkânla durmak, aşkla, şevkle vazifeyi yapmak ve öyle geriye dönmek gerekir. Gönüller, ALLAH Teâlâ'nın elindedir, ölü gönüllere hayat veren O'dur. Gönüllerin kıblesi, âşıkların kıblegahı Fahrikainat Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin huzurunda dururken olabildiğine saygı ve hürmet hisleriyle durmak gerekir. Bağrı yananlara ve sevgilinin harim-i pakine can atmak isteyenlere işte: Örnek Bir Olay ve Bir Şiir!
İstiklal şairimiz Merhum Mehmet Akif, Birinci Dünya Savaşı sırasında Medine-i Münevvere'ye gitmek üzere yola çıkar. Bu seyahatin ilginç yönlerinden biri şudur: Merhum Mehmet Akif, ilk zamanlar deveye binemezken bu gezi sırasında alışır. Seyahat uzun sürer. Çölü ve çöl yolculuğunu şöyle tasvir eder:
"O güzel sine, o çöl şimdi ne korkunç oluyor;
Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!
Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,
Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!"
Sıcağa sükûnet eşlik etmektedir. Sükûnu bozan tek şey develerin boynundaki çanların sesidir. Şair, iniyorken ve tırmanıyorken yanarak, uzun süren, bu gölgesi az cehennemî yolculukta artık yeşil bir arazi görmek hasretindedir. Çölün vahasını aramaktadır.
Derken "Kubbe-i Hadrâ"yı yani Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin altında yattığı Yeşil Kubbeyi görmesin mi!.. Çölün yakan kavuran sıcağına karşı Ravza, sanki gölge versin diye indirilmiş Sidre ağacından bir vahadır. Cehennem gibi vadinin cennetidir burası. Hemen kendisini cânânının yeşil yurduna atar. Cemaati yarar, düşer direklerin dibine. Fakat haşyet giysisine sarınmış olduğunu görür. Ruhu kopar. Bütün dünya, o koskoca âlem önündedir. Tunuslusu, Afganlısı, Buharalısı, Çinlisi, Sudanlısı, Habeşlisi, Kaşgarlısı, Yerlisi, Herseklisi, Serendiblisi, Cavalısı, Mağriblisi... sînelerine huşuu çekmiş, titremektedirler.
Tam o anda minarelerin beşinden birden yanık sesli müezzinin mahşeri kalabalığı sura üfürülmüşçesine dalgalandıran ezanı başlar. Minarelerden son La ilahe illALLAH çınlarken cemaat kalkar dikilir. Mevlânın huzuruna durulmuştur. Akif'in önünde mazlum ümmetiyle Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz... Gözünde sel gibi yaşlar... İçinde titremeler... Çalkantılı denizde dalgalara kapılmış gemi gibi bir üste çıkar, bir batmak üzere olur... Nihayet kendinden geçmiş halde acziyet secdesine kapanır... Ayıldığında dua ânıdır. Derin bir sessizlik hâkimdir. Binlerce sîneden boşanır gider "âmîn" nidâları... Herkes kendi manevî dünyasında yalvarmaktadır. Akif, onların duasını kendi duası bilmekle birlikte özel isteklerini sıralar... İslâm dünyasının asırlar süren karanlığına sabah ister. Mü'min gönüller için. Orada bulunan mahşerî kalabalık için.
Akif, duaya devam etmekte iken "Ya Resûlallâh!" diye bir çığlık duyar. Bâbüsselâm'dan giren bir siyâhî, daha "Ya Resûlallâh!" sözünün yankısı havada çınlamakta iken adeta uçup gelip, Ravza-i Peygamber'in ayaklarına düşerken göğsüne çarpan demir kuşaklara sarılıverir. Başlar derdini anlatmaya, şunları Resûlü Ekrem (S.A.V.) efendimize söylüyordu:
- Ya Nebi! Şu halime bak! Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de Senin Hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya ResûlALLAH! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pâkine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evlad ü iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim, Sudan diyarından ayrıldım, Tihame çölü diye üç ay çölü teptim durdum, senin çölün diye... Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya ResûlALLAH!





Mehmet Talü - Milli Gazetesi
14/12/2009
 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 6


Demir parmaklıklar üzerinde hasbihal ediyor Resûlü Ekrem (S.A.V.) efendimizle:
- Elliüç yaşına kadar senin Hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya ResûlALLAH! Hâlâ vuslat olmayacak mı?... Tihame çölünü kat ettim, gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor, sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya ResûlALLAH! Dağlarla, taşlarla bütün hilkat heyakili ile hasbıhal ettim Ya ResûlALLAH. Derdimi geceye döktüm, leyale derdimi anlattım, cibali söylettim Ya ResûlALLAH! Nihayet huzuruna geldim Ya ResûlALLAH!
Akif derinleşmiş, coşmuş bu Sudanlının sesini, feryad ü figanını Resûlü Ekrem (S.A.V.) efendimiz karşısında gerçek bir âşıkın nasıl dolu olduğunu müşahede ediyor. Resûlü Ekrem (S.A.V.) efendimizin parmaklıklarından tutan bu insan, son sözlerini söylerken sesi kısılmaya başlamıştır. Akif şöyle bitiriyor: Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu.
- Şu kadar mesafeyi tepip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha hâk-i pâyinden ayırma Ya ResûlALLAH! Tahammülüm yoktur artık.
Sonra bir sessizlik oldu, bir ah feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibinde yıkılıp gitmişti. Bir Seylanlı alnından öperek gözlerini kapatıyordu. Birkaç dakika sonra da bir iki gassal bir iki taşıyıcı geldi, Cennet-ül Baki'ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravza-i Tahire'nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resûlullah (S.A.V.) efendimize yürekten âşık bu genç:
- Artık bu hasta gönlümü hâk-i pâyinden ayırma Ya ResûlALLAH! diyordu.
Aman ALLAH'ım! O aşktan bizlere de nasip et! Amin. Olayı bir de Akif'ten dinleyelim:
Necid Çöllerinden Medine-i Münevvere'ye
Henüz dua ediyordum ki, "Ya Rasulellah!"
Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,
Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,
Süzüldü uçdaki "Bâbüsselâm" önünde yere.
Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,
Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb'âdı.
Düşünce Ravza-i Peygamberin ayaklarına;
Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.
Dikildi Cebhe-i Dîdâr önünde, müstağrak.
Diyordu inleyerek:
Ya Nebi! Şu halime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca sahranın
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı Hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum
"Tahammül et" dediler... Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak
Önümde durmadı artık, ne hânumân ne ocak
Yıkıldı hepsi. . Ben aştım diyar-ı Sudan'ı
Üç ay "Tihame!" deyip çiğnedim beyâbânı
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada
Yetişmeseydin eğer, ya Muhammed, imdada
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin
İradem olduğu gündür senin iradene râm
Bir an için bana yollarda durmak oldu haram
Bütün heyakil-i hilkatle hasbihal ettim
Leyale derdimi döktüm, cibali söylettim
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü
Nucuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azabı hecrine katlandım elli üç senedir
Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?
Beş-altı sineyi Hicran içinde inleterek
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden!
Bu hasta ruhumu artık kayırma hakinden!
Nedir o meşale? Nurun mu? Ya ResûlALLAH!
Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir "âh!"
Ne gördüm oh! Serilmiş zemine Sudanlı...
Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,
Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.
Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini,
"Baki"'a gitti şehîdin vücûd-i fânîsi;
"Harem"de kaldı fakat rûh-i câvidânîsi.
(Mehmet Akif ERSOY, Safahat, 312)
Ahmed er Rufâi Hazretleri, Hicri 555 senesinde hacca gitmiştir. Hac dönüşü Medine-i Münevvere'de Ravzaı Mutahhara'yı ziyaret etmiştir. Arkadaşları ile birlikte Medîne-i Münevvere'ye gelen Ahmed er-Rufâî, şehre girerken ayakkabılarını çıkararak eline almıştı.
Bu sırada şehirde bulunan Yemen, Hicaz ve Şam hacılarının sayısı 90 bin civarında idi. Bunların arasında Abdülkadir Geylanî de vardı.
İkindi namazından sonra Rufâî Hazretleri Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrine yaklaşarak, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabri önünde şöyle selâm verdi: "Esselâmü Aleyke ya Ceddi!" Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrinden: "Aleyküm Selam Ya Veledi" cevabı duyulmuştur. O sırada orada bulunan bütün ziyaretçiler bu sesi işitmişlerdir. Bunun üzerine vecde gelen Seyyid Ahmed-er Rufâi Hazretleri, titreyerek diz çöküp şunları söylemiştir: "Uzakta iken ruhumu gönderiyordum. Bana, vekâleten toprağını öpüyordu, şimdi ise huzurundayım şu mübarek elini uzatıver de dudaklarım onunla haz duysun!" Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kabrinden parıltısı bütün Mescid-i Şerifi aydınlatan nuranî eli dışarıya uzanmış ve bütün ziyaretçilerin gözleri önünde O, bu eli öpmüştür. Bu hâdise üzerine sanki kıyamet kopmuş, cemâatin getirdiği salât u selâmlar gök kubbeyi çınlatmıştı.
Ahmet Rufâî Hazretleri bu kadar iltifat karşısında kendisini kaybetmiş ve olayı takip eden birkaç gün boyunca baygın bir halde yatmıştı. Hattâ hayatından umut kesilecek bir hale gelmiş, fakat sonradan ayılmıştı.
Bu hadise bir tevatür derecesinde hacılar arasında yayılmış, bütün İslâm ülkelerinde duyulmuştur.
Bundan dolayı her Müslüman ve bilhassa hacca giden her ehli iman, büyük bir engel karşısında kalmadıkça, mutlaka gidip Fahr-i âlem (S.A.V.) Efendimizi ziyaret etmelidir.

Mehmet Talü - Milli Gazetesi
16/12/2009
 

İlim-irfan

Well-known member
Ziyaretin lüzum ve önemi 7

Bütün peygamberlerin sonuncusu olan o büyük Peygamber'in yüce gayretleri sayesinde hak ve hakikatten haberdar olup hidayet ve saadete eren bir Müslüman, nasıl olur da mübarek Hicaz bölgesine kadar gitmiş iken, o mukaddes Peygamber'in, o eşsiz-benzersiz veliyi nimetlerimizin latif kabrini, şeref-yücelik dolu mescidini, mübarek beldesini ziyaret etmeksizin yurduna dönebilir. Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Beytullah'ı ziyaret edip de beni ziyaret etmeyen bana cefa etmiş olur." (Cem'ul-Cevami', Mim harfi, No:4728; Zehebi, Mizanül-İtidal, No:9102, 7/39, İbn-i Hibban, Zuafa, 3/73, No:1128, İbnul-Adiy, el-Mevzûât, 2/217)
Diğer bir hadîs-i şerif de şöyle buyrulmuştur:
"Hali müsait iken beni ziyaret etmeyen bana cefada bulunmuş olur." (el-Kâmil fid-Duafâ, 8/248, No:1956)
Bu hadis-i şerifler ne kadar ağır bir azarlamadır. Hakikaten nasıl olur da hacca veya umreye gidebilen, kabri ziyaret etmeğe gücü yetebilen kimsenin bu ziyarete koşmadan kalbi rahat eder. Mekke-i Mükerreme'de bulunup da O'nun yakınındaki Medine-i Münevvere'de vahyin indiği bu yerleri görmeyen Mü'minin kalbi nasıl razı olur? Orayı şevkle ziyaret için nasıl ruhu titremez?
Mekke-i Mükerreme'ye ulaşan kimse Medine-i Münevvere'yi ziyaret etmekden, vahyin yerleştiği o toprakları görmekten, İslâm'ın menbaını ziyaret etmekten beri kalamaz.
Ziyaretin Vakti:
Resûlullah (S.A.V.) efendimizin hac veya umreden önce veya sonra ziyareti caizdir. Ancak, Medine-i Münevvere, hacının yolu üzerinde bulunmadığı takdirde, yapılan hac farz ise, Merkad-i saâdetin hacdan sonra ziyaret edilmesi daha uygun görülmüştür. Böylece, Hak Teâlâ'nın mağfireti ile günahlardan arınmış halde Resûlullah (S.A.V.) efendimizin huzuruna çıkılmış olur. Ayrıca Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdu:
"Kim hac yapar da ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse, beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur." (Taberani, el-Mucemul-Evsat, No:3400, 4/222, el-Mucemul-Kebir, No:13497, 12/406, Beyhekî, es-Sünenül-Kübra, No:10409, 8/44; Darekutnî, Hac, No:193, 2/278, Fezail-i Medine, 1/39, No:52, Beyhekî, Şuabu'l-İman, 3/489, No:4154)
Bununla beraber hacdan evvel de Medine-i Tahire'ye gidilebilir. Fakat, Medine-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme'ye giderken hacının yol uğrağı ise, önce Resûlullah (S.A.V.) efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etmek bir vazifedir, manevi yakınlığa bir vesiledir. Bunu bir an evvel yapmamak, Kabr-i saâdetin ziyaretini hacdan sonraya bırakmak, katı kalpliliğin bir eseridir, o kişinin katı yürekli olduğunu gösterir. Bir kimse, yolu üzerinde bulunan sevdiğini ziyaret etmeden nasıl geçip gidebilir? Bu ziyaret adeta namazların evvellerindeki sünnetler mesabesindedir. Bu halde hac ve umre için ihram, sonraya bırakılır. Mekke-i mükerreme'ye gidileceği zaman Medine-i Münevvere ahalisinin mikat yeri olan Zülhuleyfe'den ihrama girilir.
Yapılan hac nafile ise, Kabr-i saâdetin hacdan önce veya sonra ziyareti arasında fark yoktur. Hacı, durumuna göre hareket eder.
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin pürnûr olan Kabr-i saadetlerini ziyaret, manevi yakınlıkların en faziletlisi en şereflisidir. Nasıl olmasın ki bütün kainat, O Peygamber-i Zişan'ın nurundan yaratılmıştır. Bütün beşeriyetin en büyük, en muhterem rehberi O'dur. Bütün insanlara Hak Teâlâ'nın mukaddes dinini, mübarek kitabını tebliğ ederek insanları haktan, faziletten, hakiki medeniyetten haberdar eden O'dur.
O bir muazzam Peygamberdir ki, Kabri saadetinde her an lahuti nurlar, parıldanıp durmaktadır. O, aziz bir varlıktır ki, mescid-i saadeti bir emniyet yeri olup, münevver kabriyle mübarek minberi arası, cennet bahçelerinden latif bir bahçedir.

Mehmet Talü - Milli Gazete

17/12/2009
 
Üst