Yirmi Dokuzuncu Söz - Sayfa 718
İKİNCİ MESELE: Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu meseleye delil, bütün edyân-ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selîmenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.
Şu dünyanın sekerâtını âyât-ı Kur’âniyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak: Şu kâinatın eczaları dakik, ulvî bir nizamla birbirine bağlanmış; hafî, nazik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş; ve o derece bir intizam içindedir ki, eğer ecrâm-ı ulviyeden tek bir cirm, kün emrine veya “Mihverinden çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerâta başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak. Nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekeratla, Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennemin maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin mevadd-ı münasebeleri başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder.
ÜÇÜNCÜ MESELE: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü, İkinci Esasta ispat edildiği gibi, kudrette noksan yoktur. Muktazi ise gayet kuvvetlidir. Mesele ise mümkinattandır. Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktazisi varsa, fâilin kudretinde noksaniyet yoksa, ona mümkün değil, belki vaki suretiyle bakılabilir.
Remizli bir nükte: Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış kök atmış: Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemâl-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet
<tbody>
</tbody>
İKİNCİ MESELE: Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu meseleye delil, bütün edyân-ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selîmenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.
Şu dünyanın sekerâtını âyât-ı Kur’âniyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak: Şu kâinatın eczaları dakik, ulvî bir nizamla birbirine bağlanmış; hafî, nazik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş; ve o derece bir intizam içindedir ki, eğer ecrâm-ı ulviyeden tek bir cirm, kün emrine veya “Mihverinden çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerâta başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak. Nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekeratla, Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennemin maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin mevadd-ı münasebeleri başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder.
ÜÇÜNCÜ MESELE: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü, İkinci Esasta ispat edildiği gibi, kudrette noksan yoktur. Muktazi ise gayet kuvvetlidir. Mesele ise mümkinattandır. Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktazisi varsa, fâilin kudretinde noksaniyet yoksa, ona mümkün değil, belki vaki suretiyle bakılabilir.
Remizli bir nükte: Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış kök atmış: Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemâl-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet
Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayıp devamlı var olan ve sonsuz güç ve iktidar sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; e-z-l) | cirm: büyük cisim |
dakik: ince | dalalet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) |
ecram: büyük cisimler | ecrâm-ı ulviye: gök cisimleri |
ecza: parçalar, kısımlar (bk. c-z-e) | edyân-ı semâviye: İlâhî dinler (bk. s-m-v) |
fezâ-yı âlem: gökyüzü, uzay (bk. a-l-m) | fâil: işi yapan (bk. f-a-l) |
fıtrat-ı selîme: bozulmamış yaratılış, karakter (bk. f-ṭ-r; s-l-m) | hafî: gizli |
havf: korku | hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) |
hidayet: doğru ve hak yol (bk. h-d-y) | icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) |
iman: inanma (bk. e-m-n) | intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) |
isyan: baş kaldırma | kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) |
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) | kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) |
küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) | kün emri: Allah’ın birşeye “Ol” deyince onu hemen olduruveren emri (bk. k-v-n) |
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) | mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r) |
mevadd-ı münasebe: birbirine uyan maddeler (bk. n-s-b) | mevt: ölüm (bk. m-v-t) |
mevt-i dünya: dünyanın ölümü, kıyametin kopması (bk. m-v-t) | mihver: yörünge, eksen |
muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) | muktazi: gerekçe |
mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olanlar, Allah’ın var etmesine bağlı olanlar (bk. m-k-n) | nar: ateş |
nef’: fayda | nihayetsiz: sonsuz |
nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) | noksan: eksik |
noksaniyet: eksiklik | nur: ışık (bk. n-v-r) |
nükte: ince ve anlamlı söz | rabıta: bağ |
remiz: işaret | sadâ: ses |
sekerât: can çekişme | seyyar: gezici |
suret: şekil (bk. ṣ-v-r) | taat: emre uyma |
tagayyürât: başkalaşmalar | tahavvülât: değişimler, dönüşümler |
tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) | tasfiye: saflaştırma, arındırma (bk. ṣ-f-y) |
tebeddülât: değişimler | tezahür: belirme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) |
ulvî: yüce | vaki: olan, meydana gelen |
vuku: olma, meydana gelme | vâveylâ: çığlık, feryad |
ziya: ışık | zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) |
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) | âlem: dünya (bk. a-l-m) |
âlem-i âhiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) | âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri |
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) | şer: kötülük |
<tbody>
</tbody>