• Bu konu 37 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 39)
  • Yazar
    Yazılar
  • #653295
    Anonim

      Esselamünaleyküm!

      Açıklamalı Risale-i Nur Derslerimiz bir yenisiyle devam ediyor. Karşılıklı Soru-Cevap şeklinde düşündüğümüz dersimize katılımlarınızı bekliyoruz. Hizmet bizden, muvaffakiyet Allah’tan.

      Selam ve Dua ile…

      #742445
      Anonim

        ve aleykum selam

        Rabbim razı olsun… elimden geldiğince inşallah

        #742449
        Anonim
          Yirmi Üçüncü Lem’a
          Tabiat Risalesi

          On Yedinci Lem’anın On Altıncı Notası iken, ehemmiyetine binaen, Yirmi Üçüncü Lem’a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîrüzeber ediyor.

          İHTAR: Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden; burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bâzı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birden bire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar?” hatıra geliyor.

          Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.

          (HAŞİYE) : HAŞİYE Bu risalenin sebeb-i telifi, gayet mütecavizâne ve gayet çirkin bir tarzla, hakaik-i imaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kalbe (kaleme) verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheplilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.

          #742450
          Anonim
            HuSeYni;126470 wrote:
            Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.

            Üstad burada; küfür ve şirkin ne kadar akıldan ve mantıktan uzak, saçma ve hurafe fikirler olduğunu beyan ediyor. İspat etmeye hazırım, dediği de bu manayadır. Yani küfür ve şirk mesleklerinin ne kadar akıl dışı ve mantıksız olduğunu, kati ve zahir deliller ile ispat etmeye hazırım, diyor. Nitekim bahsin devamında da, küfür ve şirkin son sığınağı olan tabiat ve tesadüf fikirlerini, kati ve mantıki deliller ile yerle bir ediyor. O mesleklerin gerçek yüzünü ortaya koyarak, küfre derin bir darbe indiriyor..

            sorularlarisaleinur.com

            #742807
            Anonim
              Quote:
              Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki, yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul (HAŞİYE) hülâsa-i mezhepleri ve mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î burhanlarla, şüphesi olanlara tafsilen beyan ve ispat etmeye hazırım.

              üstadın burda bahis buyurduğu;
              metaryalis felsefenin en temek kaidesi olan şüphecilik,
              nedensellik, priori akıl yürütme gibi metodların izlenmesiyle bile
              yegane gerçek, bir ve tek olan yaratıcının varlığının görünebileceği,
              ispat edilebileceğidir.

              başka bir yerde de izahı olduğu üzere;
              bir ve tek olan bir yaratıcıyı bulmanın birçok yolu mevcuttur.
              hatta en salt fikri yaklaşımlarla bile üstad,
              allahın varlığının görünebileceğini
              vede bunun sadece akli delillerle isbat olunacağını ortaya koymaktadır.

              üstad, kuranı kerimin bize anlatmış olduğu
              bu “yaratıcı” gerçeğinin ise bu farklı yollar içerisinde
              en kestirmesi ve en sağlamı olarak görmektedir.

              şayet tarafgirane yaklaşılmassa,
              kişisel vehimler ön planda tutulmasa
              en sert metaryalist sorgu doktrinlerinin bile arkasında
              bir yaratıcının görüneceğini ifade etmektedirler.

              ve paragrafın sonunda da dediği gibi
              bunu sadece akli bir surette vahiye başvurmadan ispat etmeye hazırım
              şeklinde ifade etmektedir.

              adeta hegel’in (ki kendileri metaryalizmin fikir mimarlarındandır)
              “ussal olan gerçektir gerçek olan ussaldır”
              önermesi ışığında bir ispat olacağını dile getirmektedir üstad.

              #742911
              Anonim

                bu gün ilginç bir tevafuk oldu huseyn abim kısaca bahsedeyim;

                moskovadan misafirlerimiz vardı bu akşam,
                ordaki hizmetlerin inkişafından,
                halkların nurlara karşı olan iştiyakından bahsediyordu.

                sonra bir ara “falanca kişiye ihtiyarlar risalesi verdim
                çünki o risale yasak değildi”
                şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
                peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
                kardeşimiz başta “tabiat risalesi” dedi..

                küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
                okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

                elbette yasakların cazibesi başka olur
                nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
                lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
                en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

                bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
                yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
                bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

                konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.

                #742918
                Anonim
                  guftepira;127593 wrote:
                  bu gün ilginç bir tevafuk oldu huseyn abim kısaca bahsedeyim;

                  moskovadan misafirlerimiz vardı bu akşam,
                  ordaki hizmetlerin inkişafından,
                  halkların nurlara karşı olan iştiyakından bahsediyordu.

                  sonra bir ara “falanca kişiye ihtiyarlar risalesi verdim
                  çünki o risale yasak değildi”
                  şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
                  peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
                  kardeşimiz başta “tabiat risalesi” dedi..

                  küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
                  okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

                  elbette yasakların cazibesi başka olur
                  nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
                  lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
                  en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

                  bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
                  yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
                  bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

                  konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.

                  Allah razı olsun ali kardeşim,
                  o zaman bu dersle biraz daha fazla ilgi göstermek lazım.

                  #742919
                  Anonim
                    guftepira;127593 wrote:
                    çünki o risale yasak değildi”
                    şeklinde bir ifade kullandı arkadaşımız.
                    peki, yasak olanlar nelerdir dedim,
                    kardeşimiz başta “tabiat risalesi” dedi..

                    küfrün belini kırdığı için hususen bu tabiat risalesinin
                    okunmasına neşrine dağıtımına rusyada yasak getirilmiş.

                    elbette yasakların cazibesi başka olur
                    nihayetinde elbet güneş balçıkla sıvanmaz,
                    lakin bu risalenin ne derece akli ve mantıki deliller ile
                    en muannid materyalistleri bile çaresiz bıraktığına delildir bu yasak..

                    bu risaleye bir karşı tez üretemeyişlerinin,
                    yada bu risaleyi susturacak bir cevap bulamadıklarının;
                    bundan da aciz olduklarının veciz bir temsilidir bu yasak..

                    konu münasebetiyle burda sizlerle paylaşmak istedim abim.

                    ozellikle Tabiat risalesinin yasak oldugunu bilmiyordum, onemini bir kez daha anlamis olduk,Istedikleri kadar yasaklasinlar, insanlar yasak olduklarini gorunce daha cok okumak isteyeceklerdir 🙂

                    bu arada, Tabiat risalesini fransizca paylastigimiz bir sitede, “Supplement Naturel Solution” tabiatin getirdigi çareler adinda taninmis baska bir dergi/site tarafindan cok guzel yorumlar aldik :)tabiatin çok “farkli” ve degisik” acidan ele alindigini, ve begendiklerini dile getiriyorlardi,
                    paylasmak istedim…
                    dua ile…

                    #743100
                    Anonim
                      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

                      قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
                      1

                      Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile, “Cenâb-ı Hak hakkında
                      şek olmaz ve olmamalı” demekle, vücud ve vahdâniyet-i İlâhiye
                      bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.

                      Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar: 1338’de Ankara’ya gittim. İslâm
                      Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli
                      efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak
                      ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim.
                      “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet-i kerime
                      bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle,
                      ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede
                      Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî
                      risalesinde yazdım.
                      Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim.

                      Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir
                      olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli
                      burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf
                      etti, hem kuvvet buldu.
                      Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece
                      beyan edeceğim. O burhanın bazı parçaları bazı risalelerde tam izah
                      edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan
                      müteaddit burhanlar, bu burhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir
                      cüz’ü hükmüne geçiyor.

                      1 : “Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.

                      #743203
                      Anonim

                        Mukaddime

                        Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden
                        dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.
                        Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.

                        Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”

                        İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

                        Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

                        Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı
                        ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor.
                        Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki,
                        esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut
                        buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat
                        muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i
                        Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.

                        Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal,
                        mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe,
                        dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.

                        #743316
                        Anonim

                          AMMA BİRİNCİ YOL ki, esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya

                          ve vücud-u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

                          BİRİNCİSİ

                          Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler

                          bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayattar,

                          harika bir tiryak, onlardan yapılmak icap etti. Geldik, o eczahanede, o

                          zîhayat macunun ve hayattar tiryakın çoklukla efradını gördük. O

                          macunlardan herbirisini tetkik ettik.

                          Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsusla,

                          bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından,

                          ve hâkezâ, muhtelif miktarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem

                          ya noksan veya fazla alınsa, o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez.

                          Hem o hayattar tiryakı da tetkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsusla

                          bir madde alınmış ki, zerre miktarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hassasını kaybeder.

                          O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizanla alınmış gibi, ayrı ayrı

                          miktarda eczaları alınmış.

                          Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif miktarlar,

                          şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden,

                          herbirisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp

                          o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı?

                          Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.

                          İşte bu misal gibi, herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur. Ve herbir nebat,

                          hayattar bir tiryak gibidir ki, çok müteaddit eczalardan, çok muhtelif maddelerden,

                          gayet hassas bir ölçüyle alınan maddelerden terkip edilmiştir. Eğer esbaba, anâsıra

                          isnad edilse ve “Esbab icad etti” denilse, aynen eczahanedeki macunun, şişelerin

                          devrilmesinden vücut bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

                          #743778
                          Anonim

                            Elhasıl, şu eczahane-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelînin mizan-ı kazâ

                            ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz

                            bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücut bulabilir. “Kör, sağır, hudutsuz,

                            sel gibi akan küllî anasır ve tabâyi ve esbabın işidir” diyen bedbaht, “O

                            tiryak-ı acip, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen

                            divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır.

                            Evet, o küfür ahmakane, sarhoşâne, divanece bir hezeyandır.

                            #744114
                            Anonim

                              Konu: Sebeplerin Yaratılıştaki Rolü
                              Okuyan ve açıklayan: Dr. Burhan SABAZ

                              [VIMEO]4624343[/VIMEO]

                              #744558
                              Anonim

                                İKİNCİ MUHAL

                                Eğer herşey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, belki

                                esbaba isnad edilse, lâzım gelir ki, âlemin pek çok anâsır ve esbabı,

                                herbir zîhayatın vücudunda müdahalesi bulunsun. Halbuki, sinek gibi

                                bir küçük mahlûkun vücudunda,kemâl-i intizamla, gayet hassas bir

                                mizan ve tamam bir ittifakla, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbabın

                                içtimaı o kadar zâhir bir muhaldir ki, sinek kanadı kadar şuuru bulunan,

                                “Bu muhaldir, olamaz” diyecektir.

                                Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinatın ekser anâsır ve esbabıyla

                                alâkadardır, belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr-i Ezelîye verilmezse, o

                                esbab-ı maddiye, onun vücudu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım;

                                belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir

                                nümunesi olan gözündeki bir hücresine girmeleri icap ediyor. Çünkü,

                                sebep maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor.

                                Şu halde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte,

                                erkân-ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi

                                içinde çalıştıklarını kabul etmek lâzım geliyor. İşte, Sofestâînin en eblehleri

                                dahi böyle bir meslekten utanıyor.

                                #744738
                                Anonim

                                  ÜÇÜNCÜ MUHAL

                                  اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun

                                  vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” Hususan o

                                  mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi

                                  bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan

                                  müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan birtek elden

                                  çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz,

                                  karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine

                                  —hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü,

                                  sağırlığı ziyadeleştiği halde—o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu

                                  onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.

                                  Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri,

                                  mübaşeretle ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları,

                                  zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin

                                  elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa

                                  zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir.

                                  Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri,

                                  belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük

                                  hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe

                                  bedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve

                                  birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece

                                  sağır olmakla olur.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 39)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.