• Bu konu 37 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 39)
  • Yazar
    Yazılar
  • #744949
    Anonim

      İKİNCİ MUHALE BİR İZAH

      Maddi alemin içinde olan her şey maddi alemin kayıt ve mizanları içindedir.Maddi alemde ise bir işi bir şeyi yapmak ancak mübaşeret ile yani temas ile mümkündür.Bir şeyi yapabilmen için o şeyin yanında hazır bulunman gerekir yoksa o şeyi yapman maddi kayıtlar içinde mümkün değildir.Yani bir şeyin yanında hazır bulunmadan o şeye temas etmeden hokus pokus ile yapmak maddi alemde muhaldir.

      Şimdi tabiat ve sebepler denilen şeyler bu maddi alemin içinde maddi kayıtlara mahkum maddi unsurlar olduğuna göre tabiatın veya bir sebebin bir şeyi icat edip yaratabilmesi için o şeyin yanında hazır olup temas ile o şeyi yapması gerekir.Yoksa hokus pokus ile temas etmeden hazır bulunmadan yapması imkansızdır.

      Mesela küçük bir sineğin cismi bütün kainatın maddi unsurlarından süzülüp gelen ve her bir unsur ve sebeple alakası olan bir mahiyettedir. Bir nevi kainatın küçük bir özeti gibidir.Böyle olunca o sineğin vücut bulup hayatının idame edebilmesi için kainattaki bütün maddi sebep ve unsurların o sineğin küçük cisminde hazır bulunup hatta içine girip yerleşmesi gerekiyor.Maddi alemde işler temas ile olmasından her bir unsur sineğin o küçük cisminde hazır bulunup temas ile iş görmesi gerekir.Toprak,hava,su,ateş gibi maddi unsurların sineğin küçük cismine girip beraber kafa kafaya verip işleri tedbir ve tedvin etmelerini kabul etmek gerekir ki bu fikri şeytan bile kabul etmez.Üstat bu hakikati izah ile tabiat ve sebepler icat ediyor diyenlerin fikirlerini çürütüyor.

      Selam ve dua ile…
      Sorularla Risale-i Nur Editör

      ÜÇÜNCÜ MUHAL
      20756-arapca-1.jpg kaide-i mukarreresiyle, “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir.” Hususan o mevcut, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mizan içinde ve câmi bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddit ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan birtek elden çıktığını gösterdiği halde; hadsiz ve câmid ve cahil, mütecaviz, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbab-ı tabiiyenin karmakarışık ellerine-hadsiz imkânat yolları içinde ve içtima ve ihtilâtla o esbabın körlüğü, sağırlığı ziyadeleştiği halde-o muntazam ve mevzun ve vâhid bir mevcudu onlara isnad etmek, yüz muhali birden kabul etmek gibi akıldan uzaktır.

      İzah: Bir köyde iki muhtar, bir vilayette iki vali olsa, orada intizam ve ahenk kalmaz. Ya da bir köyde veya vilayette birlik ve ahenk var ise; orada hakim ve müdebbir tek ve birdir demektir. Bir yere çok eller karışır ise, orada karmaşa ve anarşi hüküm sürer, birlik ve ahenk kalmaz. İşte bir mevcudun vahdeti varsa cümlesinde üstad, bu manaya işaret ediyor.

      Bu noktadan kainata dikkat ile bakıldığında, kainatta muazzam bir birlik ve intizam hükmediyor. Bu da usta ve sanatkarının tek ve yekta olduğunu, akla kati bir surette ispat ediyor. Şayet kainata çok eller müdahale etse idi; karmaşa ve anarşi, bu muazzam intizam ve ahengi yerle bir eder, her şey harap olurdu. Bir de bu kainatta birlik ve intizamın yanında, mevcudat mükemmel bir sanat ve ölçü içerisinde ise; çok eller hükmünde olan sebeplerin müdahil olmadıkları, zahir bir şekilde sabit olur. Zira çok ellerin müdahil olduğu bir yerde, karmaşa ve ihtilaf hakim olur. Karmaşa ve ihtilafın hükmettiği bir yerde de, intizam ve ölçü kalmaz.

      Demek kainattaki muazzam intizam ve ölçü, kudret ve iradesi sonsuz olan bir zata işaret ve delalet ediyor. Bütün bu intizamlı ve ölçülü işler, ancak O’nun nihayetsiz kudret ve iradesinden çıkabilir diye akla ispat ediyor. Yoksa ilim, irade ve kudretten yoksun olan; kör, sağır ve cansız sebepler, kainatta işleyip icraat yapmıyorlar. Onlar ancak Allah’ın sonsuz kudret ve iradesinin birer bahanesi, birer perdeleri hükmündeler.

      Haydi, bu muhalden kat-ı nazar, esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha lâtif, san’atça daha mükemmeldir. Esbab-ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyade san’atça acip, hilkatçe bedî bir surette oldukları halde, o câmid, cahil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbaba isnad etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur.

      İzah: Maddi alemde tesir ve tedbir ancak temas ile olur. Yani dokunmadan ve temas etmeden, bir şeye tedbir ve tesir etmek mümkün değildir. Mesela; insan bir bardak su içmek için, eli ile bardağı kavramadan, onu tutmadan suyu içemez. Madem maddi alemde işler temas ve dokunmak ile oluyor, sebepler kainatta yaratıyor ise; sebeplerin de her şeye temas ve dokunmak ile tesir ve tedbir etmesi gerekir. Halbuki sebepler, mevcudatın ancak zahir kısmı ile temas halindeler, mevcudatın bir de iç yüzleri ve batınları var. Mevcudatın iç yüzleri ve batınları dış yüzlerinden daha mükemmel bir sanat ve incelik içindeler. Sebeplerin ise bu mevcudatın iç yüzleri ile temas ve münasebeti görünmüyor.

      Demek sebepler yaratmıyorlar. Sebeplerin ekseri olarak, fıtratları kaba ve tahripkardır. En büyük dört sebep olan toprak, su, ateş ve hava; hepsinin tabiatı kaba ve tahripçidir. Mesela; insanın hassas ve nazik olan ciğer ve gözüne şu unsurlar temas etse insan ölür. Topraktan az bir miktar ciğere gitse insan anında ölür. Demek sebepler, mevcudatta hakiki fail ve yaratıcı değiller. Kainatta her şeyin en ince haline nüfuz ederek tedbir ve tasarruf eden Allah’ın irade ve kudretidir; yoksa kaba, tahripkar, kör, cansız ve şuursuz sebepler değildir.

      sorularlarisaleinur.com

      #745176
      Anonim

        …..Ayrıca Said Nursî Allah’ın varlığını ispat etmek için Lem’alar ve Mesnevî-i Nûriye isimli eserlerinde şöyle bir istidlal metoduna başvurmaktadır:


        Ona göre eşyanın meydana gelmesi hususunda dört ihtimal mevzu bahistir. Bunlar:

        1) Sebepler yaratmaktadır. (Evcedethu’l-esbâb)
        2) Kendi kendine meydana gelmektedir. (Teşekkele binefsihî)
        3) Tabiat yaratmaktadır. (İktezathu’t-tabiat)
        4) Allah yaratmaktadır.

        Said Nursî bu ihtimallerden ilk üçünün aklen imkânsız olduğunun ispat edilmesi durumunda, dördüncü durum olan Allah’ın varlığının kesinlik kazanacağını ifade etmektedir.7 Müellif, ilk üç ihtimalin muhal olduğunu şu delillerle ortaya koymaktadır: (Şimdilik ilk muhal olan sebeplerden bahsedilecek.)



        1) Sebepler yaratmaktadır: Müellif, mevcudatın sebepler tarafından yaratılmasında pek çok muhalin olduğunu ifade etmekle beraber bu muhallerden sadece üçünü zikretmektedir.


        Birincisi: Bir eczanede ilaç yapımında kullanılan maddelerin dolu olduğu yüzlerce kavanoz vardır. Bu kavanozların her birinden değişik miktarlarda maddeler alınmış ve bu maddelerden hastalara şifa verecek olan harika bir ilaç ortaya çıkarılmıştır. Bu ilaç meydana getirilirken, ilacı oluşturan maddelerin ölçüsünde o kadar hassasiyet gösterilmiştir ki, bu miktar bir gram az veya çok olduğu takdirde ilaç özelliğini kaybetmektedir. Şimdi nasıl ki, o kavanozlardaki maddelerin böyle harika bir ilacı meydana getirmesi mümkün değilse, kâinattaki sebeplerin de bu muhteşem kâinatı meydana getirmesi mümkün değildir. Zira cansız ve bilinçsiz olan sebeplerin belli bir ölçü ve terkip içinde eşyayı meydana getirmeleri aklen muhaldir.


        İkincisi: Bir canlının meydana gelmesi Allah’a verilmeyip sebeplere verildiği takdirde, kâinatın pek çok elementi ile alakalı olan bu canlının bütün atomlarının kâinattaki diğer atomlar tarafından bir işbirliği neticesinde meydana getirildiği ortaya çıkmaktadır ki, bu da aklen mümkin değildir. Zira sinek gibi küçük bir mahlukun vücudunda bile, gayet hassas bir ölçü içinde çeşitli ve birbirine zıt sebeplerin bir araya gelmesi muhaldir.


        Üçüncüsü: “Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vahidden ve bir elden sudur edebilir” hakikatinden hareketle cansız ve şuursuz olan sebeplerin sonsuz sayıda ihtimaller içinden birini tercih ederek akla durgunluk verecek muhteşem bir gaye ve nizamın hakim olduğu bu kâinatı meydana getirmeleri aklen imkânsızdır.

        22.03.2005
        Yeniasya

        #745268
        Anonim

          Tabiat Risalesi’nde dinsizlği işmam eden “Esbab icad etti”, “Tabiat iktiza ediyor”, “Kendikendine oluyor”, Sözleri arasındaki fark nedir?

          Netice itibarıyla, her üç kelime- tabiat, esbap, kendi kendine- bir noktada birleşmektedir. Ancak, bu risalede, ehl-i küfür ve dalaletin farklı isimler takarak ortaya attıkları bu iddialar, onların isimlendirmesi şeklinde tahlil edilmiştir. Mesele daha iyi anlaşılsın diye parçalara ayrıştırılmış ve izah edilmiştir.

          Tabiat, iki şekilde anlaşılmaktadır. Birincisi: Maddi varlığın tümü kastedilmiştir. İkincisi ise: Adetullah kanunları kastedilmiştir.

          Esbap ise: Daha ziyade, elementler ve onların da esası olan Azot, Karbon, Oksijen ve Hidrojen kastedilmiştir. Buna su, hava, toprak ve güneş te diyebiliriz.

          Kendi kendine ise: Yine yaratılan varlığın, kendi kendini yarattığı iddia edilmektedir. Kendi kendini yarattı denen varlık ise, maddi olan herşeyi içine almaktadır.

          Selam ve dua ile…
          Sorularla Risale-i Nur Editör

          #745222
          Anonim
            Sair Risaleler’den sebepler hakkında alıntılar.

            Esbaba tapanların ve tabiatperestlerin cehaletlerine bu misalle bak. Meselâ, “Bir zât, harika bir fabrikanın veya acip bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel bir kitabın gayet muntazam bir surette eczalarını, çarklarınıfevkalâde san’atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o eczaları terkip edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczaları kendi kendine işlemek ve usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz’ü, herbir çarkı, hattâ kâğıdı, kalemi birer harika makine hükmüne getiriyor ve teşhirini çok istediği bütün hünerlerini, kemâlâtını izhara vesile olan o üstadlığını ve san’atını onlara havale ediyor” diye zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehalet olduğunu anlarsın. Aynen öyle de, esbaba ve tabiatlara icad isnad edenler, muzaaf bir cehalete düşerler. Çünkü tabiatların ve sebeplerin üstünde dahi gayet muntazam bir eser-i san’at var; onlar da sair mahlûkat gibi masnudurlar. Onları öyle yapan Zât, onların neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı o yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. Yoksa, ayrı ayrı tabiatların, sebeplerin vücuda gelmeleri için, yine muntazam başka tabiatları, sebepleri isteyecekler. Ve hâkezâ, git gide, nihayetsiz, mânâsız, imkânsız bir silsile-i mevhûmâtı mevcut kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, cehaletlerin en antikasıdır. (Otuzuncu Lem’a. S.585-586)

            …Çünkü, meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var. Ve her salkımda, şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve lâtif ve renkli bir mahfazayı giydirmek; ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak; ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak; ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-i san’atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki, bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır. Ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak Onun fiilidir.

            Evet, bu çok hassas mizana ve çok maharetli san’ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebepler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef’uliyette ve kabulde ve perdedarlıkta, emr-i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar. (Yedinci Şua. S.213)

            Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.

            Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

            İşte, nasıl ki melekler ve umur-u hayriyede ve vücudiyede istihdam edilen zâhirî sebepler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret-i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhafaza edip takdis ve tesbih-i İlâhîde birer vesiledirler. (Onbirinci Şua. S.342-343)

            #745779
            Anonim

              AMMA İKİNCİ MESELE teşekkele binefsihî’dir. Yani,

              “Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var;

              çok cihetle bâtıldır, muhaldir. Nümune için, muhâlâtından üç tanesini

              beyan ederiz.

              BİRİNCİSİ

              Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki,

              yüz muhali birden kabul etmeyi bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen

              mevcutsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin.

              Belki, daima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve harika

              ve daima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücudunda her vakit zerreler

              çalışıyorlar. Senin vücudun kâinatla, hususan rızık münasebetiyle, hususan

              bekà-yı nev’î itibarıyla alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücudunda

              çalışan zerreler, o münasebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için

              dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güya bütün kâinata

              bakıyorlar, senin münasebâtını kâinatta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen

              zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o harika vaziyetine göre istifade

              edersin.

              Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelînin kanunuyla hareket eden

              küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin uçları (herbir

              zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (herbir zerre bir

              nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan herbir

              zerreye öyle bir göz lâzım senin mecmu-u cesedinin her tarafını görmekle

              beraber, münasebettar olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve

              bütün senin mazi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menbalarını

              ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek

              lâzım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir

              zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece

              bir hurafeciliktir.

              #745987
              Anonim

                İKİNCİ MUHAL

                Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde

                taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. Belki

                senin vücudun, bin defa bu saraydan daha aciptir. Çünkü, o saray-ı

                vücudun, daima, kemâl-i intizamla tazelenmektedir. Gayet harika olan

                ruh, kalb ve mânevî letâiften kat-ı nazar, yalnız cesedindeki herbir âzâ,

                bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi

                birbirleriyle kemâl-i muvazene ve intizamla başbaşa verip, harika bir bina,

                fevkalâde bir san’at, göz ve dil gibi acip birer mucize-i kudret gösteriyorlar.

                Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar,

                o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak,

                hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet

                noktasında zıt, hem yalnız Vâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın

                masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette

                olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen

                gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek—zerre

                kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder.

                #746403
                Anonim

                  ÜÇÜNCÜ MUHAL

                  Eğer senin vücudun, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Ezelînin kalemiyle

                  mektub olmazsa ve tabiata, esbaba mensup matbû ise, o vakit

                  senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler

                  misilli, binler mürekkepler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım

                  gelir. Çünkü, meselâ bu elimizdeki kitap eğer mektub olsa, birtek

                  kalem, kâtibinin ilmine istinad edip bütün onları yazar. Eğer o mektub

                  olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse

                  veya tabiata verilse, o vakit matbû kitap gibi herbir harfi için ayrı bir

                  demir kalem lâzımdır ki, tab edilsin.

                  Nasıl ki, matbaada hurufat adedince demir harfler bulunur, sonra o

                  harfler vücut bulur. O vakit birtek kaleme bedel, o hurufat adedince

                  kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurufat içinde—bazan olduğu

                  gibi—küçük kalemle bir büyük harfte bir sayfa ince hatla yazılmış ise,

                  binler kalem birtek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip

                  muntazam bir vaziyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit

                  herbir dairede, herbir cüz için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım

                  geliyor. Haydi, yüz muhal içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi,

                  bu muntazam san’atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri

                  yapmak için, yine birtek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o

                  demir harflerin yapılması için, onların adetlerince yine kalemler, kalıplar

                  ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san’atlıdırlar.

                  Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek.

                  İşte, sen de anla, bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât

                  ve hurafeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç.

                  #746541
                  Anonim

                    Amma ikinci mesele teşekkele binefsihî’dir. Yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhaldir. numune için, muhâlâtından üç tanesini beyan ederiz.

                    Konu: Tabiat Risalesi
                    Okuyan ve Açıklayan: Dr. Burhan SABAZ

                    [VIMEO]5091498[/VIMEO]

                    #746702
                    Anonim

                      2) Kendi kendine meydana gelmektedir: Mevcudatı meydana getiren zerreler devamlı bir değişim içindedir. Aynı zamanda bu zerreler kâinatta bulunan her şeyle irtibatlı olarak hareket etmektedirler. Bu durumda “kâinattaki her şey kendi kendine meydana geliyor” denildiği takdirde bu zerrelerin kâinatı meydana getirebilecek şekilde bir ilim ve iradeye sahip olduğunun kabul edilmesi gerekecektir ki, bu da aklen muhaldir. Said Nursi buna şöyle bir örnek vermektedir:


                      “İnsan mevcuttur. O basit bir madde ve câmid bir varlık değildir. İnsan daima yenilenen, gayet muntazam bir makine ve harika ve daima değişkenlik arzeden bir saray gibidir. İnsan vücudu kâinatla devamlı bir münasebet halindedir. Ve insanı meydana getiren zerreler, bu münasebeti bozmamak için başdöndürücü ve akılalmaz bir şekilde hassasiyet göstermektedirler. Şimdi şayet insanın vücudundaki bu zerreler, Allah’ın kanunuyla hareket eden küçücük memurlar veya O’nun bir ordusu olarak kabul edilmediği takdirde mesela onun gözünde bulunan her bir zerreye öyle bir göz lâzımdır ki, o gözün insanın vücudunun her tarafını görmekle beraber, devamlı münasebet içinde olduğu bütün kâinatı dahi görmesi gerekecektir ki, bu aklen mümkün değildir.”1

                      1. Said Nursî, Lem’alar, s. 184-185.

                      22.03.2005
                      Yeniasya

                      #746790
                      Anonim

                        ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat

                        yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.

                        BİRİNCİSİ

                        Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan

                        san’at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,

                        belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım

                        gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları

                        bulundursun; veyahut herşeydekâinatı halk ve idare edecek bir kudret

                        ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin

                        yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o

                        misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım

                        gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî,

                        fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir

                        güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî

                        güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat

                        ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse,

                        herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve

                        nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir

                        ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın

                        en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum, ehemmiyetsiz,

                        şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan,

                        daha şuursuz olduğunu gösterir.

                        #747058
                        Anonim
                          HuSeYni;135632 wrote:
                          ÜÇÜNCÜ KELİME: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiat iktiza ediyor, tabiat

                          yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümune için üçünü zikrediyoruz.

                          BİRİNCİSİ

                          Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan

                          san’at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,

                          belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım

                          gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları

                          bulundursun; veyahut herşeydekâinatı halk ve idare edecek bir kudret

                          ve hikmet derc etsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin

                          yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o

                          misalî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım

                          gelir ki, bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabiî,

                          fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir

                          güneşin haricî vücudunu kabul ederek, zerrât-ı zücâciye adedince tabiî

                          güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen bu misal gibi, mevcudat

                          ve zîhayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin cilve-i esmâsına verilmezse,

                          herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irade ve

                          nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir

                          ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın

                          en bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın san’atını mevhum, ehemmiyetsiz,

                          şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan,

                          daha şuursuz olduğunu gösterir.

                          Kainatta var olan her eşya, gayet derecede mükemmel, sanatlı, hikmetli ve estetik bir şekilde bulunuyor. Bu da eşyanın ustasının gayet derecede ilimli, hikmetli, her şeyi gören ve işiten ve her şeye gücü yeten bir Zat olduğunu akla ispat ediyor.

                          Tabiatçılığı savunan kafirler ise; bu hikmetli ve gayeli eşyayı ilimsiz, hikmetsiz, cansız ve şuursuz olan tabiat veya sebepler yapıyor diye iddiada bulunuyorlar. Halbuki cansız bir şey canlı bir şeyi, ilimsiz bir şey ilimli bir şeyi, hikmet sahibi olmayan bir şey de hikmetli bir şeyi yapamaz ve yaratamaz. Bu yüzden kainatta var olan bu mükemmel ve hikmetli eşyayı, tabiata ve sebeplere havale etmek imkansız bir muhaldir.

                          Üstad bu hakikati akla yaklaştırmak için güneş örneğini veriyor. Mesela; güneşin her bir parlak şeyde yansımasını gökteki tek bir güneşe vermez isek, o zaman parlak şeyler adedince güneşleri kabul etmek gerekir ki; bu tam bir safsatadır. Her su damlasının içinde güneş var demek, ahmaklığın en derin mertebesidir. Aynı şekilde her bir eşya üstünde tecelli şeklinde görünen ve parlayan hikmet ve ilimlere bakıp, her bir şeyi ilah zannetmek ve onlara uluhiyet sıfatlarını vermek ahmakça bir safsata olur. Kainattaki her bir eşyanın mucid ve müdebbiri Allah’tır demek, sebepler ve tabiat yapıyor demekten daha mantıklı, daha akli, daha isabetli bir görüştür.

                          sorularlarisaleinur.com

                          #747177
                          Anonim

                            İKİNCİ MUHAL

                            Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz

                            kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki,

                            tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları

                            adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe

                            ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine

                            medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak,

                            içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil

                            ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer

                            Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için

                            mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü

                            tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ,

                            müvellidülhumuza, karbon, azotunintizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından

                            ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz

                            ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri

                            ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması,

                            bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen

                            Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun.

                            Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.

                            İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını

                            kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar

                            “Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar

                            uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi

                            kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!

                            #747297
                            Anonim
                              HuSeYni;136393 wrote:
                              İKİNCİ MUHAL

                              Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz

                              kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki,

                              tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları

                              adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe

                              ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine

                              medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak,

                              içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil

                              ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer

                              Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için

                              mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü

                              tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ,

                              müvellidülhumuza, karbon, azotunintizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından

                              ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz

                              ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri

                              ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması,

                              bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen

                              Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun.

                              Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.

                              İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını

                              kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar

                              “Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar

                              uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi

                              kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!

                              3) Tabiat yaratmaktadır: Said Nursi yine aynı mantıkla hareket ederek mevcudatı tabiatın yaratmasının imkânsız olduğunu ifade etmekte ve şunları söylemektedir: Eğer mevcudatta özellikle de hayat sahibi varlıklarda görülen muhteşem sanat Cenâb-ı Hakk’a verilmeyip kör, sağır ve düşüncesiz olan tabiata verildiği takdirde, tabiatın her şeyde mânevî makine ve matbaalarının bulunması veyahut her şeyde kâinatı yaratıp idare edecek bir kudret meydana getirmesi gerekecektir. Çünkü, tıpkı güneşin ışıklarının yeryüzündeki cam parçalarında ve su katrelerinde görünmesi gibi şayet o misalî güneşçikler gökyüzündeki tek güneşe isnad edilmediği takdirde, bir kibrit başı büyüklüğündeki bir cam parçasında tabiî, fıtrî ve güneşin özelliklerine sahip, zâhiren küçük, mânen çok derin ve her cam zerreciği adedinde güneşlerin vücudunu kabul etmek gerekecektir.

                              Aynen bu misalde olduğu gibi mevcudat ve hayat sahibi varlıkların meydana gelmesi Cenâb-ı Hakk’a nisbet edilmediği takdirde, her bir mevcutta, özellikle her bir hayat sahibi varlıkta, sınırsız bir kudret, irade, ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiat ve ilâhı kabul etmek gerekecektir ki, bu düşünce kâinattaki muhallerin en bâtıl ve en hurafe olanıdır.

                              22.03.2005
                              Yeniasya

                              #747646
                              Anonim

                                Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur,

                                imtinâ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samede verildiği

                                vakit o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suubetli imtinâ, o suhuletli vücuba

                                nasıl inkılâp eder?

                                Elcevap: Birinci Muhalde, nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı kemâl-i suhuletle,

                                külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne

                                kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri

                                halde, eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabiî ve bizzat

                                bir güneşin haricî vücudu, imtinâ derecesinde bir suubetle olabilmesi kabul

                                edilmek lâzım gelir. Öyle de, herbir mevcut, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad

                                ve Samede verilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylıkla ve bir intisap

                                ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.

                                Eğer o intisap kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcut

                                kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ derecesinde yüz bin müşkilât

                                ve suubetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gayet

                                harikamakine-i vücudunu icad eden, içindeki kör tabiatın, kâinatı halk ve

                                idare edecek bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu farz etmek lâzım gelir.

                                Bu ise bir muhal değil, belki binler muhaldir.

                                Elhasıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun şerik ve nazîri mümteni ve muhaldir;

                                öyle de rububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerîk-i zâtî

                                gibi mümteni ve muhaldir.

                                #747754
                                Anonim

                                  Amma İkinci Muhaldeki müşkilât ise: Müteaddit risalelerde ispat

                                  edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehade verilse, bütün eşya birtek

                                  şey gibi suhuletli ve kolay olur. Eğer esbaba ve tabiata verilse, birtek

                                  şey umum eşya kadar müşkilâtlı olduğu, müteaddit ve kat’î burhanlarla

                                  ispat edilmiş. Bir burhanın hülâsası şudur ki:

                                  Nasıl ki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisap

                                  etse, o memur ve o asker, o intisap kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i

                                  şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına, bazan bir

                                  şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve

                                  kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisap münasebetiyle,

                                  padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu, o kuvveti,

                                  o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi

                                  gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misilli harika olabilir.

                                  Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek

                                  o intisapla Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam

                                  çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor. (HAŞİYE) Eğer

                                  o intisap kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını

                                  ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük

                                  bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir.

                                  Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse,

                                  elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye

                                  fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları

                                  hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.

                                  Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti

                                  var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.

                                  (HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir

                                  emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati,

                                  koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı

                                  iktiza eder. Çünkü, dağdaki, kudret eseri olan mücessem çam ağacının,

                                  bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta

                                  mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir.

                                  İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 39)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.