- Bu konu 37 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Haziran 2009: 14:29 #747812
Anonim
ÜÇÜNCÜ MUHAL
Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli
bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş,
içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden,
ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde
o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye
başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey
bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini
ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz
ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki,
o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı
âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın
mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o
sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş”
diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha
muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu
saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî
bir insan girer. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun
eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek, daire-i
mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve
kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri
olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i
kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der
ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti
görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz,
kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir
kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul
etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’
diyeceğim” der. Biz de deriz:
Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından
çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı
lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli
gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı
Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.
22 Haziran 2009: 11:04 #723375Anonim
İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer.
Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini
görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur,
gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî
aklı, birkumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın
emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle
bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil
olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek
oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan
ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını
anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları
esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar
hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misal gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem
bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan
şu kâinata, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor.
O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını
birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i
itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve
yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcud-u
haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o
ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame
etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve
yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir
kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.
24 Haziran 2009: 08:33 #748039Anonim
Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa
olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni olamaz.
Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir,
şâri’ olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır,
fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem On Altıncı Notanın başında denildiği
gibi, mevcudun vücuduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül
edilmez. O dört cihetten üçünün—herbirinin üç zâhir muhallerle—butlanı kat’î
bir surette ispat edildi. Elbette, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan
vahdet yolu, kat’î bir surette ispat olunuyor. O dördüncü yol ise, baştaki
1 اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde,
Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun uluhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden
çıktığını ve semâvat ve arz kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbabperest ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey
gibi mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbep gibi, zâhirî sebebi
dahi masnudur. Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır.
O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o
Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti rububiyetine ve icadına teşrik etsin?
Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebep ile beraber halk ederek, cilve-i
esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet,
bir mukarenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere
merci olmak için, esbab ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş, izzetini o suretle muhafaza etmiş.
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin,
daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin
yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır?
Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol.
Veyahut bir kâtip mürekkep, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa
daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkep, kalem içinde, o kitaptan daha san’atlı, daha
zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icad etsin, sonra o
şuursuz makineye “Haydi, sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır?
Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?
1 : “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.
25 Haziran 2009: 09:19 #748115Anonim
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icadı o kitaptan yüz
defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını
yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
Elcevap: Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını
her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları
ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî
ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal,
ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın simasına bak, gör ki: Zaman-ı Âdem’den şimdiye
kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada, âzâ-yı esasîde ittifakla beraber,
herbir sima, umum simalara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası
var olduğu kat’iyen sabittir. Bunun için, herbir sima ayrı bir kitaptır. Yalnız
san’atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip ve telif ister. Ve
maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan
herşeyi derc etmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.
Haydi, farz-ı muhal olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir
matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan
başka, o tanzimin icadından, icadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın
cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla
icad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icad
eden Kadîr-i Mutlakın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık
ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.
İşte bu saat ve kitap misalleri gibi, Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Külli Şey, esbabı
halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba
bağlıyor. Kâinatın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i âdetullahtan ibaret
olan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine
yalnız bir âyine ve bir mâkes olan tabiat-ı eşyayı, iradesiyle tayin etmiştir.
Ve o tabiatın vücud-u haricîye mazhar olan veçhini, kudretiyle icad etmiş ve
eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede
mâkul ve hadsiz burhanların neticesi olan bu hakikatin kabulü mü daha kolaydır?
Acaba vücub derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuursuz, mahlûk,
masnu, basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin
vücuduna lâzım hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri
kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtinâ derecesinde
imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.
27 Haziran 2009: 09:14 #748422Anonim
Münkir ve tabiatperest diyor ki: “Madem beni insafa davet ediyorsun.
Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece
muhal, hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu
itiraf ediyorum. Sabık tahkikatınızdan, zerre miktar şuuru bulunan anlayacak
ki, esbaba, tabiata icad vermek mümtenidir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan
doğruya Vâcibü’l-Vücuda vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân
1 deyip iman ediyorum.
“Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat
bazı cüz’î esbabın ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça
medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”
Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni,
müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i
hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine
müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde
mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette
ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir
memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i
iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.
Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir
gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men
etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini
nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka
rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve
istiklâliyet-i mutlaka ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i
mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i
iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir
muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.
1 : Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.
27 Haziran 2009: 09:25 #748425Anonim
[googlevid]-1689080051270158927[/googlevid]27 Haziran 2009: 11:28 #748441Anonim
Tabiat risalesinde verilen kelimeler üç ana başlıklar halinde verilmiştir. “Kendi kendine olmak” ifadesinin altında yer alabilecek ve bizim de gündelik hayatımızda kullandığımız çok yanlış ifadeler vardır. Mesela, “yağmur yağdı, tarla ürün verdi, hastalığım iyileşti” gibi kelimelerin her birisi sanki kendi kendine oluyor gibi anlamlar içermektedir. Failini ifade etmediğimiz edilgen cümlelerin ekserisi kendi kendine oluyor gibi anlamlar taşımaktadır. Bu kelimler bilerek kullanılması halinde büyük tehlikedir ve itikadımızı kökten etkiler. Ancak bilmeyerek kullanılsa sıkıntı yoktur. Doğru olanı ise kelime ile niyetimizi aynı düzlemde kullanmaktır.
Selam ve dua ile…
Sorularla Risale-i Nur Editör28 Haziran 2009: 09:11 #748522Anonim
Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine
merci olsa, o Mâbûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda müteveccih,
zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip,
en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan
yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i
fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i
Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i
Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi
olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt
olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ,
hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini
başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz
bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde,
en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini
başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini
inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.
O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i
İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete
lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr
etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”
2 Temmuz 2009: 20:45 #749408Anonim
Konu: Tabiat Risalesi
Okuyan ve Açıklayan: Dr. Burhan SABAZ[VIMEO]5419754[/VIMEO]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.