• Bu konu 37 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
9 yazı görüntüleniyor - 31 ile 39 arası (toplam 39)
  • Yazar
    Yazılar
  • #747812
    Anonim

      ÜÇÜNCÜ MUHAL

      Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:

      BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli

      bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş,

      içine bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden,

      ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde

      o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye

      başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey

      bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini

      ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz

      ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki,

      o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı

      âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın

      mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o

      sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş”

      diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.

      İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha

      muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu

      saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî

      bir insan girer. Daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun

      eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek, daire-i

      mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve

      kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri

      olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i

      kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der

      ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti

      görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz,

      kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir

      kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul

      etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’

      diyeceğim” der. Biz de deriz:

      Ey ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından

      çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı

      lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli

      gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı

      Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.

      #723375
      Anonim

        İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer.

        Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini

        görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur,

        gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî

        aklı, birkumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın

        emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle

        bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.

        Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil

        olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek

        oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan

        ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibinin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını

        anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları

        esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar

        hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.

        İşte, aynı bu misal gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem

        bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan

        şu kâinata, mahz-ı vahşet olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor.

        O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın mânevî kanunlarını

        birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavânîn-i

        itibariyesi ve o Mâbûd-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının, mânevî ve

        yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcud-u

        haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlâhiyenin yerine, o

        ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame

        etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve

        yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir

        kadîr telâkki etmek, misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.

        #748039
        Anonim

          Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa

          olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni olamaz.

          Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir,

          şâri’ olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır,

          fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.

          Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem On Altıncı Notanın başında denildiği

          gibi, mevcudun vücuduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül

          edilmez. O dört cihetten üçünün—herbirinin üç zâhir muhallerle—butlanı kat’î

          bir surette ispat edildi. Elbette, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan

          vahdet yolu, kat’î bir surette ispat olunuyor. O dördüncü yol ise, baştaki

          1 اَفِى اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyeti, şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde,

          Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun uluhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden

          çıktığını ve semâvat ve arz kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.

          Ey esbabperest ve tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey

          gibi mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbep gibi, zâhirî sebebi

          dahi masnudur. Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır.

          O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o

          Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti rububiyetine ve icadına teşrik etsin?

          Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebep ile beraber halk ederek, cilve-i

          esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet,

          bir mukarenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere

          merci olmak için, esbab ve tabiatı dest-i kudretine perde etmiş, izzetini o suretle muhafaza etmiş.

          Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin,

          daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin

          yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır?

          Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol.

          Veyahut bir kâtip mürekkep, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa

          daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkep, kalem içinde, o kitaptan daha san’atlı, daha

          zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icad etsin, sonra o

          şuursuz makineye “Haydi, sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır?

          Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?

          1 : “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi, 14:10.

          #748115
          Anonim

            Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icadı o kitaptan yüz

            defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını

            yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.

            Elcevap: Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını

            her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları

            ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî

            ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal,

            ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak.

            Eğer gözün varsa, insanın simasına bak, gör ki: Zaman-ı Âdem’den şimdiye

            kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada, âzâ-yı esasîde ittifakla beraber,

            herbir sima, umum simalara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası

            var olduğu kat’iyen sabittir. Bunun için, herbir sima ayrı bir kitaptır. Yalnız

            san’atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip ve telif ister. Ve

            maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan

            herşeyi derc etmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.

            Haydi, farz-ı muhal olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir

            matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan

            başka, o tanzimin icadından, icadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın

            cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla

            icad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icad

            eden Kadîr-i Mutlakın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık

            ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.

            İşte bu saat ve kitap misalleri gibi, Sâni-i Zülcelâl, Kadîr-i Külli Şey, esbabı

            halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbaba

            bağlıyor. Kâinatın harekâtının tanzimine dair kavânîn-i âdetullahtan ibaret

            olan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine

            yalnız bir âyine ve bir mâkes olan tabiat-ı eşyayı, iradesiyle tayin etmiştir.

            Ve o tabiatın vücud-u haricîye mazhar olan veçhini, kudretiyle icad etmiş ve

            eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede

            mâkul ve hadsiz burhanların neticesi olan bu hakikatin kabulü mü daha kolaydır?

            Acaba vücub derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuursuz, mahlûk,

            masnu, basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin

            vücuduna lâzım hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri

            kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtinâ derecesinde

            imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.

            #748422
            Anonim

              Münkir ve tabiatperest diyor ki: “Madem beni insafa davet ediyorsun.

              Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece

              muhal, hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu

              itiraf ediyorum. Sabık tahkikatınızdan, zerre miktar şuuru bulunan anlayacak

              ki, esbaba, tabiata icad vermek mümtenidir, muhaldir. Ve herşeyi doğrudan

              doğruya Vâcibü’l-Vücuda vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân

              1 deyip iman ediyorum.

              “Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat

              bazı cüz’î esbabın ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça

              medh ü senâ kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”

              Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni,

              müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i

              hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine

              müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde

              mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette

              ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir

              memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i

              iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.

              Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir

              gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men

              etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini

              nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka

              rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve

              istiklâliyet-i mutlaka ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i

              mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i

              iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir

              muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.

              1 : Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.

              #748425
              Anonim
                [googlevid]-1689080051270158927[/googlevid]
                #748441
                Anonim

                  Tabiat risalesinde verilen kelimeler üç ana başlıklar halinde verilmiştir. “Kendi kendine olmak” ifadesinin altında yer alabilecek ve bizim de gündelik hayatımızda kullandığımız çok yanlış ifadeler vardır. Mesela, “yağmur yağdı, tarla ürün verdi, hastalığım iyileşti” gibi kelimelerin her birisi sanki kendi kendine oluyor gibi anlamlar içermektedir. Failini ifade etmediğimiz edilgen cümlelerin ekserisi kendi kendine oluyor gibi anlamlar taşımaktadır. Bu kelimler bilerek kullanılması halinde büyük tehlikedir ve itikadımızı kökten etkiler. Ancak bilmeyerek kullanılsa sıkıntı yoktur. Doğru olanı ise kelime ile niyetimizi aynı düzlemde kullanmaktır.

                  Selam ve dua ile…
                  Sorularla Risale-i Nur Editör

                  #748522
                  Anonim

                    Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine

                    merci olsa, o Mâbûd-u Mutlak olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda müteveccih,

                    zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden ne noksan gelir?

                    Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip,

                    en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan

                    yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i

                    fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i

                    Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i

                    Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi

                    olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt

                    olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ,

                    hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini

                    başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz

                    bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde,

                    en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini

                    başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini

                    inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.

                    O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i

                    İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete

                    lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr

                    etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”

                    #749408
                    Anonim

                      Konu: Tabiat Risalesi
                      Okuyan ve Açıklayan: Dr. Burhan SABAZ

                      [VIMEO]5419754[/VIMEO]

                    9 yazı görüntüleniyor - 31 ile 39 arası (toplam 39)
                    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.