• Bu konu 37 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 39)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671178
    Anonim
      On Yedinci Lem’a
      Zühre’den gelmiş On Beş Notadan ibarettir.
      besmele.jpg
      Mukaddime
      BU LEM’ANIN telifinden on iki sene evvel,blank.gif1 inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiyeyi, Arabî olarak, notalar suretinde Zühre, Şule, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdut kalmıştı. Hususan, en mümtaz ve en has kardeşlerimin kısm-ı âzamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem’aların kısmen izahlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum. Şu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde gördüğü için, tağyir edilmeden, mealleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler, sair Sözlerde de zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber, izah edilmiyor, tâ letâfet-i asliyesini kaybetmesin.

      [NOT]Dipnot-1 “On iki sene evvel” denilen tarih, Hicrî 1340, Milâdî 1921 seneleridir.[/NOT]

      Arabî: Arapça Habbe: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm
      Katre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm Sözler: Risale-i Nur Külliyatında yer alan bir eser
      Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Zerre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm
      Zühre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm evvel: önce
      gayet: çok hakikat: gerçek
      hakikat ilmi: eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur’ân ilmi hareket-i fikriye: fikrî hareket, düşünce alanındaki hareketlilik
      hususan: özellikle ibaret: meydana gelen, oluşan
      ihtar: hatırlatma ilhâh: bir şeyin kabulü için ısrarla üzerine düşmek
      inkişâfât-ı ruhiye: ruh ile manevî alanlarda yapılan açılımlar inâyet-i Rabbâniye: Allah’ın inayeti, yardımı
      irâe etmek: göstermek izah: açıklama
      kısm-ı âzam: büyük kısım lemeât-ı tevhidiye: Allah’ın birliğini gösteren parıltılar
      lem’a: parıltı letâfet-i asliye: bir şeyin aslında ve temelinde bulunan tatlılık, hoşluk
      mahdut: sınırlı marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma
      meâl: açıklama, anlam mukaddime: başlangıç, giriş
      mücmel: kısa, öz mümtaz: seçkin, üstün
      nota: bildiri risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri
      sair: diğer seyahat-i kalbiye: kalple yapılan manevî yolculuk
      suret: biçim, şekil tağyir etmek: değiştirmek
      telif: yazılı eser ortaya koyma tezahür eden: ortaya çıkan, görünen
      zikredilmek: anılmak, belirtilmek Şemme: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm
      Şule: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm şuhud: görme, şahid olma
      şuâ: ışın, güçlü ışık
      #794836
      Anonim

        BİRİNCİ NOTA

        Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,blank.gif1 hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

        Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

        Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.

        İKİNCİ NOTA

        Hakikattar bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum:

        “Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”


        [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenaiz 52; Müsned 3:110.[/NOT]

        Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ebedî Zat: varlığının sonu olmayan Allah
        Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz sanatıyla yaratan Allah asır: yüzyıl
        bahusus: hususan, özellikle berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem
        berzahî: kabir âlemine ait desâtir: prensipler, kurallar
        dünyevî: dünya ile ilgili ebed: sonsuzluk
        ebedî: sonsuz ehemmiyet: değer, önem
        etvâr: haller, tavırlar fenâ: gelip geçici oluş
        firak: ayrılık fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
        gafil: duyarsız, sorumsuz hakikattar: tamamen gerçek olan
        harab: yok olma, yıkılma hitaben: hitap ederek
        husul: meydana gelme hususan: özellikle
        inkılâbât: değişimler, dönüşümler inkıraz: dağılıp yok olma, son bulma
        kâr-ı akıl: akıl kârı, işi lâtife: ince duygu
        mahiyet: öz nitelik, özellik mahlûkat: varlıklar
        mahlûkiyet: yaratılmış olma mufarakat eden: ayrılan
        muktedir olmayan: gücü yetmeyen mutî: emre uyan, itaat eden
        mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma mâsivâ: Allah’ın dışındaki varlıklar
        müsâdemât: vuruşmalar, çarpışmalar müsâvi: eşit, denk
        nefs: insanın kendisi nisbet: oran, kıyas
        nota: bildiri rağmına: zıddına, aksine
        refakat: arkadaşlık taabbüd etmek: kulluk etmek
        tekebbür etmek: kibirlenmek, büyüklenmek tenezzül etmek: alçalmak, kendi değerini düşürmek
        teveccüh etmek: yönelmek teşyî: uğurlama; vefat eden kişinin kabre götürülüp defnedilmesi
        uhrevî: ahirete ait zevâl: geçicilik, yokluk
        âlem: dünya

        #794837
        Anonim


          ÜÇÜNCÜ NOTA

          Ey gafil Said! Bil ki, galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazarla sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun.blank.gif1

          Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlâtan şu misale benzer ki: Bir adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fayda vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizanladır.
          Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

          DÖRDÜNCÜ NOTA

          Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymettar, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor.

          İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem, fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde


          [NOT]Dipnot-1 bk. Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368.[/NOT]

          Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şekilde yaratan Allah asrî: yüzyıllık
          bekà: devamlılık, kalıcılık binaen: dayanarak
          daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı
          ehemmiyetli: değerli, önemli ekser: çoğunluk
          ekseriyetle: çoğunlukla eşya: şeyler, varlıklar
          fenâ: fânilik, gelip geçicilik fâni: geçici olan, ölümlü
          fünun: ilimler gafil: duyarsız, umursamaz
          galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek
          hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak
          haşir: yeniden diriltmek hercümerc: karma karışık
          hilkat şeceresi: yaratılış ağacı hususî: özel
          ittifak: anlaşma, birlik kaide: kural, prensip
          kaide-i âdetullah: Allah’ın adeti olan konum, kural kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
          kıymettar: kıymetli, değerli lâyemut: ölümsüz
          mahlûkat: varlıklar mağlâta: aldatmaca
          mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret
          misil: benzer mizan: ölçü, denge
          muhtemel: ihtimal dahilinde muttarid: düzenli, kesintisiz
          muvakkat: geçici mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme
          müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış
          nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins
          nota: bildiri senevî: yıllık
          tagayyür: başkalaşım, değişme tebeddül: değişim
          telâkki etmek: kabul etmek, algılamak ulûm: ilimler
          umum: genel vaziyet: durum, hal
          yevmî: günlük zevâl: gelip geçici olma
          âdet: kanun, genel uygulama şehadet: şahitlik
          #794838
          Anonim

            en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.

            BEŞİNCİ NOTA

            Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.

            Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:

            O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim:

            Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!




            Avrupa: (bk. bilgiler) Avrupa fünunu ve medeniyeti: Avrupa fenleri ve medeniyeti
            Eski Said/Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi
            beşer: insan bilmecburiye: zorunlu olarak
            cihet: yön, taraf cisim: beden
            dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık din-i hakikî: gerçek din
            ehemmiyetli: değerli, önemli emrâz-ı kalbiye: kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar
            felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe feyiz: mânevî gıda, bereket
            fünun: ilimler fünun-u nâfia: faydalı ilimler
            hads: güçlü sezgi, seziş hakkaniyet: doğruluk, haklı olmak
            harekât-ı fikriye: fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı
            hayvânât: hayvanlar haşir ve neşr-i ekber: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma
            hissiyât-ı nefsaniye: nefse ait duygular hitap: konuşma
            inkılâp etmek: dönüşmek kat’î: kesin
            kıymettar: kıymetli, değerli medar: sebep, kaynak
            mehâsin: güzellikler mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikleri
            mevcudat: varlıklar muhavere: karşılıklı konuşma
            muzahraf: sahte, kof muzır: zararlı
            mâlâyâni: anlamsız, faydasız müşkilât: zorluklar
            nev’i: çeşit nota: bildiri
            nâfi: faydalı saadet: mutluluk
            sair: diğer sakîm: hastalıklı, bozuk
            sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan sefâhet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük; beyinsizce davranış
            sevk eden: yönlendiren seyahat-i kalbiye: kalple yapılan mânevî yolculuk
            seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk seyyiât: günahlar, kötülükler
            ziyade: çok, fazla zulmet: karanlık
            İsevîlik: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık) şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik
            şehadet eden: şahitlik eden

            #794839
            Anonim

              Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

              Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun.

              Ey beşerin nefs-i emmâresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.

              Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal



              Avrupa: (bk. bilgiler) bedbaht: kötü bahtlı, tahlihsiz
              beşer: insanlık bîçare: çaresiz, zavallı
              cihet: şekil, yön cüz’î: ferdî, az, küçük
              dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz
              elem: acı, keder emel: umut, istek
              eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak
              gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak
              hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme
              helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme
              inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama
              küfran: nankörlük küfür: inkâr ve inançsızlık
              mazlum: zulme uğramış mes’ut: mutlu
              meyus: ümitsiz minval: yol; tarz, biçim
              mukteza: gerek musibet: belâ, dert
              musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse müteellim: elemli, acı duyan
              müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç
              neşreden: yayan neş’et eden: doğan, meydana gelen
              nihayetsiz: sonsuz saadet: mutluluk
              sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence selâmet: esenlik, güvenlik
              semâ: gök sevk etmek: yöneltmek
              suret: biçim, şekil tahammül: dayanma, katlanma
              tazip etme: azaplandırma, eziyet verme tecerrüd etme: sıyrılma, arınma
              teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
              umum: genel, bütün umumî: genele ait
              vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen ziynet: süs
              zâhirî: açık zâil: geçici, yok olucu
              âciz: güçsüz âyâ: acaba
              İsevî dini: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık) şeâmet: kötülük, uğursuzluk

              #794840
              Anonim

                .

                gibi birtek gözü taşıyanblank.gif1 kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!
                İkinci yol ki, Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:

                Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultan‑ı âdilin müstakim askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve padişahın pâyitahtına dönmesi ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.

                Bazan terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslim et” diyorlar. Nefer diyor: “Ben padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızasıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz. Yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş eğmeyeceğim!”

                İşte, o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan binler ahvalden bu hal bir nümunedir. Sair ahvâli sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdat namında, sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve sevkiyat-ı askeriye vardır ve vefiyat


                [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11,13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.

                [/NOT]

                Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse (bk bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                ahval: haller, durumlar bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz
                beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici
                cihet: yön, taraf dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl
                esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fantaziye: aşırı süs ve lüks
                hakikat: gerçek, bir şeyin gerçek yönü haysiyet: itibar, şeref
                hayvânât: hayvanlar hevesât: hevesler, arzu ve istekler
                hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet himaye: koruma
                hâlet: durum, hal illet: hastalık
                iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme izzet: değer, itibar, yücelik
                kıyas etmek: karşılaştırmak levazımat: ihtiyaç duyulan araç ve gereçler
                mahzun olmak: hüzünlenmek medar-ı sürur ve saadet: sevinç ve neşe kaynağı
                mekân: yer menzil: konaklama yeri
                muhafaza: koruma, saklama muvakkaten: geçici olarak
                mâlik: sahip mîrî: devlete ait
                müferrah olmak: ferahlamak, rahatlamak müstakim: dosdoğru olan
                nam: ad nefer: asker, er
                nefs: kişinin kendisi nümune: örnek
                pâyitaht: başkent ruh-u beşer: insan ruhu
                sair: diğer sefer: yolculuk
                sevkiyat-ı askeriye: askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi sultan-ı âdil: adaletle hükmeden sultan
                tahşidat: yığınak yapma işlemleri terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak
                tevellüdat: doğumlar tezkere: belge
                vefiyat: vefatlar, ölümler vikaye: koruma
                zâhiren: dış görünüş itibariyle âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe
                çendan: gerçi ünsiyet: cana yakın olma, alışma

                #794841
                Anonim

                  namında sürur ve mızıka ile terhisat-ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur’ân-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne de gelecek şeyden havf eder.

                  Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin.

                  Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.

                  Hem çürük bir esasın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat’î bir delil şudur ki:

                  Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesinden yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüzdür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?

                  Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten

                  Avrupa: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah
                  Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                  Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah ahmakane: ahmakça
                  bekà: devamlılık, kalıcılık beşer: insanlık
                  cidal: mücadele cihan: dünya, âlem
                  cilve: görüntü, yansıma cüz’: kısım, parça
                  daire-i iktidar: gücü kullanabilme dairesi dest-i ihtiyar: irade ve dileme eli
                  düstur: kural düstur-u teavün: yardımlaşma kanunu
                  ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller erkân-ı kâinat: kâinatı oluşturan temel unsurlar
                  esas: temel esbab: sebepler
                  eşref: en şerefli gaye-i himmet: gayret ve çabanın dayandığı gaye
                  hakikî: gerçek hakk-ı hayat: yaşama hakkı
                  havf etmek: korkmak hayvânât: hayvanlar
                  hedef-i maksad: varılmak istenen maksat ihtiyar: dileme, istek, irade
                  imtisal edilen: uyulan, boyun eğilen irade: dileme, tercih etme ve seçme gücü
                  kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kural kemâl-i itaat: tam ve eksiksiz itaat
                  kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek kerem: cömertlik, ikram
                  kerîmâne: çok cömert bir şekilde mahzun: hüzünlü
                  melek: nurdan yaratılmış varlık meşkûk: şüpheli
                  mâlik: sahip nebâtat: bitkiler
                  nefs: kendisi rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde
                  semek: balık sürur: mutluluk, sevinç
                  tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme teavün: yardımlaşma
                  temellük: sahiplenme terhisat-ı askeriye: askerlikten terhis etmeler
                  tezahür eden: ortaya çıkan, görünen zerrât-ı taâmiye: yiyecekleri oluşturan atomlar
                  zâhir: açık, gözle görünür zât: kendisi
                  zîhayat: canlı
                  #794842
                  Anonim

                    eli bağlanmış bulunsa, “Sair hayvânat ve cemâdat kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemâdattan daha ziyade câmid ve şuursuz olduğunu ispat eder.

                    Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a’dâya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömürle, o hadsiz a’dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki, o biçare zîhayatın sermayesi, binler matluplarından birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman, sağır, kör esbabdan başka derdine derman beklemiyor. blank.gif1 وَمَا دُعَاۤءُ الْكَافِرِينَ اِلاَّ فِى ضَلاَلٍ sırrına mazhar oluyor.

                    Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürurla beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.

                    Herbir zîhayat, senin şakirtlerin nazarında, zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir.


                    [NOT]Dipnot-1 “Kâfirlerin duası ancak boşa gider.” Ra’d Sûresi, 13:14.[/NOT]

                    Hâlık: her şeyi yaratan Allah Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
                    a’dâ: düşmanlar beşer: insanlık
                    biçare: çaresiz bâtıl: hak olmayan
                    cemâdat: cansız varlıklar câmid: cansız
                    dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl eblehâne: ahmakçasına
                    elem: acı, keder esbab: sebepler
                    firavun: (bk. bilgiler) firavun-u zelil: alçak bir firavun
                    giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız, sayısız
                    hasis: âdi, değersiz hayvânât: hayvanlar
                    hâcât: ihtiyaçlar hâlık: yaratıcı
                    ihtiyar: dileme, istek, irade iktidar: güç, kuvvet
                    isnad etmek: dayandırmak kalb etmek: dönüştürmek
                    kâfi: yeterli lem’a: parıltı
                    matemhane-i umumiye: genel yas evi matlup: istenen şey
                    mazhar olmak: erişmek menhus: uğursuz
                    mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miskin: zavallı
                    mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak musibet: belâ, büyük sıkıntı
                    musibetzede: musibete uğrayan muvakkat: geçici
                    mâbud: ibadet edilen mâlik: sahip
                    mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme müstehziyâne: alay edercesine
                    nazar: bakış, düşünce nev-i beşer: insanlar
                    nihayetsiz: sınırsız rab: yaratıcı, ilâh
                    sadâ: ses sair: diğer
                    sürur: mutluluk, sevinç sır: gizli gerçek
                    tahsil: elde etme, kazanma taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak
                    telâkki eden: kabul eden tenvir etmek: aydınlatmak
                    tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put varta: tehlike
                    vâveylâ: çığlık, feryad zalim: haksızlık eden
                    zerre: atom, çok küçük parça ziyade: çok, fazla
                    zulmetli: karanlık zulüm: haksızlık
                    zâil: geçip gidici, yok olucu zîhayat: canlı
                    âsâr: eserler şakirt: talebe, öğrenci
                    şule: alev şuur: bilinç, anlayış
                    şuursuz: bilinçsiz

                    #794843
                    Anonim

                      Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
                      Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur.

                      O şakirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda ediyor.

                      Amma Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir.
                      Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir.

                      Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfatla bir fakir-i müstağnîdir.
                      Hem zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaif-i kavîdir ki, Kur’ân hakikî bir şakirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksat yaptırmadığı halde,blank.gif1 bu zâil, fâni dünyayı ona gaye-i maksat hiç yapar mı?

                      İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla.
                      Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin. Şöyle ki:


                      [NOT]Dipnot-1 bk. Tevbe Sûresi, 9:72.[/NOT]

                      Cennet-i ebediye: sonsuz Cennet hayatı Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan yaratan Allah
                      Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Mâlik-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve her şeyin gerçek sahibi olan Allah
                      Seyyid: her şeyi emrinde tutan ve herşeyin efendisi olan Allah abd: kul
                      abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul cebbar: zorba, zalim
                      cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen, satmaya çalışan zorba dessas: hilebaz, aldatıcı
                      fakir-i müstağnî: fakir olmakla birlikte Allah’tan başkasına muhtaç olmayan kişi felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe
                      fâni: geçici olan, ölümlü gaye-i himmet: gayret ve çaba harcanarak ulaşmak istenilen hedef, gaye
                      gaye-i maksat: asıl hedef, ulaşılmak istenen maksat gaye-i ubudiyet: kulluğun gayesi
                      hakikî: gerçek halim selim: yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi
                      halîm-i âlihimmet: yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti
                      hasis: âdi, değersiz hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri
                      himmet: ciddî gayret hâlis: içten, karşılıksız
                      iddihar etmek: biriktirmek, depolamak istinad eden: dayanan
                      kudret: güç, kuvvet menfaat-i nefs: kişisel çıkar
                      miskin: zayıf muvazene etmek: karşılaştırmak
                      mükâfat: ödül mütemerrid: inatçı, dik kafalı
                      nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız
                      nihayetsiz: sınırsız nokta-i istinad: dayanak noktası
                      tenezzül etme: inme, alçalma teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak
                      tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme tilmiz: öğrenci
                      ubudiyet: kulluk zaif-i kavî: zayıflığında kuvvet bulunan
                      zillet: hor ve hakir duruma düşme, aşağılanma zâil: geçip gidici, yok olucu
                      zâtında: kendi şahsında âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
                      âzam: en büyük âzam-ı mahlûkat: varlıkların en büyükleri
                      şakirt: talebe, öğrenci

                      #794844
                      Anonim

                        Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder.blank.gif1 Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duasında
                        blank.gif2 اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنيِنَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.

                        Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte, Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.

                        İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın mucizâne terbiyesine bak ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûp olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki, koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cenneti zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakkın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor.blank.gif3 Nihayet izzet


                        [NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:286; Âl-i İmran Sûresi, 3:16, 147, 193; Neml Sûresi, 27:19; Nûh Sûresi, 71:28; İbrahim Sûresi, 14:41.

                        Dipnot-2 “Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla.”

                        Dipnot-3 Tirmizî, Zühd 9; İbni Mâce, Zühd 19.
                        [/NOT]

                        Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                        Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Rufâî: (bk. bilgiler – Seyyid Ahmed Rufâî)
                        abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı
                        alâka: ilgi arz: yeryüzü
                        cilve: görünme, yansıma ednâ: en basit, en küçük
                        esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar
                        gam: sıkıntı, üzüntü ibâd: kullar
                        inbisat: genişleme, yayılma inbisat etme: genişleme
                        inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi izzet: değer, itibar, yücelik
                        katarat: damlalar keder: sıkıntı, üzüntü
                        kıyas etme: karşılaştırma letâif: insanın ruhundaki ince duygular
                        mahlûk: yaratılmış, varlık mahlûkat: varlıklar
                        mağlûp olan: yenilen mes’ut: mutlu
                        mevcudat: varlıklar mucizâne: mucizeli şekilde
                        musahhar: boyun eğmiş nefs: kişinin kendisi
                        nihayet: sınırsız saadet: mutluluk
                        salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten
                        semâvât: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri
                        suret: biçim, şekil telâkki etmek: kabul etmek, algılamak
                        terbiye-i Kur’ân: Kur’ân’ın terbiyesi tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
                        teâli etmek: yüceltmek tilmiz: öğrenci
                        ulviyet: yücelik umum: bütün
                        vird: devamlı yapılan zikir zerrât: zerreler, atomlar
                        zikir: Allah’ı anma âlem: dünya, evren
                        Şah-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)] Şâzelî: (bk. bilgiler – Seyyid Ebü’l-Hasen-i Şâzelî)
                        şakirt: talebe, öğrenci şedit: şiddetli
                        şems: güneş

                        #794845
                        Anonim

                          içinde nihayet tevazuu cem ediyor. Felsefe şakirtlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin.

                          İşte, felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki âleme nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki:

                          Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor—tâ senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin takatin yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi, o Mâlikin esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de:
                          blank.gif1 اِنَّا ِللهِ وَاِنَّاۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani, “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun huzuruna gideceğiz ve Ona müştâkız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musibet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem” der.

                          İşte, binden bir nümune olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüdâ-yı Kur’ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat-i hali, sabıkan beyan edilen tarzla gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefavittir,


                          [NOT]Dipnot-1 “Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır.” Bakara Sûresi, 2:156.[/NOT]

                          Rahîm-i Kerîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve sınırsız bir cömertliği olan amel etmek: hareket etmek
                          beyan edilen: açıklanan beşer: insan
                          cem etmek: toplamak cihan: dünya, âlem
                          dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl
                          dehâ-yı felsefî: felsefeden güç alan yüksek akıl esmâ: isimler
                          felsefe-i sakîme-i Avrupaiye: Avrupa’nın hastalıklı ve karanlık felsefesi gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan
                          hakikat: gerçek hakikat-i hâl: bir durumun ardında gizlenen gerçek
                          hidayet: Allah’ın gösterdiği doğru ve hak yol, İslâmiyet hüdâ-yı Kur’ânî: Kur’ân’ın gösterdiği hak ve hidayet yolu
                          irade etmek: istemek, dilemek kadîr: gücü yeten iktidar sahibi
                          kıyas etmek: karşılaştırmak mazhariyet: elde etme, edinme
                          muhafaza etmek: korumak musibet: belâ, büyük sıkıntı
                          muvazzaf: görevli mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah
                          mühim: önemli mülk: sahip olunan şey
                          mütefavit: çeşitli, farklı müştâk: düşkün, aşık
                          namıyla: adıyla nazar: bakış
                          nefis: kişinin kendisi nihayet: sınırsız
                          nisbeten: oranla, kıyasla nümune: örnek
                          pest: aşağı rıza: memnuniyet, hoşnutluk
                          saadet: mutluluk sabıkan: bundan önce
                          safâ geldin: hoş geldin suret: biçim, şekil
                          takat: güç, kuvvet tekâlif: yükümlülükler, ağır görevler
                          terhis: göreve son verme, serbest bırakma tevazu: alçakgönüllülük
                          vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün yek-çeşm: tek gözlü
                          zayi: kayıp âlem: dünya, evren
                          âzâd etmek: serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak şuûnât: fiiller, işler
                          #794848
                          Anonim

                            gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrin ve teessüfler!blank.gif1

                            Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.

                            هَدٰينَا اللهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ blank.gif2


                            ALTINCI NOTA

                            Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânâtın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.


                            [NOT]Dipnot-1 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:100.

                            Dipnot-2 Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.
                            [/NOT]

                            Avrupa: (bk. bilgiler) Frenk: Avrupalı
                            adâvet: düşmanlık biçare: çaresiz
                            bâtıl: hak olmayan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                            ecnebî: yabancı efkâr: fikirler, düşünceler
                            ehl-i medeniyet: dünyaya yalnız maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar elem: acı, keder
                            elîm: acı ve sıkıntı veren emniyet etme: güvenme
                            envâ-ı hayvânat: hayvan türleri frenkmeşrep: Avrupalıları taklit edenler
                            fünun-u tabiiye: tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
                            hadsiz: sınırsız, sayısız hakaik-i imaniye: iman hakikatleri
                            halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti
                            hassasiyet-i ilmiye: ilmî duyarlılık hayvâniyet: hayvanlık
                            hayvânât: hayvanlar hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan
                            ihtirâsât-ı hayvâniye: hayvanî istek ve arzularda aşırılıklar ikazat: uyarılar
                            iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: dönüşmek
                            iptal-i his: duyguyu etkisizleştirme, uyuşturma istihfaf: hafife alma
                            istihzâ: alay etme itikad: inanç
                            ittibâ etmek: tabi olmak, uymak ittifak: anlaşma, birlik
                            kemiyet: sayı çokluğu kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
                            mevt: ölüm nefrin: beddua
                            nisbeten: kıyasla, oranla nota: bildiri
                            sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak
                            suret: biçim, şekil teessüf etme: üzülme, esef duyma
                            terakki etmek: ilerlemek, gelişmek tezayüd: ziyadeleşme, artma
                            tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put umum: bütün
                            zulüm: haksızlık âgâh: uyanık, aklı başında
                            âyâ: acaba
                            #794849
                            Anonim

                              İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.

                              İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-i imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün İstanbul ahalisi, Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder.blank.gif1 Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir.blank.gif2 Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz o ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder.

                              Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur’ der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.

                              Fakat ispat edenler demiyor ki, “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefsü’l-emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı dâvâyı ve “Nefsü’l-emirde vardır” der. Demek bütün dâvâlar birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, dâvâları da ayrı ayrı olur. Nefsü’l-emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsü’l-emirde nefiy ispat edilmez. Çünkü ihata lâzımdır.


                              [NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Dâvûd, Savm 14; es-Serahsî, el-Mebsût 3:139-140; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:81-82; el-Merğinânî, el-Hidâye 1:121.

                              Dipnot-2 bk. Haşir Sûresi, 59:14.
                              [/NOT]

                              Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Fâtır-ı Hakîm: her şeyi sınırsız bir hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah
                              adem: yokluk, hiçlik ahali: halk
                              cehil: cahillik, bilgisizlik cemm-i gafîr: kalabalık insan topluluğu
                              dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz
                              ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
                              esbab: sebepler galebe etme: üstün gelme
                              habis: kötü, pis hadsiz: sınırsız
                              hakikat: gerçek hakikat-i imaniye: iman esaslarıyla bağlantılı olan gerçek
                              halk etmek: yaratmak hayvânât: hayvanlar
                              hilâl: ay; yay şeklinde görülen yeni ay hilâl-i Ramazan: Ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay
                              hükmetme: hakimiyeti altına alma ibâd: ibadet edenler
                              ihata: içine alma, kapsama imâret: imar etme, kurma
                              istinad eden: dayanan ittifak: anlaşma, birlik
                              ittihad etme: birleşme kesretle: çoklukla
                              kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse küffâr: kâfirler, inkârcılar
                              küfür: inkâr, inançsızlık (k-f-r) mahiyet: nitelik, özellik
                              mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler muzır: zararlı
                              müstehak: hak etmiş, layık müteaddit: bir çok, çeşitli
                              mü’min: Allah’a inanan nazar: bakış
                              nefiy: inkâr nefsü’l-emir: işin hakikati, aslı
                              nevi: çeşit râcih: üstün gelen
                              sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan sukut etmek: düşmek, hükümsüz olmak
                              suret: biçim, şekil sübut: bir şeyin var olması
                              vâhid-i kıyasî: ölçü birimi âkıbet: netice, son
                              şuhud: görme, şahid olma
                              #794850
                              Anonim

                                1 اَلْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لاَ يُثْبَتُ اِلاَّ بِمُشْكِلاَتٍ عَظِيمَةٍ bir kaide-i usuldür. Evet, birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy ispat edilsin.

                                İşte bu sırra binaen, ehl-i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise, bir meseleyi halletmek veyahut dar bir delikten geçmek veyahut bir hendekten atlamak misalindedir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat ispat edenler nefsü’l-emirde hakikat-i hale baktıkları için, müddeâları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.

                                YEDİNCİ NOTA

                                Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur.blank.gif2 Ondandır ki, ilm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var” diye usul-i şeriatın bir düsturudur.blank.gif3 Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür;blank.gif4 fakat fâsık merdûdü’ş-şehadettir. Çünkü haindir.blank.gif5


                                [NOT]Dipnot-1 “Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir.” İbni Kayyim el-Cevzî, es-Savâiku’l-Mürsele 4:1310; İbni Kayyim el-Cevzî, er-Rûh fi’l-Kelâm 1:198.

                                Dipnot-2 bk. Bakara Sûresî, 2:217.

                                Dipnot-3 Buhârî, Cihad 149, Tirmizî, Hudûd 25; İbni Mâce, Hudûd 2; Müsned 1:217, 282, 322, 5:231.

                                Dipnot-4 el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:254-255, 6:266.

                                Dipnot-5 bk. Tirmizî, Şehâdât 2; Ebû Dâvûd, Akdiyye 16; İbni Mâce, Ahkâm 30; Müsned 2:181, 204, 208.
                                [/NOT]

                                ahmakane: ahmakça bedbaht: talihsiz, bahtsız
                                binaen: dayanarak cebir: zorlama
                                düstur: kural ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler
                                ehl-i zimme: İslâm ülkesinde yaşayan Müslüman olmayan halk fâsık: günahkâr
                                hakikat: doğru, gerçek hakikat-i hal: içinde bulunan şartların perde arkasındaki gerçek
                                hakk-ı hayat: yaşama hakkı hamiyetfuruş: hamiyetlilik taslayan
                                hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji
                                ittihad etmek: birleşmek kaide-i usul: usûl kuralı, metodolojide kullanılan bir kural
                                kâfi: yeterli kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
                                makbul: kabul edilen merdûdü’ş-şehadet: şahitliği kabul edilmeyen
                                mezheb-i Hanefi: Hanefi mezhebi misal: örnek
                                musalâha: barışma müddeâ: iddia edilen
                                mürted: İslâmdan çıkan nefiy: inkâr
                                nefsü’l-emir: işin aslı, hakikati nefyetme: inkâr etme
                                nota: bildiri rabıta: bağlantı
                                semm-i kàtil: öldürücü zehir sevk eden: yönlendiren
                                terakkiyât-ı ecnebiye: yabancıların sağladığı gelişmeler, ilerlemeler teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren
                                usul-i şeriat: İslâm şeriatının temel usulü, kuralı zimmî: anlaşma ile İslâm diyarında yaşaması kabul edilmiş Müslüman olmayan kişi
                                ziyade: çok, fazla şehadet: şahitlik

                                #794851
                                Anonim

                                  Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki—el-iyâzü billâh!—irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!

                                  Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?

                                  Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir.

                                  blank.gif1 اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

                                  Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.

                                  Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?




                                  [NOT]Dipnot-1 “Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:24.[/NOT]

                                  Afrika: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler)
                                  Berâhime: (bk. bilgiler) Hint: (bk. bilgiler – Hindistan)
                                  Mecusî: (bk. bilgiler – Mecûsîlik) bedbaht: talihsiz, bahtsız
                                  bizzat: doğrudan biçare: çaresiz
                                  bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz dem vurmak: söz etmek
                                  divane: akılsız durub-u emsal: ata sözleri
                                  dâi: davet eden, çağıran efkâr: fikirler, düşünceler
                                  ekseriyet: çoğunluk el-iyâzü billâh: Allah korusun
                                  esbab: sebepler fakr-ı hal: fakir bir halde olma, fakirlik
                                  fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan fısk: günah
                                  hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti havas: hisler, duygular
                                  hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı
                                  hevâ: gelip geçici arzu ve istekler ikaz: uyarı
                                  imdat etmek: yardım etmek irtidat: dinden çıkmak
                                  kesret: çokluk kut: rızık, gıda maddesi
                                  mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar mü’min: Allah’a inanan
                                  nefis: insanı kötüye yönelten duygu neş’et etmek: kaynaklanmak
                                  reis: başkan salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden kişi
                                  sebeb-i hasâret: hüsrana uğrama sebebi sefalet: perişanlık, yoksulluk
                                  sevk eden: yönlendiren surî: görünüşte
                                  tasallut: musallat olma, sataşma tefessüh etme: bozulma, kokuşma
                                  terk-i dünya: dünyayı terk etme ulüvv-ü himmet: yüksek himmet ve gayret sahibi
                                  zarurî: zorunlu zerre miktar: çok az miktar
                                  ziyade: çok, fazla zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme
                                  Çin: (bk. bilgiler) âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
                                  âmir: idareci âyâ: acaba

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 39)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.