- Bu konu 37 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Temmuz 2011: 15:33 #794852
Anonim
Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ediyor.
Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim’siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, kat’iyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.
SEKİZİNCİ NOTA
Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat, hattâ bir nokta-i nazarda câmidat dahi, evâmir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemâl-i şevkle ve bir çeşit lezzetle evâmir-i Rabbâniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey kemâl-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar.
Asya: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah ahlâk: huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı amel: iş yapma binaen: dayanarak cebren: zorla câmidat: cansızlar derc etmek: yerleştirmek desise: hile, aldatma düstur: kural ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler ehl-i salâhat: dine göre yaşayanlar, salih kimseler ehl-i İslâm: Müslümanlar emniyet: güven, korkusuz esas: temel evâmir-i Rabbâniye: Allah’ın koyduğu kurallar evâmir-i kudsiye: kusur ve noksandan uzak olan yüce emirler evâmir-i tekviniye: Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan gasp etmek: zorla almak ifa etmek: bir işi gerçekleştirmek, yerine getirmek imtisal etmek: bağlanmak, boyun eğmek itikad: inanç kamer: ay kat’iyen: kesin olarak kemâl-i kerem: lütuf ve cömertliğin mükemmelliği, kusursuz ikram edicilik kemâl-i lezzet: eksiksiz lezzet kemâl-i şevk: büyük bir istek kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse maksad: amaç, hedef mesai: çalışma, iş zamanı mevcudat: varlıklar mim’siz medeniyet: ahlâksızlık, alçaklık (Arapça yazılış olarak medeniyet kelimesinin ilk harfi olan “mim” harfi kaldırılınca geriye alçaklık anlamında “deniyet” kelimesi kalır) mâbeyn: iki şeyin arası mükâfât: ödül münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen müşkül: zor nefs-i amel: amelin kendisi nokta-i nazar: bakış açısı nota: bildiri saadet: mutluluk salâbet-i diniye: dinin emirlerini koruma ve uygulamaktaki ciddiyet ve sağlamlık sa’y: çalışma sevk etmek: göndermek tabir edilen: adlandırılan takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınma tanzim: düzenleme, düzene koyma teavün: yardımlaşma temin: sağlama terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler teshil: kolaylaştırma tesis: kurma, yerleştirme teşvik etme: şevklendirme, isteklendirme vazife: görev zalim: haksızlık eden âkıbet: netice, son âsâyiş: emniyet ve güven ortamı şems: güneş 27 Temmuz 2011: 15:34 #794853Anonim
Eğer desen: “Zîhayatta lezzet kabildir. Cemâdatta nasıl şevk ve lezzet olabilir?”
Elcevap: Cemâdat kendi hesaplarına değil, onlarda tecellî eden esmâ-i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemal, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife-i fıtriyelerinin imtisalinde, Nûru’l-Envârın isimlerine birer mâkes, birer âyine hükmüne geçtiğinden, tenevvür eder, terakki eder.
Meselâ, nasıl ki bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyasız, ehemmiyetsizken, sâfi kalbiyle güneşe yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyasız katre ve cam parçası, güneşin bir nevi arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder. İşte bu misal gibi, zerrat ve mevcudat, cemâl-i mutlak ve kemâl-i mutlak sahibi olan Zât-ı Zülcelâlin isimlerine vazifeperverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece-i zuhura ve tenevvüre çıkıyorlar. Madem vazife cihetinde gayet nuranî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kabilse, yani hayat-ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzetle o vazifeleri görüyorlar denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil: Sen kendi âzâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekà-i şahsî ve bekà-i nev’î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek, o uzvun bir nevi azabıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvânâtın vazifelerinde gösterdikleri fedakârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu halde tavukları nefsine tercih edip, bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüzle o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır. Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir.
Nûru’l-Envâr: nurların nuru, sonsuz nur sahibi olan Allah Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah arş: taht; emir ve egemenliğin tecelli ettiği yer azab: sıkıntı, acı çekme bekà-i nev’î: türün devamlılığı bekà-i şahsî: ferdin devamlılığı cemâdat: cansız varlıklar cemâl-i mutlak: sınırsız güzellik cihet: yön derece-i zuhur: ortaya çıkma derecesi ehemmiyetsiz: önemsiz elem: acı, sıkıntı esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fedakârâne: fedakârca hayat-ı âmme: genel hayat, hayatın genel mânâsı hayvânât: hayvanlar hissedar: pay sahibi iftihar: övünme imtisal: bağlanma, boyun eğme intizam: disiplin, düzen kabil: mümkün, olabilir katre: damla kemâl: mükemellik, olgunluk kemâl-i mutlak: her yönüyle mükemmel olma makam: derece merdâne: mertçe mevcudat: varlıklar misal: örnek mâkes: yansıma yeri, ayna nefs: bir varlığın kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi nevi: çeşit, tür nuranî: nurlu, parlak sâfi: temiz, arınmış tecellî: yansıma, görünme telezzüz: lezzetlenme tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak terakki etmek: ilerlemek, gelişmek tereccuh etmek: üstün gelmek uzuv: organ vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün vaziyet: durum zerrat: zerreler zerre: atom zerrecik: atom ziyade: çok, fazla ziyasız: ışıksız zâhir: açık, gözle görünür zât: bir şeyin kendisi zîhayat: canlı âzâ: organlar şevk: büyük istek ve arzu 27 Temmuz 2011: 15:36 #794854Anonim
Hayvânî valideler, yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan, lezzetle himayeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Yavrusunu döver, elinden daneyi alır. Yalnız, insan nev’indeki validelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü insanlarda, zaaf ve acz itibarıyla, daima bir nevi çocukluk var; her vakit de şefkate muhtaçtır.
İşte umum hayvânâtın, horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi validelerine bak, anla ki, bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemalleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derc eden Mün’im-i Kerîmin hesabına ve Fâtır-ı Zülcelâlin namına görüyorlar.
Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtat ve eşcar, bir şevk u lezzeti ihsas eden bir tavırla Fâtır-ı Zülcelâlin emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü, dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celb edecek ziynetlerle süslenmeleri ve sümbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki, onların, emr-i İlâhînin imtisalinden öyle bir lezzetleri var ki, nefsini mahvedip çürütüyor.
Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Nar ağacı sâfi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.
Hattâ hububatta dahi sümbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki dar bir yerde hapsedilen bir zat, bir bostana, geniş bir yere çıkmayı müştakane ister; öyle de, hububatta, sümbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.
İşte “sünnetullah” tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki, işsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle, sa’y eden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü, daima
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan benzersiz olarak yaratan Allah Mün’im-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve nimet verici Allah acz: güçsüzlük celb etmek: çekmek cereyan eden: meydana gelen dane: tane, tohum derc eden: yerleştiren düstur: kanun ehl-i dikkat: olayları derinlemesine inceleyen kişiler ekseriyetle: çoğunlukla emr-i İlâhî: Allah’ın emri eşcar: ağaçlar hayvânât: hayvanlar hayvânî: hayvanlardan olan hazine-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmet hazinesi himaye: koruma hububat: tohumlar, taneli bitkiler ihsas eden: hissettiren imtisal: emre uyma, boyun eğme itibarıyla: açısından iştiyak: çok arzu ve istek kanaat etmek: yetinmek kemâl: mükemmellik, olgunluk kâinat: evren lisan-ı hal: hal ve beden dili meyvedar: meyveli müştakane: aşk ile, çok isteyerek namına: adına nazar: bakış nebâtat: bitkiler nefs: bir şeyin kendisi nefs-i hizmet: hizmetin bizzat kendisi nev’: tür, çeşit rahmet: şefkat, merhamet sa’y eden: çalışan sâfi: temiz, arınmış sünnetullah: kâinatta yürürlükte olan İlâhî kanunlar sürurlu: mutluluk ve sevinç verici tabir edilen: adlandırılan, ifade edilen tavzif eden: görevlendiren umum: bütün valide: anne vaziyet: durum, hâl zaaf: zayıflık zat: kişi ziyade: çok, fazla ziynet: süs zâhir: açık, gözle görünür şarab: içecek 27 Temmuz 2011: 15:38 #794855Anonim
işsizler ömründen şikâyet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa’y eden ve çalışan ise şâkirdir, hamd eder, ömrünün geçmesini istemez.
اَلْمُسْتَرِيحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَالسَّاعِى الْعَامِلُ شَاكِرٌ
1
küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki, “Rahat zahmette, zahmet rahattadır” cümlesi darbımesel olmuştur.
Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız istidat ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa’y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder ki, o vazife-i fıtriyede bir şevk ve o meselede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsil eden, nezaret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir: Lâtif, nâzik su incimad emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevkle o emre imtisal eder ki, demiri şak eder, parçalar. Demek burûdet ve tahtessıfır soğuğun lisanıyla, ağzı kapalı demir kaptaki suya “Genişlen” emr-i Rabbânîsini tebliğinde, şiddet-i şevkle kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur.
Ve hâkezâ, herşeyi buna kıyas et ki, güneşlerin deverânından ve seyir ü seyahatlerinden tut, tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ve hareket, kanun-u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest-i kudret-i İlâhîden sudur eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvînî ile zuhur eder.
Hattâ herbir zerre, herbir mevcut, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi,
[NOT]Dipnot-1 Atâlet içinde istirahat eden, ömründen şikâyetçidir. Çalışan ve iş gören ise haline şükreder.[/NOT]
bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak bilkuvve: potansiyel olarak binaen: dayanarak burûdet: soğukluk cemâdât: cansız varlıklar cereyan etmek: meydana gelmek cihet: yön câmid: cansız darbımesel: atasözü dest-i kudret-i İlâhî: Allah’ın sonsuz kudret eli deverân: dönüş devretme: dönme düstur: kanun emr-i Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın emri emr-i tekvînî: Allah’ın varlıkları şekillendirmeye yönelik emri hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak hâkezâ: bunun gibi ihtizaz: sarsılma, hareketlenme imtisal etme: emre uyma, boyun eğme inbisat etme: genişleme, yayılma incimad: donma, katılaşma inkişaf etme: açığa çıkma irade: dileme, seçme gücü istidat: kabiliyet içtihad: çaba gösterme, gayret etme kanun-u kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar kâinat: evren küllî: geniş, her şeyi kuşatan lisan: dil lâtif: ince, güzel mevcut: var mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup olan ve kendi etrafında dönerek semâ yapan kişi mezkûr: adı geçen muhtelif: çeşitli nazar etmek: bakmak nefer: asker, er nezaret eden: gözeten nisbet: bağlılık, bağlantı noktası nâkıs: eksik, noksan nâzik: zarif, ince, narin sa’y eden: çalışan seyr ü seyahat: yolculuk sudur eden: ortaya çıkan suret: biçim, görünüş sünnet-i İlâhiye: Allah’ın kainata koyduğu kanunlar tahtessıfır: sıfırın altında tazammun eden: içeren tebliğ etmek: bildirmek temsil eden: bir şeyin temsilcisi olan umumî: bütün vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev zahmet: zorluk zerre: atom ziyade: çok, fazla zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek zîhayat: canlı şevk: şiddetli arzu ve istek şiddet-i şevk: şiddetli bir istek ve arzu şâkir: Allah’a şükreden 28 Temmuz 2011: 22:08 #794881Anonim
herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ senin gözünde bir zerre, gözün hücresinde ve gözde ve âsâb-ı veçhiyede ve bedenin şerâyin tabir edilen damarlarında birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faydası vardır. Ve hâkezâ, herşeyi ona kıyas et.
Buna binaen herbir şey, bir Kadîr-i Ezelînin vücub-u vücuduna iki cihetle şehadet eder:
Biri: Tâkatinin binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîrin vücuduna şehadet eder.
İkincisi: Herbir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle o Alîm-i Kadîre şehadet eder. Çünkü zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübînin mühim ve ince meseleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvat tabakalarını bir defter sayfası gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelâlin elindeki Kitab-ı Mübînin mühim, ince meselelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip zerrede o kitabın ince hurufâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit o zerrenin şehadetini redde çalışabilirsin!
Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ, hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san’atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san’atını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin
[TABLE]
[TR]
[TD]Alîm-i Kadîr: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah
[/TD]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hârika üstün sanatıyla benzersiz olarak ve hikmetle yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kadîr-i Ezelî: her şeye gücü yeten ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap
[/TD]
[TD]Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah
[/TD]
[TD]acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]amel etmek: davranmak
[/TD]
[TD]asâ: baston, değnek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak
[/TD]
[TD]biçare: çaresiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön
[/TD]
[TD]câmid: cansız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc etmek: yerleştirmek
[/TD]
[TD]divanelik: akılsızlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kanun
[/TD]
[TD]erkân-ı harp: savaş komutanı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i harb: savaş sanatı
[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hane: ev
[/TD]
[TD]hurufât: harfler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: bunun gibi
[/TD]
[TD]icmâl etmek: özetlemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idame eden: devam ettiren
[/TD]
[TD]imtisal etmek: emre uymak, boyun eğmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kaide
[/TD]
[TD]lisan: dil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maharet: beceri, hüner
[/TD]
[TD]mahlûk: yaratık, varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özel
[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet
[/TD]
[TD]muvazene-i mevcudat: kâinattaki varlıkların ölçü ve denge içinde olması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[TD]nizam: düzen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni
[/TD]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[TD]tabir edilen: adlandırılan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tatbik-i hareket: uygun hareket
[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil eden: oluşturan
[/TD]
[TD]tâkat: güç, kapasite
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife: görev
[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık
[/TD]
[TD]zerre: atom
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu, kan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâb-ı veçhiye: insanın yüzünde bulunan sinirler
[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahitlik etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerâyin: atardamar
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:31 #794930Anonim
yerinde olsaydım, bu san’atı, bu kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
İşte, ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvânâtı bu sineğe kıyas et. Hattâ nebâtâtı da aynen hayvânâta kıyas edebilirsin. Evet, Cevâd-ı Mutlak (celle celâluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş, onunla evâmir-i tekviniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelâle, nasıl Kitab-ı Mübînin düsturlarından, arı vazifesine ait miktarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder, 1 وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ âyetinin sırrını izhar eder.
İşte, eğer bu Sekizinci Notayı tamam işittin ve tam anladınsa, bir hads-i imanî ile2وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ ’in bir sırrını, 3 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ nin bir hakikatini, 4اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكوُنُ ’nun bir düsturunu,فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 5 ’un bir nüktesini anlarsın.
DOKUZUNCU NOTA
Bil ki, nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir.
[NOT]Dipnot-1 “Rabbin balarısına ilham etti.” Nahl Sûresi, 16:68.
Dipnot-2 “Rahmeti herşeyi kaplamıştır.” A’râf Sûresi, 7:156.
Dipnot-3 “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-4 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-5 “Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin iç yüzü Onun elindedir. Siz de Ona döneceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi olan Allah
[/TD]
[TD]Hakîm-i Zülcelâl: her şeyi hikmetle yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kitab-ı Mübîn: her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap
[/TD]
[TD]beşer: insanlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celle celâluhu: Allah’ın şânı yücedir
[/TD]
[TD]din-i hak: hak din, İslâm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kanun
[/TD]
[TD]esas: temel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evâmir-i tekviniye: yaratılışa ait emirler ve kanunlar
[/TD]
[TD]ferd-i zîhayat: canlı varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: netice, özet
[/TD]
[TD]fihriste: liste, özet, içerik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hads-i imanî: imandan kaynaklanan güçlü sezgi
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar
[/TD]
[TD]hayır: iyilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü münezzeh ve mücerred: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış ve soyutlanmış güzellik
[/TD]
[TD]ilhâm: Allah tarafından kalbe gelen mânâ
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman: inanç
[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemel ve kusursuz özellikler
[/TD]
[TD]kerrüfer harbi: vur-kaç tekniği ile yapılan savaş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas etmek: karşılaştırmak
[/TD]
[TD]mazhar olma: bir şeye erişme, kavuşma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]midâd: mürekkep
[/TD]
[TD]mürekkeb: yazı için kullanılan sıvı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: çok sayıda, çeşitli
[/TD]
[TD]nebâtât: bitkiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar
[/TD]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik
[/TD]
[TD]nükte: ince anlamlı söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk
[/TD]
[TD]sandukça: küçük sandık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevdi etmek: vermek
[/TD]
[TD]tezkere: belge
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:36 #794931Anonim
Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemal görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhalifindedir.
Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki, Nebî Aleyhisselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirlerle mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan 1 اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ
emrini, küre-i arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu ekber’e
[NOT]Dipnot-1 “Namazı dos doğru kılın.” Bakara Sûresi, 2:43, 83, 110; Nisâ Sûresi, 4:77,103; En’am Sûresi, 6:72; Yûnus Sûresi, 10:87: Hac Sûresi, 22:78: Nûr Sûresi, 24:56; Rûm Sûresi, 30:31; Mücadele Sûresi, 58:13; Müzemmil Sûresi, 73:20..
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Allahu ekber: Allah en büyüktür
[/TD]
[TD]Hâlık-ı Arz: yerin yaratıcısı olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâbûd-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve sadece kendisine ibadet edilmesi gereken Allah
[/TD]
[TD]Nebî Aleyhisselâm: Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul
[/TD]
[TD]aktâr: bölgeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü, dünya
[/TD]
[TD]azamet: büyüklük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet-i hitap: büyük hitab
[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cem etmek: toplamak
[/TD]
[TD]cemaat: topluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[TD]fâik: üstün, seçkin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]hak: doğru gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
[/TD]
[TD]halife: yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarruflarda bulunan ve varlıklar üzerinde onun adına egemen olan insan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâret: hüsrana uğramak
[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı
[/TD]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik
[/TD]
[TD]imtisal etmek: boyun eğmek, sıkıca sarılmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: anlaşma, birlik
[/TD]
[TD]ittihad: birlik, birleşme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iyd: bayram
[/TD]
[TD]izzet: değer, itibar, yücelik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima etmek: toplanmak
[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, olgunluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbub: sevgili
[/TD]
[TD]mahlûk: varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin-i ubudiyet: ibadetin kazandırdığı iyilik ve güzellikler
[/TD]
[TD]muhalif: karşıt, aykırı olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele eden: karşılık veren
[/TD]
[TD]muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğe inananlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebî: peygamber
[/TD]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: oranla
[/TD]
[TD]nâzil olan: inen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik
[/TD]
[TD]reis: başkan, lider
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâ: ses
[/TD]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim
[/TD]
[TD]sırr-ı ittihad: birlikteki sır, espri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesanüd: dayanışma
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: İlâhlık, ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma
[/TD]
[TD]zerre: atom
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikir: Allah’ı anma
[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren
[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen alem
[/TD]
[TD]şer: kötülük
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:39 #794932Anonim
müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu ekber’i hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr ve etrafıyla Allahu ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahu ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağaramisal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek Allahu ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahu ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.
İşte, bu arzı böyle kendine sâcid 1 ve âbid ve ibâdına mescid 2 ve mahlûklarına beşik 3 ve kendine müsebbih 4 ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâle, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş.
ONUNCU NOTA
Bil, ey gafil, müşevveş Said! Cenâb-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin üstünden geçen, kalbine
[NOT]Dipnot-1 bk. Ra’d Sûresi, 13:15; Nahl Sûresi, 16:49; Hac Sûresi, 22:18.
Dipnot-2 bk. Buhârî, Salât 56; Tirmizî, Salât 119; Ebû Dâvûd, Salât 24; ibni Mâce, Mesâcid 4.
Dipnot-3 bk. Bakara Sûresi, 2:22; Tâhâ Sûresi, 20:53; Zuhruf Sûresi 43:10; Nebe Sûresi, 78:6.
Dipnot-4 bk. Fatiha Sûresi, 1:2; En’am Sûresi, 6:1; İsrâ Sûresi, 17:44; Kehf Sûresi, 18:1; Cum’a Sûresi, 62:1.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Allahu ekber: Allah en büyüktür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cebel-i Arefe: Arafat Dağı
[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kâbe-i Mükerreme: şânı yüce Kâbe
[/TD]
[TD]Mekke: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[TD]Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah
[/TD]
[TD]aks-i sadâ: sesin yankılanması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aktâr: bölgeler
[/TD]
[TD]arz: yeryüzü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]berzah âlemi: öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem
[/TD]
[TD]berâhin: deliller
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[TD]etraf-ı arz: dünyanın çevresi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: duyarsız, sorumsuz
[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü ve şükür
[/TD]
[TD]ibâd: kullar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]kıble: namaza başlarken yönelinen taraf; Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûklar: varlıklar
[/TD]
[TD]makbul: kabul edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olma: eriştirme
[/TD]
[TD]mağaramisal: mağara gibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâmât: gözenekler, pencereler
[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvahhidîn: Allah’ın varlığına ve birliğe inananlar
[/TD]
[TD]mükebbir: tekbir getiren, “Allahü ekber” diyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsavi: eşit, denk
[/TD]
[TD]müsebbih: tesbih eden; Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşevveş: dağınık, karışık, düzensiz
[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a inanan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür
[/TD]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanıma nuru
[/TD]
[TD]sadâ: ses
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[TD]sâcid: secde eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsına gelen “Allahu Ekber” ifadesini söylemek
[/TD]
[TD]temessül etmek: belirmek, görünmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temevvüç etmek: dalgalanmak, çalkalanmak
[/TD]
[TD]temâşâ etmek: gözlemlemek, seyretmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[TD]vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zelzele-i kübrâ: büyük deprem, kıyamet
[/TD]
[TD]zemin: yeryüzü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: atomlar
[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âbid: ibadet eden, kul
[/TD]
[TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler
[/TD]
[TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahit: tanık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:42 #794934Anonim
gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir:
Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.
İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.
Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.
ON BİRİNCİ NOTA
Bil ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü, muhatapların ekserîsi, cumhur-u avamdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakik şeyleri görmediğinden, onların besâtet-i efkârını okşamak için, tekrarla, semâvat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor, o büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ, semâvat ve arzın hilkati ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedâhe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O huruf-u kebîre içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nadiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler.
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
[/TD]
[TD]arz: yeryüzü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basiret: kalp gözü
[/TD]
[TD]besâtet-i efkâr: fikir ve düşüncelerin basitliği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde
[/TD]
[TD]burhan: delil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur-u avam: geniş halk topluluğu
[/TD]
[TD]dakik: pek ince, nazik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekserî: çoğunluk
[/TD]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: dikkatsizlik, umursamazlık
[/TD]
[TD]haris: aç gözlü, çok hırslı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayalât: hayaller
[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huruf-u kebîre: büyük harfler
[/TD]
[TD]ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesîf: sığ, yoğun, maddî yapısı olan
[/TD]
[TD]külliyet: bütünlük, genellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâkin: ancak, fakat
[/TD]
[TD]maddî: maddeyle alâkalı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma
[/TD]
[TD]mekân: yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesken: ev, mekan
[/TD]
[TD]mizan: ölçü, tartı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: kendisine hitap edilen
[/TD]
[TD]mukabil tutmak: bir şeyin karşısına doğru yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip
[/TD]
[TD]müteveccih olmak: yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek
[/TD]
[TD]nadiren: ender olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: dikkat, bakış
[/TD]
[TD]nesîm: hoş ve hafif rüzgâr
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü
[/TD]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyid: efendi
[/TD]
[TD]tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecessüs: gizlice araştırma
[/TD]
[TD]teneffüs etmek: solumak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenkit: eleştiri
[/TD]
[TD]tereddüt: şüphe
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevcih etmek: yöneltmek
[/TD]
[TD]teveccüh etmek: yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu,
[/TD]
[TD]âyet: delil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler, deliller
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:45 #794935Anonim
Hem üslûb-u Kur’ânîde öyle bir cezâlet ve selâset ve fıtrîlik var ki, güya Kur’ân bir hafızdır, kudret kalemiyle kâinat sayfalarında yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’ân, kâinat kitabının kıraatidir ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkaş-ı Ezelînin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezâlet-i beyaniyeyi görmek istersen, hüşyar ve müdakkik bir kalble, Sûre-i Amme ve 1 قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ âyetleri gibi fermanları dinle.
ON İKİNCİ NOTA
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene HAŞİYE-1 evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve
[NOT]Dipnot-1 “De ki: Ey mülkün hakiki sahibi olan Allahım…” Âl-i İmrân Sûresi, 3:26.
Haşiye-1 Bu risalenin telifinden on üç sene evvel.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Arabî: Arapça
[/TD]
[TD]Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı olmayan, varlıkları benzersiz nakışlar hâlinde yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah
[/TD]
[TD]Sûre-i Amme: Kur’ân’da yer alan Nebe Suresi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[TD]cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım
[/TD]
[TD]daim: devamlı, sürekli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılan, sapıtan inkârcı insanlar
[/TD]
[TD]dağdağa: karışıklık, gürültü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder
[/TD]
[TD]evvel: önce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: buyurmak
[/TD]
[TD]fırtına-i ruhiye: ruhta meydana gelen fırtına
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal
[/TD]
[TD]gaflet: duyarsızlık, umursamazlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[TD]hengâm: zaman, çağ, devir
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf-ı âdet: alışılmışın dışında
[/TD]
[TD]hüşyar: uyanık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek
[/TD]
[TD]kefaret: günahlardan ve hatalardan arınma vasıtası
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar
[/TD]
[TD]kâfi: yeterli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[TD]kıraat: Kur’ân-ı Kerim’in okunması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: açıklama, anlam
[/TD]
[TD]muvakkat: geçici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdakkik: dikkatli, bir meseleyi bütün yönleriyle inceleyen
[/TD]
[TD]münâcât: Allah’a yalvarış, dua
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nedamet: pişmanlık
[/TD]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz: yalvarıp yakarma
[/TD]
[TD]nizâmât: kanunlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: kitap
[/TD]
[TD]selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma
[/TD]
[TD]tazarru: dua, yakarış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telif: yazma, kaleme alma
[/TD]
[TD]tevbe: pişmanlık duyarak günahtan dönüş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tilâvet: okuma
[/TD]
[TD]vesvese: kuruntu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi: kayıp
[/TD]
[TD]zillet: hor ve hakir duruma düşme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler, deliller
[/TD]
[TD]üslûb-u Kur’ânî: Kur’ân üslubu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât: fiiller, hâller
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:49 #794936Anonim
bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.
O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. 1 Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! 2 كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
[NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Zühd 5; İbni Mâce, Zühd 32; Müsned 1:63.
Dipnot-2 “Her gelecek şey yakındır.” İbn-i Mâce, Mukaddime:7; Dârimî, Mukaddime 23.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Hannân: rahmetinin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah
[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol olan ve her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mennân: ihsanı bol olan ve çok nimetler veren Allah
[/TD]
[TD]Rabb-i Rahîm: herbir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer
[/TD]
[TD]akarib: akrabalar, yakınlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akran: arkadaşlar
[/TD]
[TD]bilmüşahede: gözle görerek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh-ı rahmet: Allah’ın rahmet kapısı
[/TD]
[TD]dâr-i fâni: geçici âlem, dünya
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı dünya: dünya yurdu
[/TD]
[TD]ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]el-aman el-aman: “imdat imdat” anlamına gelen ve yardım dilemeyi ifade eden söz
[/TD]
[TD]elem: acı, keder
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feryad: bağırıp çağırma
[/TD]
[TD]firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici olan, ölümlü
[/TD]
[TD]gaddar: acımasız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hacâlet: utanç
[/TD]
[TD]halâs: kurtulma, kurtuluşa erme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[TD]hâlik: helâk olan, yok olma özelliği taşıyan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarsız: irade dışı
[/TD]
[TD]inhiraf etmek: doğru yoldan sapmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizar etmek: beklemek
[/TD]
[TD]kafile: grup, topluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı kal: söz ile anlatım
[/TD]
[TD]meftun: düşkün
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekkâr: düzenbaz, hileci
[/TD]
[TD]mekân: yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melce: sığınak
[/TD]
[TD]mence: kurtulacak yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: yer, mekân
[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsiyet: günah, isyan
[/TD]
[TD]nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nidâ: sesleniş
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at: hız
[/TD]
[TD]teveccüh etmek: yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşyîci: cenazeyi kabre getiren
[/TD]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:52 #794937Anonim
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.
“Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلاَمِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلاَمِ فِى اْلاٰخِرَةِ وَفِى الْقَبْرِ: اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ 1[NOT]Dipnot-1 Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah’ın Resulüdür.
[/NOT]
[TABLE] [TR]
[TD]Deyyân: herkesin hakkını ve hesabını en iyi bilen Allah
[/TD]
[TD]Erhamürrâhimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Habib: Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (a.s.m.)
[/TD]
[TD]Hannân: rahmetinin en hoş cilvelerini gösteren ve çok merhametli olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Kerîm: her şeyi yaratan ve sonsuz cömertlik sahibi olan Allah
[/TD]
[TD]Mennân: ihsanı bol olan ve çok nimetler veren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
[/TD]
[TD]Rabb-i Rahîm: her bir varlığa merhamet ve şefkat gösteren ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz
[/TD]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[TD]abd: kul
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alîl: hasta, hastalıklı
[/TD]
[TD]avdet etmek: geri gelmek, dönmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh: Allah’ın yüce katı
[/TD]
[TD]el-aman el-aman: “imdat imdat” anlamına gelen ve yardım dilemeyi ifade eden söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler
[/TD]
[TD]gafil: duyarsız, umursamaz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]hak: doğru gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatîat: yanlışlar, hatâlar
[/TD]
[TD]illet: hastalık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak
[/TD]
[TD]kemâl-i rahmet: mükemmel bir şefkat ve merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık
[/TD]
[TD]masnu: sanatla yapılmış, sanat değeri yüksek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağfiret etmek: bağışlamak
[/TD]
[TD]melce: sığınak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâbud: ibadet edilen
[/TD]
[TD]müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsin: yaşlı, ihtiyarlamış
[/TD]
[TD]müsi’: kötülük eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nedamet etmek: pişman olmak
[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[TD]seyyid: efendi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazarru ve niyaz: dua etme, yalvarıp yakarma
[/TD]
[TD]vesile: aracı, vasıta
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zelîl: alçak, aşağı
[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsi: isyan eden
[/TD]
[TD]İlâhî: ey Allah’ım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şakî: eşkıya, haydut
[/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şân: yücelik, azamet
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Temmuz 2011: 09:54 #794940Anonim
ON ÜÇÜNCÜ NOTA
Medar-ı iltibas olmuş olan beş meseledir.
BİRİNCİSİ: Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. Edebü’d-Din ve’d-Dünya risalesinde vardır ki:
Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki:
اِنَّ ِللهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ 1Yani, “Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.”
Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.
Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:
“Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.”
O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.”
İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.
[NOT]Dipnot-1 Maverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn s. 12; Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’ 11:113; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 4:12; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs 1:344; İbni Hacer, el-İsâbe 4:764.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Celâleddin-i Harzemşah: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cengiz: (bk. bilgiler – Cengiz Han)
[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Edebü’d-Din ve’d-Dünya: İmam Maverdi’nin eseri
[/TD]
[TD]Hazret-i İsâ: [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul
[/TD]
[TD]cihad: din uğrunda çaba harcama, savaşma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecel: ölüm vakti
[/TD]
[TD]etbâ: tabi olanlar, emri altındaki kişiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galip: yenen, üstün gelen
[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harb: savaş
[/TD]
[TD]harekât: hareketler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması
[/TD]
[TD]mağlûp eden: yenen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağlûp etmek: yenilgiye uğratmak
[/TD]
[TD]medar-ı iltibas: karıştırma sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzaffer olma: zafer kazanma
[/TD]
[TD]mücahede: cihad etme, mücadele
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâfi: aykırı, zıt
[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[TD]risale: bir konuda kaleme alınmış kitap
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
[/TD]
[TD]surette: şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i edep: edepsizlik
[/TD]
[TD]sırr-ı teslimiyet: Allah’ın kanunlarına teslim olma ve boyun eğmenin içindeki gizli sır
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i hak: hak ve hakikat yolu
[/TD]
[TD]tecrübe etmek: denemek, imtihan etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecrübevâri: imtihan edercesine
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazifedar: görevli
[/TD]
[TD]vüzerâ: vezirler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zat: kişi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
31 Temmuz 2011: 16:41 #794976Anonim
Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenâb-ı Hakka ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,1 وَماَ عَلَى الرَّسُولِ اِلاَّ الْبَلاَغُ olan ferman-ı İlâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü
اِنَّكَ لاَ تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاۤءُ 2sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb-ı Hakkın vazifesidir; Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmazdı.
Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız.
İKİNCİ MESELE: Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o
[NOT]Dipnot-1 “Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir.” Nur Sûresi, 24:54.
Dipnot-2 “Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir.” Kasas Sûresi, 28:56.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun
[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cevşenü’l-Kebîr: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî: Şah-ı Nakşibendî’nin sürekli olarak okuduğu kutsal virdler, zikirler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akîm: neticesiz
[/TD]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’: kısım, parça
[/TD]
[TD]dâî: gerektiren sebep
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’al: fiiller, hareketler
[/TD]
[TD]emr-i İlâhî: Allah’ın emri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman-ı İlâhî: Allah’ın emir ve buyruğu
[/TD]
[TD]fevâid: faydalar, kazançlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler
[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[TD]ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet: esas sebep, maksat
[/TD]
[TD]iltihak: katılmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i mâneviye: manevi güç, moral
[/TD]
[TD]muktedâ-yı küll: herkesin her konuda uyması, örnek alması gereken kişi, Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâfi: aykırı, zıt
[/TD]
[TD]müreccih: tercih ettiren sebep
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşevvik: teşvik edici
[/TD]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netâic: neticeler
[/TD]
[TD]rehber-i ekmel: en mükemmel rehber
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rehber-i mutlak: her bakımdan rehber
[/TD]
[TD]rıza-yı Hak: Allah’ın rızası
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rıza-ı İlâhî: Allah’ın rızası
[/TD]
[TD]sa’y: çalışma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, verim
[/TD]
[TD]semerât: meyveler, neticeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebliğ etmek: bildirmek
[/TD]
[TD]tecrübe: deneme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüp eden: sonuç olarak ortaya çıkan
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhreviye: âhirete ait
[/TD]
[TD]vird: devamlı yapılan zikir
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zat: kişi
[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]ziyadeleşme: fazlalaşma, artma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad-ı mutlak: ilimde üstünlüğü ve öğreticiliği tartışmasız olan kişi, Hz. Muhammed (a.s.m)
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
31 Temmuz 2011: 16:44 #794977Anonim
faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.
ÜÇÜNCÜ MESELE:1 طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ Yani, “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.”
Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin herbirisinin, bir güneş gibi, kalbden Arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez.
İşte, ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için, tasannuâta, tekellüfâta, mânâsız hodfuruşluğa ve birçok müşkilâta düşer.
[NOT]Dipnot-1 Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr 3:338; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübrâ 4:182.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arş: İlâhî kudret ve haşmetin en geniş şekilde tecellî ettiği yer
[/TD]
[TD]Selef-i Salihîn: ilk devir İslâm büyükleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[TD]akis: yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aktab: kutuplar, zamanının en büyük mürşidi olan büyük veliler
[/TD]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[TD]dergâh-ı Ulûhiyet: Allah’ın huzuru
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esas: temel
[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları
[/TD]
[TD]evrad: okunması adet olan dualar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fahir: övünme
[/TD]
[TD]fakr: fakirlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazlî: karşılıksız verilen
[/TD]
[TD]haddinden tecavüz etmemek: haddini bilip sınırı aşmamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, fayda, gaye
[/TD]
[TD]hodfuruşluk: kendini beğendirmeye çalışma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlis: içten
[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
[/TD]
[TD]illet: esas sebep, maksat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltibas etmek: karıştırmak
[/TD]
[TD]kamer: ay
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla
[/TD]
[TD]kıymetten düşme: değersiz olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makamât: dereceler, makamlar
[/TD]
[TD]makamât-ı evliya: velilerin manevî makamları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul edilen
[/TD]
[TD]maksud-u bizzat: asıl gaye
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mervî: nakledilen, rivayet edilen
[/TD]
[TD]merâtip: mertebeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: görüntü
[/TD]
[TD]müreccih: tercih ettiren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsavi: eşit, denk
[/TD]
[TD]müşevvik: teşvik edici
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkilât: zorluk
[/TD]
[TD]nakıs: eksik, noksan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz etmek: yalvarıp yakarmak
[/TD]
[TD]rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]secde etmek: alın üzeri yere kapanmak
[/TD]
[TD]seyyare: gezegen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[TD]talep: istek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasannuât: yapmacık hareketler
[/TD]
[TD]tecavüz etme: haddi aşma, saldırma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekellüfât: zorlama tavırlar
[/TD]
[TD]tenevvü: çeşitlilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vird: devamlı yapılan zikir
[/TD]
[TD]zerre: atom
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrecik: atom
[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.