- Bu konu 37 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Ağustos 2011: 09:46 #795001
Anonim
Elhasıl, hadiste vardır ki:
هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلوُنَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظِيمٍ 1Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.2 İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâsla bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zat bu ihlâslı muhabbeti böyle tabir etmiş:
وَمَآ اَنَا بِالْبَاغِى عَلَى الْحُبِّ رُشْوَةً ضَعِيفٌ هَوًى يُبْغىَ عَلَيْهِ ثَوَابُ 3Yani, “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünkü, mukabilinde bir mükâfat, bir sevap istenilen muhabbet zayıftır, devamsızdır.” Hattâ hâlis muhabbet, fıtrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam mânâsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırr-ı şefkatle, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir. Tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için—Hüsrev’in müşahedesiyle—kafasını ite kaptırır.
DÖRDÜNCÜ MESELE: Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve ağaç gibi), doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı
[NOT]Dipnot-1
“İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” bk. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 3:414,4:179, 362.
Dipnot-2 el-Hâkim, el-Müstedrek 4:341; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1:244.Dipnot-3 bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 1:95, 207; ez-Zehebî, Târihu’l-İslâm 103.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]amel: iş, davranış
[/TD]
[TD]batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc edilmek: yerleştirilmek
[/TD]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emr-i İlâhî: Allah’ın emri
[/TD]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler
[/TD]
[TD]fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[TD]halâs: kurtulma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler
[/TD]
[TD]hâlis: içten
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
[/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, irade
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar etme: eriştirme
[/TD]
[TD]medar-ı necat: kurtuluş sebebi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi
[/TD]
[TD]mukabele: karşılık verme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[TD]mânâsıyla: anlamıyla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat: ödül
[/TD]
[TD]müreccah: tercih edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: gözlemleme
[/TD]
[TD]netice: sonuç, son
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası
[/TD]
[TD]saadet-i uhreviye: âhiret hayatındaki mutluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı şefkat: şefkatin içinde gizli olan sır
[/TD]
[TD]tabir etmek: açıklamak, ifade etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talep: istek
[/TD]
[TD]tereccuh etmek: üstün gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[TD]valide: anne
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife-i İlâhiye: İlâhi görev
[/TD]
[TD]zat: kişi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:49 #795002Anonim
hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillâh de, al.
Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü 1 وَلاَ تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz” demektir.
O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaçsan, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhiyenin elini gör, şükürle öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’amdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.
Esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, iktiran tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor.
Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.
Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.
[NOT]Dipnot-1 “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin!” En’âm Sûresi, 6:121.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Bismillâh: Allah’ın adıyla
[/TD]
[TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik
[/TD]
[TD]binaen: dayanarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cetvel: su kanalı
[/TD]
[TD]esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren
[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, tercih etme
[/TD]
[TD]iktiran: iki şeyin bir arada bulunması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet: esas sebep
[/TD]
[TD]illet-i hakikî: gerçek sebep
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’âm: nimetlendirme
[/TD]
[TD]kaide: kural, prensip
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi
[/TD]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağlâta: aldatmaca
[/TD]
[TD]meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen, anılan
[/TD]
[TD]mukaddemât: başlangıçta olan şartlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukarin: beraber, bağlantılı
[/TD]
[TD]mâdum: yok, hiç olmuş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı işarî: işaret edilen anlam
[/TD]
[TD]mânâ-yı sarih: açık anlam
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan
[/TD]
[TD]perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti
[/TD]
[TD]tabir edilmek: ifade edilmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek
[/TD]
[TD]tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm: kuruntu
[/TD]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık
[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: dış görünüşte
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerâit: şartlar, belirtiler
[/TD]
[TD]şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:50 #795003Anonim
Meselâ, Risale-i Nur’un şakirtleri içinde Cenâb-ı Hakkın nimetlerine mazhar bazı zatlar (Hüsrev, Refet gibi), iktirânı illetle iltibas etmişler, Üstadına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki, Cenâb-ı Hak onlara ders-i Kur’ânîde verdiği nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş.
Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyleyse onun ifadesi, istifademize illettir.”
Ben de derim: Ey kardeşlerim! Cenâb-ı Hakkın bana da, sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş. İki nimetin illeti de rahmet-i İlâhiyedir. Ben de sizin gibi, iktirânı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirtlerine çok minnettarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: “Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir biçare nasıl hizmet edecekti?” Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz.
Bu Dördüncü Meselede gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.BEŞİNCİ MESELE: Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir nevi şirk-i hafîye yol açar.
Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Refet: (bk. bilgiler – Refet Barutçu)
[/TD]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biçare: çaresiz
[/TD]
[TD]cemaat: topluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ders-i Kur’ânî: Kur’ân dersi
[/TD]
[TD]enâniyet: benlik, gurur
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: değer, üstünlük
[/TD]
[TD]fethetmek: ele geçirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
[/TD]
[TD]ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasene: iyilik
[/TD]
[TD]hâsıl olan: meydana gelen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifade: konuşma, hakikatleri dile getirme
[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak
[/TD]
[TD]iktirân: iki şeyin bir arada bulunması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet: esas sebep
[/TD]
[TD]iltibas: karıştırma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal
[/TD]
[TD]masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden
[/TD]
[TD]menba: kaynak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendisini borçlu saymak
[/TD]
[TD]mukarenet: yan yana olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffakiyet: başarı
[/TD]
[TD]muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yolu gösteren
[/TD]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice: son, sonuç
[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan
[/TD]
[TD]nimet-i ifade: ifade etme, söyleyebilme nimeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i istifade: bir şeyden yararlanabilme nimeti
[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz şefkati
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]reis: başkan
[/TD]
[TD]sa’y: çalışma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etme: gönderme
[/TD]
[TD]tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki etmek: kabul etmek
[/TD]
[TD]terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal
[/TD]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaptetmek: el koymak
[/TD]
[TD]zat: kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulüm: haksızlık
[/TD]
[TD]ümmî: okuma-yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi
[/TD]
[TD]şakirt: öğrenci, talebe
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:52 #795004Anonim
gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir.
Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir, Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.
Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazarla, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.
ON DÖRDÜNCÜ NOTA
Tevhide dair dört küçük remizdir.
BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celb olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mucizekârdır?
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Endülüs: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sibirya: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Yemen: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[TD]aksedilme: yansıtılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb olmak: bir yerden getirilmek[/TD]
[TD]cenup: güney[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher: değerli taş[/TD]
[TD]dikkat-i nazar: dikkatle bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]divanelik: akılsızlık[/TD]
[TD]esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyiz: mânevî gıda, bereket[/TD]
[TD]füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler[/TD]
[TD]garip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garp: batı[/TD]
[TD]hararet: ısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harici: dış[/TD]
[TD]hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim-i mucizekâr: her şeyi mucize olan ve her şeyi emri altında bulunduran[/TD]
[TD]hâlis: içten, samimi, saf, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad etme: doğru yolu gösterme[/TD]
[TD]kasır: saray[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı[/TD]
[TD]kâmil: manevî mertebelerde yükselip olgunlaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]makam: derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma[/TD]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan[/TD]
[TD]minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mir’ât-ı ruh: ruh aynası[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkes: yansıma yeri[/TD]
[TD]mürid: bir mürşide talebe olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yolu gösteren[/TD]
[TD]müşahede etme: gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri[/TD]
[TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remiz: işaret[/TD]
[TD]safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf edilen: kullanılan[/TD]
[TD]telâkki edilen: kabul edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]vesilelik: aracılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Çin: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi[/TD]
[TD]şark: doğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şimal: kuzey[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:55 #795005Anonim
İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.
İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zat olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sayfa, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zat olabilir. Öyleyse, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.
İKİNCİ REMİZ: Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedit bir hisle onun muhafazasına çalışır—tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh, güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derk etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görünen güneş, âyineye tâbi değil, bekàsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekàsı onunla değil; belki âyinenin hayattar parlamasının bekàsı, güneşin cilvesine tâbidir.
Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedit bir muhabbet-i bekà, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil. Belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâlin cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; يَابَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى 1 de. Yani, madem Sen varsın ve bâkisin. Fenâ ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!
[NOT]Dipnot-1 Bâkî olan sadece Odur.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Bâkî-i Zülcelâl: kendi varlığı sonsuz olan, sınırsız heybet ve haşmet sahibi olan Allah
[/TD]
[TD]Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât: Allah
[/TD]
[TD]acib: hayret verici, şaşırtıcı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik
[/TD]
[TD]aktâr: bölgeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâka: ilişki
[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü
[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâhet: aptallık
[/TD]
[TD]bâki: devamlı olan, sonsuz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma
[/TD]
[TD]derk etmek: anlamak, algılamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonsuzluk
[/TD]
[TD]ebleh: ahmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]edvâr: devirler, dönemler
[/TD]
[TD]ehemmiyet: değer, önem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek
[/TD]
[TD]ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: son bulma
[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halâskâr: kurtarıcı
[/TD]
[TD]hayattar: canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak
[/TD]
[TD]hüviyet: temel, özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intişar etmek: yayılmak
[/TD]
[TD]istidad: kabiliyet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray
[/TD]
[TD]kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasır: saray
[/TD]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medet: yardım
[/TD]
[TD]melce: sığınak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: konaklama yeri
[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet-i bekà: sonsuz yaşamayı sevme, arzu etme
[/TD]
[TD]mâbûd: kendisine ibadet edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: bir şeyin sahibi
[/TD]
[TD]mütevakkıf: bağlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağlantı
[/TD]
[TD]remiz: işaret
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray
[/TD]
[TD]semâ: gökyüzü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[TD]tabi: bağlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek
[/TD]
[TD]ukbâ: ahiret, öbür dünya
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
[/TD]
[TD]âlem: dünya
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i ervah: ruhlar âlemi
[/TD]
[TD]âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: şiddetli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:56 #795006Anonim
ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:
Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.
Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.
Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.
DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr‑ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.
Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki
[TR]
[TABLE]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah[/TD]
[TD]ağleb: çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]dane: tane, tohum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün[/TD]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
[TD]garip: şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gark olmak: boğulmak[/TD]
[TD]gayr-ı mevcut: var olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet[/TD]
[TD]hakikat-i vücud: varlığın gerçek yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki[/TD]
[TD]hat: çizgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazer et: dikkatli ol[/TD]
[TD]hissiyat: hisler, duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hal[/TD]
[TD]in’ikâs etmek: yansımak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiab etme: içine alma, kaplama[/TD]
[TD]kuvve-i hafıza: hafıza duyusu, bellek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[TD]letâif: ruhtaki ince duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtife: ruhtaki ince duygu[/TD]
[TD]mahiyet: temel yapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: ev, mekan[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdum: yok, hiç olmuş[/TD]
[TD]mânevî: mânâya ait, maddî olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remiz: işaret[/TD]
[TD]sahaif-i ömür: ömür sayfaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahife-i a’mâl: amellerin kaydedildiği sayfa[/TD]
[TD]satıh: yüzey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i hareket: hızlı hareket[/TD]
[TD]sıklet: ağırlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
[TD]tasavvur etme: düşünme, hayal etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[TD]zerrecik: atom[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 09:59 #795007Anonim
hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.
Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ 1 kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
ON BEŞİNCİ NOTA
Üç meseledir.2
BİRİNCİ MESELE: İsm-i Hafîzin tecellî-i etemmine işaret eden
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ 3âyetidir. Kur’ân-ı Hakîmin bu hakikatine delil istersen, Kitab-ı Mübînin mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sayfalarına baksan, ism-i Hafîzin cilve-i âzamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-i kübrâsının nazîresini çok cihetlerle görebilirsin.
Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı, karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra, mizansız ve eşyayı fark etmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit suyla sula.
Sonra, senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak. İsrâfilvâri melek-i
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
Dipnot-2 On Beşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Meseleleri, Yirmi Dördüncü Lem’a’dır. Üçüncü Mesele ise Barla Lâhikası’nda yer almaktadır.
Dipnot-3 “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür.” Zilzal Sûresi, 99:7-8.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kitab-ı Mübîn: kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah’ın kudretine ait nizam ve intizam kanunlarını içeren manevi kitap
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]berk: şimşek
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma
[/TD]
[TD]cismâniyet: maddî varlığı olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cismânî: maddî yönü olan
[/TD]
[TD]câmid: cansız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i hayat: hayat alanı
[/TD]
[TD]derece-i hayat: hayat derecesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin, mesela
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek ve doğru
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i kübrâ: en büyük gerçek
[/TD]
[TD]hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânî: canlı
[/TD]
[TD]ism-i Hafîz: herşeyi koruyan, bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden anlamına gelen Allah’ın bir ismi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabza: avuç
[/TD]
[TD]kelime-i kudsiye: kutsal cümle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mistar: cetvel, şablon
[/TD]
[TD]mizansız: ölçüsüz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: farklı
[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, farklı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazîre: benzer
[/TD]
[TD]nev/nevi: çeşit, tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nota: bildiri
[/TD]
[TD]sandukça: küçük sandık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senevî haşir: yıllık haşir; bitkilerin bahar mevsiminde yeniden dirilip toplanmaları
[/TD]
[TD]tecellî-i etemm: noksansız tecelli, eksiksiz yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm: kuruntu
[/TD]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren
[/TD]
[TD]âlem-i nur: nur âlemi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[TD]âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İsrâfilvâri: dört büyük melekten olan Hz. İsrâfil gibi [bk. bilgiler – İsrâfil (a.s.)]
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 10:03 #795008Anonim
ra’d, baharda, nefh-i sur nev’inden yağmura bağırması, yeraltında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîzin tecellîsi altında, kemâl-i imtisalle, hatasız olarak, Fâtır-ı Hakîmden gelen evâmir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki, onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kast, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünkü, görüyorsun ki, o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor.
Meselâ bu tohumcuk bir incir ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîmin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçekle, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar.
Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sümbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvânî hayat mertebesine terakki etsinler.
Ve hâkezâ, kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. 1 فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîzin cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor.
İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyetin tecellî-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir.
[NOT]Dipnot-1 “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?” Mülk Sûresi, 67:3.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah
[/TD]
[TD]Zât-ı Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan Zât, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basiret: görme
[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]defnedilen: gömülen
[/TD]
[TD]evâmir-i tekviniye: kainatta geçerli olan kanunlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galat: hata
[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması
[/TD]
[TD]hayvânî: hayvansal, canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma
[/TD]
[TD]hikmet: bir gayeye yönelik olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: bunun gibi
[/TD]
[TD]ihsan: bağış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltibassız: karıştırmadan
[/TD]
[TD]imtisal etmek: emre uymak, boyun eğmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etme: ortaya çıkma, gelişme
[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih, seçme gücü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irsiyet: soydan gelen, miras olarak kalan
[/TD]
[TD]ism-i Hafîz: Cenab-ı Hakk’ın yarattığı her şeyi muhafaza eden, koruyan anlamına gelen ismi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabza: avuç
[/TD]
[TD]kast: amaç, hedef
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[TD]kemâl: olgunluk, mükemmellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i imtisal: tam ve mükemmel bir şekilde emre uyma
[/TD]
[TD]kıyamet: dünyanın yıkılıp, âhiret hayatının başlaması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melek-i ra’d: gök gürültüsüyle görevli melek
[/TD]
[TD]mertebe: derece
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: korumak, saklamak
[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenevvi: çeşitli
[/TD]
[TD]nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefh-i ruh: ruhun üflenmesi
[/TD]
[TD]nefh-i sur: kıyamet koptuktan sonra Hz. İsrafil’in Sur’a üflemesi ve haşir meydanında insanların ve diğer canlıların diriltilmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi
[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşir: yayılma
[/TD]
[TD]nimet: iyilik, lütuf
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sureten: görünüşte
[/TD]
[TD]surette: şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma
[/TD]
[TD]tecellî-i ekber: en büyük tecelli, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temayüz etmek: ayrıcalıklı olmak, ayrılmak
[/TD]
[TD]terakki etmek: ilerlemek, yükselmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevfik-i hareket: uygun hareket
[/TD]
[TD]şuur: bilinç, anlayış
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TABLE]
[TR]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ağustos 2011: 10:08 #795009Anonim
Evet, bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki, ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan, emanet-i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef’âl ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemâl-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek.
Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.
İşte, hafîziyetin cilve-i kübrâsına ve mezkûr âyetin hakikatine şahitler had ve hesaba gelmez. Bu meseledeki gösterdiğimiz şahit, denizden bir katre, dağdan bir zerredir.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ1

[NOT]Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]akvâl: sözler, laflar
[/TD]
[TD]amel: iş, davranış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü
[/TD]
[TD]azîm: büyük, yüce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[TD]cilve-i kübrâ: en büyük cilve, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonsuzluk
[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl: fiiler, davranışlar
[/TD]
[TD]ehemmiyet: önem, değer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emanet-i kübrâ: büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler
[/TD]
[TD]fâni: geçici olan, ölümlü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galat: hata
[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek mahiyet, içinde gizli gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halife: temsilci, bir kişi ve mekân adına hareket eden
[/TD]
[TD]hamele: taşıyan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasenat: iyi ameller, hayırlar
[/TD]
[TD]hâşâ: asla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet-i katıa: kesin delil
[/TD]
[TD]katre: damla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i dikkat: tam ve eksiksiz dikkat
[/TD]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meb’us: gönderilmiş, görevli
[/TD]
[TD]mecmua: düzenlenmiş şey, kitap
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen, zikredilen
[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhasebe: hesaba çekilme
[/TD]
[TD]namzet: aday
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: yayımlamak, basmak
[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyiat: günahlar, kötülükler
[/TD]
[TD]taltif: iyilik ve güzellikle muamele etme, ödüllendirme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teksir: çoğaltma
[/TD]
[TD]tesir: etki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom
[/TD]
[TD]zâil: geçip gidici, yok olucu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyâ: “acaba mümkün mü?” anlamında şüphe bildiren ünlem edatı
[/TD]
[TD]şekavet-i daime: sürekli bedbahtlık, hiç bitmeyen sıkıntı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.