- Bu konu 43 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Temmuz 2012: 11:49 #677765
Anonim
Nübüvvet hakkında﴿ وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاۤءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
1 ﴾
Mukaddeme
Gayet kısa bir meâli: Yani, “Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur’ân’da bir şüpheniz varsa, Kur’ân’ın mislinden bir sûre yapınız. Hem de, Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muinlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sâdık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur’ân’ın mislinden bir sûre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde—zaten getiremezsiniz ya—öyle bir ateşten sakınınız ki, odunu, insanlar ile taşlardır.”
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi Kur’ân-ı Kerimin takip ettiği esas maksat dörttür. Birinci maksadı olan “tevhid”, evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de, ikinci maksat olan “nübüvvet” beyan ve izah edilmiştir. Yalnız birşey var ki, bu âyet, nübüvvet-i Muhammediyenin (a.s.m.) ispatı hakkındadır; nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksat, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz’îde dahildir. Cüz’înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur. Bu âyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvvetini, en büyük mu’cizesi olan i’câz-ı Kur’ân’dan bahisle ispat ediyor.
O Zâtın (a.s.m.) nübüvvetine dâir delâil başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada, yalnız bir kısmını hülâsaten “altı mesele” zımnında beyan edeceğiz.
[NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:23-24.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]abd: kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[TD]cüz’î: ferd, belirli bir sınıfı oluşturan her bir ferdi, bireyi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil: deliller[/TD]
[TD]hülâsaten: özet olarak, kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inzal etme: indirme[/TD]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu[/TD]
[TD]küllî: tür, cins; belirli bir sınıfa ait bireylerin tamamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
[TD]misil: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muin: yardımcı[/TD]
[TD]mukaddeme: başlangıç, giriş, hazırlık, önsöz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kişi veya kişilerle sınırlanmamış, genel[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müracaat: başvurma[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği[/TD]
[TD]nübüvvet-i mutlaka: genel olarak peygamberlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: mektup, küçük kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü[/TD]
[TD]sâdık: doğru, bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyi bir olan Allah’a ait kılma ve her şeyi Ona verme[/TD]
[TD]zımnında: içinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şüheda: şahitler, tanıklar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Temmuz 2012: 11:52 #805561Anonim
BİRİNCİ MESELEEnbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında—yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla—yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh, nübüvvet mertebesine nail olanların heyet-i mecmuası, mu’cizeleriyle ve sair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kal ile, nev-i beşerin sinni, kemale geldiğinde “Üstadü’l-Beşer” ünvanını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (a.s.m.), bütün mu’cizeleriyle Sâniin vücut ve vahdetini, nurlu bir burhan olarak âleme ilân etmiştir.
İKİNCİ MESELE
O zâtın (a.s.m.) evvel ve âhir bütün ahvâl ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, herbir hareketi, herbir hali harikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: “Ğar” meselesinde, Ebu Bekri’s-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda
لاَ تَخَفْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir” diye Ebu Bekri’s-Sıddık’a verdiği tesellî ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddütsüz gösterdiği vaziyet, elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlıkına itimad ettiğine güneş gibi bir burhandır.Kezalik, saadet-i dareyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Ebu Bekri’s-Sıddık: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekmel: en mükemmel[/TD]
[TD]enbiya-i sâlifin: daha önce gelmiş peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halâs: kurtuluş[/TD]
[TD]harekât: hareketler, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici [/TD]
[TD]havf: korku[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazret: saygıdeğer (saygı maksadıyla kullanılan bir ifadedir) [/TD]
[TD]heyet-i mecmua: bir topluluğu oluşturan bireylerin hepsi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husûsât: hususlar, konular [/TD]
[TD]ilân-ı şehadet: şahitliğini bildirme, duyurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itimad: güvenme, dayanma[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: olgunluk[/TD]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl ve kal: söz ve hâl dili[/TD]
[TD]medar: sebep, dayanak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam [/TD]
[TD]metanet: sağlamlık, dayanıklılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamele: davranış, iş[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstesna: ayrı, hariç, dışında[/TD]
[TD]nail olmak: erişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanoğlu, insanlık türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[TD]sair: diğer, başka [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sin: yaş[/TD]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk-ı nübüvvet: peygamberliğin doğruluğu[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavk-ı beşer: insanın takati, gücü [/TD]
[TD]teftiş: inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesir: etki[/TD]
[TD]vücut ve vahdet: Allah’ın varlığı ve birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Üstadü’l-Beşer: bütün insanlığın üstadı, hocası; Hazret-i Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: bir peygamberin tebliğe memur olduğu fertlerin hepsi [/TD]
[TD]Ğar meselesi: Mağara olayı; Hz. Peygamberin (a.s.m.) Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında “Sevr Mağarası”na sığınmaları hadisesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecaat: yiğitlik, cesaret[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 11:54 #805562Anonim
ettiği kavaidin, hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.İhtar: O zâtın (a.s.m.) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse, heyet-i mecmuası onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder.
ÜÇÜNCÜ MESELE
O zâtın (a.s.m.) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız.
Birinci sahife: O Hazretin zâtıdır. Fakat bu sahifeyi mütalâadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır.
Birinci nükte: لَيْسَ الْكُحْلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani, fıtrî karagözlülük, sun’î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani, yapma ve sun’î olan birşey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun’îliğin yanlışlıkları, onun ahvalinden, etvârından belli olacaktır.İkinci nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü nükte: Mütenâsip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celb ederler, aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
Dördüncü nükte: Cemaatte olan kuvvet fertte yoktur. Meselâ, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o Zâtın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı ve sair ahvâli, onun pek büyük, azîm ve ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini “Muhammedü’l-Emîn” ile lâkaplandırmışlardır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Muhammedü’l-Emîn: “güvenilir Muhammed” mânâsında Peygamberimize (a.s.m.) verilen bir ünvan[/TD]
[TD]ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etme: çekme[/TD]
[TD]cemaat: topluluk, grup[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezbe: çekme, çekicilik[/TD]
[TD]etvâr: tavırlar, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk ve gerçekçilik[/TD]
[TD]harekât: hareketler, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazret: saygıdeğer; hürmet ve saygı maksadıyla kullanılan bir ifade[/TD]
[TD]heyet-i mecmua: bir topluluğu oluşturan bireylerin tamamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı[/TD]
[TD]ittihad: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaim olma: bir şeyin yerine geçme, konma[/TD]
[TD]kavaid: kurallar, prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kizb: yalan[/TD]
[TD]kâmil: olgun, mükemmelliğe ulaşmış, eksiksiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar-ı kabul: kabul görme, kabul edilme[/TD]
[TD]meyil: eğilim, arzu, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muttasıl: yapışık, bitişik[/TD]
[TD]mütalâa: dikkatlice okuma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenasip: birbirine uygun[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sun’î: yapma, yapmacık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sîret: ahlâk, karakter[/TD]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk-ı nübüvvet: peygamberliğin doğruluğu[/TD]
[TD]tabiî: doğal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarihçe-i hayat: hayat hikâyesi[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temayül: birbirine eğilim gösterme, ilgi ve istek duyma[/TD]
[TD]teşkil etme: oluşturma, meydana getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]urgan: kalın ip[/TD]
[TD]yekdiğer: birbirine, herbiri diğerine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler; bir şeyden ortaya çıkan neticeler, haller [/TD]
[TD]şehadet etmek: şahidlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 11:55 #805563Anonim
Malûmdur ki, bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet, melâike, ulüvv-ü şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler.Kezalik, bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zât, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem eden bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?
Hülâsa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir burhandır.
Ve keza, o Zâtın (a.s.m.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.
Ve keza, yaş kırka baliğ olduğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun, rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu Zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb-ı azîmi âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celp ve cezb ettiren, o Zâtın (a.s.m.) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi. Demek o Zâtın (a.s.m.) sıdk ve emaneti, dâvâ-yı nübüvvetine en büyük bir burhan olmuştur.
DÖRDÜNCÜ MESELE
İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mâzi, yani Zaman-ı Saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o Zâtın sıdk-ı nübüvvetine birer burhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[TD]baliğ olma: erişme, ulaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]behemehal: ister istemez, elbette, mutlaka[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celp ve cezb ettirme: kendine çekmek[/TD]
[TD]cem etme: toplama, bir araya getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik dâvâsı, iddiası[/TD]
[TD]emanet: güvenilir olma; kendisine bırakılan her türlü emaneti koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya-yı sâlifîn: daha önce gelmiş peygamberler[/TD]
[TD]evvel: ilk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenalık: kötülük[/TD]
[TD]hasis: alçak, rezil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar, şeref[/TD]
[TD]husul: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi olma: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]hülâsa: özetle, kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hıyanet: hainlik, ihanet[/TD]
[TD]iffet: namus, haramdan korunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtizac: birleşme, kaynaşma[/TD]
[TD]inkılâb-ı azîm: büyük değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: tertip, düzen[/TD]
[TD]izzet-i nefis: insanın vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]iştihar etme: meşhur olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemal-i istikamet: tam bir doğruluk üzere olma[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, öyle de[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece [/TD]
[TD]kizb: yalan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meleke: alışkanlık[/TD]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]metanet: sağlamlık, kararlılık[/TD]
[TD]meyl: eğilim, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâzi: geçmiş zaman, dönem[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peydâ etmek: kazanmak[/TD]
[TD]rüsûh: kökleşme, sağlamlaşma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saika: sevk, sevk edici[/TD]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk-ı nübüvvet: peygamberliğin doğruluğu[/TD]
[TD]tabiat: yaratılış, karakter, mizaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tenezzül: inme, alçalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulüvv-ü şan: şanın yüceliği[/TD]
[TD]vakar: ağırbaşlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı Saadet: mutluluk devri, Resul-i Ekrem (a.s.m.) ve Ashabının yaşadığı dönem [/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[TD]ıttırad: sürekli bir düzen üzere olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecaat: yiğitlik, cesurluk[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 11:56 #805564Anonim
Birinci nükte: İnsan, bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taallûk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vakıf olduktan sonra dâvâsını o esaslara bina etmesi, o fende mâhir ve mütehassıs olduğuna delildir.İkinci nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki, âdi bir insan da olsa, hattâ çocuk da olsa, hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir dâvâ hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez. Acaba, pek büyük bir haysiyet sahibi, âlem-şümul bir dâvâda, pek inatlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmî, yani okur-yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşir ve ilân etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi, o meselenin Allah’tan olduğuna da bir burhan olmaz mı?
Üçüncü nükte: Malûmdur ki, medenî insanlarca malûm ve melûf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki, bedevîlerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvâlinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlarla görüşmelidir. Zira onların ahvâlini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.
Dördüncü nükte: Ümmî bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashih ederse, o adamın bu harika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma bak ki, o zât, herkesçe müsellem ümmîliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi, Kur’ân’ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilân etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar-ı dikkatini celb eden
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Muhammed-i Arabî: Araplar arasından çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etme: açıklama, anlatma[/TD]
[TD]beyne’l-ulema: âlimler arasında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[TD]cumhur: çoğunluk, genel, umum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: ilim, ilim dalı[/TD]
[TD]fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı, karakteri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: şeref, itibar[/TD]
[TD]idrâk: anlayış, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf: fikir ayrılığı, uyuşmazlığı[/TD]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: fikir, görüş birliği[/TD]
[TD]kavim: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemal-i ciddiyet: tam bir ciddiyet[/TD]
[TD]kesretli: çok, kalabalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malumât: bilgiler[/TD]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melûf: alışılmış[/TD]
[TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakeme etmek: akıl yürütme, karşlaştırma[/TD]
[TD]muhalefet etme: karşıt olma, aykırı hareket etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâhir: maharetli, usta[/TD]
[TD]münakaşa: tartışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsellem: herkesçe kabul edilen, şüphesiz kabul edilmiş[/TD]
[TD]mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etme: seyretme, gözlemleme[/TD]
[TD]nazar-ı dikkati celb etme: dikkatini çekme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşir: yayma[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[TD]taallûk etmek: ilgili olmak, ait olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tashih: düzeltme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulema: âlimler, ilim adamları[/TD]
[TD]vakıf olmak: bir işte yeterli derecede bilgi ve beceriye sahip olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehbî: Allah vergisi, bağış ve ikramı[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, zayıf[/TD]
[TD]âdi: basit, sıradan, normal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[TD]âlem-şümul: evrensel, bütün cihanı kaplayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 11:57 #805565Anonim
dâvâ-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne’l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilâflı olanı da tashih edip dâvâsına mukaddeme yapmıştır. Sanki o Zât, vahy-i İlâhînin mâkesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binaenaleyh, o Zâtın bu hali, onun bir mu’cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, o Zâtın nübüvvetini ispat eder.
BEŞİNCİ MESELE
Asr-ı Saadete ve bilhassa Ceziretü’l-Arab meselesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.Birinci nükte: Âlemce malûmdur ki, az bir kavmin âdetlerinden, hakîr, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz’î zayıf huylarını ref etmek, büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır. Acaba, hâkim olmamakla beraber, az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıp, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref ve kalblerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terk ettiren, hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zât harikulâde olmaz mı?
İkinci nükte: Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi, teşekkülü, büyümesi tedricîdir.
Ve keza, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi, yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır. Acaba, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî-mânevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Ceziretü’l-Arab: Arap yarımadası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Arabî: Araplar arasında dünyaya gelen Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[TD]asr-ı Saadet: mutluluk asrı; Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyne’l-enbiya: peygamberler arasında[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def’aten: birden bire, âniden[/TD]
[TD]dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik dâvâsı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esasat-ı âliye: yüksek esaslar, hakikatler[/TD]
[TD]galebe: üstün gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîr: küçük, kıymetsiz, basit [/TD]
[TD]harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim: yönetici, idareci[/TD]
[TD]hâvi olma: içine alma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf: değişiklik, farklılık[/TD]
[TD]istimrar etme: devam etme, süregelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: görüş, fikir birliği[/TD]
[TD]kavim: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesretli: çok sayıda, kalabalık[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, öyle de[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[TD]medeniyet-i İslâmiye: İslâm medeniyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miskin: zavallı, muhtaç[/TD]
[TD]mukaddeme: başlangıç, hazırlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutaassıp: tutucu, aşırı bağlı[/TD]
[TD]mu’cize. Allah tarafından peygamberlere verilen ve benzerini meydana getirmekten başkalarını aciz bırakan olağanüstü hal ve hareket: (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkes: yansıma yeri, ayna[/TD]
[TD]mütevakkıf: –a bağlı olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet derecede: son derece[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüfuz etme: içe geçme, işleme[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peydâ etme: meydana gelme, kazanma[/TD]
[TD]ref’: kaldırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüsuh: kökleşme, güçlenme[/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tashih: düzeltme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayyetme: atlama, aşma, geçme[/TD]
[TD]tedricî: derece derece, yavaş yavaş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
[TD]tesis etmek: kurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkül: oluşum[/TD]
[TD]teşkil etme: meydana gelme, oluşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahy-i İlâhî: Allah tarafından vahiy ile gelen şeyler[/TD]
[TD]zelil: aşağı, düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdet: alışkanlık, huy[/TD]
[TD]şahs-ı mânevî: mânevî kişilik, tüzel kişilik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 11:59 #805566Anonim
edip maddî-mânevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, harikulâdeliği değil midir?
Üçüncü nükte: Evet, kahır ve cebirle zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icrâ-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, en büyük harika olmakla, ancak nübüvvetin hassalarından olabilir.Dördüncü nükte: Evet, tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-ı hakikatten muktebes harikulâde bir mu’cizedir.
Evet, Asr-ı Saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi! Asr-ı Saadette İslâmiyetin doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılâp hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi? Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:
1. Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki, parmakla gösterilen en büyük bir dâhi, ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir
[TABLE]
[TR]
[TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
[TD]ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]baliğ olma: varma, ulaşma[/TD]
[TD]bâtınen: iç yüzü itibariyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cebir: zorla iş yaptırma[/TD]
[TD]cevher-i insaniyet: insanlık cevheri, özü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ceyb-i kalb: kalb cebi, gözü[/TD]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr-ı âmme: genel düşünce, kamuoyu[/TD]
[TD]galebe: üstün gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici[/TD]
[TD]harikulâdelik: olağanüstülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haslet: huy, karakter[/TD]
[TD]hassa: nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hile: aldatma[/TD]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: hükümranlık, egemenlik[/TD]
[TD]hürriyet-i kelâm: ifade hürriyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibkà: devam ettirme, sürdürme[/TD]
[TD]icrâ-yı tesir: tesir meydana getirme, tesir etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihya: hayat verme, diriltme[/TD]
[TD]ikaz: uyarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imha ve izale etmek: yok etmek, gidermek[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kabiliyet, meziyet, yetenek[/TD]
[TD]kahr: üstün gelip batırma, helâk etme, zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalbî: kalbe ait, kalple ilgili[/TD]
[TD]mecrâ: kanal, yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhametsizlik: acımasızlık[/TD]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakeme-i akliye: aklî muhakeme, akıl yürütme, düşünme[/TD]
[TD]muktebes: iktibas edilmiş, alıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir olma: üzülme, etkilenme[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüfuz etme: içe geçme, işleme[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruhî: ruhla ilgili[/TD]
[TD]sathî: sığ, yüzeysel [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahakküm: baskı ve zorbalık[/TD]
[TD]tarih-i âlem: dünya tarihi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tatbik: uygulama[/TD]
[TD]tehdit: korkutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesir: etki[/TD]
[TD]tesis: yerleştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir etmek: sergilemek, göstermek[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdanî: vicdanla ilgili[/TD]
[TD]zahiren: dış boyutu itibariyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahirî: görünüşte[/TD]
[TD]âr etme: utanma, utanç duyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şua-ı hakikat: hakikat ışığı, parıltısı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:00 #805567Anonim
hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa’yi hep hebâ olur.2. Tarih bize gösteriyor ki, en büyük bir insan, hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şekavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü’l-Arab memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü’l-Arabı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü’l-Araba git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihap et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve mâneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) o vahşetler zamanında o vahşî bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların, şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o Zâtın yaptığı o cilâ İlâhî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu’cizelerinden biridir.
Ve keza, bir işte muvaffakiyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatini muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem‑i muvafakatla cevap verecektir.
Ve keza, heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh, o cereyanlarda, tevfik-i İlâhînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.
Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki,
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Arabî: Arapların arasından çıkan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[TD]adem-i muvafakat: uyumsuzluk, bağdaşmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehalet: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[TD]cereyan: akım, akıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]filozof: felsefe ile uğraşan, felsefeci [/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik: hakikatler, esaslar[/TD]
[TD]hamiyet-i milliye: millî fedakârlık, milletini koruma duygusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hebâ olma: boşa gitme[/TD]
[TD]heyet-i içtimaiye: sosyal yapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i hürriyet: özgürlük duygusu[/TD]
[TD]hiss-i muhabbet: sevgi hissi, duygusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i uhuvvet: kardeşlik duygusu[/TD]
[TD]hissiyat-ı umumiye: herkeste bulunan hisler, duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissiyat-ı âliye: yüksek hisler, yüce duygular[/TD]
[TD]hârikulâde: olağanüstü, hayranlık verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikaz: uyarma[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intihap etme: seçme[/TD]
[TD]kavim: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb-i muârefe: tanımak, alışkanlık kazanmak[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâyetegayyer: değişmez[/TD]
[TD]mazhariyet: erişme, nail olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı, inanmamakta direnen[/TD]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalefet etme: karşıt olma, aykırı davranma[/TD]
[TD]muvafakat: uygunluk, razı olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffak: başarılı[/TD]
[TD]muvaffakiyet: başarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hâl, fiil ve eser[/TD]
[TD]münasebet peydâ etme: alâka, ilgi kurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsaade: yardım, izin [/TD]
[TD]mütemessik: sıkı sıkıya bağlı, yapışmış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbetinde: oranında[/TD]
[TD]rabıta: bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabit: kesin[/TD]
[TD]safvet: paklık, temizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sa’y: çalışma, emek[/TD]
[TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevfik-i İlâhî: Allah’ın yardımı[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulüm: haksızlık, eziyet, işkence[/TD]
[TD]İlâhî: Allah tarafından olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekavet: mutsuzluk, sıkıntı[/TD]
[TD]şems-i hakikat: hakikat güneşi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:01 #805568Anonim
fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peyda olmuştur.Bundan anlaşılır ki, İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Haşimî Aleyhissalâtü Vesselâma bak. O Zât, ümmîliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken, mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itmi’nan ile büyük bir işe teşebbüs etti, bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı, kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti, vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasaveti ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları, o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Mûsâ gibi, başka zalim devletleri yuttu ve nev-i beşeri istilâ eden zulüm, fesat, ihtilâl, şekavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi. Acaba o zâtın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?
ALTINCI MESELE
Bu mesele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır.
Birinci nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Muhammed-i Haşimî: Haşimoğulları soyundan gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asâ-yı Mûsâ: Hz. Musa’nın mu’cizeli asâsı, bastonu[/TD]
[TD]cevher-i insâniyet: insanlık cevheri, insanı insan yapan hakikat, öz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
[TD]devlet-i İslâmiye: İslâm devleti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecdad: atalar, cedler[/TD]
[TD]efkâr-ı âmme: genel düşünce, kamuoyu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evc-i medeniyet: medeniyetin zirvesi, doruğu [/TD]
[TD]fen: ilim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fesat: bozgunculuk[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: yaratılışa uygun, tabii[/TD]
[TD]galebe çalmak: üstün gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garb: batı[/TD]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[TD]ihlâl: bozma, karıştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: ayaklanma, karışıklık[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ etme: işgal etme, kuşatma[/TD]
[TD]ittisal peydâ olmak: bağ, iletişim kurulma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etme: gösterme, açığa çıkarma[/TD]
[TD]içtimaiyat: toplumsal, sosyal olaylara ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasavet: katılık, sertlik[/TD]
[TD]kemal-i vüsuk ve itmi’nan: tam bir güven, inanç ve kararlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meleke: maharet, beceri[/TD]
[TD]mevki: yer, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyil: eğilim, arzu, istek[/TD]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[TD]muvazene: denge, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman[/TD]
[TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağ, ilişki[/TD]
[TD]saltanat: egemenlik, hâkimiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebkat: daha önce gelme, geçme [/TD]
[TD]sâhir: sihirbaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: huy, karakter[/TD]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesis etmek: kurmak[/TD]
[TD]tevsi ettirme: genişletme, yayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezelzül: sarsıntı[/TD]
[TD]teşkil etme: meydana getirme, oluşturma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
[TD]vikaye: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yegâne: tek, eşsiz[/TD]
[TD]zulüm: haksızlık, eziyet, işkence[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâlim: zulmeden, acımasız[/TD]
[TD]âdât: âdetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmil: sebep[/TD]
[TD]ümmîlik: okuma yazma bilmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şark: doğu[/TD]
[TD]şekavet: mutsuzluk, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:03 #805569Anonim
İkinci nükte: Bazan olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefavit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:Bir adam, düşünmeden, gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözlerle münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur’ân-ı Kerimin fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabil kelâmlardandır.
Üçüncü nükte: Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki, eğer onlar bundan iki üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, harikalardan addedilecekti. Kezalik, kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh, şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur’ân, elbette ve elbette harikadır.
Dördüncü nükte: İrşadın tam ve nâfi olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise, hakaikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me’lûf üslûp ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerim, yüksek hakaikı, müteşâbihat denilen teşbihler, misaller, istiarelerle tasvir edip, cumhura, yani avâm-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.
Ve keza, tekemmül etmeyen avâm-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal
[TABLE]
[TR]
[TD]addedilmek: sayılmak, kabul edilmek[/TD]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[TD]avam: cahil, sıradan halk tabakası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm-ı nas: sıradan halk tabakası[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehl: câhillik, bilgisizlik[/TD]
[TD]cemaat: topluluk, grup[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur: çoğunluk[/TD]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i ilim ve marifet: ilim ve bilgi derecesi[/TD]
[TD]edevât: araçlar, gereçler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]fezleke: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galat: hata, yanlış[/TD]
[TD]garabet: gariplik, hayret vericilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı muntazam: düzensiz[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, esaslar, gerçekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i zâhirî: dış dünyayı gören, algılayan his, duyu; göz gibi[/TD]
[TD]icmal: özetleme, kısa tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme, tebliğ etme[/TD]
[TD]istiare: hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir söz veya kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir söz veya kelime için kullanma san’atı; “arslan” kelimesini “cesur adam” için kullanmak gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[TD]itikad etme: inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: tür, gibi[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maharet: beceri, hüner[/TD]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevki: yer, konum[/TD]
[TD]me’lûf: alışılmış, ülfet edilmiş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münbit: verimli, bereketli[/TD]
[TD]münâsip: uygun, denk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefavit: değişik, farklı farklı[/TD]
[TD]müteşâbihât: Kur’ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâfî: faydalı, yararlı[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sathîlik: yüzeysellik[/TD]
[TD]siyak ve sibak: bir sözün gelişi ve gidişi, sözün öncesinin sonrasına olan uyumu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı hareket: hareket tarzı, davranış şekli [/TD]
[TD]tasavvur etme: düşünme, hayal etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: anlatım, ifade etme[/TD]
[TD]tekemmül: mükemmelleşme, gelişme, olgunlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşbih: benzetme[/TD]
[TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelme: meydana gelme[/TD]
[TD]zer’ etmek: ekmek, dikmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son[/TD]
[TD]âlât: aletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:04 #805570Anonim
ve ipham etmişse de, yine hakikatlere işareten bazı emareler, karîneler vaz etmiştir.Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et.
Şeriat-ı İslâmiye, aklî burhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülâhhasdır. Evet, tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalb, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-cesed, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizâmâtü’l-âlem, hukuk, muamelât, âdâb-ı içtimaiye, vesaire vesaire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir.
Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani, esasları vaz etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akıllara havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile, şu zaman-ı terakkide, en medenî yerlerde, en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh, vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.
Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile, bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle, Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen, Kur’ân’ın hakaikine dikkat ettikten sonra, “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki:
“Evet. Muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.”
Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-ı Kur’âniye tulû ettiği zaman, ateş gibi bütün
[TABLE]
[TR]
[TD]Alman: (bk. bilgiler — Almanya)[/TD]
[TD]Amerika: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Carlyle: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Goethe: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aklî burhan: güçlü ve sarsılmaz, akla ve mantığa uygun kesin delil[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]edib-i şehîr: meşhur edebiyatçı, yazar[/TD]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esasat: esaslar, prensipler[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci [/TD]
[TD]fezleke: özet, sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: içerik[/TD]
[TD]fünun: fenler, bilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fürûât: ayrıntılar, detaylar[/TD]
[TD]hakaik: gerçekler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, esasları[/TD]
[TD]hayatî: hayatla ilgili; can alıcı, önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmal etmek: özetlemek[/TD]
[TD]ihtivâ: kapsama, içine alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ipham: üstü kapalı bırakma, ayrıntıya girmeme[/TD]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karîne: bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, işaret[/TD]
[TD]muamelât (ilmi): ticarî münasebetler, ilişkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[TD]müesses: kurulmuş, kurulu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülahhas: özetlenmiş [/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizâmâtü’l-âlem (ilmi): dünya düzeni, Uluslararası ilişkiler bilimi[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riyazetü’l-kalb (ilmi): kalp terbiyesi, tasavvuf ilmi[/TD]
[TD]siyasetü’l-medeniye (ilmi): kamu idare ve yönetimi ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tazammun etmek: kapsamak, içine almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbîrü’l-cesed (ilmi): bedenin ihtiyaçlarını, tedbir ve düzenini sağlama; beden sağlığı[/TD]
[TD]tedvirü’l-menzil (ilmi): ev idaresi ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tehzibü’r-ruh (ilmi): ruh terbiyesi ilmi; psikoloji[/TD]
[TD]tekemmül: ilerleme, yükselme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiyetü’l-vicdan (ilmi): vicdan terbiyesi[/TD]
[TD]tulû etme: doğma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâkat-i beşeriye: insan takati, gücü[/TD]
[TD]ulûm: ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u esasiye: temel ilimler[/TD]
[TD]vaz etme: koyma, yerleştirme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesaire: ve diğer[/TD]
[TD]zahiren: dış görünüş itibariyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı terakki: ilerleme devri [/TD]
[TD]âdâb-ı içtimâiye (ilmi): toplumsal ahlâk ve sosyal ilişkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i medeniyet: medeniyet âlemi, dünyası[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:06 #805571Anonim
dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü, Nasârâ ve Yahudilerin hurafelerinden birşey çıkmadı.” İşte bu feylesof, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ…فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ
1 ilâ âhir olan âyet-i kerimenin mealini tasdik etmiştir.HAŞİYE-1 S – Gerek Kur’ân-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun, her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir.
C – Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle, münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer edilen fezlekelerdir. Kur’ân veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki, herbir fezleke, me’hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısta olamaz.
Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.
1. Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.
2. İki şahıstan sudur eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın, ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.
3. Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.
4. Eski zamanda nazarî olup, bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.
5. Zamân-ı mâzi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.
[NOT]Dipnot-1 “Haydi onun benzeri bir sûre getirin… Bunu yapamazsanız ki—elbette yapamayacaksınız—yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakınınız.” Bakara Sûresi, 2:23-24.
Haşiye-1 Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismarck gibi, kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşaallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Bismarck: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Carlyle: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Goethe: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Nasâra: Hıristiyanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)[/TD]
[TD]aziz: çok değerli, izzetli, saygın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: ilim, sanat[/TD]
[TD]feylesof: filozof; felsefe ile uğraşan, felsefeci [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: netice, özet[/TD]
[TD]fünun: fenler, ilimler, sanatlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[TD]hâsıl olma: meydana gelme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü isâbet: güzel bir şekilde ve doğru bir tarzda gayeyi gösterme[/TD]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisas: uzmanlık[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]istidat: kabiliyet, ruhî özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimâl: kullanma[/TD]
[TD]kabil: gibi, tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[TD]kıyas etme: karşılaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meleke: kabiliyet, beceri[/TD]
[TD]mevki: konum, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: mânâ, açıklama[/TD]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakeme: bir şeyi karşılaştırarak akıl yürütme, değerlendirme[/TD]
[TD]münbit: verimli, bereketli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâsip: uygun, denk[/TD]
[TD]nazaran: –göre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazarî: teorik[/TD]
[TD]neşrolma: yayınlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sellemehüsselâm: gelişi güzel, rastgele[/TD]
[TD]sudur etme: çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tazammun etmek: içermek, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefavüt etmek: farklı olmak[/TD]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek, olgunlaşmak[/TD]
[TD]zamân-ı mâzi: geçmiş zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zer’ etme: ekme, dikme[/TD]
[TD]zeyl: ilâve, ek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıttıla: bilgi sahibi olma, bilme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 12:08 #805572Anonim
6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.7. Çok ilim ve fenler vardır ki, âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.
8. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvâli göremez.
9. Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.
11. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemâle erer.
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol, bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan, tek başına, ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi… Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle saadet-i dareyni intaç ve nev-i beşerin ahvâlini tanzim eder.
[TABLE]
[TR]
[TD]Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası[/TD]
[TD]addedilmek: sayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]asr: yüzyıl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aziz: izzetli, değerli[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def’aten: birden bire, âniden[/TD]
[TD]desise: hile, aldatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
[TD]fen: ilim, sanat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, gerçek[/TD]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hücum: saldırı[/TD]
[TD]hülya: hayal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
[TD]ikmâl: tamamlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[TD]intaç: netice verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad-ı beşer: insandaki potansiyel kabiliyet[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: kural, prensip[/TD]
[TD]kemâle erme: olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyat: durumlar, özellikler[/TD]
[TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]libas: elbise[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsulât: ürünler[/TD]
[TD]mebâdi: ilkeler, prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merdâne: mert kişiye yakışır şekilde[/TD]
[TD]muhit: çevre, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktedir olma: gücü yetirme, güç ve iktidar sahibi olma[/TD]
[TD]muîn: yardımcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşı koyma[/TD]
[TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık türü[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran[/TD]
[TD]nüfuz etme: içe geçme, işleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[TD]saltanat: güç, otorite, devlet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: yaratılış, karakter, mizaç, huy[/TD]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedricen: derece derece[/TD]
[TD]tekâmül: ilerleme, gelişme, mükemmelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkin: fikrini kabul ettirme, aşılama[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevessü: genişleme, yayılma[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
[TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâ-i hârika: olağanüstü zekâ [/TD]
[TD]ömr-ü tabiî: tabii ömür, yaş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:19 #805580Anonim
6. Sahrâ ve çöl adamları, basit ve saf insanlar olduğundan, medenîlerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler; her işleri merdanedir, kalbleri ve lisanları birdir.7. Çok ilim ve fenler vardır ki, âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.
8. Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususî keyfiyat ve ahvâli göremez.
9. Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.
10. İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvâlinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.
11. Eski zamanlarda harika addedilen çok şeyler vardır ki, mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.
12. Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemâle erer.
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol, bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arab yarımadasına çık. O yarımadanın mahsulâtından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahrâya bak. Göreceksin ki:
Bir insan, tek başına, ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi… Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de, insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle saadet-i dareyni intaç ve nev-i beşerin ahvâlini tanzim eder.
[TABLE]
[TR]
[TD]Ceziretü’l-Arab: Arab yarımadası[/TD]
[TD]addedilmek: sayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]asr: yüzyıl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aziz: izzetli, değerli[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def’aten: birden bire, âniden[/TD]
[TD]desise: hile, aldatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
[TD]fen: ilim, sanat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, gerçek[/TD]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hücum: saldırı[/TD]
[TD]hülya: hayal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, vücuda getirme[/TD]
[TD]ikmâl: tamamlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[TD]intaç: netice verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad-ı beşer: insandaki potansiyel kabiliyet[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: kural, prensip[/TD]
[TD]kemâle erme: olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyat: durumlar, özellikler[/TD]
[TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]libas: elbise[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsulât: ürünler[/TD]
[TD]mebâdi: ilkeler, prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merdâne: mert kişiye yakışır şekilde[/TD]
[TD]muhit: çevre, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktedir olma: gücü yetirme, güç ve iktidar sahibi olma[/TD]
[TD]muîn: yardımcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşı koyma[/TD]
[TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık türü[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran[/TD]
[TD]nüfuz etme: içe geçme, işleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[TD]saltanat: güç, otorite, devlet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: yaratılış, karakter, mizaç, huy[/TD]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tecerrüd etmek: soyutlanmak, sıyrılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedricen: derece derece[/TD]
[TD]tekâmül: ilerleme, gelişme, mükemmelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkin: fikrini kabul ettirme, aşılama[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevessü: genişleme, yayılma[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
[TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâ-i hârika: olağanüstü zekâ [/TD]
[TD]ömr-ü tabiî: tabii ömür, yaş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:21 #805581Anonim
“O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider?” diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’câzıyla cevaben diyecektir ki: Biz, Kelâm-ı Ezelîden ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten, teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız. Fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.
Ey arkadaş! Bu gördüğün garip, acip sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılâplar, vaziyetler, فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ
1 ’deki emr-i tâcizîyi, nev‑i beşere tekrar tekrar ilân ediyorlar.
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا
2 ilâ âhir, olan âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi, cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in, cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’ân hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir.1. Diyorlar ki: Kur’ân’da “müteşâbihât ve müşkilât” denilen, hakikî mânâları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’câzına münafidir. Zira Kur’ân’ın i’câzı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da, ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.
2. Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, müphem ve mutlak bırakılmıştır. Ve
[NOT]Dipnot-1 “Haydi onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.
Dipnot-2 “Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüpheye düşüyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kelâm-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[TD]aziz: çok değerli, izzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı[/TD]
[TD]cehil: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat: topluluk, grup[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur: çoğunluk[/TD]
[TD]ebed: sonu olmayan sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emr-i tâcizî: insanı âciz bırakan emir; Allah’ın, iman etmeyenlerden Kur’ân’ın benzerini ortaya koymalarını istemesi böyle bir emirdir[/TD]
[TD]esrar: sırlar, gizemler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: dalgınlık, dikkatsizlik, umursamazlık[/TD]
[TD]hakiki: gerçek ve doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ etmek: içermek[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme, tebliğ etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü söz söyleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[TD]kat-ı alâka etmek: alâkayı, irtibatı kesmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı i’câz: mu’cizeli olan dil, mu’cizelik dili[/TD]
[TD]maruz: tesiri altında kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebnî: bina edilmiş, kurulmuş [/TD]
[TD]menşe: esas, kaynak, kök[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
[TD]müesses: kurulmuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[TD]müphem: kapalı, gizli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteşâbihât: Kur’ân ve hadiste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler[/TD]
[TD]müşkilât: kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebî san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalı olan sözler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık türü[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teklif: görev yükleme, sorumluluk[/TD]
[TD]vuzuh: açıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]zuhur: açıklık, görünürlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah[/TD]
[TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.