- Bu konu 43 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Temmuz 2012: 16:24 #805582
Anonim
keza, kâinata dair fünûndan pek az bahsedilmiştir. Bu ise, talim ve irşad mesleğine münafidir.3. Diyorlar ki: Kur’ân’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilâf-ı vâki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur’ân’ın sıdkına muhaliftir.
O heriflerin zuumlarınca, Kur’ân’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’ân-ı Kerime bir nakîse teşkil etmez. Ancak, Kur’ân’ın i’câzını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’ân’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslûbu ihtiyar etmesine sadık-ı şahid ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir-hâşâ!-Kur’ân-ı Kerimde değildir.
Evet,
1 وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri tâ’yip ediyorlar veya, ayı gibi, elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’ân’ın o yüksek i’câzına yetişemediğinden, tâ’yip ediyorlar.“Kur’ân-ı Kerim’de müteşabihat vardır” dedikleri birinci şüphelerine cevap:
Evet, Kur’ân-ı Kerim, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza, avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde, avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından, mahrum kalır.
Ve keza, avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslûplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından,
[NOT]Dipnot-1 “Sağlam sözleri kötüleyen nice kişiler vardır ki, onların âfetleri hasta anlayışlarından ileri gelir.” El-Mütenebbî, Dîvan, 4:246.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]addetmek: saymak[/TD]
[TD]aklî: akılla ilgili, akla uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: halk tabakası, sıradan insanlar[/TD]
[TD]avâm-ı nas: sıradan halk tabakası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beliğ: belâğatli; maksada ve hâle uygun olan[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekall: sayıca azlık, azınlık[/TD]
[TD]ekser: sayıca çokluk, çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elfaz: lâfızlar, sözler[/TD]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünûn: ilimler[/TD]
[TD]halka-i ders: ders halkası, bir öğretmenin etrafını sararak ders alan öğrenciler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havas: bilgili, aydın kesim[/TD]
[TD]hilâf-ı vaki: gerçeğe aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâşâ: asla öyle değil[/TD]
[TD]ibâre: metin, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifade: anlatma, söyleme [/TD]
[TD]irşad: tebliğ, doğru yol gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü söz söyleme, davranışta bulunma[/TD]
[TD]kat’î: kesin [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber [/TD]
[TD]mahrum: yoksun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maânî: mânâlar, anlamlar[/TD]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren[/TD]
[TD]müteşâbihât: Kur’ân ve hadiste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakîse: eksiklik, noksanlık [/TD]
[TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlık, insan türü[/TD]
[TD]sadık-ı şahid: doğru şahid, delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[TD]tahsis etme: ayırma, üstün tutup tercih etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim: eğitim, öğretim[/TD]
[TD]teşkil etme: oluşturma, meydana getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı olma, uyma[/TD]
[TD]tâ’yip: ayıplama, kusurlu bulma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]zahiren: görünüşte, açıkça ortada olan, bir şeyin dış yüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zu’m: iddia, yanlış inanç[/TD]
[TD]ülfet: alışkanlık, alışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:26 #805583Anonim
çıplak hakikatleri ve akliyâtı fehmedemezler. Ancak, o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’ân’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki, cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhip olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır.Meselâ, Cenâb-ı Hakkın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki,
1 اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avâm-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’ân-ı Kerimin ince hakikatleri, اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلـهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakkın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’ân-ı Kerimin üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.Bu sırra binaendir ki, büleğa, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar.
[NOT]Dipnot-1 “O Rahmân ki, hükümranlığı Arşı kaplamıştır.” Tâhâ Sûresi, 20:5.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]akliyât: akılla bilinen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: halk tabakası, sıradan insanlar[/TD]
[TD]avâm-ı nas: sıradan halk tabakası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]büleğâ: belâgatçılar; belâgat ilminin inceliklerini bilen söz ve ifade uzmanları[/TD]
[TD]cihetiyet: belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cismiyet: cisim olma; Allah’ı cisimleştirme, şekil verme[/TD]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler; gerçek mahiyetler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[TD]hissiyat: duygular, hisler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hitâbât: hitâplar, seslenişler[/TD]
[TD]ihtiram: saygı gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[TD]istiare: hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir söz veya kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir söz veya kelime için kullanma sanatı; “arslan” kelimesini “cesur adam” için kullanmak gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad etme: inanma, kabul etme[/TD]
[TD]keyfiyet: durum, nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız, olmayacak şey[/TD]
[TD]müraat: riayet etme, gözetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müracaat: başvurma[/TD]
[TD]müteşâbihât: Kur’ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[TD]taht-ı saltanat: sultanlık, otorite, hâkimiyet makamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol[/TD]
[TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur: düşünme, hayal etme[/TD]
[TD]tasvir: anlatım, ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzülât-ı İlâhiye: Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi[/TD]
[TD]tenfir: nefret ettirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşbih: benzetme[/TD]
[TD]vesîle: sebep, vasıta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhip olma: bir zanna kapılma, bir fikre uyma [/TD]
[TD]ülfet etmek: alışkanlık haline getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[TD]İlâhî: Allah tarafından olan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:29 #805584Anonim
Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.“Kur’ân’da müşkilât vardır” dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:
İşkâl dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir; Kur’ân’ın müşkilâtı bu kabildendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’ân-ı Kerim, bu kısım müşkilâttan müberrâ ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avâm-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!
“Yaratılışa ve maddiyata dair meselelerde Kur’ân müphem geçmiştir” dedikleri ikinci şüphelerine cevap, şöyle ki:
Şecere-i âlemde, meylül-istikmâl vardır. Yani, kâinatın, bir ağaç gibi, bütün zerrâtı ve eczası kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir; neşvünemâsı pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimâıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intaç eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.Buna binaen, bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hâzırayı ders vermek veya garip meselelerden bahsetmek, onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketineHAŞİYE-1 ve bir katre su içinde
[NOT]Haşiye-1 Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir. Şemsin, yerinde, Mevlevî-vâri yaptığı semâvî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlit etmek içindir, kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek şemsin mihverinde dairevâri cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler (Said Nursî).[Muhterem Müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet, güneş bir meyvedardır, silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri. Eğer sükûnuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları (Mütercim)].
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Mevlevî-vâri: Mevlevîlik tarikatına mensup kimselerin döndüğü gibi[/TD]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm-ı nas: sıradan halk tabakası[/TD]
[TD]ayn-ı belâgat: belâtın ta kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur: çoğunluk, halk[/TD]
[TD]ecza: cüzler, parçalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]fünun: fenler; ilimler, san’atlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünun-u hazıra: günümüz ilimleri, pozitif ilimler[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarma, ikaz[/TD]
[TD]intaç: netice verme, meydana getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]işkâl: sözün kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: tür, çeşit, gibi[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: olgunluk[/TD]
[TD]kuvve-i câzibe: çekim gücü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsul: ürün[/TD]
[TD]meylül-istikmâl: olgunluğa ulaşma meyli, eğilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meylü’t-terakki: ilerleme meyli, yükselme eğilimi, [/TD]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddeme: hazırlık[/TD]
[TD]mukteza-yı hal: hâlin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müberrâ: arınmış, uzak[/TD]
[TD]münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müphem: belirsiz, üstü kapalı[/TD]
[TD]müraat: riayet etme, gözetme, uyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürettep: sonraki bir öncekine bağlı; bağlantılı, dizili[/TD]
[TD]müteşâbihât: Kur’ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkil istiare: kapalı istiare; içinde “kendisine benzetilen”in bizzat yer almadığı ancak ona işaret edilen bir istiare[/TD]
[TD]müşkilât: kendisinde bulunan bir incelik, derinlik sebebiyle veya bir edebi san’attan dolayı mânâsı, düşünülmeden anlaşılamayacak derecede kapalı olan sözler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevm: uyku[/TD]
[TD]neşvünemâ: büyüme ve gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safsata: yalan ve uydurma şey, saçmalık[/TD]
[TD]semâvî: gökle ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükûn: hareketsiz durma; sâkinlik[/TD]
[TD]tevessü: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevlit etmek: doğurmak, meydana getirmek[/TD]
[TD]teşekkül: oluşum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u müteârife: yaygın, herkesçe bilinen ilimler[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakaza: uyanıklık hali[/TD]
[TD]zerrât: atomlar, en küçük parçalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[TD]şecere-i âlem: âlem ağacı, bir ağaca benzeyen kâinat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:30 #805585Anonim
binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahaza, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatle de kabil-i telif değildir.S – “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hâzıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’lûf olduğundan, onları onlara ders vermek hatâdır” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahvâl gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lûfturlar. Onlardan bahsetmek niçin hatâ olmuyor?
C – Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvâle hiçbir cihetle hiss-i zahirî taallûk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh, o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyleyse, onlara itikad ve onlarla itminan peyda etmek mümkündür. Öyleyse, o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye, eski insanlara göre, imkân ve ihtimâl dairesinden çıkıp, muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhaldir. Öyleyse, onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ipham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın.
[TABLE]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü[/TD]
[TD]bedâhet: açıklık, aşikâr olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cereyan: akım, hareket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezbe kaçar: çekim gücü kaybolur[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat[/TD]
[TD]dairevâri: dairesel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feza: uzay, gökyüzü[/TD]
[TD]fünun-u hâzıra: modern fen ilimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünûn-u cedîde: yeni ilimler, modern ilimler [/TD]
[TD]gayr-ı me’lûf: alışılmışın dışında, alışılmamış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakk-ı sarih: açık hak[/TD]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf: aksi, tersi[/TD]
[TD]hiss-i zâhirî: görünürdeki his, dış duyu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[TD]hürmeten: saygı göstererek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]imkân ve ihtimal dairesi: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan daire[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]ipham: belirsiz, üstü kapalı bırakma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad: inanç[/TD]
[TD]itminan: inanma, tatmin olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyât-ı fenniye: modern ilimlerin yaptığı keşifler, buluşlar [/TD]
[TD]kàbil-i telif: bağdaşabilir, uyuşabilir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[TD]makam-ı irşad: tebliğ, doğru yolu gösterme makamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]manzume-i şemsiye: güneş sistemi[/TD]
[TD]meczup: cezbedilmiş, çekilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyvedar: meyveli, meyve veren[/TD]
[TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mihver: eksen, yörünge[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]müellif: telif eden, yazan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakbel: gelecek zaman[/TD]
[TD]mütercim: tercüme eden [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazariyat: nazariyeler, teoriler[/TD]
[TD]peydâ etme: kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: mektup, küçük kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü[/TD]
[TD]rûh-u belağat: belâgatın ruhu, esası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etme: gönderme[/TD]
[TD]seyyar: gezen, dolaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükûn: hareketsiz durma, sabit olma[/TD]
[TD]sükûnet: durgunluk, hareketsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk etmek: bitişmek, ilgili, alâkalı olmak[/TD]
[TD]tasrih: açık şekilde bildirme, açıklama [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekzib: yalanlama[/TD]
[TD]zuhur: ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]ıtlak: mutlak bırakma, sınırlamama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:32 #805586Anonim
Fakat Kur’ân-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştırHAŞİYE-1Ey insafsız! Seni insafa dâvet ediyorum. Bir kere 1 كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’ân-ı Kerimin o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ipham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i’câzını da ispata âşikâr bir delil olduğunu, gözün kör değilse göreceksin!
“Kur’ân’da, delâil-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır” dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:
Kur’ân-ı Kerimde takip edilen maksad-ı aslî, ispat-ı Sâni, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh, Kur’ân-ı Kerimin kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kastî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir.Yani, Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakkın vücut, vahdet ve azametine istidlâl suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, coğrafya, kozmoğrafya gibi kasten kâinatın keyfiyetinden mânâ-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak, kâinat sahifesinde yazılan san’at-ı İlâhiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri
[NOT]Haşiye-1 Mu’cizat-ı Kur’âniye Risale-i Nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş. (Mütercim)
Dipnot-1 İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı belâgat: belâgatin ta kendisi[/TD]
[TD]azamet: Allah’ın büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahis: söz etme[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur-u nas: halkın çoğunluğu[/TD]
[TD]delâil-i akliye: aklî ve mantıkî deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[TD]efkâr: fikirler, düşünceler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[TD]haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[TD]ihtiyar etme: seçme, tercih etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ipham: belirsiz, üstü kapalı bırakma[/TD]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ispat-ı Sâni’: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın varlığının ispatı[/TD]
[TD]istidlâl: delil getirme, akıl yürütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade: faydalanma [/TD]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[TD]karine: bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, ek belirti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasten: kasıtlı olarak; birinci derece gaye edinerek yönelme[/TD]
[TD]kastî: kasıtlı olarak; birinci derecede esas gaye edinerek yönelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: durum, nitelik[/TD]
[TD]keşfiyat: keşifler, icatlar, buluşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyât-ı fenniye: ilmi keşifler, buluşlar[/TD]
[TD]kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın kuvvet ve iktidarı[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ligayrihî: bizzat olmayan, başkası için [/TD]
[TD]lizâtihî: bizzat kendisi için, müstakil olarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksad-ı aslî: asıl maksat, temel gaye[/TD]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: çevre, ortam, etraf[/TD]
[TD]mânâ-yı ismî: isim gibi bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütercim: tercüme eden [/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı[/TD]
[TD]tebeî: dolaylı, başka bir şeye tabi olarak, ikinci derecede olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâhuk etme: birikme, birbirine eklenme[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz’: koyma, yerleştirme[/TD]
[TD]vücut: Allah’ın varlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşikâr: ap açık[/TD]
[TD]îsal etmek: ulaştırmak, eriştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıtlak: mutlak bırakma, sınırlamama[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:34 #805587Anonim
ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mânâ-yı harfiyle Sâni ve nizâm-ı hakikîye istidlâl keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh, san’at, kasd, nizam, kâinatın her zerresinde bulunur, matlup hâsıl olur; teşekkülü nasıl olursa olsun bizim matlubumuza taallûku yoktur.Febinaen alâ zâlik, madem ki Kur’ân’ın kâinattan bahsi istidlâl içindir ve delilin de müddeâdan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imâle etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imâle etmesi meselesi o hissiyata kasten delâlet etmek için değildir. Ancak, kinaye kabilinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahaza, hakikate ehl-i tahkiki isal için, karine ve emareler vaz edilmiştir. Meselâ, eğer Kur’ân-ı Kerim, makam-ı istidlâlde şöylece demiş olsaydı ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında câzibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acîbelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi harika şeylerden Cenâb-ı Hakkın herşeye kàdir olduğunu anlayasınız” deseydi, delil, müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki, delilin müddeâdan daha hafî olması, makam-ı istidlâle uymaz. Maahaza, onların hissiyatına imâle edilen âyetler kinaye kabilinden olup, ifade ettikleri zahirî mânâları sıdk veya kizbe medar olamaz.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acîbe: hayret verici şey[/TD]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]câzibe-i umumiye: genel çekim kanunu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
[TD]edebî: edebiyatla ilgili [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]febinâen alâ zâlik: buna binaen, bundan dolayı [/TD]
[TD]garibe: şaşırtıcılık, hayret verici özellik, etki gibi şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafî: gizli, kapalı, örtülü[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakiki: gerçek[/TD]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl olma: meydana gelme[/TD]
[TD]imtizac: birleşme, kaynaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imâle: meylettirme, benzetme yoluyla yakınlaştırma[/TD]
[TD]intizam: düzenlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[TD]isal: ulaştırma, eriştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidlâl: delil getirme, akıl yürütme[/TD]
[TD]kabil: tür, çeşit, gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karine: bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu, ek belirti[/TD]
[TD]kasd: kasıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasten: bizzat, kasıtlı olarak[/TD]
[TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kizb: yalan[/TD]
[TD]kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàdir olma: her şeye gücü yetme, iktidar sahibi olma[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[TD]makam-ı istidlâl: delil getirme makamı, delil getirme mevkii[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malumât: bilgiler[/TD]
[TD]malûm olma: bilinme, belli olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlup: istek, istenilen[/TD]
[TD]medar olma: sebep, vesile olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: hitap edilen[/TD]
[TD]mukteza-yı belâğat: belâğatın gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey[/TD]
[TD]mânâ-yı harfî: harf gibi bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâsı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müddeâ: iddia edilen şey; delil getirilip ispat edilmeye çalışılan şey[/TD]
[TD]müstahsen: güzel karşılanan, beğenilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zor, anlaşılması güç[/TD]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizâm-ı hakikî: gerçek nizam, düzen[/TD]
[TD]nâzil olan: inen, indirilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükûn: hareketsiz durma; sâkinlik[/TD]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk: ilgili, alâkalı olma[/TD]
[TD]teşekkül: oluşum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur: element[/TD]
[TD]vuzuh: açıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahirî: görünene ait, açıkça ortada olan, bir şeyin dış yüzüyle ilgili[/TD]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:35 #805588Anonim
Evet, görmüyor musun, قَالَ ’deki ا hiffeti ifade ediyor? Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun, bize taallûk etmez.Hülâsa: Madem ki Kur’ân, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur; şu şüphe addettikleri umur-u selâse, Kur’ân’a nakîse değil, Kur’ân’ın yüksek i’câzına delillerdir.
Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânı talim eden Cenâb-ı Hakka kasem ederim ki, o Beşîr ve Nezîrin (a.s.m.) basar ve basîreti, hakikatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir; veya insanları kandırarak mağlâtalara düşürtmekten, meslek-i âlileri ganîdir, âlidir, temizdir, tâhirdir!
YEDİNCİ MESELE
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın izhar ettiği mahsus ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan harika ve mu’cizelerinin ekserisi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh, tafsilâtını o kitaplara havale ile yalnız o harikaların nevilerini icmâlen izah edeceğiz.
Evet, Peygamber Aleyhisselâmın zahirî harikalarının herbirisi âhâdî olup mütevatir değilse de, o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevileri, mütevatir-i bilmânâdır. Yani, lâfız ve ibareleri mütevatir değilse de, mânâları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O harikaların nevileri üçtür.
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Aleyhisselâm: Allah selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Beşîr ve Nezîr: müjdeleyen ve sakındıran Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]addetme: sayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basar: görme[/TD]
[TD]basîret: ileri görüşlülük, seziş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak, izah etmek[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celî: açık, parlak[/TD]
[TD]celîl: büyüklük sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekserisi: çoğunluğu[/TD]
[TD]ganî: ihtiyaç duymayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet-i mecmua: hepsi birden, hepsi bir arada, genel bütünlük[/TD]
[TD]hiffet: hafiflik, kolaylık, basitlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özetle[/TD]
[TD]ibâre: metin, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâlen: kısaca, özet olarak[/TD]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etme: gösterme, açığa çıkarma[/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasem: yemin[/TD]
[TD]lâfız: ifade, kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özel[/TD]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağlata: aldatma, yanıltma [/TD]
[TD]meslek-i âlî: yüce meslek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: zikredilmiş, bahsedilmiş[/TD]
[TD]muhakkıkîn-i ulema: gerçekleri delilleriyle araştırıp inceleyen ve bilen âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareket[/TD]
[TD]münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, arınmış, uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütevatir: yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından aktarılan hadis veya haber[/TD]
[TD]mütevatir-i bilmânâ: bir haber veya hadisenin farklı ifadelerle, fakat aynı mânâda farklı şahıs veya topluluklar tarafından aktarılmış olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakîse: eksiklik, noksanlık [/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
[TD]siyer: Peygamberimizin (a.s.m) hayatını konu alan ilim dalı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk etmek: alâkalı, ilgili olmak[/TD]
[TD]tafsilât: ayrıntılar, detaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim etme: öğretme, bildirme[/TD]
[TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâhir: temiz, pak[/TD]
[TD]umûr-u selâse: üç husus, üç emir [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: açık, görünen[/TD]
[TD]âhâdî (haber): bir kişi kanalıyla gelen haber veya hadis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlî: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:38 #805589Anonim
Birincisi: “İrhâsât” ile anılmaktadır ki, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhur eden harikalardır. Mecusî milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava denizinin sularının çekilmesi, Kisrâ sarayının yıkılması ve gaipten yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o Hazretin (a.s.m.) zaman-ı velâdeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi, o zâtın kudüm ve gelmesini şu gibi hadiselerle tebşiratta bulunmuştur.İkinci nevi ihbârât-ı gaybiyedir ki, bilâhare vukua gelecek pek çok garip şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisra ve Kayserin definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlûp edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hadisattan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.
[NOT]Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Beyin evinde 19 Şubat 1330 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garib, tevafukan vaki olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bediüzzaman’ın esaretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve harikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehid olarak kanlarının dökülmesine harika bir işarettir.*
Said’in Küçük Kardeşi, Yirmi Senelik TalebesiAbdülmecid
Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellif Bediüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyorEski Said’in Ehemmiyetli Talebesi
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Hamza: (bk. bilgiler – Müküslü Hamza)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kayser: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kisra: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kisrâ sarayı: (bk. bilgiler – Kisra)[/TD]
[TD]Kostantiniye: (bk. bilgiler – İstanbul)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mecusî: (bk. bilgiler – Mecûsîlik)[/TD]
[TD]Mekke: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rumlar: (bk. bilgiler – Roma Medeniyeti)[/TD]
[TD]Sava denizi: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâhare: daha sonra[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaip: görünmeyen âlem[/TD]
[TD]hadisat: hadiseler, olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbârât-ı gaybiye: gayb âleminden verilen haberler[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hal ve fiil[/TD]
[TD]kudüm: geliş, gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağlup edilme: yenilme[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
[TD]tebşiratta bulunma: müjdeleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebşîr: müjdeleme [/TD]
[TD]tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vukua gelme: meydana gelme, olma[/TD]
[TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı velâdet: doğum zamanı [/TD]
[TD]zuhur etme: ortaya çıkma, görünme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:40 #805590Anonim
Üçüncü nevi hissî harikalardır ki, muaraza zamanlarında kendisinden talep edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi. Tefsir-i Keşşâf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o Hazretin bu nevi harikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bilmânâdır. Hattâ Kur’ân’ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer mânâsında tasarruf etmemişlerdir.S – İnşikak-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?
C – Matla’ların ihtilâfı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahaza, Hicaz matla’ıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır.
Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü Kur’ân-ı Azimüşşandır ki, yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.
Arkadaş! Şu meseleleri az çok fehmettin.Şimdi, bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım.
Evet, İbn-i Abbas’ın (r.a.) يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
1 âyetindeki “ibadet”i, tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet ispat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de ispat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (a.s.m.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldur.
[NOT]Dipnot-1 “Ey insanlar, (Allah’a) ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hicaz: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zemahşerî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]bâliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i irtibat: münasebet, irtibat yönü[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâlliyet: delâlet ediş, delil oluş[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]gaflet: dalgınlık, dikkatsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr: inanmama, kabul etmeme[/TD]
[TD]inşikak: bölünme, ayrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[TD]ispat-ı nübüvvet: peygamberliğin ispatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ispat-ı tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu ispat etme[/TD]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kervan: yolculuk kafilesi [/TD]
[TD]kesb-i şöhret: şöhret kazanma, ün yapma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[TD]malûm olma: bilinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matla’: doğuş yeri ve zamanı[/TD]
[TD]matla’ların ihtilâfı: doğuş yeri ve zamanlarının farklılığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medlûl: mânâ, anlam, kendisine delil getirilip ispat edilen şey[/TD]
[TD]medlûliyyet: kendisine delil getirilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: zikredilen, sözü geçen[/TD]
[TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstülük[/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müellif: telif eden, yazar[/TD]
[TD]mütevatir-i bilmânâ: bir haber veya hadisenin farklı ifadelerle farklı şahıs veya topluluklar tarafından, fakat aynı mânâ ile aktarılmış olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: –bakarak, –göre[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği[/TD]
[TD]rasathane: gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlemevi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]reis: baş[/TD]
[TD]rivâyet: Peygamberimizden duyulan ve görülen şeylerin nakledilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf etme: bir şeyde değişiklik yapma vs. gibi dilediği gibi hareket etme[/TD]
[TD]tefsir: açıklama, yorumlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir-i Keşşâf: (bk. bilgiler – Keşşâf)[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vak’a: olay[/TD]
[TD]vecih: şekil, tarz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vukua gelme: meydana gelme, olma[/TD]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İbn-i Abbas: [bk. bilgiler – Abdullah İbni Abbas (r.a.)][/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:42 #805591Anonim
Nübüvvetin ispatı, ancak mu’cizelerle olur. En büyük mu’cizesi ise, Kur’ân-ı Kerimdir. Evet, Kur’ân’ın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattır.Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur’ân’ın vücuh-u i’câzı hakkında ihtilâf vâki olmuştur. Yani, i’câzını intaç eden cihetler çoktur. Herbir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, musademe yoktur.
İ’câzın vecihleri:
1. Gaipten, istikbâlden haber vermesi.
2. Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hatâ bulunmaması.
3. Nazım ile nesir arasında, ediplerce gayr-ı malûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.
4. Okur-yazar olmayan bir zattan sudur etmesi.
5. Takat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.
Lâkin i’câzının en yüksek veçhi, nazmındaki belâgatten doğmuştur. Evet, Kur’ân’ın bu nevi i’câzı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsâli eserleri ve Yirmi Beşinci Sözü zeyilleriyle beraber mütalâa etsin.
Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de, belâgatin imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız’ın bu kısım i’câz hakkında üç tarikle beyan ettikleri malûmattan, miktar-ı kâfi malûmat elde edebilir.
Birinci tarik: Arap kavmi maarifsiz, bedevî bir millet idi. Muhitleri de, onlar gibi bedevî bir muhit idi. Divanları, şiir idi. Yani, medâr-ı iftihar olan hallerini,
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdulkahir Cürcanî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Câhız: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sekkâkî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zemahşerî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme ilmi ve san’atı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]divan: şairlerin şiirlerinin toplandığı kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsâl: benzerler, örnekler[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaip: görünmeyen âlem[/TD]
[TD]gayr-ı malûm: bilinmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hasıl etmek: meydana getirmek, ortaya çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmalî: kısa, öz[/TD]
[TD]ihata: içine alma, kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık[/TD]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etme: netice verme[/TD]
[TD]istikbâl: gelecek zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[TD]kanaat: görüş, fikir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavim: topluluk[/TD]
[TD]maarifsiz: bilgisiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malumât: bilgiler[/TD]
[TD]medâr-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miktar-ı kâfi: yeterli miktarda[/TD]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlim kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkikîn-i ulemâ: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[TD]muhalefet: karşıt olma, aykırılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: çevre, yöre, civar[/TD]
[TD]musademe: çarpışma, çatışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareket[/TD]
[TD]mütalâa: dikkatle okuma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazm: diziliş, tertip; Kur’ân-ı Kerîmin Allah Taâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri[/TD]
[TD]nazım: kafiyeli, vezinli söz, şiir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nesir: düz yazı[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[TD]sudur etme: çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[TD]takat-i beşeriye: insan gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap[/TD]
[TD]tehalüf: birbirine zıt olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenakuz: çelişki[/TD]
[TD]tâkat: güç, kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm: ilimler[/TD]
[TD]vecih: yön, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâki olma: meydana gelme[/TD]
[TD]vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeyil: ilâve, ek[/TD]
[TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:43 #805592Anonim
şiirle kayt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri, belâgat idi. Medâr-ı iftiharları, fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birden bire Kur’ân-ı Azimüşşan, yüksek belâgatiyle, harika fesahatiyle mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arapların medâr-ı iftiharları ve timsal-i belâgatleri olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallâkat-ı Seb’a” ünvanıyla anılan en meşhur ediplerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti. Maahaza, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) Kur’ân’la muarazaya ve Kur’ân’a bir nazire yapılmasına onları şiddetle dâvet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o umera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat ünvanıyla anılan Arap edipleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece gündüz çalışıp Kur’ân’a bir nazire yapmalıydılar ki, âleme karşı rezil ve rüsvây olmasınlar.
Demek bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur’ân’ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i’câz-ı Kur’ân’ın güneşi tulû etmiştir.
İkinci tarik: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tetkikten, tenkitten, dost ve düşmanlar tarafından Kur’ân-ı Kerim sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra,
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]Kâbe: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden Kâbe’nin duvarına asılmış olanları[/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[TD]beliğ: belâğatli; maksada ve hâle uygun olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme ilmi ve san’atı[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevval: hareketli[/TD]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enaniyet: ben, benlik[/TD]
[TD]fasih: güzel, açık ve düzgün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması[/TD]
[TD]gurur: kibir, boş yere güvenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[TD]hükkâm-ı fesahat: güzel, akıcı ve etkili konuşmada üstün ve otoriter olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftihar: övünme[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstüğü, mu’cizeliği[/TD]
[TD]kavim: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]maada: -den başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[TD]medâr-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mele-i a’lâ: Cenab-ı Hakkın yüce katı, melekler alemi[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mihenk: ölçü[/TD]
[TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabelede bulunmak: karşılık vermek[/TD]
[TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]nazire: benzer, eş, denk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[TD]rezil ve rüsvây olma: rezil ve maskara olma, ayıpları meydana çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sükût: sessiz kalma, susma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol[/TD]
[TD]techil: cahil gösterme, cahillikle itham etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
[TD]tenkit: kritik etme, eleştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terzil: rezil etme, aşağılama[/TD]
[TD]tetkik: inceleme, araştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir edilmek: sergilenmek[/TD]
[TD]timsal-i belâgat: belâğat örneği, sembolü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tulû etme: doğma[/TD]
[TD]uhdesinden gelmek: sorumluluğu yerine getirmek, üstesinden gelmek, başarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umera-i belâgat: belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri[/TD]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztırarî: zorunlu olarak, çaresizce[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:45 #805593Anonim
Kur’ân-ı Azimüşşanın ihtiva ettiği mezâyâ, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir.Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece ispat edilebilir: Kur’ân’ın insan âleminde yaptığı büyük inkılâp ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi harika halleri,
1 اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحىٰ âyetini okuyup ilân ediyorlar.Üçüncü tarik: Belâgat imamlarından meşhur Câhız’ın tahkikatına göre, Arap edip ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın dâvâsını kalemle iptal etmeye tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazrete karşı olan kin, adavet ve inatlarıyla beraber, en kolay, en yakın, en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şüpheli seyf ve harp ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyede bundan anlaşıldı ki, Kur’ân’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.
Binaenaleyh, birinci yol iptal-i dâvâ için daha müsait iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden, ya sefihtir—halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez—veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.
S – Kur’ân’a bir nazire yapmak mümkinattan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?
C – Mümkinattan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemahal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muaraza yapacaklardı. Çünkü, iptal-i dâvâ için muarazaya ihtiyaçları pek şedit idi. Muaraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünkü tezahürüne rağbet
[NOT]
Dipnot-1 “O ancak vahyedilen bir vahiydir.” Necm Sûresi, 53:4.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Câhız: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]adavet: düşmanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]behemahal: ister istemez, mutlaka[/TD]
[TD]beliğ: belagât ilminin inceliklerini bilen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]diyanet: din[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garb: batı[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler; gerçek mahiyetler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halâvet: tatlılık, hoşluk[/TD]
[TD]harp: savaş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiva: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]iltica: sığınma, başvurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
[TD]iptal-i dâvâ: iddiâyı çürütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: kelime, ifade[/TD]
[TD]letâif: lâtifeler, incelikler, güzellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler[/TD]
[TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık[/TD]
[TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler[/TD]
[TD]müracaat: başvurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zorluk[/TD]
[TD]nazire: benzer, eş, denk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefih: zevk ve eğlenceye düşkün olan ve malını gereksiz yere harcayan; beyinsiz, ahmak[/TD]
[TD]selim: sağlam, sağlıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyf: kılıç[/TD]
[TD]siyâset-i âlem: dünya siyâseti, dünyanın idaresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i kat’iye: kesin bir şekilde[/TD]
[TD]sülûk: bir yola girme, gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk-ı şehadet: şahitliğin doğruluğu[/TD]
[TD]tahkikat: araştırmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol[/TD]
[TD]tebeddül: değişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekerrür: tekrarlanma[/TD]
[TD]tezahür: görünme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, zayıf, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şark: doğu[/TD]
[TD]şebabiyet: gençlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: çok şiddetli[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahidlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:49 #805594Anonim
çok olduğu gibi, esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime’nin hezeyanları gibi behemahal tarihte bulunacaktı. Madem ki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’ân mu’cizedir.S – Müseylime, füseha-i Arabdan olduğu halde sözleri niçin âleme maskara olmuştur?
C – Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet, güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (a.s.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.
S – Kur’ân-ı Kerim hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur’ân’ın bazı terkip ve kelimeleri güya nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe ika etmişlerdir?
C – Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkâkî’nin dediği gibi, efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Kerimi uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hatâların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkâkî, Miftah’ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır.
Evet, bir şâirin dediği gibi, لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا لَمْ يَبْقَ فِى هٰذِهِ الْكُرَّةِ اَحْجَارُ “Her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”
Bu âyeti mâkabliyle rapteden ikinci vecih ise:
Evvelki âyet vakta ki ibadeti emretti, sanki “İbadetin keyfiyeti nasıldır?” diye sâmiin zihnine bir sual geldi; “Kur’ân’ın tâlim ettiği gibi” diye cevap verildi.
Tekrar, “Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suale daha kapı açıldı.
Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا
1 ilâ âhir, âyetiyle cevap verildi.
[NOT]Dipnot-1 “Eğer indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Hazret-i Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Miftah: (bk. bilgiler – Sekkâkî)[/TD]
[TD]Müseylime: (bk. bilgiler – Müseylime-i Kezzab[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sekkâkî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]behemahal: ister istemez, mutlaka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efsah-ı füseha: sözü düzgün, akıcı ve etkili konuşanların en ileri geleni[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]füseha-i Arab: Arap fasihleri, Arapların en güzel, akıcı ve etkili konuşanları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güya: sanki[/TD]
[TD]hezeyan: boş söz, saçmalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ika etme: şüphe, tereddüt vesaireye düşürme[/TD]
[TD]ilm-i nahiv: gr. Arapçada cümle yapısını ve cümle içindeki kelimelerin görevlerini konu alan ilim dalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]keyfiyet: nitelik, esas, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maskara: gülünç, rezil[/TD]
[TD]muhalefet etme: aykırı, zıt olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[TD]nahiv: gr. Arapça’da cümle bilgisi, söz dizimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rapt etmek: bağlamak[/TD]
[TD]rağbet: ilgi, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: dinleyen, işiten[/TD]
[TD]talim: öğretme, bildirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: deyim, tamlama[/TD]
[TD]tezahür: görünme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
[TD]vecih: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[TD]üren kelb: köpek ürümek, havlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Temmuz 2012: 16:52 #805595Anonim
Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevap ve bir alış-veriştir.Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım aralarında ne gibi münasebetler vardır?
Evet, ﴾ وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا
1 ﴿ cümlesi, mukadder bir suale cevaptır. Çünkü, Kur’ân, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’ân’ın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şüpheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şüphenizi izale ediniz.”Ve eyzan, vaktâ ki Kur’ân, sûrenin evvelinde
2لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesiyle kendisini senâ etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra sûrenin başına dönerek لاَ رَيْبَ فِيهِ
3 cümlesini tekîden وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ
4 ilâ âhir, cümlesini zikretti. Yani; “Kur’ân, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.
﴾ فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ
5 ﴿ Yani: “Kur’ân’ın mislinden bir sûre getiriniz.”Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ
6 cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları, daima—hararetle ateş gibi—biri sebep, diğeri müsebbep iki
[NOT]Dipnot-1 “Eğer indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.
Dipnot-2 “Onda asla şüphe yoktur. O, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-3 “Onda hiçbir şüpheye yer yoktur.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-4 “Bir şüpheniz var ise.” Bakara Sûresi, 2:23
Dipnot-5 Bakara Sûresi, 2:23.
Dipnot-6 “Eğer herhangi bir şüpheye düşüyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]cihet-i irtibat: ilişki, münasebet yönü
[/TD]
[TD]edat-ı şart: gr. şart edâtı, “eğer, şayet” anlamına gelen “in” ve “lev” gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eyzan: yine, öyle de, aynı şekilde [/TD]
[TD]hararet: sıcaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ: içinde bulundurma, içine alma[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtisal etme: emre uyma, yerine getirme[/TD]
[TD]inkâr: inanmama, kabul etmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intikal etme: bir yerden başka bir yere geçme[/TD]
[TD]izale etme: giderme, ortadan kaldırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]mahal: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medih: övgü, şükür[/TD]
[TD]misil: eş, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[TD]müsebbep: sebeple meydana gelen, sonuç, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekamet: hastalık[/TD]
[TD]senâ etme: övme, methetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: dinleyen, işiten[/TD]
[TD]tabiat: mizaç, karakter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekîd: pekiştirme, kuvvet verme[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakta ki: ne vakit ki[/TD]
[TD]zemm: ayıplama, kötüleme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]şek: şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]اِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Temmuz 2012: 16:55 #805596Anonim
cümleye dahil olurlar. İlm-i nahivce, birisine fi’lü’ş-şart, ikincisine cezaü’ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh, âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise,
1 تَشَبَّثُوا وَجَبَ التَّشَبُّثُ تَعَلَّمُوا وَجَرِّبُوا emirleridir. Bunlar, sırayla, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, “Kur’ân’ın bir mislini getiriniz” ile “Kur’ân’da şüpheniz varsa” arasında lüzum tezahür edebilsin.﴾ وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ
2 ﴿ Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.Birinci vecih: “Kur’ân’a muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık, ama başkaları yapabilirler” diye zihinlerine gelen vesveseyi def etmek için, Kur’ân-ı Kerim, bu âyetin lisanıyla, “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler” diye onları ilzam etmiştir.
İkinci vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak, bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur” diye ileri sürdükleri zuumlarını da reddetmiştir ki, “Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur” diye onları iskât etmiştir.
Üçüncü vecih: Kur’ân-ı Kerim, sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da, Kur’ân’ına sikke-i i’câzı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız, size yardım etsinler.”
[NOT]Dipnot-1 Teşebbüs ediniz. Teşebbüs şarttır. Öğreniniz ve tecrübe ediniz.
Dipnot-2 “Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın.” Bakara Sûresi, 2:23
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cezaü’ş-şart: şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, “gelirsen görüşürüz” cümlesinde “görüşürüz” cezaü’ş-şarttır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etmek: gidermek, uzaklaştırmak[/TD]
[TD]fiilü’ş-şart: şart fiili; şart edatını takip eden fiil, meselâ, “gelirsen görüşürüz” cümlesinde “gelirsen” fiili fiilü’ş-şarttır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: sıcaklık[/TD]
[TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i nahiv: gr. Arapçada cümle yapısını inceleyen ilim dalı[/TD]
[TD]ilzam etmek: susturmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
[TD]iskât etme: susturma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihzaen: alay ederek[/TD]
[TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâ[/TD]
[TD]mutaassıp: aşırı, sıkı sıkıya bağlı olan, tutucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muâraza: sözle mücadele, yarışma, karşı gelme[/TD]
[TD]mâkabli: önceki, öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdafaa: savunma[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rayb: şüphe, tereddüt[/TD]
[TD]reis: başkan, lider[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası, mührü[/TD]
[TD]taallüm: öğrenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdir: belirleme, tespit etme[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etme: görünme, ortaya çıkma[/TD]
[TD]teşebbüs: girişme, girişimde bulunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil, tarz, yön[/TD]
[TD]vesvese: kuruntu, şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u teşebbüs: girişimin gerekliliği[/TD]
[TD]zahir olmak: açık olmak, görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zuum: yanlış kanaat, batıl inanç, kuru iddia[/TD]
[TD]âlihe: bâtıl ilâhlar, tanrılar[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.