• Bu konu 43 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 45)
  • Yazar
    Yazılar
  • #805600
    Anonim


      فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ﴿
      Yani, “Tecrübeden sonra bakınız; muarazaya kâdir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”

      وَلَنْ تَفْعَلُوا ﴿ Yani, “Mâzide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat’iyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh, “Bizim mâzide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez” diye izhar ettikleri o bahaneyi de, لَنْ تَفْعَلُوا ile def etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’câza işaret yapmıştır.

      Birinci vecih: Gaipten haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vâki olmamıştır. Bakınız, milyonlarca Arabî kitap vardır ve bütün müellifler, dost olsun, düşman olsun, Kur’ân’ın üslûbunu taklit etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’ân-ı Kerimin üslûbunu taklit etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani, bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh, Kur’ân-ı Kerim, ya bütün kitapların altındadır—bu, gülünç bir sözdür—veya bütün kitapların fevkinde, fevkalküll bir nâdiredir.

      İkinci vecih: Böyle büyük bir dâvâda ve müşkül bir makamda, onların âsablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “Yapamayacaksınız” diye kat’iyetle verdiği hüküm, onun emin, mutmain, itimadlı olduğuna bir delildir.

      Üçüncü vecih: Sanki Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Sizler, fesahatin ümerası ve herkesten ziyade fesahate muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kàdir olamadınız. Beşer de Kur’ân’ın muarazasına kàdir olamaz.”

      Ve keza, Kur’ân’ın neticesi olan İslâmiyete bir nazîrenin yapılmasına zaman-ı mâzi kàdir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Arabî: Arapça[/TD]
      [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mucize olan ve benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
      [TD]beşer: insan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
      [TD]fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fesahatın ümerası: fesahatın efendileri[/TD]
      [TD]fevkalküll: herşeyin üstünde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fevkalâde: olağanüstü [/TD]
      [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]gaip: görünmeyen âlem[/TD]
      [TD]ihbar: haber verme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]inhisar etme: sınırlanma, yalnız birşeye veya bir şahsa bağlı ve özel olma[/TD]
      [TD]istikbal: gelecek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
      [TD]itimad: güven duyma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]izhar etme: ortaya çıkarma, gösterme[/TD]
      [TD]izzet-i nefis: onur, şeref, haysiyet[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
      [TD]kat’iyet: kesin olarak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]keza: bunu gibi[/TD]
      [TD]kâdir: gücü yeten, iktidar sahibi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mutmain: şüphesiz, tam bir kanaate sahip[/TD]
      [TD]muvaffak olma: başarma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muâraza: sözle mücadele, yarışma, karşı gelme[/TD]
      [TD]mâzi: geçmiş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müellif: telif eden, yazar[/TD]
      [TD]müşkül: zor[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
      [TD]nazire: eş, denk, benzer[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
      [TD]nâdire: ender bulunan, benzersiz olan [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
      [TD]vecih: şekil, tarz, yön[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vâki olma: meydana gelme[/TD]
      [TD]zahir olmak: açık olmak, görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zaman-ı mâzi: geçmiş zaman [/TD]
      [TD]ziyade: çok[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âsab: sinirler[/TD]
      [TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #805601
      Anonim

        ﴿
        فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
        blank.gif1

        Yani, “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki, odunu, insanlar ile taşlardır.” فَاتَّقُوا blank.gif2 cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا blank.gif3 cümlesine cezaü’ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muârazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh, ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:

        1. Muarazanın yapılmamasından, Kur’ân’ın i’câzı lâzımgelir.

        2. Kur’ân’ın i’câzından, Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.

        3. Allah’ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisâl lâzım gelir.

        4. Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzım gelir.

        5. İbadetin yapılması, ateşe girmemeye vesiledir.

        İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’câzın bir şuaı meydana gelir.

        اَلَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ blank.gif4 Kur’ân-ı Kerim, onları فَاتَّقُوا النَّارَ blank.gif5 cümlesi ile tehdit ettikten sonra, نَارَ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi tekit ve teşdit etmiştir. Zira, odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedittir.

        Ve keza, bu cümle ile, sanemlere ibadet yapanları zecir ve men etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz!”


        [NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:24.
        Dipnot-2 “Sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.
        Dipnot-3 “Bunu yapamazsanız…” Bakara Sûresi, 2:24.
        Dipnot-4 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşi.” Bakara Sûresi, 2:24.
        Dipnot-5 “Cehennem ateşinden sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.
        [/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
        [TD]camid: cansız, katı, donuk[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cezâü’ş-şart: şart cümlesine cevap olarak gelen cümle, meselâ “gelirsen görüşürüz” cümlesinde “görüşürüz” cezâü’ş-şarttır [/TD]
        [TD]cihet: yön[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]havf: korku[/TD]
        [TD]heybet: saygıyla beraber korku duygusunu uyandıran hal[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
        [TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
        [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
        [TD]keza: bunu gibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
        [TD]men etme: yasaklama[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
        [TD]sanem: put[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]silsile: zincirleme sıra, dizi[/TD]
        [TD]tekid: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tezahür etme: ortaya çıkma[/TD]
        [TD]teşdit: şiddetlendirme, artırma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vasıflandırılma: nitelendirilme[/TD]
        [TD]vesîle: sebep[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zecir: sakındırma, yasaklama[/TD]
        [TD]zira: çünkü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]îcaz: vecizlik, mânâyı az sözle ifade etme[/TD]
        [TD]şedit: şiddetli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şua: parıltı, ince ışık hüzmesi[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #805598
        Anonim


          اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ blank.gif1 bu cümle, فَاتَّقُوا blank.gif2 ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا blank.gif3 cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani, şu ateş azabı, Kur’ân’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan ve sair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celb eden, küfürdür. Bu belâdan kurtuluş çaresi, ancak Kur’ân-ı Kerime imtisaldir.

          Mazi sigasıyla zikredilen اُعِدَّتْ blank.gif4 kelimesi, Cehennemin el’an mahlûk ve mevcut olup, Ehl-i İ’tizalin bilâhare vücuda geleceğine zehapları gibi olmadığına işarettir.

          Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında, yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads, yani sür’at-i intikal ile hükmedebilir.

          S – Cehennem şimdi mevcut olduğu takdirde, yeri nerededir?

          C – Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, el’an Cehennemin vücuduna itikad ediyoruz, ama yerini tayin edemiyoruz.

          S – Bâzı hadîslerin zahirine göre, Cehennem tahtel-arzdır; yani yerin altındadır. Ve keza, bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?

          C – Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen, arzın tahtı, merkezidir.

          [NOT]Dipnot-1 “Kâfirler için hazırlanan.” Bakara Sûresi, 2:24.
          Dipnot-2 “Sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.
          Dipnot-3 “Bunu yapamazsanız..” Bakara Sûresi, 2:24.
          Dipnot-4 Hazırlandı.
          [/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk[/TD]
          [TD]arzın tahtı: yerin altı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]azab: acı, sıkıntı[/TD]
          [TD]bilhads: derhal, süratle kavrama, sezme ve anlama[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]bilâhare: daha sonra[/TD]
          [TD]binaen: -dayanarak [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]celb etme: çekme[/TD]
          [TD]ehl-i i’tizâl: Mûtezile mezhebinin mensupları[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]el’an: şimdi, şu an[/TD]
          [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hararet: sıcaklık[/TD]
          [TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]istilâ etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
          [TD]itikad etmek: inanmak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]izah: açıklama[/TD]
          [TD]keza: bunun gibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
          [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]küre: yer küre[/TD]
          [TD]mahlûk: yaratık, yaratılmış[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mazi sigası: gr. geçmiş zaman kipi, kalıbı[/TD]
          [TD]musibet: belâ, felaket[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nazar-ı hikmet: hikmet bakışı[/TD]
          [TD]nazaran: –göre[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sair: diğer, başka[/TD]
          [TD]sür’at-i intikal: hızla bir durumdan diğer duruma geçerek anlama ve kavrama[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tahtel-arz: yer altı[/TD]
          [TD]tayin etmek: belirlemek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tufan: büyük su baskını[/TD]
          [TD]unsur: madde[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
          [TD]zahir: görünen, açıkça ortada olan, bir şeyin dış yüzü[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zehap: gitme; bir düşünce ve fikire sahip olma[/TD]
          [TD]şecere: ağaç[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şecere-i nâriye: bir ağacın dalları gibi kâinatın her yerine yayılmış olan ateş[/TD]
          [TD]şâmil: içine alan, kapsayan[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #805602
          Anonim


            Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünkü, her otuz üç zıra’ derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen, merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meâli mutabık gelir. Buna binaen, küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, Cehenneme bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette, kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir.

            Ve keza, bir hadîse nazaran, “Zemherir”blank.gif1 namında, burudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutabıktır. Zira, merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, Zemherir de dahil olmak üzere, ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş, bazen öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celp ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.

            S – Mezkûr hadîse göre, Cehennem, arzın merkezindedir. Halbuki arz, Cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?

            C – Evet, âlem-i mülk, yani âlem-i şehadet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem, arzın içindedir diye, Cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem öyle azamet peyda eder ki, binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi, onun tevessüüne mâni olmuştur. Binaenaleyh, arzın içindeki Cehennemden maksat, Cehennemin kalbi ve Cehennemin çekirdeğidir.

            Ve keza Cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, arz gibi küreler,


            [NOT]
            Dipnot-1 “Cehennem, Rabbine şikayet ederek: ‘Ey Rabbim! Bir kısmım diğerini yeyip bitirdi.’ dedi. Bunun üzerine, Cenab-ı Hak ona iki nefes almaya izin verdi: Bir nefes kışta, bir nefes yazda. Sizin maruz kaldığınız şiddetli soğuk (kış soğuğu) onun zemheririndendir (soğuğuyla yakan ateş). Maruz kaldığınız şiddetli sıcak (yaz sıcağı) da onun semûmundandır (sıcaklığıyla yakan ateş).” Buhari, Bed’ü’l-Halk:10; Mevâkît 9; Tirmizi, Cehennem: 9, (2595), İbni Mâce, Zühd 38, Dâvud, Rikâk 119. Müsned 2:238, 277, 503.
            [/NOT]

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
            [TD]azamet: büyüklük[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]baliğ: erişen, ulaşan[/TD]
            [TD]binaen: -dayanarak [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
            [TD]burudet: soğukluk[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]celp ve cezb etme: çekme[/TD]
            [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
            [TD]hikmet-i tabiiye: fizik ilmi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]incimad ettirme: dondurma, katılaştırma[/TD]
            [TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kamer: ay[/TD]
            [TD]keza: bunun gibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]küre-i arz: yer küre, dünya[/TD]
            [TD]merkez-i arz: yer kürenin merkezi, ortası [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
            [TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mutabık: uygun[/TD]
            [TD]muttasıl: yapışık, bitişik[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mâni: engel[/TD]
            [TD]namında: adında[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nazaran: –göre[/TD]
            [TD]nazariyat-ı hikemiye: ilmî nazariyeler, teoriler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nazariye: teori[/TD]
            [TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]peydâ etme: kazanma[/TD]
            [TD]sath: yüzey[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tabaka-i türabiye: toprak tabakası, katmanı[/TD]
            [TD]takarrur: sabit olma, yerleşme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tenakus: azalma, eksilme[/TD]
            [TD]tevessü: genişleme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]teçhizat: cihazlar, donanım[/TD]
            [TD]vecih: şekil, yön[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zemherir: şiddetli, yakıcı soğuk[/TD]
            [TD]zira: çünkü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zıra’: arşın, el kol uzunluğu, yaklaşık bir metrelik uzunluk ölçüsü[/TD]
            [TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âlem-i mülk: maddî ve cismanî yapısı olan âlem; dünya[/TD]
            [TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şamil: içine alan, kapsamlı[/TD]
            [TD]şems: güneş[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #805603
            Anonim


              hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şumulü vardır. Binaenaleyh, Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse, yeri vardır.

              Ve keza, bir hadîse göre, Cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennemin, bir yumurta gibi, arzın merkezinde mevcut ve bilâhere tezahür edeceği, mümkinattandır.

              İhtar: Cehennemin şimdi mevcut olmadığına Mutezileleri sevk eden, bu hadîs olsa gerektir.

              Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım, o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır?

              Evet, وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا blank.gif1 ﴿cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Malûm ya, birşeyin diğer birşeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki اِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ blank.gif2 ile يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا blank.gif3 cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet, ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:

              Evvelki âyette ibadete emredildiğinde, “İbadet nasıldır?” diye vârit olan suale cevaben, “Kur’ân’ın talim ettiği gibi” denildi. “Kur’ân Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ ilâ âhir denildi. İşte, her iki cümle arasında bir suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.

              S – اِنْ şek ve tereddüdü ifade eder. اِذَا ise, cezm ve kat’iyete delâlet eder. Onların


              [NOT]Dipnot-1 “Eğer Kulumuza indirdiğimiz Kur’an-ı Kerim hakkında bir şüpheniz var ise.” Bakara Sûresi, 2:23.
              Dipnot-2 “Herhangi bir şüpheniz var ise.” Bakara Sûresi, 2:23.
              Dipnot-3 “Ey insanlar, ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
              [/NOT]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve sünneti akıl doğrultusunda yorumlayan ehl-i sünnet dışı bâtıl bir mezhep[/TD]
              [TD]atf: bağlama, göndermede bulunma; bir bağlaç vasıtasıyla kendinden öncekiyle sonraki kelime veya cümle grupları arasındaki bağlantıyı gösterme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]bilâhere: daha sonra[/TD]
              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cevher: değerli şey, öz[/TD]
              [TD]cezm: kesinlik, şüphesizlik [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
              [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]harf-i atıf: atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) bir mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, “vav” gibi[/TD]
              [TD]harf-i târif: gr. Arapça’da isimlerin başına konulan ve böylece onu belirli ve bilinen hale getiren “elif” ve “lam” harfleri[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
              [TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
              [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]keza: bunun gibi[/TD]
              [TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]matvî: dürülmüş, bükülmüş [/TD]
              [TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler[/TD]
              [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mütevakkıf: -a bağlı[/TD]
              [TD]sadef: sedef; mücevherat kutusu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sevk etme: yöneltme[/TD]
              [TD]takdir: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâyı belirleme, bulma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]talim etmek: öğretmek[/TD]
              [TD]tereddüt: şüphe[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tezahür: ortaya çıkma[/TD]
              [TD]vârit: gelen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı; kâinat[/TD]
              [TD]şumul: kapsamlılık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]اِذَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
              [TD]اِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #805604
              Anonim


                şek ve raybları, Kur’ân hakkında kat’îdir. Binaenaleyh, makamın iktizası hilâfına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihan zikrinde ne gibi bir işaret vardır?

                C – Evet, onların şek ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şüphelerin vücuduna kat’iyetle hükmedilemeyeceğine, ancak o şeklerin vücuduna yine şek ve şüphe ile hükmedilebileceğine işarettir.

                İhtar: اِنْ kelimesinin ifade ettiği şek ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir, hâşâ, Mütekellime ait değildir.

                وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ blank.gif1 ile اِنِ ارْتَبْتُمْ blank.gif2 cümleleri bir mânâyı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihan zikri, onların rayblarının menşei, hasta tabiatlarıyla kötü vücutları olduğuna işarettir.

                S – Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?

                C – Evet, kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istilâ etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.

                Nekre olarak رَيْبٍ blank.gif3 kelimesinin zikri, tâmim içindir. Yani, hangi raybınız varsa, cevap birdir; herbir raybınıza karşı mahsus bir cevap lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevap, Kur’ân’ın i’câzıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşaub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik, bir sûrenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’ân’ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü Kâtip birdir.



                [NOT]Dipnot-1 “Herhangi bir şüpheniz var ise.” Bakara Sûresi, 2:23.
                Dipnot-2 Şüpheye düştüyseniz.
                Dipnot-3 Şüphe.
                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Kâtib: ezelî ilim ve kudretiyle Kur’ân’ı ve kâinat kitabı olan bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                [TD]Mütekellim: ezelî kelâm sıfatına sahip olan, konuşması hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen ve varlıklara konuşma kabiliyeti veren Allah[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                [TD]binâen: –dayanarak, –den dolayı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]esbab: sebepler[/TD]
                [TD]hilâfına: tersine, zıttına[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
                [TD]ihtar: hatırlatma, uyarı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]iktiza: gerektirme[/TD]
                [TD]intişar: yayılma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]istilâ etme: işgal etme, ele geçirme[/TD]
                [TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
                [TD]kat’î: kesin[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kezalik: bunun gibi, böylece[/TD]
                [TD]mahal: yer, mekan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mazruf: gr. zarf edatının içine aldığı şey, zarfın içindeki mektup gibi
                [/TD]
                [TD]menba: kaynak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]menşe: kaynak[/TD]
                [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nekre: gr. başına “el” takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim[/TD]
                [TD]rayb: şüphe[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tabiat: karakter, mizaç[/TD]
                [TD]tercihan: tercih olarak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teşaub: bir kaynaktan çıkarak dağılma, kısım ve bölümlere ayrılma[/TD]
                [TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
                [TD]zarf: kılıf; gr. yer ve mekan bildiren edat[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zira: çünkü[/TD]
                [TD]zuhur: ortaya çıkma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                [TD]âciz: güçsüz, zayıf[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
                [TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]اِذَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                [TD]اِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #805605
                Anonim


                  مِمَّا ’daki مِنْ beyanı ifade ettiğinden, فِى شَىْءٍ blank.gif1 kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ فِى شَىْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا blank.gif2 olsa gerektir.

                  نَزَّلْنَا blank.gif3 tâbirinden anlaşılır ki, onların şüphelerinin menşei nüzul sıfatı olup, kat’î cevapları da, ispat-ı nüzuldür.

                  Tedricen, yani âyet âyet, sûre sûre, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il babından نَزَّلْنَا kelimesinin, def’aten nüzule delâlet eden if’al babından اَنْزَلْنَا blank.gif4 kelimesine tercihan zikredilmesi, onların, dâvâlarında “Niçin Kur’ân def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.

                  عَبْدِنَا blank.gif5 Abd lâfzının nebî veya Muhammed (a.s.m.) lâfızlarına cihet-i tercihi; abd tâbiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, اُعْبُدُوا blank.gif6 emrini tekittir ve Resul-i Ekrem hakkında vârit olan vehimleri def etmektir ki, o zat bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’ân’ı okumuştur.

                  فَاْتُوا blank.gif7 ﴿ Bu emir, tâciz içindir. Yani emirden maksat, muhataptan birşey talep değildir. Ancak, başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye dâvet etmektir ki, aczleri meydana çıksın.


                  [NOT]Dipnot-1 Bir şeyle ilgili.
                  Dipnot-2 “Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüphe duyuyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.
                  Dipnot-3 İndirdik.
                  Dipnot-4 Bir defada indirdik.
                  Dipnot-5 Kulumuza.
                  Dipnot-6 İbadet edin.
                  Dipnot-7 Getirin, ortaya koyun.
                  [/NOT]

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
                  [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]abd: kul[/TD]
                  [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]azamet: büyüklük[/TD]
                  [TD]beyan: anlatım[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cihet-i tercih: üstünlük yönü, tercih sebebi[/TD]
                  [TD]def etmek: gidermek, uzaklaştırmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]def’aten: birden bire, bir defada[/TD]
                  [TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hâdise: olay[/TD]
                  [TD]if’al babı: (bk. f-a-l)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ispat-ı nüzul: Kur’ân’ın Allah tarafından indirildiğini ispat etme[/TD]
                  [TD]kat’î: kesin[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]lâfz: ifade, söz[/TD]
                  [TD]menşe: kaynak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhatap: hitap edilen[/TD]
                  [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nebî: peygamber, elçi[/TD]
                  [TD]nâzil olma: inme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nüzûl: inme[/TD]
                  [TD]tabir: ifade, söz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]taciz: âciz bırakma, çaresiz kılma[/TD]
                  [TD]takdir: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâyı belirleme, bulma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
                  [TD]tedricen: derece derece, yavaş yavaş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tef’il: (bk. f-a-l)[/TD]
                  [TD]tekit: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tercihan: tercih edilerek[/TD]
                  [TD]ulüvv-ü derece: derecenin yüksekliği, üstünlüğü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
                  [TD]vârit: gelen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zikredilme: anılma, belirtilme[/TD]
                  [TD]ziyade: çok[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #805606
                  Anonim


                    بِسُورَةٍ
                    blank.gif1 ﴿ ilâ âhir… Bu tâbirden anlaşılır ki, onların ilzamları, aczleri son hadde baliğ olmuştur. Zira, dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya dâvet etmenin tâbirleri, tabakaları vardır.

                    1. Yüksek nazmıyla, ihbârât-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âli hakaikiyle beraber tam bir Kur’ân’ın mislini, ümmî bir şahıstan getiriniz.

                    2. Eğer böylece mislini getirmek takatinizin fevkinde ise, beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.

                    3. Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sûre kadar bir mislini yapınız.

                    4. Bu da mümkün olmadıysa, uzun bir sûrenin mislini yapınız.

                    5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûrenin misli olsun.

                    6. Eğer ümmî bir şahıstan imkân bulamadıysanız, âlim ve kâtip bir adamdan olsun.

                    7. Bu da olmadığı takdirde, biribirinize yardım etmek suretiyle yapınız.

                    8. Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuttur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’ân arasında bir mukayese yapılırsa, Kur’ân, mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyleyse Kur’ân, ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal, bâtıl ve muhaldir. Öyleyse hepsinden yukarı, fevka’l-küll bir kitaptır. On üç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir, vesselâm.

                    9. “Bizim şahitlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur” diye gösterdikleri o bahaneyi de def etmek için, “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”

                    İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’ân-ı Kerimin yaptığı îcaz ile gösterdiği i’câza bir şua görünür.


                    [NOT]Dipnot-1 Bir sûre ile.
                    [/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
                    [TD]asır: yüzyıl[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]baliğ olma: ulaşma, varma[/TD]
                    [TD]beliğ: belâğatli; düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenen söz[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]bâtıl: gerçek dışı, boş[/TD]
                    [TD]def etmek: gidermek, uzaklaştırmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]efkâr: fikirler[/TD]
                    [TD]fevka’l-küll: hepsinin, herşeyin üstünde [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
                    [TD]hakaik: hakikatler; gerçek mahiyetler, esaslar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ihbârât-ı gaybiye: gayb âleminden verilen haberler[/TD]
                    [TD]ihtivâ etme: içine alma, kapsama[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ilzam: susturma, mağlup etme[/TD]
                    [TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ins ve cin: insanlar ve cinler[/TD]
                    [TD]istimdad: yardım dileme, isteme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
                    [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kâtip: yazan, eli kalem tutan[/TD]
                    [TD]kütüb-ü Arabiye: Arapça kitaplar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mevcut: var[/TD]
                    [TD]misl: benzer [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muhal: imkânsız, olması mümkün olmayan[/TD]
                    [TD]mukayese: kıyaslama, karşılaştırma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                    [TD]nazm: diziliş, tertip; Allah Taâlâ tarafından Kur’ân-ı Kerîm’in mübârek ifadelerinin dizilişi, tertibi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tabir: ifade, söz[/TD]
                    [TD]tahaddi: meydan okuma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]takat: güç, kuvvet[/TD]
                    [TD]ulûm: ilimler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vesselâm: işte bu kadar[/TD]
                    [TD]vücuda gelme: meydana gelme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zira: çünkü[/TD]
                    [TD]âlî: yüce, yüksek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âlîm: bilgili, ilim sahibi kimse[/TD]
                    [TD]îcaz: veciz söz söyleme, mânâyı az sözle anlatma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen [/TD]
                    [TD]şahit: tanık, delil[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şua: ince ışık hüzmesi, parıltı[/TD]
                    [TD]şüheda: şahitler, tanıklar[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #805607
                    Anonim


                      Arkadaş! Kur’ân-ı Kerimden en kısa bir sûreye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’câzın limmiyet ciheti kaldı. Yani, beşerin aczini intaç eden illet ve sebep nedir?

                      Evet, Kur’ân ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenâb-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî gibi belâgat imamlarınca, beşerin kuvveti Kur’ân’ın yüksek üslûp ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de, Sekkâkî demiştir ki: “İ’câz, zevkîdir; târif ve tâbir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani, fikriyle i’câzı zevketmeyen, târifle vakıf olamaz; bal gibidir.

                      Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veçhe göre, i’câzı tarif ve tâbir etmek mümkündür. Biz de bu veçhi kabul ediyoruz.

                      S – Taife, necm, nevbet kelimeleri, sûre kelimesinin vazifesini ifa edebilirler. Sûre kelimesinin onlara tercihan zikrinde ne vardır?

                      C – Onları, şüphelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:

                      Onları şüpheye düşürten, güya Kur’ân’ın def’aten nazil olmamasıdır. Demek Kur’ân def’aten nâzil olmuş olsaydı, Allah’ın kelâmı olduğundan şüpheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şüphelerine bais olmuştur ki, “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz” diye şüpheye düştüler. Kur’ân-ı Kerim de, onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ blank.gif1 tâbiriyle ihtar ve “Haydi, mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun” diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.

                      Ve keza, Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’ân-ı Kerimin sûrelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faideler vardır. Evet, çok garip letaifi havi olduğu için, şu üslûb-u garip ihtiyar edilmiştir.


                      [NOT]Dipnot-1 Bir sûre ile.
                      [/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Abdulkahir Cürcânî: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]Abdülkahir: (bk. bilgiler – Abdulkahir Cürcânî)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
                      [TD]Sekkâkî: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Zemahşerî: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]addetme: sayma[/TD]
                      [TD]bais olma: sebep olma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]belâğat: düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme san’atı[/TD]
                      [TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]beşer: insan[/TD]
                      [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]def’aten: bir defada, birden bire [/TD]
                      [TD]güya: sanki[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâvi: içine alan, kaplayan[/TD]
                      [TD]ifa: yerine getirme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
                      [TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]illet: asıl sebep, maksat[/TD]
                      [TD]iltizam: sarılma, taraftar olma, tercih etme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ilzam: susturma, mağlup etme[/TD]
                      [TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]izahat: izahlar, açıklamalar[/TD]
                      [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
                      [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]letaif: lâtifeler, incelikler, güzellikler[/TD]
                      [TD]limmiyet: niçin sorusu, nedensellik, sebebiyet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]menşe: kaynak[/TD]
                      [TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]misil: benzer[/TD]
                      [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mübareze: yarışma, düelloya çıkma[/TD]
                      [TD]nazm: diziliş, tertip; Allah Teâlâ tarafından Kur’ân-ı Kerîmin mübârek ifadelerinin dizilişi, tertibi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]necm: taksit, parça, bölüm[/TD]
                      [TD]nevbet: nöbet, sıra[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nâzil olma: inme, indirilme[/TD]
                      [TD]sukut ettirme: düşürme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sûre: evin vs. katı, bölümü, kısım, Kur’ân’ın yüz on dört bölümünden herbiri[/TD]
                      [TD]tabir: ifade etme, anlatma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]taife: kısım, parça, topluluk [/TD]
                      [TD]tercihan: tercih ederek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tezahür: ortaya çıkma[/TD]
                      [TD]vakıf olmak: kavramak, anlamak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vech: şekil, tarz, yön[/TD]
                      [TD]üslûb-u garip: hayret verici, şaşırtıcı ifade ve anlatım tarzı [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #805608
                      Anonim


                        مِنْ مِثْلِهِ ﴿
                        ’deki zamir, ya Kur’ân’a râcidir, yani, “Kur’ân’ın mislini getiriniz.” Veya Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) âittir. Yani, “Bir sûreyi o zâtın (a.s.m.) misli olan ümmî bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ blank.gif1 iken, iktizanın hilâfına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ blank.gif2 denilmiştir.

                        Bunun esbabı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülâhazası ve riayeti lâzımdır. Zira, yalnız Kur’ân’ın mislini getirmekle mesele bitmiş olmuyor. Ancak ümmî bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte, bunun için, hem مِنْ مِثْلِهِ ’deki zamirin Kur’ân’a râci olması lâzımdır. Hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer’î olsun.

                        Ve keza, muarazanın tamamiyeti, yalnız bir sûrenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’ân’ın tamamına misil olacak bir mecmudan, bir kitaptan alınan bir sûrenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.

                        Ve keza, nüzulde Kur’ân’ın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvazene ile Kur’ân’ın ulviyeti anlaşılsın.

                        وَادْعُوا blank.gif3 ﴿ Bu tâbirin istiane veya istimdat kelimelerine cihet-i tercihi, dâvet kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vecihle, onları belâlardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. İstiane ve istimdat kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.

                        شُهَدَاۤءَ blank.gif4 ﴿ Bu tâbir, üç mânâya tatbik edilebilir.

                        Birincisi: Büyük ediplerdir. Bu mânâya göre, onların muaraza mânâsında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de, büyük edip ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır” diye söyledikleri yalanı da, Kur’ân-ı Kerim, وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.


                        [NOT]Dipnot-1 Ondan bir sûrenin benzerini.
                        Dipnot-2 Onun benzerinden bir sûre ile.
                        Dipnot-3 Çağırın.
                        Dipnot-4 Şahitler (yardımcılar).
                        [/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]cihet-i tercih: tercih sebebi, üstünlük yönü[/TD]
                        [TD]delâlet etme: delil olma, gösterme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]edip: edebiyatçı, belâgatçı[/TD]
                        [TD]emsal: benzerler, eşler, denkler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]esbab: sebepler[/TD]
                        [TD]hilâfına: aksine, tersine[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ibâre: metin, ifade[/TD]
                        [TD]ihtimal: olasılık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
                        [TD]istiane: yardım isteme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]istimdat: medet isteme, yardım dileme[/TD]
                        [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                        [TD]kâfi: yeterli[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kütüb-ü semâviye: vahye dayanan mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerîm gibi[/TD]
                        [TD]mecmu: bütün, toplam[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mer’î olma: gözetilmiş olma, geçerli olma[/TD]
                        [TD]misil: benzer, eş[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muvazene: karşılaştırma[/TD]
                        [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mülâhaza: göz önüne alma, dikkate alma[/TD]
                        [TD]nüzûl: inme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]riayet: uyma, gözetme[/TD]
                        [TD]râci: ait, dönük[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tabir: ifade, deyim[/TD]
                        [TD]tamamiyet: tamamlık, bütünlük[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tatbik etmek: uygulamak[/TD]
                        [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ulviyet: yücelik, yükseklik[/TD]
                        [TD]vecih: yön, şekil, tarz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zamir: ismin yerine geçen kelime[/TD]
                        [TD]zira: çünkü[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #805609
                        Anonim


                          İkincisi:
                          Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların, “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’ân-ı Kerim, müsaade vermek suretiyle “Haydi, şahitlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler” diye, o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.

                          Üçüncüsü: Âlihe mânâsınadır. Bu mânâya nazaran, sanki Kur’ân-ı Kerim onlara karşı, “Yahu, bu kadar taptığınız ilâhlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde niçin onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muaraza belâsından sizi kurtarsınlar!” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.

                          شُهَدَاۤءَكُمْ blank.gif1 ﴿ İhtisası ifade eden şu izafe, شُهَدَاۤءَ blank.gif2kelimesinin her üç mânâsına da bakar. Şöyle ki:

                          1. Madem ki büyük edip ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır. Ve yanınızda hazır olup, gaip de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek, onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız!

                          2. Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar, böyle bedîhü’l-butlan bir dâvâda yalan şehadete cesaret edemezler.

                          3. Mâbud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız, bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kàdir değillerdir. Onları da mâzur görünüz!

                          مِنْ دُونِ اللهِ ﴿ Yani, “Allah’tan maada.” Bu kayıt, şühedanın birinci mânâsına göre tâmimi ifade eder. Yani, “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci mânâsına nazaran, aczlerine işarettir. Çünkü bir meselede âciz ve mağlûp olan, yemin eder, şahitleri gösterir. Bu, âcizler için bir usuldür. Şühedanın üçüncü mânâsına göre, onların Resul-i Ekrem ile muarazaları, âdeta, şirk ile tevhid veya cemâdât ile Hâlık-ı Arz ve Semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.


                          [NOT]Dipnot-1 Kendinize yardım istediğiniz kişiler.
                          Dipnot-2 Şahitler (yardımcılar).
                          [/NOT]

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık-ı Arz ve Semavat: gökleri ve yeri yaratan Allah[/TD]
                          [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
                          [TD]bedîhü’l-butlan: batıl ve yanlışlığı apaçık ortada olan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cemâdât: cansızlar [/TD]
                          [TD]edip: edebiyatçı; edebiyat ve belâgat ilminin inceliklerini bilen kimse [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]erbab-ı fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması noktasında uzman olanlar[/TD]
                          [TD]gaip: gr. üçünçü şahıs; hazırda olmayan, o anda orada bulunmayan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hürmet: saygı[/TD]
                          [TD]ihtisas: belli bir şeye, mânâya ait, has, özel olma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ilâh: kendisine ibadet edilen, tanrı[/TD]
                          [TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek[/TD]
                          [TD]izâfe: Arapça cümle yapısında isim tamlaması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kudret: güç, kuvvet[/TD]
                          [TD]kàdir: gücü yeten, iktidar sahibi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]maada: -den başka[/TD]
                          [TD]mazur: özürlü, mazeretli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                          [TD]muâraza: sözle mücadele, karşı gelme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mâbud: ibadet edilen, tanrı[/TD]
                          [TD]nazaran: –göre[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tabiî: doğal olarak[/TD]
                          [TD]tehekküm: hafife alıp eğlenme, alay etme [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                          [TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]usul: tarz, esas, yöntem [/TD]
                          [TD]âciz: güçsüz, zayıf[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]âlihe: bâtıl ilâhlar, tanrılar[/TD]
                          [TD]şehadet etme: şahidlik etme, tanıklık etme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şirk: ortak koşma[/TD]
                          [TD]şuur: bilinç, anlayış[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şüheda: şahitler[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #805610
                          Anonim


                            اِنْ
                            كُنْتُمْ صَادِقِينَ ﴿ Bu cümle, “Biz istersek, Kur’ân’ın mislini yaparız” diye evvelce sarf ettikleri sözlerine işarettir.

                            Ve keza, onların yalancı olduklarına bir târizdir. Yani, “Sıdk erbabı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı talep ederken rayb, şüphe kuyusuna düşmediniz. Ancak rayb, şek ve şüphelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”

                            İhtar:اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ blank.gif1 cümlesinin cezaü’ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm:

                            اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ تَفْعَلُوا Yani: “Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız.”

                            ﴿ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ blank.gif2


                            Arkadaş!اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın sûret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız, yapacaktınız. Lâkin yapamadınız; öyleyse sadık değilsiniz.” Fakat Kur’ân-ı Kerim, mukaddeme-i istisnaiye yerinde, yani “Lâkin yapamadınız”a bedel, فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا blank.gif3 ilâ âhir cümlesini, şekki ifade eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise, onların, “Yapacağız” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir.

                            Ve keza, o kıyasın neticesi olan “Sadık değilsiniz” yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ blank.gif4 söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız, yapacaktınız. Lâkin yapamadınız. Öyleyse sadık değilsiniz. Öyleyse hasmınız olan Resul-i Ekrem sadıktır. Öyleyse Kur’ân, mu’cizdir.


                            [NOT]Dipnot-1 “Eğer iddianızda sadıksanız.” Bakara Sûresi, 2:23.
                            Dipnot-2 “Bunu yapamazsanız ki, elbette yapamayacaksınız, Cehennem ateşinden sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.
                            Dipnot-3 “Bunu yapamazsanız ki…” Bakara Sûresi, 2:24.
                            Dipnot-4 Cehennem ateşinden sakının.
                            [/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                            [TD]cezaü’ş-şart: şart cümlesinin karşılığı ve cevabı olarak gelen kısım, meselâ, “gelirsen görüşürüz” cümlesinde “görüşürüz” cezaü’ş-şarttır[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]esbab: sebepler[/TD]
                            [TD]hasmınız: düşmanınız, rakip[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
                            [TD]ihtar: hatırlatma, uyarma, ikaz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]illet: asıl sebep, maksat [/TD]
                            [TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                            [TD]kıyâs-ı istisnâî: neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. “Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesi gibi. Eğer “Güneş çıktı” denilmişse, o esnada gündüz olduğu kastedilir. Tam tersine, “Güneş yok” denilince, peşinden “Gündüz değil” hükmü verilir[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lâkin: ama, ancak[/TD]
                            [TD]misl: benzer, eş[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mukaddeme-i istisnai: istisnaî kıyasta birinci önerme, öncül[/TD]
                            [TD]mu’ciz: mu’cize; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
                            [TD]rayb: şüphe[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sadık: doğru sözlü, dürüst[/TD]
                            [TD]safsatacı: yalan ve uydurma şey konuşan kimse[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sarf etmek: kullanmak[/TD]
                            [TD]sûret-i teşekkül: oluşum şekli, formatı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sıdk erbabı: doğru kimseler[/TD]
                            [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tazammun etmek: içermek, içine almak[/TD]
                            [TD]târiz: dokundurma, iğneleme, taş atma; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme san’atı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #805611
                            Anonim

                              Öyleyse iman ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz.” فَاتَّقُوا النَّارَ… Bu emr-i ilâhî, onlara yapılan tehditleri dehşetlendiriyor.

                              اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا blank.gif1 ﴿ cümlesindeki تَفْعَلُوا blank.gif2 kelimesi, fi’l-i muzâridir. Bu fiil, zaman‑ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan لَمْ istikbalden mâzi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem mâziye, hem istikbale gönderiyor ki, mâziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altınla yazılan muallâkatları, Kur’ân’ın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler.

                              تَفْعَلُوا ’nun فَأْتُوا blank.gif3 kelimesine tercihinde, iki nükte vardır.

                              Birisi: Kur’ân’ın i’câzı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei, Kur’ân’ın misli değildir, o misli yapmaktandır.
                              İkincisi ise: İlm-i sarfta ل , ع , فbütün fiillerin terazisi olduğu gibi, üslûplarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lâfızla ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinâye kabîlinden cümleleri tâbir eden bir zamirdir.

                              وَلَنْ تَفْعَلُوا blank.gif4 ﴿’daki لَنْ huruf-u nâsıbeden olup, dahil olduğu fiili istikbale


                              [NOT]Dipnot-1 “Bunu yapamazsanız ki…” Bakara Sûresi, 2:24.
                              Dipnot-2 Yaparsınız.
                              Dipnot-3 Getirin.
                              Dipnot-4 “Asla yapamayacaksınız.” Bakara Sûresi, 2:24.
                              [/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]acz: acizlik, güçsüzlük
                              [/TD]
                              [TD]beliğ: belâğatli; düzgün, kusursuz, yerinde ve hâlin ve makamın icabına göre söylenen söz hitabe[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]edat: cümle içinde isim ve fiil ve zamirlerle birlikte kullanılarak zaman, durum, yer ve yön gösteren kelimeler [/TD]
                              [TD]emr-i İlâhi: Allah’ın emri[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]fezleke: özet, sonuç[/TD]
                              [TD]fi’l-i muzâri: gr. şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı gösteren fiil kipi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hitabe: bir topluluğa karşı düzgün söz söyleme[/TD]
                              [TD]huruf-u câzime: başına geldiği müzari fiilin sonunu cezm (sükun) olarak okutan edatlar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hurûf-u nâsibe: Arapçada başına geldikleri muzârî (şimdiki zaman) fiilinin sonunu üstün olarak okutan edatlar, “en” ve “len” gibi[/TD]
                              [TD]hurûf-u şartiye: şart edatları; Türkçe’de “eğer, şayet, …se, …sa” kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan Arapça edatlar, in, lev gibi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ilm-i sarf: morfoloji; mücerred bir kelimenin cümle içinde geçtiği yere göre kendi iç bünyesinde meydana gelen değişikliği inceleyen ilim dalı[/TD]
                              [TD]istikbal: gr. gelecek zaman[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
                              [TD]kabîl: gibi, tür, çeşit[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
                              [TD]lâfız: ifade, kelime[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]menşe: kaynak[/TD]
                              [TD]misl: benzer[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muallâkat: İslâmdan önceki Arap şairlerinin Kâbe duvarlarına asılmış seçkin şiirleri[/TD]
                              [TD]mâzi: gr. geçmiş zaman[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]müşterek: ortak[/TD]
                              [TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tabir etmek: ifade etmek; anlatmak[/TD]
                              [TD]zaman-ı hal: gr. şimdiki zaman[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zamir: ismin yerine geçen kelime[/TD]
                              [TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]اِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                              [TD]لَمْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]لَنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #805612
                              Anonim


                                nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyetle, şek ve şüphe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur.

                                S – فَاتَّقُوا blank.gif1﴿ittika ile tecennüb, ikisi de bir mânâyı ifade ederler. İttika’nın tecennüb’e cihet-i tercihi nedir?

                                C – Evet ittika, imana tâbidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh, ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lâfzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا blank.gif2 ’nun hakikî cezası olan اٰمِنُوا blank.gif3 ’nun yerinde تَجَنَّبُوا blank.gif4 ’ya tercihan فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.

                                اَلنَّارَ blank.gif5﴿Nâr’ın اَلْ ile tarifi, nâr’ın mâhudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünkü, enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.

                                S – اَلَّتِى ﴿ esmâ-i mevsuledendir. Sıla, dahil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ blank.gif6 evvelce muhataplara malûm değilmiş.

                                C – blank.gif7 نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran, muhataplar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada اَلنَّارُ ile اَلَّتِى arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.


                                [NOT]Dipnot-1 Sakının.
                                Dipnot-2 “Bunu yapamazsanız ki…” Bakara Sûresi, 2:24.
                                Dipnot-3 İman edin!
                                Dipnot-4 Çekinin, kaçının.
                                Dipnot-5 Ateş.
                                Dipnot-6 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşi.” Bakara Sûresi, 2:24.
                                Dipnot-7 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş…” Tahrîm Sûresi, 66:6.
                                [/NOT]

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                                [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cezâ: şart cümlesinde cevap, karşılık olarak gelen kısım[/TD]
                                [TD]cihet-i tercih: tercih yönü, üstünlük tarafı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]enbiya-i izam: büyük peygamberler[/TD]
                                [TD]esmâ-i mevsûle: mânâsı kendisinden sonra gelen cümle içinde açıklanan ve bu cümleyi kendinden sonra gelen cümleye bağlayan kelimelerdir[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]husule gelme: meydana gelme[/TD]
                                [TD]ihtiyar etmek: irade etmek, dilemek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ikame etmek: yerleştirmek[/TD]
                                [TD]iktiza: gerektirme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]istikbal: gr. gelecek zaman[/TD]
                                [TD]itminan: emin olma, kanaat sahibi olma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ittika: korkup sakınma[/TD]
                                [TD]kail: söyleyen[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kesb-i malûmat: bilgi sahibi olma, bilgi kazanma[/TD]
                                [TD]lâfz: ifade, söz[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
                                [TD]mâhudiyet: tanınır, bilinir olma [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]müebbed: daima, ebedî[/TD]
                                [TD]müekked: tekidli, pekiştirilmiş [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nazaran: –göre[/TD]
                                [TD]nefyetme: olumsuz yapma, kılma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nâr: ateş[/TD]
                                [TD]nâzil olma: inme, indirilme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sıla: gr. sıla cümlesi; Arapça’da “ellezî=öyleki” gibi müphem isimlerle bir önceki cümleye bağlanan ve o cümleyi açıklayıcı olarak gelen cümle[/TD]
                                [TD]takarrur etmek: sabit olmak, yerleşmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tarif: bildirme, tanıtma[/TD]
                                [TD]tavsif: vasıflandırma, özelliklerini anlatma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tebaiyet: tabi olma, bağlı olma[/TD]
                                [TD]tecennüb: uzak durma, çekinme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tercihan: tercih edilerek[/TD]
                                [TD]tâbi: bağlı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı gösterme, işaret etme[/TD]
                                [TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ل: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #805613
                                Anonim


                                  وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُblank.gif1 ﴿ Bu kayıtlardan maksat, tehdittir. Tehdidlerin tekit ve teşdit edildiğine binaen, burada اَلنَّاسْ blank.gif2 kelimesiyle tekit edilmiştir, حِجَارَة blank.gif3 lâfzıyla de teşdit ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki:

                                  “Menfaat, necat ümidiyle taştan mâmul mâbud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tâzip âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Niçin bunu düşünmüyorsunuz?”

                                  S – اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ blank.gif4 ﴿ cümlesinde, makamın iktizası hilâfına لَكُمْ blank.gif5 yerine لِلْكَافِرِينَ blank.gif6 denilmesi neye binaendir?

                                  C – Evet, Kur’ân-ı Kerim’in takip ettiği usul, ale’l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur’ân-ı Kerim, onların Cehennemlik olduklarını ispat eden delilin ikinci mukaddemesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri, zamir yerine, yani لِلْكَافِرِينَ cümlesini, لَكُمْ yerine ikame ile tâmim yapmıştır.

                                  Takdir-i kelâm:
                                  اُعِدَّتْ لَكُمْ ِلاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِرِينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ Yani: “Siz Cehennemliksiniz. Zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”


                                  endOfSection.gifendOfSection.gif



                                  [NOT]Dipnot-1 Onun (Cehennem ateşi) yakıtı taş ve insanlardır.
                                  Dipnot-2 İnsanlar.
                                  Dipnot-3 Taşlar.
                                  Dipnot-4 Kâfirler için hazırlandı.
                                  Dipnot-5 Sizin için.
                                  Dipnot-6 Kâfirler için.
                                  [/NOT]

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]ale’l-ekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
                                  [TD]binaen: -dayanarak [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
                                  [TD]fezleke: özet, sonuç[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hilâf: aykırılık, terslik[/TD]
                                  [TD]ikame: yerleştirme, koyma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]iktiza: gereklilik[/TD]
                                  [TD]ism-i zahiri: açık, görünen isim[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ittihaz: edinme, kabul etme[/TD]
                                  [TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
                                  [TD]küllî: büyük, kapsamlı; fertleri içine alan tür[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]lâfz: ifade, söz[/TD]
                                  [TD]menfaat: yarar, fayda[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mukaddeme: başlangıç, önerme, öncül [/TD]
                                  [TD]mâbud: kendisine ibadet edilen, tanrı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mâmul: imal edilen, yapılan ürün[/TD]
                                  [TD]necat: kurtuluş[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sanem: put[/TD]
                                  [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tekit: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
                                  [TD]tevbih: azarlama[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]teşdit: şiddetlendirme, güçlendirme[/TD]
                                  [TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tâzip: azap verme, işkence etme[/TD]
                                  [TD]usul: tarz, yöntem, metod[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zira: çünkü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 45)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.