- Bu konu 32 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Haziran 2015: 17:35 #683301
Anonim
Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, kâmil-i mutlak olduğundan lizâtihî mahbubdur. Allah mûcid, vâcib-ül vücud olduğundan kurbiyetinde vücud nurları, bu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur. Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır. Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah ganiyy-i mugnidir, her şeyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.
Mesnevi-i NuriyeTevekkül: Allah’a (cc) güvenmek, Allah’a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah’a (cc) bırakma.
Kâmil-i mutlak: Sınırsız ve sonsuz üstünlük ve kusursuzluk sahibi.
Lizâtihî: Bizzat, kendisi için, onun kendisi için.
Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen, segili.
Vâcib-ül Vücud: Varlığı zorunlu olup olmaması imkansız olan Allah (cc).
Kurbiyet: Yakınlık.
Bu’diyet: Uzaklık.
Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.
Melce: Sığınılacak yer, sığınak, kurtulacak yer.
Mence: Kurtuluş yer.
Zînet: Süs, güzellik.
Bâki: Ebedî, sonsuz, ölümsüz olan.
Beka: Sonsuzluk, devamlılık.
Mâlik: Sahip. Mülk sahibi, mal sahibi.
Ganiyy-i mugni: Bütün zenginliklerin gerçek vericisi ve sonsuz zenginlik sahibi olan Allah (cc).
Abd: Kul.7 Haziran 2015: 17:36 #818349Anonim
İnsan seyyiatıyla, Allah’a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine zarar eder. Meselâ: Hariçte, vaki’de ve hakikatte Allah’ın şeriki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenab-ı Hakk’ın mülküne ve âsârına müdahale edebilsin. Ancak, şeriki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünki hariçte şerikin yeri yoktur. O halde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
Mesnevi-i NuriyeSeyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
Şerik: Ortak.
Âsâr: Eserler, işaretler.8 Haziran 2015: 22:51 #818350Anonim
Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikatı i’lam edecek bir ifade de değildir. Maahâza, o ünvan ile fehme gelen mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes’i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû’ etmesi ağır gelmez.
Mesnevi-i NuriyeMaruf: Bilinen, tanınan, meşhur.
Malûmiyet: Bilinirlik, belli olmaklık.
Ülfet: Alışma, alışkanlık.
İ’lam: Bildirme, anlatma.
Maahâza: Bununla beraber.
Sıfât-ı mutlaka: Sınırsız ve sonsuz sıfatlar (nitelikler).
İlka: Koyma, bırakma, atma.
Zât-ı Akdes: Hiçbir kusuru ve noksanı bulunmayan en kutsal zat (Allah (cc)).
Mülahaza: Düşünme, düşünce.
Mevcud-u meçhul: Bilinmeyen ve belli olmayan varlık, bilinmez varlık.
Marufiyet: Bilinirlik, tanınırlık.
Tebarüz: Belli olma, belirme.
Tecelli: Görünme, bilinme, kendini belli etme.
Sıfat-ı mutlaka-i muhita: Herşeyi kuşatan sınırsız ve sonsuz sıfatlar.
Mevsuf: Vasıflanan, vasıflanmış, nitelenmiş.
Tulû’: Doğma, doğuş, ortaya çıkma.
8 Haziran 2015: 22:53 #818351Anonim
Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder. (Ziyanın elvan-ı seb’ayı tazammun ettiği gibi). Ve keza her birisi ötekilere delil olduğu gibi, onların her birisine de netice olur. Demek esma-i hüsna mir’at ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binaenaleyh neticeleri beraber mevsul kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.
Said NursiEsma-i hüsna: En güzel isimler.
İcmalen: Kısaca, özet olarak.
Tazammun: İçine almak.
Ziya: Işık.
Elvan-ı seb’a: Yedi renk.
Keza: Böylece, bunun gibi.
Mir’at: Ayna.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
18 Haziran 2015: 21:42 #818375Anonim
Azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Lem’alar
5 Temmuz 2015: 09:25 #818442Anonim
Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünki o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehad’e tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbubların ile beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, her şeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.
Mesnevi-i NuriyeElîm: Acı veren.
Firak: Ayrılık, ayrılma.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Vâhid-i Ehad: Bir olan ve birliği herbir şeyde tecelli eden Allah(cc).
Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen, sevgili.
İntisab: Bağlılık.
Alâkadar: Alakalı, ilgili.5 Temmuz 2015: 09:27 #818443Anonim
Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüzsün. Lâkin Sâni’-i Hakîm lütfuyla, latif san’atıyla seni cüzlükten küllüğe çıkartmıştır.
Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelan etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza insaniyet i’tasıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza marifet ve muhabbetin in’amıyla muhit bir nur olmuşsun.
Binaenaleyh dünyaya ve cismanî lezaize meyledersen, âciz, zelil bir cüz’î olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübra denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî ve bir küll olursun.
Mesnevi-i NuriyeŞecere-i hilkat: Hilkat şeceresi, yaratılış ağacı.
Semere: Meyve, netice, sonuç.
Cüz: Kısım, parça.
Sâni’-i Hakîm: Hiçbir şeyi gayesiz ve faydasız bırakmayıp herşeyde sayısız gayeler ve faydalar gözeten sanatkar yaratıcı.
Küll: Bütün.
Âlem-i şehadet: Beş duyu organımızla açılabildiğimiz dünya.
Cevelan: Dolaşma.
Filcümle: Genellikle, bir hayli, çoğunlukla, oldukça.
Cüz’iyet: Azlık, sınırlılık, teklik, küçüklük.
Keza: Böylece, bunun gibi, bu dahi öyle.
Küllî: Kapsamlı, genel.
İn’am: Nimetlendirme.
Muhit: İhata eden, kuşatan, çevreleyen.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Cismanî: Cisimle ilgili, cisim halinde.
Lezaiz: Lezzetler, zevk veren şeyler.
İnsaniyet-i kübra: Büyük insanlık.12 Temmuz 2015: 08:23 #818474Anonim
İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhâssa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlub olur. Ancak onları mağlub edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
{(Haşiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ: Sen namazda, Kâ’be karşısında, huzur-u İlahîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.}
Mesnevi-i NuriyeKalben: Kalbten, yürekten, içten, gönülden
Fikren: Fikir olarak, düşünce olarak
Hakaik-i İlahiye: ilahi hakikatlar, Allah(cc) ile ilgili gerçekler (bilgiler).
Bilhâssa: Özellikle.
Esnasında: Zamanında.
Vesvese: Şüphe, kuruntu.
Hevaî: Gelip geçici boş isteklerle ilgili.
Vehmî: Vehimle ilgili, asılsız ve gerçek dışı düşünceyle.
Def’: Engel olma, giderme.
Mağlub: Yenilmiş.
Mazarratı: Zararları.
Menzil: Yer
Sema: Gök, gökyüzü
Haşiye: Sayfanın kenarına veya altına yazılan ek açıklama.
Müteessir: Etkilenen, etkilenmiş, üzüntülü, üzgün.
Müteessif: Üzülen, kederlenen.
Lümme-i şeytanî: Şeytanın verdiği kuruntu.
Ayât: Ayetler
Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
Tedai-i efkâr: Bir düşüncenin başka bir düşünceyi hatıra getirmesi, düşüncelerin birbirini hatırlatması.
Malayaniyat-ı rezile: Rezil utanç verici yersiz düşünce ve sözler.
Sevk: Gönderme, yollama.
Âyine: Ayna
Timsal: Görüntü, suret.
Misal: Örnek
Necaset: Pislik.12 Temmuz 2015: 08:42 #818476Anonim
Ey nefs-i emmare, kat’iyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır. Daima harab olmağa hazırdır.
nefs-i emmare: Kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan -nefis.
Kat’iyyen: Kesinlikle.
Hususî: Özel.
Âmâl: Emeller, istekler.
Taallukat: Alakalıklar, alakalanmalar, ilgilenmeler.
Hülâsa: Özet.
Esas: Temel, kök.
Fasid: Bozuk.
Evet bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil.. ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!…
Ebedî: Sonsuz.
ibaret: Meydana gelmiş.
Zaman-ı mazi: Geçmiş zaman.
İstikbal: Gelecek zaman.
Mezaristan: Mezarlık.
Mesnevi-i Nuriye21 Temmuz 2015: 05:39 #818500Anonim
Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk’e aittir. Binaenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuur ile, büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın, O’nun mülküne el uzatma. Binaenaleyh gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şartıyla. İzin ve meşietini de şeriatından öğrenirsin.
Mesnevi-i NuriyeYed-i ihtiyar: İhtiyarın eli, serbest hareket edebilme ve dilediğini yapabilme gücü.
Mâlik-ül Mülk: Mülkün sahibi, kainatın ve içindekilerin gerçek sahibi.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
Meşiet: İsteme, dileme, istediğini yapma.
Şeriat: Allah’ın (cc) kanunları.24 Temmuz 2015: 11:12 #818513Anonim
Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.
Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hacetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re’s-ül malım, emellerimdir. Şefiim, Habibin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah yâ Rahman yâ Rahîm! Âmîn!
Mesnevi-i NuriyeAcz: Güçsüzlük, kuvvetsizlik.
Nida: Seslenme, çağırma, haykırma.
Menbaı: Kaynağı.
Feyâ Rabbî: Ey rabbim.
Hâlıkî: Yaratıcım, yaradanım.
Mâlikî: Sahibim, malikim.
Hüccet: Delil, ispatlaycı söz.
Hacet: İhtiyaç.
Uddet: Hazırlık.
Fâkat: Yokluk, ihtiyaç, yoksulluk.
Fıkdan-ı hile: Hilenin yokluğu, hilesizlik.
Fakr: Fakirlik, sayısız ihtiyaçlarını elde edecek imkanı ve gücü olmayan.
Re’s-ül mal: Sermaye, ana para.
Şefiim: Şefaatçim, af vesilem.
Habib: Sevgili, sevilen, dost.
Aleyhissalâtü Vesselâm: Salât ve selâm O’nun üzerine olsun.
Rahmet: Merhamet, acıma, şefkat etme.
Mağfiret: Allah’ın (cc) affetmesi.
Rahman: Saysz nimetlerin sahibi ve bütün varlklarn her türlü ihtiyaçlarnn karlaycs olan Allah(cc).
Rahîm: Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.19 Ağustos 2015: 17:47 #818535Anonim
Eyyühen-nefs!(Ey nefis)
Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuaatını görmek istiyorsun. Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Her bir hisse tâbi olan işleri ve hacetleri îfa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama maruz kalıyorsun.Said NursiMüessir: Tesir eden, etkileyen, tesir edici, etki edici.
Azamet: Büyüklük.
Zihnî: Zihinle ilgili, zihne ait.
Mana: Anlam.
Esma-i Hüsna: En güzel isimler.
Esma: İsimler.
Şuaat: Işıklar, parıltılar, nurlar.
Latife: Manevi ince duygu ve yetenek. *Mizah.
Letaif: Latif duygular, ince ve nazik duygular.
Hacet: İhtiyaç.
Îfa: Yapma, yerine getirme.
Evham: Kuruntular, vehimler, olmayanı var zannetme.
Maruz: Uğrayan, uğrar durumda, uğramış, hedef.2 Eylül 2015: 11:07 #818561Anonim
Arkadaş! Nefis, tenbellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülahaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhal tövbe ile vazifesine avdet eder.
Mesnevi-i NuriyeSaika: Sürükleyici sebep, sevkeden sebep.
Vazife-i ubudiyet: Allah’a(cc) kulluk görevi.
Hâlık: Yoktan en güzel şekilde yaratan Allah(cc).
Mâlik: Sahip.
Mülahaza: Düşünme, düşünce.
Tasavvur: Akılda canlandırma, tasarlama, düşünme, zihinde şekillendirme.
Adem: Yokluk, hiçlik.
İtikad: İnanmak.
Adem-i mes’uliyet: Mesuliyetsizlik, sorumsuzluk, sorumlu olmama.
Elîm: Acı veren.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Avdet: Dönüş, geri gelme, dönme.10 Eylül 2015: 10:00 #818627Anonim
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri,
Mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.İkincisi,
Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.Üçüncüsü,
İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi.Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sâni’i hamd ü sena etmektir.
Mesnevi-i Nuriye / Onuncu RisaleMazi: Geçmiş, geçmiş zaman.
Müstakbel: Gelecek, gelecek zaman.
Alâkadar: Alakalı, ilgili.
Bihakkın: Hakkıyla.
İdrake: Anlayışa.
Mâlik: Sahip. Mülk sahibi, mal sahibi.
Enfüsî: İnsanın manevi yapısıyla ilgili, insanın manevi donanımlarıyla ilgili.
Âfâkî: Dıştaki varlıklarla ilgili, kainat ve içindekilerle ilgili.
Dâhilî: İçe ait, içle ilgili.
Haricî: Harice ait, dışla ilgili, yaratılmış olmakla ilgili.
Taalluk: Alakalı olma, ilgili olma, alakalanma, ilgilenme.
İdraki: Anlayışı.
Küllî: Kapsamlı genel, bütünün özelliğini taşıyan parçalardan meydana gelen.
Umumî: Umumla alakalı, herkesle ilgili, genel.
İnşaat: İnşa etme, yapma.
Mukaddeme: Başlangıç, giriş, önsöz.
Keşf: Açmak, ortaya çıkarmak, gizli gerçekleri açığa çıkarma, bilinmeyeni bulma.
Tertib: Düzenleme, sıralama, dizme, düzene koyma.
Misillü: Gibi, benzeri.
İhzar: Hazırlama, hazır etme, huzura(yanına) getirme.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Evvel: ilk.
Tesbih: Allah`ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.
Tahmid: Allah`a hamd etme, övme. ‘Elhamdülillah’ demek, şükretmek.
Evvelâ: İlk önce, birinci olarak.
İstikbal: Gelecek, gelecek zaman. *Karşılama.
Nimet: İyilik, ihsan, lütuf. *Rızık, yiyecek.
Nefs: (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri. * Ruh, hayat, asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. M.)
İn’am: Nimetlendirme.
Mahlukat: Mahluklar, yaratılmış varlıklar.
Şehadet: Şahitlik, tanıklık. *Şehitlik.
Müşahede: Görme, seyretme, gözle görme.
Sâni’i: Sanatkar yaratıcıyı.
Hamd ü sena: Hamd ve sena eden, şükretme ve övme.11 Eylül 2015: 09:17 #818638Anonim
Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in’ikas edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünki o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in’ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-ı vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.
Dünyaperest: Dünyaya taparcasına önem verip ahireti düşünmeyen.
Tasavvur: Zihinde şekillendirme, tasarlama, düşünme, akılda canlandırma.
Kabir: Mezar.
Menzil: Yer.
İn’ikas: Aksetme, yansıma.
Madum: Yok olan, yok.
Gayr-ı mevcud: Mevcud olmayan, varolmayan, yok.
Hakikat: Gerçek.
Mevcud: Var olan, varlık.
Sür’at-i hareket: Hareket hızı.
Hakikat-ı vücud: Varlık gerçeği.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
Vehm ü hayal: Kuruntu ve hayal.
Musibet: Afet, bela, felaket.
Tahrik: Hareket ettirme, hareketlendirme. *Kışkırtma.
Berk: Şimşek, yıldırım.Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden “Lâ İlahe İllallah” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
Cismanî: Cisimle ilgili, cisim halinde.
Hayvaniyet: Hayvanlık.
Cismaniyet: Cisim halinde bulunma, maddi varlık.
Derece-i hayat: Hayat derecesi.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.
Daire-i hayat: Hayat dairesi, yaşama alanı.
Âlem-i nur: Nur âlemi.
Marifetullah: Allah’ı(cc) isim ve sıfatlarıyla bilme ve tanıma.
Vahdaniyet: Birlik, Allah’ın(cc) birliği.
Kelime-i kudsiye: Kudsi kelime, kutsal ve mübarek söz.Mesnevi-i Nuriye -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.