- Bu konu 32 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Eylül 2015: 09:20 #818639
Anonim
Risale-i Nur Külliyatı’ndan “El-Mesneviyy-ül Arabî” ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymetdar şu eserini de Allah’ın avn ü inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız bulamadım. Tercüme lisanı da, fikrim gibi nâkıs ve kàsır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da müellif-i muhterem Bedîüzzaman’ın manevî yardımları ile dokuyabildim.
Evet bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş.) Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren küçük bir âyinedir…
Risale-i Nur müellifinin neseben küçük
kardeşi ve onbeş sene ondan ders alan
ABDÜLMECİD NURSÎKülliyat: Bütünün hepsi. *Bir yazarın bütün eserlerine verilen isim.
Muanven: Ünvanlı, isimli, adlı.
Cihanbaha: Dünya kadar değerli, cihan pahasında.
Kıymetdar: Kıymetli, değerli.
Avn: Yardım, imdat.
İnayet: İyilik, yardım, lütuf.
Muvaffak: Başarılı, başarmış.
Ulviyet: Ulvilik, yücelik, yükseklik.
Cezalet: Kelimelerin konuya, gayeye ve birbirlerine uygunluk içinde dizilişleri.
Cevher-baha: Mücevher gibi değerli.
Lafız: Söz, ağızdan çıkan söz veya kelime.
Nâkıs: Noksan, eksik.
Kàsır: Kısa, eksik. *Kusurlu.
Azîm: Büyük, yüce.
İmanî: İmana ait, inançla ilgili.
Cesim: Ehemmiyetli. Büyük.
Kur’anî: Kur’ana ait, Kur’anla ilgili.
Kisve: Kılık, kıyafet, elbise.
Hakikat: Gerçek.
Fabrika-i dimağiye: Dimağ fabrikası, beyin fabrikası.
Müellif-i muhterem: Saygı değer yazar, hürmet gösterilen yazar.
Tayyedilmiş: Kaldırılmış, geçilmiş, atlanılmış.
Evlâd-ı vatan: Vatan evladı, vatan çocukları.
Neseben: Soyca, sülalece, soy bakımından.21 Eylül 2015: 09:21 #818659Anonim
Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.
Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
“Yâ İlahî! Hasenatım senin atâ’ndandır. Seyyiatım da senin kaza’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum.” der.
Said NursiCenab-ı Hakk: Allah(cc).
Namında: Adında.
İnfaz: Yerine getirme, uygulama.
İbtal: İptal.
Kat’iyyet: Kesinlik.
Nisbet: Bağlantı, ilişki, ilgi. * Karşılaştırma.
Şümul: Kapsama, kaplama, içine alma.
İhrac: Çıkarmak, dışarı atmak.
Külliyet: Bütünlük, genellik.
Hakikat: Gerçek.
Vâkıf: Bilen, bilgi sahibi, haberli.
Ârif: Gerçekleri iç yüzüyle bilen.
İlahî: Allah’a(cc) ait, Allah’la ilgili.
Hasenat: İyilikler, sevaplar.
Seyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
Helâk: Ölme, bitme, mahvolma.3 Ekim 2015: 09:06 #818716Anonim
İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhâssa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlub olur. Ancak onları mağlub edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
{(Haşiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ: Sen namazda, Kâ’be karşısında, huzur-u İlahîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.} Mesnevi-i Nuriye29 Ekim 2015: 03:43 #818819Anonim
İ’lem Eyyühel-Aziz! (Ey aziz bil!)
Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur? Evet vakit yaklaştı. Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.
Âlem-i âhiret: Ahiret alemi, öbür dünya.
Cihet: Yön, taraf.
İltihak: Katılma.
İştiyak: Şiddetli arzu ve istek.
Kazurat: Pislikler.
İstikzar: Çirkin, pis ve kötü görmek.Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku’ bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh İncil’de “Ahmed”, Tevrat’ta “Ahyed” Kur’anda “Muhammed” ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.
İmam-ı Rabbanî: Ahmed-i Farukî, 11. asrın müceddidi.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
İncil: Hazret-i İsa’ya (a.s.) gönderilmiş olan İlâhî kitab, Hıristiyanların mukaddes kitabı olup, dört büyük kitaptan birisidir.
Tevrat: Hz. Musâ’ya (a.s.) indirilmiş olan İlâhî kitap.
Müsemma: İsimlendirilen.
Cihan: Dünya, âlem, kâinat.
Muhat: Etrafı çevrilmiş, çevresi kuşatılmış.Şu esasata dikkat lâzımdır:
1- Allah’a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.
2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
3- Mülk Allah’ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.
4- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.
5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.Esasat: Esaslar, temeller.
Abd: Kul.
Müsahhar: Teshir olunmuş, elde edilmiş, ele geçirilmiş. *Tutkun, itâat etmiş, boyun eğmiş.
Kader: Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmi ile, kâinatta olmuş ve olacak bütün şeylerin varlık ve yokluğunu, geçmiş ve geleceğini bilmesi.
Mülk: Sahip olunan, üzerinde tasarruf hakkı bulunan şey. Sahip olunan her şey.
Emaneten: Emanet olarak.
İbka: Bakileştirme, süreklileştirme, devamlı olmasını sağlama.
Meccanen: Bedâva şekilde, parasız, ücretsiz olarak.
Zâil: Geçen, geçici, tükenen, sürekli olmayan, devam etmeyen.
Şekl-i hazır: Hazır şekil, şimdiki şekil, şu anki biçim.
Takiben: Takip ederek, izleyerek.
Zeval: Sona erme, son bulma, göçüp gitme, gitme.
Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.Mesnevi-i Nuriye1 Kasım 2015: 12:33 #818827Anonim
Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı Hakk’ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. “Celal” sıfatını tazammun eden “Sübhanallah”, abdin ve mahlukun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır.
Cemal sıfatını içine alan “Elhamdülillah”, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle insanların mazarratlarından tahir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem’edebilirsin. Evet “Sübhanallahi ve bihamdihi” her iki makamı cem’eden bir cümledir.
Mesnevi-i Nuriyeİ’lem Eyyühel-Aziz: Ey aziz bil, ey saygıdeğer şerefli bil.
Sübhanallah: Her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan uzak ve kusursuz olan Allah (cc).
Elhamdülillah: Bütün hamdler (şükürler) kim söylese ve kime söylese sadece Allah’a (cc) mahsustur.
Cenab-ı Hakk: Allah.
Celal: Büyüklük, ululuk, haşmet.
Cemal: Güzellik.
Zımnen: Gizli olarak, açıktan olmayarak, örtülü olarak, dolayısıyla.
Tavsif: Vasıflandırma, niteleme, özelliklerini belirtme.
Abd: Kul.
Baîd: Uzak, ırak.
Mahlukat: Yaratılmış varlıklar, mahluklar
Karib: Yakın.
Kurb: Yakınlık.
Bu’d: Uzaklık.
Nâzır: Nezaret eden, bakan, gözeten, gören.
Şems: Güneş.
Cihet: Yön, taraf.
Ziya: Işık.
Mazarrat: Zararlar.
Tahir: Temiz, pak.
Müessir: Tesir eden, etkileyen.
Kezalik: Böylece, bunun gibi, buda böyle.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Hamd: Şükür, teşekkür, medih, övme.
Mültebis: Karışık, karıştırılmış, karıştırmış.
İltibas: Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
Tebdil: Değiştirmek.3 Kasım 2015: 15:53 #818838Anonim
Cenab-ı Hakk’ın ef’ali birbirine münasib, âsârı birbirine müşabih, esması birbirine âyine ve ma’kes, sıfatı birbirine mütedâhil, şuunatı memzuc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hal vardır ki, maksud-u bizzât o hususî tavırdır. Sair tavırlar ise, tebaîdirler. Binaenaleyh meselâ Hâlık’ın âsârından cemadata baktığın zaman azamet ve kudreti, kasdına hedef yap. Başka isimlerin tecelliyatını teb’an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sair tecelliyata tebaî bir nazar ile bak.
Mesnevi-i NuriyeEf’al: Fiiler, işler.
Âsâr: Eserler, işaretler.
Müşabih: Benzeyen, benzer.
Esma: İsimler.
Ma’kes: Akis yeri, yansıma yeri, ayna, yansıtıcı.
Mütedâhil: İç içe, birbiri içine girmiş durumda.
Şuunat: İşler, olaylar. *Kabiliyetler, yetenekler.
Memzuc: Karışık, karışmış, iç içe girmiş.
Maksud-u bizzât: Bizzat kastedilen, asıl istenen, asıl gaye.
Azamet: Büyüklük.
Kudret: Güç.
Tecelliyat: Tecelliler, görünmeler, kendini belli edip göstermeler.
Teb’an: Tabi olarak, bağlı olarak.
Hayvanat: Hayvanlar.
Sair: Diğer, başka.3 Kasım 2015: 15:54 #818839Anonim
Senin şuur ve ilminin sana taalluku, ahval ve levazımat-ı ihtiyacatın nisbetindedir. Çünki sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münasebet lâzımdır. Fazla noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh pek cüz’î olan ilim ve şuurunla, Şems-i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukabele etmekle gündüz ortasında güneşin altında, güneşin ziyasıyla mübarezeye çıkan ateş böceği gibi olma!
Mesnevi-i NuriyeTaalluk: Alakalı olma, ilgili olma, alakalanma, ilgilenme.
Ahval: Haller, vaziyetler.
Levazımat-ı ihtiyacat: İhtiyaçlar için gerekenler.
Müsebbeb: Netice, sebebe bağlı olan, sebebe bağlı olarak meydana gelen.
Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Şems-i Ezelî: Ezelî güneş, ezelî güneş gibi olan Allah (cc), varlığının başlangıcı olmayan Allah (cc).
Ziya: Işık.
Mübareze: Çekişme, kavga, döğüşme, çarpışma, çatışma.4 Kasım 2015: 10:51 #818843Anonim
Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki: Tesir ve fâiliyet; latif, nuranî, mücerred olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hâssasıdır. Evet misal olarak semadaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semada iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.
Kevn: Varlık, kainat, evren, yaratılmış varlıklar, âlem.
Ahval-i âlem: Âlemin ahvali, dünyadaki durumlar.
Hadsî: Birdenbire ve doğru sezilen.
Mücerred: Çıplak, soyutlanmış, sıyrılmış. *Yalnız, tek.
Şe’n: İş. *Hal. tavır. *Hadise, olay.
İnfial: Etkilenme, dış tesirlerden meydana gelen durum ve etki.
Kesif: Koyu, katı, yoğun.
Hâssa: Özellik.
Ziya: Işık.
Azamet: Büyüklük.Ve keza eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latif, nuranî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkıyla, müsebbebatın mûcidi, ancak ve ancak Nur-ul Envâr, Sâni’-i Ezelî’dir.
Keza: Böylece, bunun gibi, bu dahi öyle.
Fâil: İş yapan.
Kesb-i liyakat: Layık olmayı kazanmak.
Kesafet: Bulanıklık, koyuluk, kalınlık.
Müsebbebiyet: Sebebe bağlı olarak meydana gelmek, sebebe bağlı olma.
Esbab-ı zahiriye: Görünüşteki sebepler.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc), yoktan en güzel şekilde yaratan Allah.
Müsebbebat: Neticeler, sebeplerin sonuçları.
Nur-ul Envâr: Nurların nuru.
Sâni’-i Ezelî: Başlangıcı ve sonu olmayan sanatkar yaratıcı.Mesnevi-i Nuriye8 Kasım 2015: 11:31 #818871Anonim
Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünki icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.
Tefekkür: Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
İzale: Giderme, ortadan kaldırma.
Teemmül: İyice ve etraflıca düşünmek, derinlemesine düşünmek.
Zulümat: Zulmetler, karanlıklar.
Bâtın: İç, görünmeyen, içyüz.
Ahval: Haller, vaziyetler.
Tafsilât: Açıklamalar, geniş bilgiler, ayrıntılı bilgiler.
Tedkikat: Tetkikler, incelemeler, araştırmalar.
Âfâkî: Dıştaki varlıklarla ilgili, kâinat ve içindekilerle ilgili.
Ahvalât: Ahvaller, haller, vaziyetler.
Sathî: Yüzeysel, üstün körü, derinliğine dalmadan, görünüşe göre.
İcmalî: Kısaca, inceliklere girmeden, kabaca, özet halinde.
İcmal: Kısaltma, özetleme, kısaca anlatma.Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmalî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır, evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalalete îsal eden kesret yolu budur.
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a (cc) ait birlik.
Takarrüb: Yaklaşma, yakınlaşma.
Kesret: Çokluk, bolluk.
Enaniyet: Benlik, kendine güvanmek ve kendine dayanmak. Kişinin üzerinde görünen iyi ve güzel sıfatları kendinden bilmesi.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
Îsal: Ulaştırma, kavuşturma.İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.
Mevhum: Aslı olmayan, gerçek dışı, hayal ürünü, asılsız.
Hayr-ı azîm: Büyük hayır, büyük iyilik.
İrtikâb: İşlemek, yapmak, çirkin ve kötü iş işlemek.
Sofestaî: Sofistler, şüpheci ve inkarcı felsefeci, herşeyi ve kendilerini inkar edip hiçbir şey yoktur diyen inkarcı düşünür.
Hidayet: Doğruluk. Kur’anın gösterdiği doğru ve gerçek yol.Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. İşte cehalet bu kadar olur.
Vehham: Çok vehimli, fazla şüphe eden, çok şüpheci ve vesveseli, aşırı kuruntulu.
İhtiyat: Tedbir almak, ileriyi düşünerek önlemler alma.
İçtinab: Çekinme, kaçınma, sakınma.Mesnevi-i Nuriye9 Kasım 2015: 05:29 #818873Anonim
Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir. Mesnevi-i Nuriye
11 Kasım 2015: 18:18 #818880Anonim
Herşeyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemal ve saire ancak bâtından zahire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur.
Bâtın: İç, görünmeyen, içyüz.
Zahir: Açık, görünür, görünen.
Âli: Büyük, yüksek, yüce, üstün.
Kâmil: Kusursuz ve eksiksiz.
Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
Kavî: Kuvvetli.
Kemal: Mükemmellik, kusursuzluk, üstün sıfat.
Saire: Diğerleri.
Tereşşuh: Sızma, sızıntı.
Camid: Cansız. *Donuk.
Meyyit: Ölü, cansız, ölmüş.
Evet karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefs ile baktığı için zahirî hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi, meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
Kuvve-i hâfıza: Hafıza kuvveti.
Binaenaleyh: Bundan dolayı.
Âlem-i melekût: Melekût âlemi, herşeyin içyüzleriyle Allah’ın (cc) doğrudan hâkimiyetine bakan ve meleklerin bulunduğu dünya.
Âlem-i şehadet: Şehadet âlemi, beş duyu organımızla açılabildiğimiz dünya.
Âlem-i gayb: Gayb âlemi.
Nefs-i emmare: Kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefis.
Heva-i nefs: Nefsin hevası, nefsin zararlı ve günahlı istek ve özentisi.
Ünsiyet: Alışkanlık, dostluk, alışılmışlık, tanışıklık, yakınlık.
Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.Mesnevi-i Nuriye12 Kasım 2015: 11:17 #818882Anonim
Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâni’in muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâni’in Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
Hâvi: İçine alan, kapsayan.
Erkân: Rükünler, esaslar, temeller.
Tevafuk: Birbirine uygunluk, birbirine uygun gelme.
Tehalüf: Birbirine zıt olmak, birbirine ters düşmek, uyuşamamak.
Cihet: Yön, taraf.
Sâni’: Sanatkar yaratıcı.
Vâhid-i Ehad: Her bir varlıkta ve bütün kainatta birliğini gösteren Allah (cc). Bir tek olup eşi benzeri olmayan Allah.
Delalet: Delil olma, yol gösterme.
Kasıd: Kasıtlı, bilerek ve isteyerek.
Muhalât: Muhaller, imkansızlar, mümkün olmayanlar.
Gayr-ı mütenahî: Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.İnsan nev’inde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi aşikârdır. Mademki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîm’in kasdı ve bir Muhtar’ın ihtiyarı ve Semi’, Basîr bir Mürîd’in iradesinin daire-i tasarrufundadır.
Nev’: Tür, çeşit.
Tehalüf: Birbirine zıt olmak, birbirine ters düşmek, uyuşamamak.
Aşikâr: Açık, belli, meydanda.
Kesret: Çokluk, bolluk.
Ahval: Haller, vaziyetler.
Mahfuz: Korunmuş, korunup saklanmış. *Gizlenmiş.
Semi’: İşiten, duyan.
Basîr: Herşeyi herşeyiyle ve herşeyle gören Allah (cc).
Daire-i tasarruf: Tasarruf dairesi, idare ve kullanma sahası.“Tesadüf, şirk ve tabiat”tan teşekkül eden fesad şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale-i Nur’ca verilen karar infaz edilmiştir.
Şirk: Allah’a (cc) ortak koşma.
Âlem-i İslâm: İslâm âlemi, bütün müslüman milletler ve ülkeler.
İnfaz: Yerine getirme, uygulama.Mesnevi-i Nuriye13 Kasım 2015: 11:32 #818886Anonim
Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri:
“Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni’in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenab-ı Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’amı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek her şeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader, her şeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi ile hâkimiyet-i esmanın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahâza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
Mesnevi-i NuriyeKadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
Alîm-i Ezelî: Ezelî ilim sahibi olan Allah (cc).
Bîçare: Çaresiz.
Mürîd: İrade eden, isteyen.
Şeytan-ı insî: Şeyatanlaşmış insan.
Maslahat: Fayda, yarar.
Atâ: Verme, bağışlama, lütuf, ihsan.
İn’am: Nimetlendirme.
Âlim: Bilgili, bilen.
Mukayyed: Kayıtlı, bağlı, bağlanmış, sınırlı.
Feyyaz-ı Mutlak: Sınırsız ve sonsuz feyiz (bereket ve bolluk) sahibi olan Allah (cc).
Hâkimiyet-i esma: İsimlerinin hâkimiyeti, Allah’ın (cc) isimlerinin emri altına alıp yöneticiliği.
Maahâza: Bununla beraber, bununla birlikte.
Şems: Güneş.17 Kasım 2015: 15:19 #818898Anonim
Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlahîde teşhir edilen tezyinata, kemalâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle uluhiyetin azametine bir müşahid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hârika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni’in celaline, Mâlikinin iktidar ve kemalâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi îfa edecek insandır. Çünki insan gerçi cahil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzec ve bir nümune olmaya liyakatı vardır. Hem o insanda öyle bir emanet vedia bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen küllî bir nevi şuur sahibi olur ki, Sultan-ı Ezel’in azamet ve haşmetinin şaşaasını idrak ediyor.
Sath-ı âlem: Âlem sathı, kâinat yüzü.
Sergi-yi İlahî: İlahî sergi, Allah’a(cc) ait sergi.
Teşhir: Sergileme, gösterme.
Tezyinat: Süslemeler.
Kemalât: Kemaller, mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
Rububiyet: Allah’ın(cc) herşeyin sahibi, ihtiyaçlarının karşılayıcısı ve terbiye edicisi olması.
Uluhiyet: Allah’ın(cc) kainattaki bütün varlıkları emir ve idaresi altına alıp kendine kulluk ettirmesi.
Azamet: Büyüklük.
Müşahid: Gören, şahit olan.
Mütehayyir: Hayrette kalmış, şaşmış.
Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
Tenezzüh: Gezinti.
Zînet: Süs, güzellik.
Celal: Büyüklük, ululuk, haşmet.
Îfa: Yapma, yerine getirme.
Enmuzec: Nümune, misal, örnek.
Vedia: Emanet.
Tahdid: Hudutlandırma, sınırlama, sınır getirme.
Sultan-ı Ezel: Ezel sultanı, başlangıcı olmayıp sonsuz olan Allah (cc).Evet maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelî’nin rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Hüsn: Güzellik.
İstilzam: Gerektirme, gerekli olma.
Nakkaş-ı Ezelî: Ezelden beri var olan süsleme san’atkarı, başlangıcı ve sonu olmayan ve herşeyi san’at incelikleriyle süsleyen. (Allah (cc))
Rububiyet: Allah’ın(cc) herşeyin sahibi, ihtiyaçlarının karşılayıcısı ve terbiye edicisi olması.
İktiza: Gerekme, lazım gelme.
Tahsin: Güzelleştirme, süsleme. *İyi ve güzel bulmak, beğenmek.Evet gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.
İstihsan: Beğenme, güzel bulma.
Müştak: İştiyaklı, çok istekli, çok arzulu.Kezalik bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyin eden Mâlik-ül Mülk, elbette ve elbette o hârika, antika, mu’cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır. İşte câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.
Kezalik: Böylece, bunun gibi, buda böyle.
Tezyin: Süsleme, bezemek.
Mâlik-ül Mülk: Mülkün sahibi, kainatın ve içindekilerin gerçek sahibi.
Müşahid: Gören, şahit olan.
Ârif: Tanıyan, derin ve yüksek bilgi sahibi. Gerçekleri iç yüzleriyle bilen.
Hâlî: Boş, ıssız, tenha.
İnsan-ı kâmil: Olgun ve üstün insan.
Halk-ı eflâk: Göklerin yaratılması.
İlle-i gaiye: Elde edilmesine çalışılan gaye ve sonuç, göreve bağlı faydalar ve sonuçlar.
Halk-ı kâinat: Kainatın halk edilmesi, evrenin yaratılması.
Semere: Meyve, netice, sonuç.Mesnevi-i Nuriye22 Kasım 2015: 10:08 #818928Anonim
{(*): Ehemmiyetli.}
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.Evet hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de, sür’atle giderken تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ “Bulutların geçişi gibi geçip gider.” Neml Suresi, 27:88.)âyetini okuyor. Sefine-i arz sür’atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır.
Ey nefs-i emmarem! Sana tâbi’ değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal’e abd olurum.
Ve keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvari geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebed-ül âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’den meded istiyorum.
Ve keza hiçbir şeyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeğe ve vücudun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmağa kàdir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelal’e dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünki her şeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.
Ve keza kalbime vaki’ olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyul ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeğe kàdir olan Zât-ı Akdes’ten maada kimseye ibadet etmiyorum. Evet dünyayı âhirete kalbetmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet onun marifetiyle elemler lezzetlere inkılab eder. Evet Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belalara tebeddül eder. Vücud ademe inkılab eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara tahavvül eder. Evet Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’da ve düşman olurlar. Beka bela olur, kemal heba olur, ömür heva olur. Hayat azab olur, akıl ikab olur. Âmâl, âlâma inkılab eder.
Evet Allah’a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur. Bu da, her şey Allah’ın mülk ve malı olduğuna iman ve iz’an ile olur.
Evet kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.
Evet
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلاَ دُعَٓاؤُكُمْ “De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” Furkan Suresi, 25:77.) âyet-i kerimesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyle ise, çocuğun eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbına iltica eder ve Hâlıkından ister.Mesnevi-i Nuriye -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.