- Bu konu 44 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Ocak 2010: 06:44 #765103
Anonim
MÜŞRİKLERİN, SAFA TEPESİNİN “ALTIN”A ÇEVRİLMESİNİ İSTEMELERİ!
Mekkeli müşrikler, ne eziyet ve işkencelerin, ne de mevki makam, mal mülk tekliflerinin, Peygamber Efendimizi bir an bile dâvasında tereddüde düşürmediğini artık kesinlikle anlamışlardı. Bu sebeple, karşısına değişik tekliflerle çıkmaya başlıyorlardı.
Bir gün, Resûl-i Kibriya Efendimize, “Rabbine dua et! Eğer Safa Tepesini bizim için altına çevirirse, biz o zaman seni tasdik eder, sana îman ederiz!” dediler.
Böyle bir isteği yerine getirmek, elbette insan güç ve kuvvetinin üstünde bir işti; ama Allah’ın kuvvet ve kudreti yanında basit bir hâdiseydi.
Müşrikler, böylesine, herhangi bir insanın yapamayacağı şeyleri Peygamber Efendimize teklif etmekle, âdeta kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı: “Bakın, işte bu isteğimizi yerine getirmedi. Öyleyse neden îman edelim?” demek istiyorlardı.
Diğer istek ve tekliflerinde, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hep, bunları yapmanın kendi vazifesi olmadığını, onların ancak Allah’ın isteğiyle, kuvvet ve kudretiyle meydana gelebileceğini ifade etmesine karşılık, bu tekliflerine aynı cevapla karşılık vermeden, “Teklifiniz yerine gelirse, bu dediğinizi gerçekten yapar mısınız?” diye sordu.
Hep birden, “Evet, yaparız!” dediler.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ellerini açarak kudreti sonsuz Rabb-i Rahîmine yalvarmaya başladı.
Elbette, Sultan-ı Levlâk’ın niyazı cevapsız kalamazdı. Ânında Cebrail (a.s.) gelerek, “Allah Teâlâ, seni selâmlıyor ve ‘İstersen, onlara Safa Tepesini altın yapayım. Ancak, bundan sonra da onlardan kim inkâra kalkışırsa, varlıklarımdan hiçbirine yapmadığım bir azabla onları azablandırırım! Yok istersen, onlara tevbe ve rahmet kapılarımı açık bırakayım.’ diyor.” dedi.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, iki teklif arasında serbest bırakılmıştı. Cenâb-ı Hakk, istediğini yapacaktı. Buna rağmen o, kendisini böylesine rahatsız edip sıkıntıya sokan kavmine acıdı ve Rabbinden dileği şu oldu:
“Hayır Allah’ım!.. Onların isteklerini yerine getirme. Kendilerine rahmet ve tevbe kapılarını açık bırak!”278
Evet, Peygamber Efendimiz, “âlemlere rahmet” olarak gönderilmişti. Kalb ve vicdanı, merhamet ve şefkatin menbaı idi. Kendisine zulmedenlere, kendisine eziyet ve hakarette bulunanlara bile yeri geldikçe acıyor, onları affediyordu. Hiçbir zaman şahsı için intikam olma yoluna gitmiyordu. Kendisine zulmedenlere dahi îman saadeti ve İslâm hidâyeti diliyordu.
O, bu engin şefkat ve merhamet, bu derin af ve müsamaha ile, gönülleri fethetmiş, kalb ve ruhları nuru etrafında pervane gibi döndürmüştür.
MÜŞRİKLERİN DEĞİŞİK BİR TEKLİFLERİ
Yapılan her teklif Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından reddedilmesine rağmen, müşrikler yeni yeni teklifler bulup ileri sürüyorlardı.
İleri gelenleri, bir gün Resûl-i Ekrem’e, “Sana, içimizde en zengin adam olacak şekilde mal verelim, istediğin kadınla evlendirelim! Yeter ki sen, ilâhlarımızı kötülemekten vazgeç!” dediler. Sonra da şöyle konuştular:
“Eğer bu dediğimizi kabul etmez ve yapmazsan, sana yeni bir teklifimiz var. Hem senin için, hem bizim için hayırlı olan bir teklif!..”
Resûl-i Ekrem, “Nedir, o hayırlı teklif?..” diye sordu.
Kureyş ileri gelenleri, “Sen bizim tanrılarımız olan Lat ve Uzza’ya bir yıl tap; biz de senin ilâhına bir yıl tapalım!”279 dediler.
Bu, Kureyş müşriklerinin bir oyunu, bir tuzağı idi. Akıllarınca, Resûl-i Ekrem’i böyle bir teklifle kandırmayı düşünüyorlardı. Fakat, hayatının gayesi şirk ve küfürle mücadele olan Kâinatın Efendisi, elbette bu tuzağa düşmeyecekti. Nitekim, Cenâb-ı Hakk, bu hâdisenin hemen sonrasında Kâfırûn Sûresini indirdi:
“(Ey Resulüm!..) de ki:'”Ey Kâfirler!.. Ben, sizin ibâdet etmekte olduklarınıza (putlarınıza) tapmam; siz de benim ibâdet etmekte olduğuma ibâdet ediciler değilsiniz. Zâten, ben hiçbir vakit sizin tapmış olduklarınıza tapıcı olmadım; siz de (hiçbir zaman) benim ibâdet etmekte olduğum (Allah’a) ibâdet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz (bâtıl itikadınız) size, benim dinim de bana!..'”
Peygamber Efendimiz, inen bu sûreyi kendilerine okuyunca, müşrikler bu tekliflerinin de neticesiz kaldığını anladılar ve bu yoldaki ümitlerini de yitirdiler!
22 Ocak 2010: 06:54 #765104Anonim
MÜŞRİKLERİN ÜÇ SORUSU
Hz. Resûlullah’ın dâvası karşısında çaresizlikler içinde kıvranan Mekke müşriklerinin aklına yeni bir fikir geldi: Yahudi âlimlerinden, Peygamberimiz hakkında bir şeyler öğrenmek!..
Bu maksatla Medine’ye giden temsilciler, Yahudi âlimleriyle görüşerek Resûl-i Ekrem Efendimizin söylediklerinden, yaptıklarından bahsettiler; sonra da, “Siz, elinde Tevrat bulunan bir milletsiniz. Bu adam hakkında bize bilgi veresiniz diye size başvurduk!” dediler.
Yahudi âlimlerinin, bu isteklerine cevapları şu oldu:
“O kimseye, ‘Geçmişteki o genç delikanlıların hayret edilecek maceraları ne idi? Yeryüzünün doğusuna batısına kadar ulaşan, dönüp dolaşan zâtın kıssası ne idi? ‘Ruh’un mahiyeti nedir?’ sorularını sorun. Eğer bu sualleri cevaplandırırsa, bilin ki o, Allah’ın peygamberidir; siz de ona tâbi olun. Yok, eğer cevaplandıramazsa, o adam yalancı bir kimsedir; kendisine istediğinizi yapabilirsiniz!”280
Temsilciler, Mekke’ye dönerek durumu müşriklere anlattılar.
Müşrikler, ümit ve sevinç içinde Peygamber Efendimize koşarak, bu sorulan sordular.
Kâinatın Efendisi, sorularını cevaplandırmak için mühlet istedi. “Size yarın bildireyim!” dedi.
Bunu derken, o sırada “İnşallah… [Allah dilerse..]” demeyi unutmuştu. Bu sebeple, bir görüşe göre, üç, diğer bir rivayete göre ise 15 gün bu konuda hiçbir vahiy gelmedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, sıkıntıdan duramaz hâle gelmişti. Hele, müşriklerin, “Muhammed bizden bir gün mühlet istedi; bunca zaman geçti, bize hâlâ bir şey bildirmiş değil!” diyerek dedikodulara başlamaları, bu sıkıntılarını daha da artırdı. Öyle ki, kimseyle konuşamaz hâle gelmişti.
Nebîyy-i Ekrem’in, bu sıkıntıları fazla sürmedi; sonunda vahiy indi. Müşriklerin sorularına şöyle cevap verildi:
“Yoksa (Ey Resulüm!..) uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakîm ashabı, Bizim mucizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın? Hatırla ki, o vakit o genç yiğitler mağaraya sığındılar da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz!.. Bize tarafından bir rahmet ihsan buyur ve işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla.”281
Bu âyet-i kerîmelerde, müşriklerin birinci soruları cevaplandırılıyordu ve adı geçen gençlerin Ashab-ı Kehf olduğu bildiriliyordu. Sonraki âyetlerde ise Ashab-ı Kehf in maceraları anlatılıyordu.282
Müşriklerin ikinci sorularına ise, şu âyetler cevap veriyordu:
“Ey Resulüm!.. (Müşrikler, seni imtihan etmek için) bir de Zülkarneyn’den (haber) soruyorlar. Sen de ki: ‘Size, onlardan bir haber anlatacağım.””283
Sûrenin devam eden âyetlerinde ise, Cenâb-ı Hakk’ın Zül-karneyn’i iktidar sahibi yaptığı, ona vasıta ihsan ettiği ve bununla batıya doğru yol aldığı, yolculuğu esnasında bir kavimle karşılaştığı ve onları iyi işleri yapmaya davet ettiği belirtiliyor; sonradan doğuya doğru yol tuttuğu, burada da bir kavimle karşılaştığı ve onları da hayırlı işlerde bulunmaya çağırdığı beyan ediliyordu.284
Müşriklerin üçüncü suallerine ise, şu âyet-i kerîmeyle cevap veriliyordu:
“(Ey Resulüm!..) bir de sana ruhtan (ruhun hakikatinden) soruyorlar. De ki: ‘Ruh, Rabbimin bildiği bildiği bir iştir; ve size, ilimden ancak az bir şey verilmiştir.'”285
Müşrikler, sordukları sorularına mükemmel cevap almışlardı!
Buna rağmen, Peygamber Efendimizin dâvasını doğrulayıp, ona uymaktan uzak durdular; şirkin inadı içinde hayatlarına devam ettiler.
Ancak, onların bu hak ve hakikatten yüz çevirmeleri, kendilerini felâkete sürüklemekten başka bir şeye yaramıyordu. Onlar direndikçe, îman ve Kur’ân dâvası daha bir haşmet ve azametle gönüller üzerinde dalgalanmaya devam ediyordu.
Cenâb-ı Hakk, ayrıca Peygamber Efendimizi de aynı sûrede şöyle îkaz ediyordu:
“Hiçbir şey hakkında ‘inşallah…’ demeden ‘Ben bunu herhalde yarın yaparım.’ deme! Unuttuğun zaman Rabbini an, ‘İnşallah…’ de, ‘Umulur ki Rabbim, beni daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir.’ de!”286
Peygamber Efendimiz, bu îkazdan sonra, yapacağı bir şey hakkında “İnşallah…” demeyi her zaman hayatında bir prensip edindi.
261 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 283284; ibni Kesir, Sîre, c. 1, s. 473.262 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; ibni Kesir,A.g.e., c. 1, s. 473.
263 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; İbni Kesir, A.g.e.,c. 1, s. 474.
264 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, 284; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 220.
265 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 285; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 220; İbni Kesir,A.g.e., c. 1, s. 474.
266 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 285; Taberî, Tarih, c. 2, s. 220; İbni Kesir, Sîre, c. 2, s. 475.
267 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 285; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 202; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 220; ibni Kesir, A.g.e., c. 1, s. 475.
268 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 295.
269 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 288289; Kaadı Iyaz, Şifa, c. 1, s. 512513.
270 Müddessir, 1926.
271 Tur, 29.
276 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 313-314; Taberî, Tarih, c. 2. s. 225.
277 Mâide, 67.
278 ibn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 35-36.
279 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 1, s. 368; Taberî, Tarih, c. 2, s. 225-226.
280 ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 321-322.
281 Kehf, 9-10.
282 Kehf, 9-26.
283 Kehf, 83.
284 Kehf, 84-98.
285 Isrâ, 85.
286 Kehf, 23-24.
26 Ocak 2010: 22:02 #765163Anonim
Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in İslam’a Girmeleri
HZ. HAMZA, MÜSLÜMANLAR SAFINDA
(Bi ‘setin 6. senesi)
İslâm ve îman sadâsı kulaktan kulağa yayılıp gittikçe gürleşiyordu. Kalblere manevî serinlik veren bu îmanî havanın teessüsü, müşriklerin uykularını kaçırıyordu. Başvurdukları tertip ve plânların hiçbiri, coşkun akan bu îman şelâlesinin önüne set olamıyor ve ümitsizliğin verdiği ezici ruh haleti içinde kıvranıp duruyorlardı.
Kahraman Hz. Hamza’nın saadet dairesine dâhil olmasıyla, manevî sancıları kat kat artmış oldu.
Peygamberimizin amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olan Hz. Hamza, kimden olursa olsun, nereden gelirse gelsin, haksızlığa asla tahammülü olmayan bir kahramandı. Kureyş içinde de yüksek bir itibara sahipti.
İlâhî hidâyetin tecellîsi bu!.. Kimin nerede ve nasıl îman nîmetine kavuşacağı belli olmaz. Hz. Hamza da, beklenmedik bir zamanda İslâm nimetine kavuştu.
Bir gün, çok sevdiği eğlencesi olan avdan dönüyordu. Safa Tepesinden Kabe’ye doğru giderken karşısına Abdullah b. Cuda’nın âzadlık cariyesi çıktı ve, “Ey Umare’nin babası!..” dedi, “Kardeşimin oğlu Muhammed’e, Ebû’lHakem b. Hişam [Ebû Cehil] ile arkadaşları tarafından yapılanları görmüş olsaydın asla dayanamazdın!”
Hz. Hamza, heybetli bakışlarını cariyenin üzerinde bir müddet gezdirdikten sonra, “Ebû’lHâkem b. Hişam, ona ne yaptı?” diye sordu.
“Ona şuracıkta türlü türlü işkenceler yaptı, hakaret etti; sonra da çekip gitti. Muhammed de ona hiçbir şey söylemedi!”
Hz. Hamza, “Bu söylediklerini sen, gözünle gördün mü?” dedi.
Câriye, “Evet, gördüm!” diye cevap verdi.
Son derece hiddetlenen Hz. Hamza, evine uğramadan, yayı, oku, torbası ve av malzemeleri ile, doğruca, Kabe etrafında oturmuş bulunan Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına vardı. Meclisin ortasındaki Ebû Cehil’in başına, hiçbir şey sormadan okkalı bir yay indirdi ve başını fena hâlde yardı. Sonra da, “Sen misin ona sövüp sayan?.. İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap, göreyim!” diye konuştu.
Ebû Cehil, hareketinde kendisini haklı göstermek için savunmaya geçti. “Ama o bizi akılsız saydı!” dedi, “Putlarımıza hakaret etti. Atalarımızın tuttuğu yoldan ayrı bir yol tuttu.”
Hz. Hamza’dan kararlı ve sert bir cevap geldi: “Siz ki, Allah’tan başkasına İlâh diye tapmaktasınız. Sizden akılsız kim var? Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed, Allah’ın Resulüdür!”275
Hz. Hamza’nın bu kararlılığı karşısında, ne Ebû Cehil, ne de etrafındaki lerde bir hareket ve bir mukabele görülmedi. Hattâ, Ebû Cehil, “Doğrusu ben, kardeşinin oğluna çok çirkin bir şekilde sövüp saymıştım; buna müstahak oldum.” diyerek suçluluğunu da itiraf etti.
Seytan’ın Vesvesesi
Ânî ve beklenmedik bir kararla saadet dairesine dâhil olan Hz. Hamza, evine dönünce, zihninde Şeytan’ın birtakım vesvese ve şüpheleriyle karşı karşıya kaldı: “Sen Kureyş’in hatırı sayılır birisi idin. Şu, dininden dönen Muhammed’e uydun. Hiç de iyi etmedin!”
Kalb ve zihninin, Şeytan’ın bu tarz telkinlerine mâruz kaldığını hisseden Hz. Hamza, doğruca Kabe’ye vardı ve, “Allah’ım!.. Bu tuttuğum yol doğru ise, kalbime de onu tasdik ettir; bana bu hususta bir çıkar yol göster!” diye dua etti.
Aradan bir gün geçtikten sonra, Resûli Ekrem Efendimizin huzuruna vardı. Başından geçenleri anlattı.
Resûli Ekrem, kendilerine va’z ve nasihatte bulundu.
Kalbi îman ve itminan bulun Hz. Hamza, Peygamber Efendimize, “Senin doğruluğuna şehâdet ederim, ey kardeşimin oğlu!.. Artık dinini bana açıkla.” dedi.
Hz. Hamza gibi bir kahramanın Müslümanlar safında yer alışı, Efendimizi ve Müslümanları son derece memnun ederken, müşriklerin gönüllerine hüzün ve korku saldı. Resûli Ekrem’e pervasızca reva gördükleri eziyet ve işkencelerinin bir kısmını da terketmek zorunda kaldılar!
26 Ocak 2010: 22:15 #765164Anonim
Seytan’ın Vesvesesi
Ânî ve beklenmedik bir kararla saadet dairesine dâhil olan Hz. Hamza, evine dönünce, zihninde Şeytan’ın birtakım vesvese ve şüpheleriyle karşı karşıya kaldı: “Sen Kureyş’in hatırı sayılır birisi idin. Şu, dininden dönen Muhammed’e uydun. Hiç de iyi etmedin!”
Kalb ve zihninin, Şeytan’ın bu tarz telkinlerine mâruz kaldığını hisseden Hz. Hamza, doğruca Kabe’ye vardı ve, “Allah’ım!.. Bu tuttuğum yol doğru ise, kalbime de onu tasdik ettir; bana bu hususta bir çıkar yol göster!” diye dua etti.
Aradan bir gün geçtikten sonra, Resûli Ekrem Efendimizin huzuruna vardı. Başından geçenleri anlattı.
Resûli Ekrem, kendilerine va’z ve nasihatte bulundu.
Kalbi îman ve itminan bulun Hz. Hamza, Peygamber Efendimize, “Senin doğruluğuna şehâdet ederim, ey kardeşimin oğlu!.. Artık dinini bana açıkla.” dedi.
Hz. Hamza gibi bir kahramanın Müslümanlar safında yer alışı, Efendimizi ve Müslümanları son derece memnun ederken, müşriklerin gönüllerine hüzün ve korku saldı. Resûli Ekrem’e pervasızca reva gördükleri eziyet ve işkencelerinin bir kısmını da terketmek zorunda kaldılar!
KIRKINCI MÜSLÜMAN: HZ. ÖMER
(Bi’setin 6. senesi Zilhicce ayı / Milâdî 616)
Emsalsiz kahramanlardan biri olan Hz. Hamza’nın Müslümanlar safına katılması ve arkasından da bir grup Müslümanın Habeşistan’a hicretleri, Kureyş müşriklerini derin derin düşündürüyordu. Hayatlarına büyük bir tedirginlik ve endişe hâkim bulunuyordu.
Hepsinin zihninde karar kılmış fikir şu idi:
“Mutlaka, şu Ebû Tâlib’in yetimi Muhammed’in işi, bir an önce halledilmelidir!”
Bu konuyu görüşmek üzere, Dârû’nNedve’de toplanan Kureyş’in, hararetli ve ateşli konuşmalarından sonra, Ebû Cehil’in teklifi kabul edildi: “Muhammed’in vücudu ortadan kaldırılacaktır!”
Bu korkunç cinayeti işlemeye kim cesaret edebilirdi? İşin içinde Haşîm Oğullarının böyle bir hâl vukuunda kan dâvası gütmeleri de söz konusu idi.
Bu iş için bazıları büyük vaadlerde de bulunuyordu. Meselâ, Ebû Cehil, “Muhammed’i öldürecek kimseye, benden 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar altın, şu kadar gümüş v.s.” diyordu.
Kimse bu korkunç kararı tatbik etme cesaretini kendisinde göremiyordu. Ama içlerinde biri vardı; uzun boylu, iri yapılı, kimseye boyun eğmez, gözünü daldan budaktan sakınmaz, gözüpek biri… Ortaya atıldı. “Bunu ben yaparım!” dedi.
Bir anda bütün gözler, ortaya atılan bu cesur adamın üzerine çevrildi. Baktılar, Hattab Oğlu Ömer’di bu… Ömer’in bu işi yapabileceğinden emin olan Kureyşliler, hep bir ağızdan, “Evet, bunu ancak sen yapabilirsin! Görelim seni!..” dediler.
Ömer, artık hedefini tesbit etmişti: Doğruca “Dârû’1Erkam”a giderek, orada Peygamber Efendimizi bulacak ve alınan kararı yerine getirecekti.
Kılıcını kuşanan Ömer, kan çanağına dönmüş gözleriyle etrafa öfkeli bakışlar savurduktan sonra, doğruca Kabe’ye giderek tavafta bulundu. Sonra da kin, düşmanlık dolu sert adımlarla Safa Tepesinin yolunu tutup, Dârû’l Erkam’a doğru yollandı.
Gidişinde bir mânâ vardı; bir hedefe doğru gittiği besbelli idi. Yolda, Müslüman olmuş, fakat îmanını gizleyen akrabasından Nuaym b. Abdullah Hazretlerine rastladı. Hz. Nuaym, Ömer’in bu değişik tavrı karşısında sormadan edemedi: “Nereye gidiyorsun ey Ömer?..”
“Şu, dinini bırakan, Kureyş’in arasına ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum!” cevabında bulunarak, maksadını gizlemeye bile lüzum görmedi.
Bu dehşetli karar karşısında tüyleri diken diken olan Hz. Nuaym, onu bu fikrinden caydırmanın yolunu aradı ve, “Vallahi, çok zor bir işe kalkışmışsın. Muhammed’in ashabı, onun başı ucundan bir an dahi olsun ayrılmıyor. Ona yol bulmak çok güç. Farzet ki, bir yolunu bulup onu öldürdün. Zanneder misin ki, Abdi Menaf Oğulları, senin yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşmana müsaade eder?” diye konuştu.
Sert bakışlarını muhatabının üzerinde gezdiren Ömer, “Sen de mi ondan yana oluyorsun yoksa?..” diye sordu.
Fakat, beklenmedik bir cevapla karşılaştı: “Yâ Ömer!.. Sen beni bırak, önce ev halkına, aile etrafında dön. Enişten ve amca oğlun Sid b. Zeud ile eşi, kız kardeşin Fâtıma, Müslüman olup, Muhammed’in dinine tâbi olmuşlardır. Git, önce onlarla uğraş!”
Ömer’de bir şaşkınlık, bir tereddüt… Duyduklarına önce inanmak istemedi; hattâ, araştırma ihtiyacını bile duymaz görünerek yoluna devam etti. Ancak, içine düşen şüpheyi yenemedi ve yarı yolda fikrini değiştirerek kız kardeşinin evine doğru döndü.
Bu sırada, fedakâr sahabî Habbab b. Eret, Hz. Said ile ailesi Hz. Fâtıma’ya, yeni nazil olan Tâha Sûresini okumakta idi.
Evinin önüne yaklaşan Ömer, bu sesi duydu. Kapıyı hiddetli hiddetli bir iki defa çaldı. Açılmadığını görünce, omuz verip kapıya yüklendi ve hışımla içeri daldı.
Hz. Fâtıma, hiddetli hiddetli kapı çalanın kardeşi Ömer olduğunu anlamış ve Kur’ân sahifelerini hemen bir tarafa kaldırmıştı. Bu arada Hz. Habbab da bir köşeye saklanıvermişti.
Ömer, öfke dolu sesiyle, “Okuduğunuz ne idi?” diye sordu.
Eniştesi telâş ve heyecan dolu ifadelerle, “Bir şey yok; sâdece sâdece aramızda konuşuyorduk.” cevabını verince, Ömer’in öfke ve hiddeti bütün bütün arttı. Masum masum duran eniştesinin yakasına yapıştı ve, “Demek, duyduklarım doğru imiş! Siz de Muhammed’in dinine girdiniz, öyle mi?” diyerek onu yere çarptı. Hz. Fâtıma, kocasını kurtarmaya kalktı. Sert bir tokatla o da kendini yerde buldu. Müslümanlığını gizlemenin artık bir mânâ ifade etmeyeceğini anlayan Hz. Fâtıma, ayağa kalktı ve, “Elinden geleni yap ey Ömer!.. Ben ve kocam artık Müslümanız; Allah ve Resulüne îman ettik!” diye haykırdı. Bu sözlerini, getirdiği “Kelimei Şehâdet” takib etti. Ortalık bir anda bu kelimenin azamet ve haşyetiyle çınladı.
Manzara ibretli ve içler acısı idi. Bir insan, kız kardeşini “Rabbim Allah.” dediği için nasıl böylesine insafsızca dövüp kan revan içinde bırakabilirdi? Kan revan içinde bırakılanın bu hâline rağmen dâvasını haykırmaktan geri durmaması karşısında hangi katı kalb yumuşamaz ve hangi yürek insafa gelmezdi?
Ömer, şaşırdı birden!.. Kalbinde dalgalanmalar meydana geldiğini hisseder gibi oldu. Daha fazla ayakta durmadı ve yere oturdu. Derin derin düşündükten sonra, “Hele getirin şu okuduklarınızı; getirin de, Muhammed’e gelen şey ne imiş, göreyim!” dedi.
Hz. Fâtıma, önce tereddüt gösterdi. Kardeşinin mübarek Kur’ân sahifelerine hakaret edebileceğinden korktu. Ancak Ömer, “Korkmayın.” diyerek, onun bu endişesini yok etti.
Kur’ân sahifeleri ancak temiz kimselere verilebilirdi. Hâlbuki Ömer, henüz şirk üzere bulunuyordu, dolayısıyla da manen temiz sayılmıyordu.
Bunun için Hz. Fâtıma, “Kardeşim!..” dedi, “Sen, Allah’a şerik koşulan bir inanç üzere bulunduğun için temiz sayılmazsın. Hâlbuki, O’na ancak temiz olanlar el sürebilir. Kalk, önce bir yıkan!”
Hz. Ömer, kalkıp gusletti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, koyduğu yerden Kur’ân sahifesini hürmetle alıp ona verdi.
Hz. Ömer kâtipti, okuma yazma bilirdi. Eline aldığı sahifeyi başından okumaya başladı:
“Tâha!.. (Ey Resulüm!..) Biz, sana Kur’ân’ı eziyet çekesin diye indirmedik. Ancak, Allah’tan korkan kimseye bir öğüt için… Arzı ve yüce gökleri yaratandan, yavaş yavaş bir indirişle onu (Kur’ân’ı) indirdik.”287
Ömer, hem okuyor, hem de okudukları üzerinde düşünüyordu. Kur’ân’in ebedî ve edebî belagatı karşısında şaşkına dönmüştü. Sanki, az evvel kılıcının kabzasına yapışıp Peygamber Efendimizin vücudun ortadan kaldırmaya giden Ömer, o değildi! Kalbindeki katılık, yüzündeki öfke yok oluvermişti birden… Az evvel kan çanağını andıran gözleri, şimdi aydınlıksaçıyordu; yüzüyle beraber, içi de gülüyordu. Sûrenin, LH ^Jl
aÜI “Gerçekten Ben, Allah’ım; Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için Bana ibâdet et ve Beni anmak için namaz kıl!”288 âyetini okuyunca haykırdı: “Bu ne güzel, ne şerefli, ne haşmetli bir kelâm! Bu kelâmdan daha güzel, daha tatlı bir kelâm olamaz!”
Bu ifadeler, Ömer’in kalbinin hidâyet nuruyla sarıldığını, onun aydınlığına kavuştuğunun işaretiydi.
26 Ocak 2010: 22:21 #765165Anonim
Hz. Ömer’in bu sözlerini işiten Kur’ân hocası Hz. Habbab, gizlenmiş olduğu yerden ortaya çıkıverdi ve, “Müjde ey Ömer!..” dedi, “Dilerim ki, Resûlullah’ın yaptığı dua, senin hakkında gerçekleşsin! Dün gece o, ‘Allah’ım, İslâmiyeti ya Ebû’lHakem b. Hişam’la [Ebû Cehil] ya da Ömer b. Hattab’la kuvvetlendir.‘ diyerek dua etmişti!”
Ömer b. Hattab ve Ebû’lHakem Amr b. Hişam, yâni Ebû Cehil… Biri Serveri Kâinat Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmakla ancak İslâm dâvasının önüne geçilebileceğini teklif eden Ebû Cehil, diğeri bu teklifi kabul edip kararı infaz etmeye kalkan Ömer!..
Artık, Ömer’in Resûlullah ve İslâmiyet aleyhindeki düşünceleri tamamıyla aksine dönmüştü. Bir an evvel Fahri Âlem Efendimizin huzuruna varıp, hidâyet nuruyla kucaklaşmak istiyordu. Hemen, “Resûlullah şimdi nerededir?” diye sordu.
Resûli Ekrem Efendimizin, ashabından bazılarıyla Safa Tepesi eteğindeki Dârû’lErkam’da bulunduğunu öğrenince, Hz. Habbab’la derhâl yola koyuldu.
Gözcü, Ömer’in silâh belde geldiğini içeriye haber verdi. Herkesi bir telâş ve heyecan havası sardı. Sâdece biri müstesna: Hz. Hamza… Bu büyük İslâm kahramanı, elini kılıcının kabzasına atarak, “Bırakın, gelsin. Korkulacak ne var? Eğer hayırlı bir maksatla gelmişse, kendisini hayırla ağırlarız; eğer kötü bir niyetle gelmişse, onu kendi kılıcıyla hallediriz!” diye konuştu.
Manzarayı seyreden Fahri Alem’in yüzünde tebessümler belirdi. Ömer’in gönlünün hidâyet nuruyla aydınlandığı haberini almıştı. Hiçbir telâşa ve endişeye kapılmadan, oturduğu yerden, “Telâş edilecek bir şey yok, bırakın gelsin! Eğer Allah, onun hayrını murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir.” diye emir buyurdu.
Bu emir üzerine kapı açıldı. Kapı önünde bekleyen Ömer, heybetli görünüşü ve silâhı ile içeri girdi. Yüzünde öfke değil, muhabbet parıltıları vardı. Gözleri, hak ve hakikati aramanın aydınlığı içindeydi. Resûli Ekrem’le bir an göz göze geldi. Kâinatın Serveri Efendimizin manevî heybeti karşısında kendinden geçer gibi oldu. Her şeyini unutmuştu. Nebîyyi Ekrem’in nurânî bakışları, kalb ve ruhunu tesiri altına almış, âdeta avuçlamıştı.
Bir müddet birbirlerine bakıştıktan sonra, Resûli Ekrem Efendimiz, sessizliği, heyecan ve telâş havasını, “Neye geldin ey Hattab’m oğlu Ömer?..” sorusuyla dağıttı; sonra da elini uzatıp, kılıcının bağından tuttu ve, “Allah’ım, bu, Hattab Oğlu Ömer’dir. Allah’ım, İslâm dinini Hattab Oğlu Ömer’le kuvvetlendir!” diye dua etti.
Hz. Ömer, ruhunu hidâyet güneşinin cazibesine kaptırmıştı artık… Resûlullah Efendimizin sorusuna, “Allah ve Resulüne ve O’nun Allah’tan getirdiklerine îman etmek için geldim.”diye cevap verdi ve arkasından da, Müslüman oldu.
Nebîyyi Ekrem Efendimiz ile Ashabı Kiram’in sevinçleri son haddine varmıştı. Hep bir ağızdan yüksek sesle tekbir getirdiler: “Allahü ekber, Allahü ekber!”
Mekke sokaklarından duyulan tekbir sesleri, ufukları çınlattı, oradan göklere doğru nurânî dalgalar hâlinde yükseldi!
Artık Hz. Ömer, Müslümandı; kırkıncı Müslüman… Bundan böyle, cesaret, kuvvet ve kahramanlığını şirk için değil, İslâm dini uğrunda kullanacaktı. Kureyşlilerin verdiği karar üzerine Serveri Kâinat’ın vücudunu ortadan kaldırmaya koşan Ömer, şimdi onun etrafında pervane olmuştu. Yiğitliğine îmanın hadsiz kuvvetini de ekleyen Hz. Ömer, bundan böyle Allah için, Resûlullah için müşriklere gözdağı vermeye koşacaktı. Birdenbire parlayan bu ateşin fıtrat, Hz. Muhammed güneşinden feyz ve ışık alarak dünya tarihine adalet timsâli “Âdil Ömer” unvanıyla geçecektir.
26 Ocak 2010: 22:27 #765166Anonim
SAF HÂLİNDE MESCİDİ HARAM’A GİDİŞ
Cesaretin gerçek kaynağı olan îmanı kalbine yerleştiren Hz. Ömer, artık yerinde duramaz olmuştu. Resûli Ekrem’e, “Yâ Resûlallah!.. Biz ölsek de yaşasak da hak din üzere değil miyiz?” diye sordu. Resüli Zîşan, “Evet, varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz kalsanız da, ölseniz de hak din üzeresiniz.” diye cevap verince, “Öyle ise hâlâ ne diye gizleniyoruz?” dedi, “Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, korkmadan, çekinmeden, cesaretle bütün şirk meclislerine gidip İslâmiyeti açıklayacağım!”
Bunun üzerine Resûlii Kibriya Efendimiz önde, sağında Hz. Ömer, solunda Hz. Hamza, diğer sahabîler arkalarında Dârû’lErkâm’dan çıkarak Kabe’ye doğru yol aldılar. Vakur adımlarla, Mescidi Haram’a girdiler.
Hz. Resûlullah’ın başını bekleyen müşrikler, bu manzara karşısında şaşırıp kaldılar. Şaşkın, ürkek ve korkak bakışlarla bir Hz. Ömer’e, bir Hz. Hamza’ya bakıyorlardı. Bir ara cesaretlerini toparlayarak, “Ey Ömer!.. Arkanda ne var, neyle geldin?” diye sordular.
Hz. Ömer, “Lâ ilahe İllallah, Muhammedü’rResûlullah ile geldim.” dedi ve ilâve etti: “Kimse yerinden kımıldamasın; yoksa boynunu vururum!”
Müşriklerin sesi sedası kesildi. Sanki dilleri tutulmuştu.
Resûli Kibriya Efendimiz, serbestçe Kabe’yi tavaf etti ve namaz kıldı. Müslümanlar da açıktan açığa namaz kıldılar.
Hz. Ömer der ki:
“İşte, o zaman Allah Resulü, ‘Hak ile bâtıl olanın arasını ayırdı.’ diye bana ‘Faruk’ adını taktı.”290
Önce Hz. Hamza’nın, arkasından Hz. Ömer’in Müslüman olması, İslâm’ın inkişafı ve Müslümanların müşriklerin baskılarından sıyrılarak ibâdetlerini şerbetçe îfa etmeleri hususunda büyük bir rahatlık sağladı. Bu bakımdan bilhassa Hz. Ömer’in mü’minler safında yer almasının, İslâm tarihinde önemli bir yeri vardı. Bu ehemmiyeti, ashabtan Abdullah b. Mes’ud Hazretleri, “Ömer’in Müslüman olması, İslâmiyet için bir fetih, Müslümanlar için bir şeref ve izzet idi. Medine’ye hicreti nusret, halifeliği de rahmet oldu. Ömer Müslüman oluncaya kadar bizler, Kabe avlusunda açıktan açığa namaz kılamıyorduk.”291 diyerek ifade etmiştir.
275 ibni Hişam, Sîre, c. 1. s. 311; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 912; İbni Abdi’lBerr, ellstiab, c. 1,s. 270.287 Tâha, 14.
288Tâha, 14.
289 Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 366371; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 267269; Süheylî, Ravdû’lÜnf, c. 1, s. 216219.
290 İbni Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 270.
291 ibni Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 270; Süheylî, Ravdû’lÜnf. c. 1. s. 219.
27 Ocak 2010: 08:43 #765221Anonim
Habeşistan’a Hicret
(Bi ‘setin 5. senesi Receb ayı / Milâdî 615)
Müşriklerin her gün biraz daha şiddetini artıran eziyet, hakaret ve işkenceleri neticesinde Mekke, Müslümanlar için yaşanmaz bir şehir hâline gelmişti! Günden güne artan bu eza ve cefalar, dinî ibâdetlerini de gönül rahatlığı içinde yapma imkânını ellerinden almıştı!
Müşriklerin, bu gaddarca ve merhametsizce davranışlarından kolay kolay vazgeçmeye de niyetleri yoktu.
Bunun için Resûli Ekrem Efendimiz, bir gün Müslümanlara, “Siz, bari yeryüzüne dağılın! Allah Teâla sizi yine bir araya getirir.” dedi.
Sahabîler, “Yâ Resûlallah! Nereye gidelim?” diye sorunca da, eliyle Habeşistan’ın bulunduğu tarafı işaret ederek, “Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur! Habeş Hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Umulur ki, Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur.” buyurdu.
Resûli Kibriya’nın bu müsaade ve tavsiyeleri üzerine ilk olarak 10’u erkek 5’i kadın 15 kişilik bir Müslüman kafilesi, “dinlerini ve inançlarını korumak” mukaddes gayesiyle yerlerini, yurtlarını, bağ ve bahçelerini, anne ve babalarını, akraba ve komşularını terkederek, yabancı bir diyara doğru gizlece yola koyuldular. Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a varan ve Habeş Necâşîsi tarafından gayet müsbet karşılanan, İslâm’da ilk hicret kafilesini şu zâtlar teşkil ediyordu:
Hz. Osman ve hanımı Hz. Rukiyye, Zübeyr b. Avvam,
Ebû Huzeyfe b. Utbe ve hanımı Sehle,
Mus’ab b. Umeyr,
Abdurrahmân b. Avf,
Ebû Seleme ve ailesi Ümmü Seleme,
Osman b. Maz’un (kafile reisi),
Amir b. Rabia ve ailesi Leylâ,
Süheyl b. Beydâ,
Ebû Sebre b. Ebî Rühm ve hanımı Ümmü Külsüm.272
Hz. Osman, zevcesi Hz. Rukiyye’yi yanına alıp herkesten önce yola çıkmıştı. Bunu haber alan Efendimiz, “Lût Peygamber’den sonra ailesini yanına alıp Allah yolunda hicret eden ilk insan, Osman’dır.”273 buyurdu.
Nebîyyi Ekrem Efendimizin Habeşistan’ı tercih edişi, birkaç sebebe dayanıyordu: Her şeyden evvel, orası Mekkeliler tarafından gayet iyi bilinen bir yerdi. Zîra, bu ülkeyle eskiden beri ticarî münâsebetleri vardı. Habeş Necâşîsinin âdil bir hükümdar oluşu, bu ülkenin tercih edilmesine ikinci bir sebepti. Adaletiyle şöhret bulmuş Necâşî, elbette bu mazlum zümreye haksızlık etmeyecekti. Bir diğer sebep olarak da, Habeşistan halkının Ehli Kitap oluşları, Hıristiyan dinine mensup bulunmaları olarak zikredilebilir. Ehli Kitap oluşları sebebiyle, şüphesiz, Müslümanlara karşı tavır ve davranışları, müşriklerin Ehli İslâm’a karşı hareket ve davranışlarından farklı olacaktı!
Nitekim, Mekke’yi sessiz sedasız terkeden adı geçen sahabîler, Habeş Necâşîsi ve halkı tarafından gerçekten çok güzel karşılandılar. Buraya yerleştikten sonra da, ibâdetlerini îfa, dinî inançlarını yaşama hususunda herhangi bir engel ve zorluk ile karşılaşmadılar. Bu hususu, bizzat hicret eden Müslümanlar, “Biz burada hayırlı bir komşuluk, dinimize dokunulmazlık gördük. İnciltilmedik. Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzur içinde Rabbimize ibâdet ettik.”274 diyerek ifade etmişlerdir.
Gerçekten, Resûli Ekrem Efendimiz tarafından bir başka ülkenin değil de, Habeşistan’ın hicret ülkesi olarak seçilişi, dikkat çekicidir. Bir müşrik ve putperest ile bir Müslümanın hiçbir zaman ruhen kaynaşması mümkün değildir; ama ikisi de Ehli Kitap olan bir Müslüman ile bir Hıristiyanın—hiç olmazsa “İnanç” noktasında bazı müşterekleri bulunduğundan— anlaşmaları mümkün olabilir. Nitekim, Habeşistan halkının Müslümanlara karşı nâzik tavrı ve dinî vazifelerini yerine getirmede gayet müsamahalı davranmaları, bu gerçeği doğrular!
Bütün bunlarla birlikte, bu hicret hâdisesi, çok daha mühim bazı müsbet neticelerin doğmasına sebep oldu. Bu sayede, İslâmiyet, etraftan da duyuldu. Hicret hâdisesinin arkasında bu yüksek gayenin bulunuşundan dolayıdır ki, müşrikler, göç eden bu bir avuç Müslümanın Habeşistan’a sığınmalarından endişe duydular ve telâşa kapıldılar. Bu uzak diyarda dahi onları rahat bırakmak istemediler.
İKİNCİ MÜSLÜMAN KAFİLESİ HABEŞİSTAN’A HİCRET EDİYOR!
(Bi’setin 7. senesi/Milâdî616)
Habeşistan’a hicret eden ilk Müslüman kafilesi, daha önce de belirttiğimiz gibi, ülkenin hükümdarı tarafından iyi karşılanmış, dinî ibâdetlerini serbestçe ve gönül huzuru içinde îfa edebilme imkânına kavuşmuşlardı.
Bu durumu haber alan Resûli Ekrem Efendimiz, Mekke’de kalan Müslümanlara da Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye buyurdu.
Resûli Ekrem’in amcası Ebû Tâlib’in oğlu Hz. Cafer’in başkanlığında Habeş ülkesine doğru yola çıkan ikinci kafile, önceki kafileden daha kalabalıktı. Onu kadın 92 kişilik bu topluluk da sağ salim, sırf dinlerini emniyet altına almak, ibâdetlerini huzuru kalb ile îfa edebilmek gayesiyle Mekke’den ayrılıp Habeş ülkesine vardılar.
Müslümanlar göç ederken, Peygamber Efendimiz her şeye rağmen Mekke’den ayrılmadı. Müşriklerin eziyet ve işkencelerine göğüs germeye devam etti. Cenâbı Hakk’ın hıfz ve inayeti altında kutsî ve ulvî hizmetini sürdürdü.292
27 Ocak 2010: 08:55 #765224Anonim
KUREYŞÜLER, MUHACİRLERİN PEŞİNDE!
Kureyş müşrikleri, Müslümanların ard arda Habeş ülkesine hicret etmelerinden telâşa kapıldılar! Gurbet diyarında da garib Müslümanların peşini bırakmak niyetinde değillerdi. İslâmiyetin bu gibi ülkelerde de yayılması ve artık karşısına çıkılmayacak bir kuvvet hâline gelmesi endişesini taşıyorlardı. Zîra, Müslümanlar, Habeş Hükümdarından himaye gördükleri takdirde Arabistan’ın İslâm sinesine koşması daha da kolaylaşabilirdi! Böylece, İslâm’ın önüne çekmek istedikleri sedleri de yerle bir olacaktı!
Bu duruma tahammül edemeyen Kureyşli müşrikler aralarında konuştular. Sonunda, elçiler gönderip, hicret eden Müslümanları Habeş Hükümdarından geri istemeye karar verdiler.293
Elçi olarak Amr b. Âs ve Abdullah b. Ebî Rabia’yı vazifelendirdiler. Plânları şu idi:
Başta Necâşî olmak üzere ülkenin diğer ileri gelenlerinin hepsine kıymetli hediyeler götürülecek. Önce hükümet adamlarına hediyeleri verilecek ve arzuları arzedilecek. Sonra da hükümdara hediyesi takdim edilecek.
Bu plânı tatbik etmelerindeki maksatları ise şu idi:
Devlet erkânının kendilerini desteklemeleri, Habeş Necâşîsinin mülteci Müslümanlarla görüşmesine fırsat ve imkân verilmeden arzularını yerine getirmelerini kolayca sağlamaları.
Habeş ülkesine varan elçiler, aynı plânı tatbik ettiler.
Devlet adamlarına kıymetli hediyeleri takdim ederek maksatlarını şöylece arzettiler:
“Bizden bazı aklı ermez gençler, atalarının yolundan ayrıldılar. Sizin dininize girmedikleri gibi, yepyeni bir dinle ortaya çıktılar. Şu anda hükümdarınıza sığınmış bulunmaktadırlar. Biz onları geri istemek üzere kavmimiz tarafından gönderildik. Hükümdara bu arzumuzu ilettiğimiz zaman, bu hususta bize yardımcı olun ve ona Müslümanlarla görüşme fırsatını tanımayın. Onların teslimi hususunda bizi destekleyin ve deyin ki: ‘Bunlar elbette kendilerinden olanları daha iyi tanır ve bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler.'”
Saray adamları kıymetli hediyelere aldandılar ve kendilerini destekleyeceklerine dair söz verdiler.
Elçiler, bu sefer hükümdarın huzuruna çıktılar ve arzularını şöyle dile getirdiler:
“Ey Hükümdar!.. Aramızdan çıkıp işlerimizi bozan bu adamlar, şimdi de buraya senin dinini, ülkeni ve halkını bozmak için gelmişlerdir. Seni bu hususta îkaz etmeye geldik. Bunlar Meyrem oğlu İsa’yı ilâh tanımazlar. Senin huzuruna girince secdeye varmazlar. Sen, onları bize iade et, biz onların hakkından geliriz.”294Görüldüğü gibi, elçiler isteklerini gayet kurnazca ifade ediyorlardı. Hükümdarın Hıristiyan olduğunu bildikleri için, o noktadan da kendisini kazanmak istiyor ve “Onlar, Meryem oğlu İsa’yı ilâh olarak tanımazlar.” diyerek mülteci Müslümanlar hakkında hiddete gelmesini istiyorlardı.
Önceden ayarlanan saray adamları da elçilerin söylediklerini tasdik ettiler. “Ey Hükümdar!..” dediler, “Bunlar doğru söylüyorlar. Elbette onları başkalarından daha iyi bilir ve tanırlar; hangi kusurlarının olduğunu da daha iyi görürler. Onları kendilerine teslim edelim! Yurtlarına, kavimlerine geri götürsünler.”
Elçiler, isteklerine “evet” denileceğini ümitle beklerken, Necâşî hiddetli hiddetli, “Vallahi, hayır.” dedi, “Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem! Onlarla görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem! Eğer, iş bunların (elçilerin) dedikleri gibiyse, onları kendilerine teslim eder, kavimlerine geri çeviririm. Şayet iş bunun aksi olursa, kendilerini korur, en güzel şekilde görür gözetirim.”29S
27 Ocak 2010: 09:01 #765225Anonim
Daha sonra Necâşî, Müslümanların yanına gelmesi için dâvetçi gönderdi. Muhacirler, aralarında Hz. Cafer’i kendilerine temsilci seçtiler ve hep beraber saraya gittiler.
İçeride Kureyş elçileriyle birlikte Necâşînin çağırttığı râhibler de vardı.
Hz. Cafer, Necâşî’nin huzuruna girince, selâm verdi, fakat secde etmedi.
Saray adamları, Hz. Cafer’e, “Sen ne diye hükümdara secde etmedin?” diye sorunca şu cevabı verdi:
“Biz ancak Allah’a secde ederiz!” Tekrar, “Niçin?” diye sordular.
“Çünkü,” dedi, “Allah bize resulünü gönderdi. O da Allah’tan başkasına secde etmemizi men’etti.”
Bunun üzerine elçiler, “Ey Hükümdar!.. Biz, bunların hâlini sana bildirmemiş miydik?” dediler.
Necâşî, Müslümanlara, “Siz ülkeme niçin geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccar değilsiniz, bir istediğiniz de yok. O hâlde, bana, benim memleketime niçin geldiniz? Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana söyleyiniz: Ne diye, memleketiniz halkından bana gelenlerin selâm verdikleri gibi selâm vermiyorsunuz?” diye sordu.
Hz. Cafer, bu soruları cevaplandırmaya geçmeden, “Ey Hükümdar!..” dedi, “Ben üç söz söyleyeceğim. Eğer doğru söylersem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın! İlk önce emret ki şu adamlardan (elçilerden) sâdece biri konuşsun, öbürü sussun!”
Elçilerden Amr b. As, konuşacağını söyledi. Bunun üzerine Hz. Cafer, Necâşîye hitaben, “Söyle şu adama:” dedi, “Biz, tutulup efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?”
Necâşî, “Ey Amr!..” dedi, “Onlar köle midirler?” Amr, “Hayır…” dedi, “Onlar şerefli ve hürdürler!”
Bu sefer Hz. Cafer, Necâşîye, “Sor şu adama:” dedi, “Biz, haksız yere birinin kanını mı döktük ki kanı dökülenlere geri verileceğiz?”
Necâşî, “Ey Amr!..” dedi, “Bunlar haksız yere har hangi birinizin kanını mı döktüler?”
Amr, “Hayır…” dedi, “Onlar, bir damla kan bile dökmediler.”
“Hz. Cafer, yine Necâşîye, “Sor şu adama:” dedi, “Halkın mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef bulunduğumuz mallar mı var?”
Necâşî, “Ey Amr!..” dedi, “Eğer şu adamcağızların, ödeyecekleri bir kantar altın borçlan varsa, onu ben ödeyeceğim.”
Amr, “Hayır!..” dedi, “Onların bir kırat borçları bile yok!”
Bunun üzerine Necâşî, “O hâlde, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?” dedi.
Amr, “Onlar ve biz bir dinde idik. Onlar, dinimizi bıraktılar. Muhammed’e ve dinine tâbi oldular!” diye cevap verdi.
Bu sefer, Necâşî, Hz. Cafer’e döndü ve, “Siz sâlik bulunduğunuz şeyi ne diye bırakıp başkasına tâbi oldunuz? Kavminizin dininden ayrıldığınıza, ne benim dinimde ne de şu milletlerden herhangi birisinin dininde olmadığınıza göre sizin edindiğiniz bu din, ne dindir?” diye sordu.
Hz. Cafer meseleyi baştan almanın daha uygun olacağını düşünerek, “Ey Hükümdar!..” dedi, “Biz Câhiliyyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar, İaşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zaîfleri ezerdik. Bizler bu hâl üzere iken, Allah, içimizden birini bize peygaber gönderdi. Nesebini, asaletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber!.. O, bizi Allah’ın varlık ve birliğine inanmaya, O’na ibâdete bizim ve atalarımızın Allah’tan başka tapınageldiğimiz putları ve taşları terketmeye davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti. Biz de ona îman ettik ve dâvasını tasdik ettik. Onun Allah’tan getirip bildirdiği şeylere tâbi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah’a ibâdetten alıkoyup putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terkederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümit etmekteyiz.”296
27 Ocak 2010: 09:07 #765226Anonim
Hz. Cafer, hükümdarın selâm verme ve secde etmeme hususundaki sorusuna da şöyle cevap verdi:
“Selâm verme meselesine gelince… Biz, seni, Resûlullah’ın selâmıyla selâmladık. Biz birbirimizi hep böyle selâmlarız. Cennet’e gireceklerin selamlaşmalarının da bu şekilde olacağını Peygamberimizden öğrendik. Bu yüzden seni böyle selâmladık. Secde etme hususuna gelince… Biz, Allah’tan başkasına secde etmekten yine Allah’a sığınırız!“297
Hz. Cafer’in bu sözleri, Necâşînin üzerinde derin tesir icra etti. Müşrikler ise, durdukları yerde sus pus kesildiler.
Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Cafer’e, “Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?” diye sordu.
Hz. Cafer, “Evet, var.” dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu: “Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd… Bu, sana okuyacağımız âyetler, Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini bir zikirdir. O, Rabbine gizli yalvardığı zaman, şöyle demişti: ‘Ey Rabbim!.. Doğrusu ben (öyle bir kimseyim ki), kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başımın saçı bembeyaz alev gibi tutuştu. Sana dua emekle ey Rabbirn, hiçbir zaman mahrum olmadım.“298
Sonraki âyetlerde, Hz. Meryem’in İsa’ya (a.s.) nasıl hâmile kaldığı, Hz. İsa’nın dünyaya nasıl geldiği, bir mucize olarak beşikte nasıl konuştuğu ve sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği anlatılıyordu.
Okunan âyetler, Neeâşînin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti; hattâ, akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan râhibler de gözyaşlarını tutamadılar.
Kur’ânı Kerîm’in manevî cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan sonra Necâşî, “Vallahi,” dedi, “bu, aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musa da, İsa da onunla gelmişti!”2″
Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, “Vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm!”100 dedi.
Necâşînin bu beklenmedik kararı karşısında, elçilerin, boyunlarını bükerek sarayı terketmelerinden başka çâreleri kalmadı.
Buna rağmen elçiler, bilhassa Arablann siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr b. As, bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar verdi.Ertesi gün tekrar Necâşînin huzuruna çıkarak, Müslümanların Hz. İsa hakkında çok garib şeyler söylediklerini anlattı.
Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı. Temsilci olan Hz. Cafer’e, “Hz. İsa hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.
Hz. Cafer şu cevabı verdi:
“Biz, Hz. İsa hakkında, Peygamberimizin bize Allah’tan getirip bildirdiğini söyleriz: ‘O, Allah’ın kulu, Resulü ve Allah’ın (şâir ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği bir ruhtur. O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem’e ilka edilmiş olan Allah’ın bir kelimesidir (Yâni, Cenâbı Hakk’ın [Kün] emriyle babasız dünyaya gelmiştir).’ Meryem oğlu İsa’nın hâli ve sânı bundan ibarettir.“301
Müslümanların Hz. İsa hakkındaki bu kanaatleri Necâşîyi oldukça sevindirdi. Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek, “Bizimle sizin aranızda bu hususta şu çizgi kadarcık bir fark var. Zâten biz de, onu, sizin söylediğinizden başka bir şekilde telâkki etmiyoruz.” dedi.302
Elçiler, Necâşînin himayeden vazgeçmesini beklerken bu himayesini daha da güçlendirdiğini görünce, bir kere daha hayâl kırıklığına uğradılar!
Necâşî, Müslümanlara da, “Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim ki, o, Allah’ın Resulüdür. Zâten biz, onun vasıflarını kitabımız olan İncil’de okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsa da insanlığa müjdelemişti. Allah’a yemin olsun ki, eğer o, ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım!”303 dedi.Hak ve hakikati görüp idrak eden Necâşî, Peygamberimizin risâletini tasdik eden sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu sözleriyle ifade etti:
“Gidiniz; ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecavüzden mahfuz, emniyet ve huzur içinde yaşayınız. Size kötülük eden helak olur! (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.) Ben sizden herhangi birinizi üzüp de bir dağ kadar altına sahip olacağımı bilsem, yine de buna teşebbüs etmem!“304
Necâşînin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri Mekke’ye dönmekten başka bir şey kalmamıştı. Hattâ, Necâşî, kendilerine getirdikleri hediyelerini bile iade etti.
Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri, büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları, başlarına gelmiş sayılırdı!
Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, her ne kadar müşriklerin eziyet ve hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta gurbet hayatı yaşıyorlardı. Bu durum haliyle kendilerini üzüyordu.
Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri gelenlerinden birkaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar. İleri gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslâm’a teslim olması demekti.
Bu haberler üzerine, “Mekke’nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı olmaktan çıkmış bulunduğu” zannıyla altısı kadın 39 kişilik bir kafile, anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar. Ancak, Mekke’ye yaklaştıklarında bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki artık geri dönmek bir hayli zordu.
Mekke’ye girebilmek içinse, ya müşrik olan akraba ve dostlarının himayesine sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu. Şehre serbestçe girmeye kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu. Bu bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı müşrik akraba ve dostlarının himayesine sığınmayı tercih ettiler; bir kısmı ise, himayeye lüzum görmeden, gizlice şehre girdiler.
Bu arada, Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine’ye hicretlerine kadar orada kaldılar. Sonra bir kısmı Hicret’in hemen akabinde Medine’ye gelip Müslümanlara katıldılar; bir kısmı ise, uzun müddet Habeşistan’da ikamet ettiler.
Mekke’ye yerleşenler, Medine’ye hicrete kadar buradan ayrılmadılar. Müşriklerin her türlü eziyet ve işkencelerine imanlı göğüslerini siper ederek îmanküfür mücadelesinde azimle sebat ettiler.305
272 Ibni Hişam, Sîre, c. 1. s. 344345; Ibni Sa’d, Tabakat. c. 1, s. 203204;Taberî, Tarih, c. 2. s. 222.273 İbni Sa’d, A.g.e., c. 1. s. 203.
274 ibni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 204; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 222.
292 Ibni Hîşam, Sîre, c. 1, s. 345346; ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 207; Taberî, Tarih, c. 2, s. 222.
296 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 359360; ibni Kesir, Sîre, c. 2, s. 2021.
297 ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 19.
298 Meryem, 14.
299 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 360; Ibni Kesir, Sîre, c. 2, s. 21.
300 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, 360; ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 21.
301 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 261.
302 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 261.
303 Isfahanî, Delâil, s. 207; İnsanû’lUyûn, c. 1, s. 341.
304 Ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 22.
305 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 3; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 207.
28 Ocak 2010: 05:32 #693164Anonim
Şakkı Kamer Mucizesi
ŞAKKI KAMER MUCİZESİ
Kureyşli müşrikler, Resûli Ekrem Efendimizin dâvasını tasdik eden birçok mucizeye şâhid oldukları hâlde, yine de inat ve inkârlarından vazgeçip ona sadâkat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mucizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûli Ekrem’i güç durumda bırakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de görelim!” diyorlardı.
Bu istelerde bulunurken maksatları îman etmek değildi; bilâkis, Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenâbı Hakk, müşriklere karşı Sevgili Resulünü hiçbir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiçbir zaman muavenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu!
Yine bir gün, ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid b. Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, “Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, bize Ay’ı ikiye ayır; öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün!” dediler.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Şayet bunu yaparsam îman eder misiniz?” diye sordu.
Onlar, “Evet, îman ederiz.” dediler.
Dâvasında haklı ve doğıru olduğunu göstermek için mucizeyi istemek, peygamberin vazifesidir; istenilen mucizeyi yaratan ise Cenâbı Hakk’tır.
Ay’ın bedir hâliydi; yâni en güzel göründüğü 14. gecesiydi.
Kâinatın Efendisi, Allah’ın emir ve iradesi dairesinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işaret etti.
Bu işareti Nebevî kâfi geldi ve Ay ikiye ayrıldı; öyle ki, yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça hâlinde göründü!
Resûli Kibriya Efendimiz, orada bulunan halka, “Şâhid olunuz! Şâhid olunuz!“306 diye seslendi.
Bu apaçık mucize karşısında da müşrikler, inat ve inkârlarından vazgeçmediler; üstelik, “Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir.”307 diyerek asılsız bir te’vilde bulunup kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak “Sihirdir.” demek zorunda kalıyorlardı!
28 Ocak 2010: 05:35 #765292Anonim
Etraftan Gelenlerin Aynı Hâdiseyi Haber Vermeleri
Sırf Resûli Ekrem Efendimizin dâvasını tasdik etmemek için bu apaçık mucizeye “Sihirdir.” diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmadan da edemediler:
“Şayet Muhammed büyü yaptıysa, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya!.. Etraftan gelecek olan yolculara soralım; bakalım onlar da gördüklerimizi görmüşler mi?”308
Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da, aynısını gördüklerini itiraf ettiler.
Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle gönüllerini kirletmiş müşrikler, “îman ederziz.” va’dinde bulundukları hâlde, inanmadılar, ebedî sâadetin kaynağına koşmadılar; üstelik, arkasından da şöyle dediler:
“Yetimi Ebû Tâlib’in sihri semâya da tesir etti!“309
Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mucizesini inkâr etmeleri üzerine Cenâbı Hakk, inzal buyurduğu şu âyeti kerîmelerle hâdisenin vuku bulduğunu bildirip, onlarınsa îmansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyan etti:
“Kıyamet yaklaştı. Kamer [Ay] ikiye bölündü. Hâlâ bir mucize görseler, yüz çevirip şöyle derler:
‘”Bu, devam edegelen bir sihirdir!’
“Kıyameti ve mucizeyi inkâr ettiler, nevalarına uydular. Hâlbuki, (Allah’ın va’dettiği) her iş için bir hakikat vardır.”310
28 Ocak 2010: 05:38 #765293Anonim
HZ. EBU BEKİR’İN, ÜBEY B. HALEF’LE BAHSE GİRİŞMESİ
Resûli Kibriya Efendimiz, peygamber olarak gönderildiği sırada Doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük devleti idiler.
Bi’setin 5., yâni Milâdî 613 senelerinde bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir muharebeye girişmişlerdi. İran devleti tahtında İkinci Hüsrev, Rum İmparatorluğunda ise Hirakl bulunuyordu.
İran orduları, Rum kuvvetlerini denize dökünceye kadar takib etmiş, Suriye’deki bütün mukaddes şehirleri ele geçirmiş, Milâdî 614 senesinde bütün Filistin’i ve Kudüsü Şerifi istilâ etmişti. Bu istilâ esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip ve telvis edilmişti. İranlılara katılan 26 bin kadar Yahudî, 60 binden fazla Hıristiyanı kılıçtan geçirmişti. İran Kisrâsının sarayı 30 bin ölünün kafatasıyla donatılmıştı!
Bu istilâ tufanı burada da durmamıştı. Mısır’ı da basmış, Milâd’ın 616. senesinde İranlılar, bir taraftan Nil Vadisini işgal ederek İskenderiye’ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu’yu istilâ ederek İstanbul’un sahillerine kadar gelmişler, Doğu Roma İmparatorluğunun başşehri olan Kostantiniyye [İstanbul] şehri karşısında görünmüşlerdi. Böylece Irak, Suriye, Filistin Mısır ve Anadolu’yu saltanatları altına almışlardı.
Hülâsa, çarpışma 616 senesinde Doğu Roma İmparatorluğunun tarumar edilmesi ve bir daha kımıldamayacak şekilde yere serilmesiyle son bulmuştu!
Rumlar, Ehli Kitap’tı, Hıristiyan idiler; İranlılar ise, kitapsız, âhirete inanmaz, ateşperest idiler.
Romalıların bu mağlûbiyet haberi Mekke’ye ulaşınca müşrikler sevinmişler, şımarmışlar, Müslümanlar ise üzülmüşlerdi!
Müşrikler bu hâdiseyi vesile yaparak Müslümanları rahatsız etmeye ve, “Siz ve Hıristiyanlar, Ehli Kitap’sınız; biz ve İranlılar ise, ümmîyiz! İranlı kardeşlerimiz, sizin Rum kardeşlerinize galebe çaldı. Biz de, sizinle muharebeye girişirsek, sizi mağlûb ederiz!” diyerek şamataya başladılar.
Bunun üzerine Resûli Kibriya Efendimizin bir mucizesi olmak üzere Cenâbı Hakk, Rûm Sûresini indirip mü’minlerin üzüntüsünü giderdi: “Rumlar, mağlûb oldu. Arzın size en yakın yerinde… Bununla beraber, onlar bu mağlûbiyetlerinin arkasından birkaç sene içinde muhakkak galebe edecekler. Önünde de sonunda da emir, Allah’ındır! O gün mü’minler, Allah’ın nusretiyle ferahlanacaklar! O, kimi dilerse muzaffer kılar. Çünkü O, Azîz’dir [kudretiyle her şeye üstün gelendir], Rahîm’dir [son derece merhametlidir]. Allah’ın vaadi bu!.. Allah va’dinde hulfetmez [dönmez]; lâkin, insanların çoğu bunu bilmezler.“311
Bu âyetler nazil olduğu zaman, Rum İmparatorluğu öylesine perişan olmuştu ki, dahilî isyanlarla devlet inhilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, İmparator Hirakl, İstanbul’u terkederek Kartaca’ya kaçmayı bile kurmuştu. İranlıların galib kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu sulhu teklif etmişlerdi:
İmparator, İranlılar tarafından istenen her şeyi verecektir! Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir!
Rum İmparatorluğu da bütün bu ağır ve zillet taşır şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde anlaşmayı imzalayarak murahhaslar göndermişlerdi. Bu murahhaslar İranlıların yanma vardığı zaman, İran Kisrâsı Hüsrev, “Bu yetmez! Bizzat İmparator Hirakl karşıma zincirler içinde gelerek, ilâhına bedel ateş ve Güneş’e tapmalıdır.” diyecek kadar mağrurane ifadede bulunmuştu.
Böylesine büyük bir hezimetten sonra, Romalıların birkaç sene zarfında canlanıp yeniden galib geleceklerine kat’iyyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek bile âdeta akılların havsalasına sığacak bir şey değildi.
İşte, böyle bir hengâmede Cenâbı Hakk, yukarıdaki âyeti kerîmelerle, Resulüne, Rumların kısa bir zaman sonra galib geleceklerini mûcizane haber veriyordu!
HZ. EBÛ BEKİR VE ÜBEY B. HALEF
Hz. Ebû Bekir, bu âyetleri Resûli Kibriya Efendimizden dinler dinlemez, onları, Mekke’nin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o sevinen müşriklere, “Rumlar, birkaç sene sonra İranlılara muhakkak galebe çalacaklar.” dedi.
Müşrikler şaşırdılar. Bahsettiğimiz gibi, büyük bir hizemete uğramış, âdeta yerle bir olmuş bir imparatorluk, bir daha nasıl canlanacak ve İranlılara galebe çalacaktı!
Bu durumu havsalalarına sığdıramadıklarından, içlerinden Übey b. Halef, “Yalan söylüyorsun!” dedi, “Haydi, aramızda bir müddet tâyin et, seninle bahse girelim!”
Hz. Ebû Bekir kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tâyin ettiler.*
Hz. Ebû Bekir, gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûli Kibriya, “Âyetteki ‘bid’den (yâni birkaç seneden) maksat, üçten dokuza kadar olan seneler demektir. Develerin sayısını artır, müddeti de uzat.” buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir çıktı. Übey’e rastgelince, “Galiba pişman oldun!” dedi.
O zaman henüz kumarı yasaklayıcı İlâhî hüküm, Peygamber Efendimize gelmiş değildi.
Hz. Ebû Bekir, “Hayır…” dedi, “Gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım. Haydi, dokuz seneye kadar 100 deve yapalım.”
Übey de, “Haydi, yapalım.” diyerek kabul etti.
Hz. Ebû Bekir, Mekke ‘den Ayrılacağı Sırada
Hz. Ebû Bekir, Mekke’den ayrılacağı sıralarda, Übey b. Halef, boğazına sarıldı ve, “Sen Mekke’den ayrılırsan, bahiste kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum! Bana bir kefil göster!” dedi.
Hz. Ebû Bekir de, oğlu Abdurrahmân’ı kefil gösterdi.
Übey b. Halef de Uhud Harbine çıkmak istediği zaman, Abdurrahmân, gidip onun boğazına sarıldı ve, “Vallahi, bana bir kefil göstermedikçe seni bırakmam!” dedi.
Übey b. Halef de kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı.
Ubey b. Halef, Uhud Harbinde Resûli Kibriya Efendimizin kılıcından aldığı bir yaradan dolayı öldü.
Mağlûbiyetlerinden dokuz yıl sonra, Rumlar, birdenbire canlanarak, hiç beklenmedik ve umulmadık bir saldırışla İranlıları dehşetli bir bozguna uğrattılar.
Buna da Müslümanlar çok sevindiler, müşrikler ise son derece üzüldüler.
Hz. Ebû Bekir, 100 deveyi Übey b. Halefin kefilinden ve mirasçılarından alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûli Kibriya Efendimiz, “Onları sadaka olarak dağıt.” buyurdu.
Kur’ânı Azîmüşşan’ın istikbâlden haber veren ve Resûli Kibriya Efendimizin bir mucizesi sayılan bu haberinin ortaya çıkması üzerine Mekkeli müşriklerden bazıları Müslüman oldular.312
28 Ocak 2010: 05:43 #765294Anonim
RÜKÂNE’YE GÖSTERİLEN İKİ MUCİZE
Rükâne b. Abdi Yezid, müşriklerin sırtı yere getirilemeyen emsalsiz pehlivanlarından biri idi. Önüne geleni yere çalan Rükâne, ne yazık ki, Allah Resulüne karşı beslediği şiddetli kin ve düşmanlığını yenip, hakikî pehlivan olma şerefine ermeyi bir türlü istemiyordu.
Bu meşhur pehlivan, günün birinde Hz. Resûlullah’la Mekke’nin bir vadisinde karşılaştı. Gözleri husumet kıvılcımları saçıyordu. Allah Resulü, “Ey Rükâne!..” dedi, “Sen, kendisine îmana davet ettiğim Allah’tan korkmaz mısın?”
Rükâne, “Eğer sözünün gerçek olduğuna kanaat getirseydim sana tâbi olurdum!” cevabını verdi.
Resûli Ekrem, “Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin hak olduğuna inanır mısın?” diye sordu.
Rükâne, “Yâ Muhammed!..” dedi, “Eğer beni yıkacak olursan, sana îman ederim!”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Kalk, haydi güreşelim!” dedi.
Güreşmek için kalktılar. Mağrur Rükâne, daha ilk tutuşta kendini yerde buldu. Neye uğradığının farkına varamadı; şaşkındı. Derhâl ayağa kalktı ve Resûlullah Hazretlerine bir daha güreş teklif etti. Allah Resulü kabul etti ve Rükâne ikinci defa kendisini yerde buldu.
Hayret ve şaşkınlığı biraz daha artan Rükâne, üçüncü defa Resûlullah’a güreş teklifinde bulundu. Efendimiz yine kabul etti ve onu tuttuğu gibi yere vurdu.
“Beni yıkarsan söylediğinin hak olduğuna inanırım.” diye Resûlullah’a söz veren Rükâne, üç sefer sırtı yere geldiği hâlde yine şirkte inat etti ve, “Yâ Muhammedi..” dedi, “Şüphesiz, sen bir sihirbazsın! Benimle yaptığın bu güreşe, doğrusu, şaştım kaldım!”
Böylece, Resûlullah’tan gördüğü mucizeyi, “sihir” ithamıyla perdelemeye çalıştı.
Bir Başka Mucize…
Küfürde direnen Rükâne, bu sefer Allah Resulünün bir başka mucizesine şâhid oldu.
“Doğrusu ben, seninle yaptığım bu güreşe şaştım kaldım.” deyince, Allah Resulü, “Bundan daha çok şaşılacak olanı da var; istersen sana onu da göstereyim de Allah’tan kork, davetime tâbi ol!” dedi.
Rükâne, “Nedir, o şaşılacak şey?..” dedi.
Allah Resulü, “Şu sernure ağacını çağırayım. Bana geldiğini gör.” dedi.
Rükâne, “Haydi, çağır da gelsin.” dedi.
Allah Resulü, azılı müşrikin gözü önünde semure ağacına emretti: “Allah’ın izniyle bana gel!”
Ağaç emre uyarak, yeri yara yara gelip Fahri Kâinat’ın karşısında durdu.
Gözleri faltaşı gibi açılan Rükâne’nin kalb gözü hâlâ kapalı duruyordu. Bu açık mucizeler karşısında yine küfürde inat etti ve, “Doğrusu, ben bugünkü gibi büyük bir sihir hayatımda görmedim!” dedi; sonra da, ağacın tekrar yerine gitmesi için emir vermesini, Peygamber Efendimizden istedi.
Allah Resulü, ağaca, “Allah’ın izniyle yerine dön.” diye emretti. Ağaç, derhâl yerine döndü.
Bundan sonra Resûlullah Efendimiz, Rükâne’yi tekrar Müslüman olmaya davet etti. Ancak, o, küfürde inat etti ve davete icabet etmedi. Bunun üzerine Resûlullah’ın kendisine son sözleri şunlar oldu:
“Yazıklar olsun sana!..”
Hayret ve şaşkınlık içinde kavminin yanına dönen Rükâne, başından geçenleri ve gördüklerini anlattıktan sonra, “Ey Abdi Menaf Oğulları!..” dedi, “Adamınızla bütün dünyayı sihirleyebilirsiniz! Vallahi, şimdiye kadar ondan daha maharetli bir sihirbaz görmedim!”323
Hak ve hakikati kabul etmemekte her şeye rağmen inat edenler, bu inatlarında kendilerini tesellî edebilmek için her zaman çeşitli iftira ve ithamlarla İslâm dâvasını küçük düşürmek istemişlerdir; ama, her seferinde küçülenler yine kendileri olmuştur.
Bir rivayete göre, Rükâne, Mekke’nin fethine yakın Müslüman olmuştur.324
Evet, misâlde görüldüğü gibi, ağaçlar da Resûli Kibriya’yı tanıyor, risâletini tasdik edip emirlerini dinliyorlar.
Acaba, buna karşılık, kendilerine “insan” adını veren bir kısım kimseler, o Resûlü Zîşan’ı tanımazsa, ona îman etmezse, kuru ağaçtan daha edna, odun parçasından daha ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olarak Cehennem’in ateşine lâyık olmazlar mı?
306 Müslim, Sahih, c. 8, s. 1032; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 397; Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, c. 1, s. 447.307 Ibni Kesir, Tefsir, c. 4, s. 262.
308 Tirmizî, A.g.e., c. 5, s. 398; Kaadı lyaz, Şifa, c. 1, s. 238; Ibni Kesir, Tefsir,c. 4, s. 262.
309 Kaadı iyaz, A.g.e., c. 1, s. 238.
310 Kamer, 13.
311 Rum, 16.
312 Tirmizî, Sünen, c. 12, s. 6671; Taberî, Tarih, c. 2, s. 141142; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c. 5, s. 37953800.
323 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 31; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 155; Ibni Hacer, elisabe, c. 1, s. 506.
324 ibni Abdi’lBerr, Istiab, c. 1, s. 515.
29 Ocak 2010: 08:56 #700249Anonim
Boykot
MÜSLÜMANLARA KARŞI BOYKOT!
(Bi ‘setin 7. senesi / Milâdî 617)
Bu tarihe kadar İslâm’ın inkişafına mâni olmak gayesiyle müşrikler tarafından girişilen her teşebbüs akîm kalmıştı! Üstelik İslâmiyet, daha da hızlı inkişaf kaydediyordu. Müslümanların sayısı günden güne her türlü şiddet ve mukavemete rağmen artıyor ve İslâm’ın nuru Mekke dışındaki kabileleri de kucaklamaya başlıyordu!
Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi iki kahraman İslâm safına katılmış bulunuyordu. Hz. Ömer, önceki hâlin tam tersine İslâm dâvasını bütün güç ve gayretiyle benimsemiş, âdeta İslâm’ın sağ kolu olmuştu. Bu durum, Müslümanlara cesaret ve moral verirken, müşrikleri ise fazlasıyla sarsmış ve onları derinden derine düşündürmüştü!
Diğer taraftan, Kureyş müşrikleri, Necâşînin ülkesine sığınmış bulunan Müslümanları geri alma işini de başaramamışlardı. Hükümdar Ashame, mülteci Müslümanları geri vermediği gibi, onları koruyacağına dair de söz vermişti!
Bütün bunlar, Kureyş müşriklerini son derece tedirgin edip endişeye sevkediyor ve yeni kararlar almaya, yeni plânlar tertiplemeye zorluyordu!
Müşrikler, işkence yapmakla, şiddet göstermekle kimseyi dininden çeviremeyeceklerini, İslâm’ın ilerleyip yayılmasına engel olamayacaklarını anlamışlardı. Nasıl ki, akıl almaz işkence ve zulümlere rağmen tek bir Müslüman dahi dininden dönmemişti!
Şu hâlde, bütün bunların dışında başka bir siyaset takib etmeleri gerekiyor ve bu yolda karar almaları lâzım geliyordu. Öyle yaptılar. Vakit geçirmeden bir araya geldiler. Uzun uzadıya düşünüp taşındıktan ve aralarında müşavere ettikten sonra, gerek Müslüman ve gerekse gayrimüslim olsun, Haşîm Oğullarının tamamıyla münâsebetlerini kesmeye karar verdiler.
İttifakla aldıkları bu kararın maddelerini de bir sahife üzerinde şöyle tesbit ettiler:
Haşîm ve Muttâlib Oğulları ailelerinden kız alınmayacak.
Haşîm ve Muttâlib Oğulları ailelerine kız verilmeyecek.
Haşîm ve Muttâlib Oğullarına hiçbir şey satılmayacak.
Haşîm ve Muttâlib Oğullarından hiçbir şey satın alınma
yacak.313Bu karara akıllarınca kutsî bir mahiyet vermek için de yazılı sahifeyi Kabe duvarına astılar. Ayrıca, bu karara aykırı davranmayacaklarına dair and içtiler.314
Bu boykot, Haşîm ve Muttâlib Oğullarının vücudunu ortadan kaldırmaya ve köklerini kazımaya müteveccihti. Bu durum karşısında Haşîm ve Muttâlib Oğulları aileleri artık dağınık bir şekilde ayrı ayrı semtlerde oturamazlardı. Ebû Leheb hâriç, Mekke’nin kuzey tarafında bulunan Şi’bi Ebû Tâlib [Ebû Tâlib Mahallesi] denilen yere topluca taşındılar.315
Artık bu mahalle sakinleriyle bütün münâsebetler kesilmişti. Kazara oraya gidenler olsa ağır bir şekilde azarlanıyorlardı.
Müşrikler, boykota uğrayanların toplandıkları mahalleye yiyecek içecek nâmına bir şey sokmuyorlardı. Sâdece, hacc mevsiminde dışarı çıkıp alış verişte bulunmalarına sözde müsaade ediyorlardı. Sözde diyoruz, çünkü o zaman da, çarşı pazarda, köşe başlarında durarak, onlara bir şey aldırmamak için ellerinden gelen her türlü engellemeyi yapıyorlardı. Hattâ, zaman zaman satıcıları, onlara imal satmamak için tehdit bile ediyorlardı. Bâzan da, bin bir türlü dalavere ve hileye başvurarak satıcıların ellerinden mallarını alıp, boykota uğrayanlara bir şey bırakmamaya çalışıyorlardı.
Ebû Leheb, Haşîm Oğullarından olmasına rağmen, öz kardeşlerinin, hısım ve akrabalarının açlıktan ölmesini istiyor ve bu hususta elinden gelen her türlü gayreti gösteriyordu. Mekke’ye yiyecek maddeleri getiren kervanları şehrin dışında karşılıyor ve, “Ey tacirler!.. Haşîm Oğullarına bir şey satmayın! Fiyatları yüksek söyleyin ki almaya güçler yetmesin! Benim, servet sahibi olduğumu bilirsiniz. Söz verdiğim zaman da mutlaka sözümü yerine getiririm. Yiyecek, giyecek mallarınızın kıymetini bir kat artırın. Üst tarafını ben öderim!” diyor ve Müslümanların, açlıktan feryad eden çocuklarının yanına boş dönmelerine sebep oluyordu.
Çocukların açlıktan gelen acıklı ve yürek parçalayıcı feryadlarına müşrikler kulaklarıyla birlikte gönüllerini de tıkamışlardı. Taşları parçalayacak raddeye varan bu feryadlardan âdeta emsalsiz bir zevk alıyorlardı. Bu hâdise, imansızlığın, inkâr ve küfrün, insanı, hemcinsine karşı dahi olsa ne kadar merhametsiz ve gaddar bir duruma getirdiğinin ibretli bir misâlidir!
Boykota uğrayanlar, dışarıdan fazla bir şey alamadıklarından, haliyle şiddetli bir açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki, bazıları, yiyecek bir şey bulamadıklarından ağaç yaprakları, hattâ orada burada ele geçirdikleri kuru deri parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar.
Bununla birlikte Müslümanların bu hâline acımayanlar da yok değildi. Bir gün, Hz. Hatice’nin kardeşinin oğlu Hâkim b. Hizam, bir deve yükü un göndererek onu Şi’bdeki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.
Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hatice’ye götürüyordu. Yolda Ebû Cehil’e denk geldi.
Ebû Cehil, ona, “Sen, Haşîm Oğullarına yiyecek götürüyorsun, öyle mi? Vallahi gidemezsin! Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekke’de açıklayıp, seni rezil ederim!” dedi.
O sırada Ebû’l Bahterî yanlarına çıkageldi ve Ebû Cehil’i muaheze ederek, “Sana ne oluyor? Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana mâni olmak doğru değildir!” diye konuştu.
Ancak, Ebû Cehil, inat ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebû’l Bahterî’yle birbirlerine girdiler. Ebû’lBahterî, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle vurup onun başını yardı ve üzerine çullanıp yumruklamaya başladı.
Yine bu meyanda, akrabalık gayretiyle Haşîm Oğulları ve Müslümanlara yardımını esirgemeyenlerden biri de, Hişam b. Amr b. Haris idi. Birkaç kere müşriklerden habersiz Şi’b’de bulunanlara, develerle yiyecek götürmüştü.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.