- Bu konu 44 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
29 Ocak 2010: 08:59 #691247
Anonim
Servetlerini Harcamaları
Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Ebû Tâlib ve Hz. Hatice var yoklarını harcadılar; fakat yine de, onları açlık ve kıtlıktan kurtaramadılar.
Şi’b’de korkunç bir hüküm sürmeye başlamıştı. Bütün bunlar niçin yapılıyordu?
Tek bir şey için: Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v.) teslim almak!..
Müşrikler, bu tarz bir tatbikatla maksatlarına erişeceklerini zannediyorlardı. Ne var ki, hâdise tamamen arzularının aksine tecellî etti. Öyle ki, Müslümanlar ve Haşîm Oğullan, bu abluka devresinde Efendimizi korumaya ve muhtemel tehlikelere karşı muhafazaya son derece dikkat gösteriyorlardı. Hattâ, Ebû Tâlib, “herhangi bir suikasta mâruz kalabileceği” ihtimaline binâen geceleri Peygamberimizi yanına alıyor veya adamlarıyla bekletiyordu!
Bi’setin 7. senesi Muharrem ayı başında başlatılan bu boykot, tam üç sene sürdü. Bu zaman zarfında müşriklerin Müslümanlara çektirdikleri sıkıntı, açlık ve kıtlık da İslâm’ın gelişmesine engel olamadı. Resûli Ekrem Efendimiz, bütün bu sıkıntılı ve ağır şartlar altında, yine tebliğ vazifesini hakkıyla îfa ediyor, akrabalarına, Haşîm Oğullarına îman ve İslâm’ı anlatmaktan bir an dahi geri durmuyordu!
BOYKOT KALDIRILIYOR!
Boykot uygulamasının 3. senesiydi.
Cenâbı Hakk, müşriklerin Kabe içine astıkları malûm sahifeye bir kurt musallat etti ve durumu vahiyle Resulüne bildirdi. Sahifede, güvenin yemediği, “Bismike Allahümme! [Allah’ım, senin isminle başlarım!)” yazısı kalmıştı sâdece…
Resûli Ekrem, durumu amcası Ebû Tâlib’e anlattı. Bunun üzerine Ebû Tâlib, gidip müşriklere şu teklifte bulundu:
“Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah, sizin Kabe’de astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lâfzı dışında bulunan, zulüm, akrabalarla münâsebeti kesme ve iftira gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir. Kabe’ye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz. Eğer (hâşâ) yalan söylemişse, ben onu size teslim edeceğim. Onu öldürmek veya diri bırakmak hususunda serbestsiniz!”316
Kabe’ye giden müşrikler, Ebû Tâlib’in anlattıklarının aynısını gözleriyle gördüler. Hayret içinde kalmalarına rağmen, yine de Efendimizin bir mucizesi olarak kabul etmediler ve “Bu da bir sihirdir.” diyerek nura gözlerini kapadılar!
Bununla birlikte bu hâdise, boykot havasının şiddetini bir derece kırdı. Boykot kararının aleyhinde hatırı sayılır birkaç kişi de ortaya çıkınca, bi’setin 10. yılında (Milâdî 619 senesinde), Kureyş’in hudut tanımaz inat ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Kararın feshedildiği halka duyuruldu ve boykotun yazılı bulunduğu sahife yırtılıp atıldı.
Böylece müşrikler, “vazgeçilmez bir karar” olarak vasıflandırdıkları zulüm ve dalâlet kokan bir karardan da dönmüş oluyorlardı. Bu, şirkin îman önünde mağlûbiyetinin açıkça bir kere daha ilânı idi.
Bu üç senelik muhasara öylesine şiddetli ve sıkıntılı geçmişti ki, Resûli Ekrem Efendimiz bu hâdiseyi seneler sonra bile unutmamıştı. Mekke’nin fethine geldikleri sırada, Mina’dan Mekke’ye ineceği zaman, “Ertesi gün inşallah varacağımız yer, Kinane Oğullarının yurdu, yâni Muhassab olacaktır ki, burada Kureyş ve Kinane Oğulları, küfür ve inkâr üzerine söz ve fikir birliği yapmışlardı.“317 diyerek, o acı günleri ashabına hatırlatmıştı!
29 Ocak 2010: 09:00 #684991Anonim
BİR GRUP HIRİSTİYANIN MÜSLÜMAN OLMASI
Boykot uygulamasının kaldırılması, Peygamberimize ve Ashabı Kiram’a geniş bir nefes aldırdı. Bu sırada peşpeşe İslâm sinesine koşmalar görüldü.
İslâm’a gönül verenler arasında 20 kadar Hıristiyan da vardı. Bunlar, Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlardan, Peygamberimiz ve İslâmiyet hakkında duyduklarını yerinde araştırmak için Mekke’ye gelmişlerdi!
Kabe’nin yanında Peygamber Efendimizle buluşan Hıristiyan grup, birçok soru sordu. Sorularına mükemmel cevaplar alınca sevindiler.
Daha sonra Resûli Ekrem, kendilerini Allah’ın birliğine îmana davet etti, Kur’ân okudu. Kur’ân’ın azameti karşısında gönülleri İslâm’a karşı muhabbetle doldu. Gözyaşları arasında, 20’si birden orada İslâmiyetle müşerref oldu.
Hâdise, Kureyşli müşrikleri fena hâlde kızdırdı. Putperestlerin Müslüman olmasını engellemeye çalışırlarken, şimdi de Hıristiyanlar, kendi ayaklarıyla gelip İslâmiyete giriyorlardı!
Başta Ebû Cehil olmak üzere bir kısım müşrik, onların yolunu keserek, bin bir hakaretten sonra, “Allah belânızı versin! Sizler, bu adamın ne dediğini öğrenmek için buraya gönderilmişken, onunla düşüp kalktınız ve sonunda dininizden ayrılıp ona uydunuz. Bu, düpedüz bir ahmaklıktır!” dediler.
Fakat, İslâm’la müşerref olan bu bahtiyarlar, müşriklerin hakaret dolu sözlerine aldırış etmediler ve, “Bize karşı yaptığınız cahilliği, biz size yapamayız.” diyerek, güzel bir cevapta bulundular.
Kasas Sûresinin 5155’inci âyetlerinin, bu kimseler hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.318
Resûli Kibriya Efendimiz, bir gün İslâmiyete ve Müslümanlara şiddetli muhalefetleriyle bilinen Velid b. Muğire, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef gibi birçok Kureyş ileri geleniyle konuşuyor, onlara îman ve Kur’ân hakikatlerinden bahsediyordu.
Zaman zaman muhatablarının dikkatlerini canlı tutmak ve dinlemelerini sağlamak maksadıyla da, “Nasıl, güzel değil mi?” diye soruyordu.
O sırada bir hak âşığı çıkageldi. Maddî gözden mahrum, fakat mânâ gözü açık bu zât, Hz. Hatice’nin dayısının oğlu, ashabtan Abdullah b. Ümmi Mektum idi. Âmâ olduğundan Peygamber Efendimizin kimlerle konuştuğunun farkında değildi. “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Beni irşad et! Bana Kur’ân okut! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana bir şeyler öğret!”
Efendimizin bütün dikkatini Kureyş ileri gelenleri üzerine, İslâmiyeti anlatmak için teksif ettiğini farkedemediğinden, bu arzusunu birkaç sefer tekrarlayıp durdu.
Peygamber Efendimiz bu durumdan sıkıldı ve rahatsız oldu. Onunla pek ilgilenmedi. Zîra, o, her zaman gelip kendisinden İslâmiyetle ilgili her şeyi öğrenebilirdi. Ama, Kureyş müşriklerinin ulularını bir daha böyle toplu hâlde bulma imkânını elde etmeyebilirdi. Onların İslâmiyeti kabul etmeleri veya düşmanlıklarından vazgeçmeleri ise, Kureyş’in toptan Müslüman olması mânâsına geliyordu!
İşte, bu sebeple Fahri Âlem Efendimiz, dikkatinin dağıtılmak istenişinden rahatsız olmuştu ve bunu haliyle de izhar etmişti.
Resûli Kibriya Efendimiz, Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını bitirip kalkacağı sırada vahiy geldi. Gözlerini kapayıp daldı. Abese Sûresi nazil oldu.319
Sûrede Efendimizin davranışından bahisle şöyle buyuruluyordu:
“(Peygamber) Hoşlanmadı ve yüzünü çevirdi, kendisine o âmâ geldi diye… Ne bilirsin, belki o (cehalet kirinden) temizlenecek yahut öğüt alacaktı da öğüt kendisine fayda verecekti? Amma (malıyla Allah’a) ihtiyaç göstermeyene gelince… Sen, ona dönüp, sesine kulak veriyorsun! Onun İslâmiyeti kabul etmeyip temizlenmemesinden sana ne? Ama sana can atarak gelen Allah’tan korkmuş iken, sen ondan yüz çeviriyorsun! Hayır, sakın bir daha böyle bir harekette bulunma! Çünkü, o Kur’ân bir öğüttür. Artık, dileyen ondan öğüt alır.”320
Evet, kalblerinden şirkin pisliğini îman suyuyla gidermek istemeyen, Kur’ân’ı dinlemek arzusu duymayan, ondan istifadeyi düşünmeyen kimselerin İslâmiyete girmemesi ve nefsini temizlememesi, Resûli Kibriya’nın üzerine bir mes’uliyet yüklemiyordu. Çünkü, onun vazifesi sâdece İslâm’ı hakkıyla tebliğ idi. Ancak, hak ve hakikati öğrenmek arzusunu izhar eden bir Müslümandan yüz çevirmek, ona bilmediği hakikatleri öğretmemek, arzusuna cevap vermemek, işte böylesine îkazı gerektiriyordu.Cenâbı Hakk, konuyla ilgili indirdiği âyeti kerîmelerde manen şöyle diyordu:
“Zahir gözü görmese de kulağı ve kalb gözü açık hidâyet âşığı birini bırakıyorsun da, zahiren gözü bulunan ve fakat kalb gözü kör, hak sözü dinlemek sânından olmayan müstağnilerle uğraşıyorsun!”321
Bu hâdise ve îkazdan sonra Resûli Ekrem, Abdullah İbni Ümmi Mektum’u her gördüğünde ona ikram ve ihsanda bulunur, ihtiyacı olup olmadığını sorar ve, “Merhaba, ey Rabbimin bana itâb ve ikazda bulunmasına sebep olan kişi!..”322 diyerek iltifat ederdi.
MÜŞRİKLERİN EZİYET VE HAKARETLERİNİ ARTIRMALARI
Ebû Tâlib’in vefatına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler ise sevindiler. Artık, karşılarında Sevgili Peygamberimize arka çıkacak Haşîm Oğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız verdiler. Ebû Tâlib’in hayatında cür’et edemedikleri birçok taşkınlıkta ve insafsızca harekette bulunmaya başladılar.
Resûli Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiçbir karşılık vermeden öylece evine dönmüştü. Sevgili babasının bu hâlini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü başını temizlerken gözyaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre önce annesini kaybetmekle zâten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını da bu hâlde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.
Şefkat menbaı Peygamberimiz, dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini muhafaza etti, yine Yüce Yaratıcısına güvendi, yine O’na döndü ve ağlayan masum yavrusunun gözyaşlarını mübarek eliyle silerek, “Ağlama kızım, ağlama!.. Allah, babanı koruyacaktır.” dedi; sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti: “Ebû Tâlib’in ölümüne kadar, müşrikler, bana böyle eziyet ve hakarete cür’et etmemişlerdi.”340
Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi İslâm’ın en büyük düşmanının dahi gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifade etmesine sebep olmuştu.
Ebû Leheb’in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak durdular. Ne var ki, Ebû Leheb’in akrabalık bağından gelen sun’î himâyesi pek fazla sürmedi. Resûli Ekrem’in halkı Allah’a îmana daveti karşısında, tahammülü ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himayeden vazgeçtiğini ilân etti. Himayeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar da bu düşmanlığından vazgeçmedi.
313 Ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 375; İbni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 208209; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 229230; Taberî, Tarih, c. 2, s. 225. 4 Ibni Hişam, A.g.e A.g.e., c. 1, s. 230. 15 İbni Hişam, A.g.ı Tarih, c. 2, s. 225.
314 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1. s. 375; Ibni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 209; Belâzurî,A315 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 376; ibni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 209; Taberî,
316 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 1617, ibni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 209210.
317 Buharî, Sahih, c. 3, s. 62.
318 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 32.
319 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 196; ibni Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 208209, Tinmizî,Sünen, c. 2, s. 232.
320 Abese, 112.
321 M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c. 7, s. 5576.
322 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 4, s. 209; Ibn-i Kesir, Tefsir, c. 4, s. 470-471; M. Hamdi Yazır, Tefsir, c. 7, s. 5571.
340 Taberî, Tarih, c. 2, s. 229.
30 Ocak 2010: 08:14 #765319Anonim
Hüzün Yılı
PEYGAMBERİMİZİN ERKEK ÇOCUKLARININ VEFATI
Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûli Ekrem’in dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım’ın vefatı oldu.
Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, bu büyük oğlunun vefatından çok müteessir oldu. Derin teesürünü ciğerparesinin cenazesini götürürken, karşısında dimdik duran Kuaykıan Dağına, “Ey dağ!.. Benim başıma gelen şey senin başına gelseydi, dayanmaz, yıkılırdın!” hitabıyla ifadeye çalışıyordu.
Mübarek gönülleri henüz Kasım’ın vefat hüznünden kurtulamışken, acı bir hâdise daha vuku buldu: Oğlu Abdullah da vefat etti.
Allah’ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de gözyaşlarını tutamıyordu.
Hz. Hatice, Hakikî Sahibine iade ettiği bu ciğerparelerini kastederek, “Yâ ResûlallahL Onlar, şimdi nerededirler?” diye sordu.
Resûli Kibriya, “Onlar Cennet’tedirler.” diye cevap verdi.
Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlı idi. Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama, şirk cephesinin keyfine diyecek yoktu. Birer insan olmaları hasebiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lazımsa yapıyorlardı. Hattâ, içlerinden Asb. Vail ve Ebû Cehil gibi azılılar, işi daha da ileri götürerek, “Artık, Muhammed, ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır!”325 diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.
Resulünü, hiçbir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâbı Hakk, bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzal buyurarak, müşriklerin dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Efendimizi şöyle teselli etti:
“Doğrusu biz, sana Kevser’i ihsan etmişizdir. Öyle ise, Rabbin için namaz kıl, kurban kes! Asıl ebter, sana kin bağlayandır!”
Evet, asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan, Ebû Cehil’ler, Ebû Leheb’ler oldu; Resûli Kibriya’nın adı ve dâvası ise, asırlardır inananların gönlünde bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamet’e kadar da dalgalanmaya devam edecektir!
i*25 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 24; İbni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 133. “Kevser,” Cennet’te bir havuzdur. Resûli Ekrem Efendimizin ümmeti, onun başına gelip içecektir. Yahut, “çok hayır” demektir ki, peygamberliğe, Kur’ân’a, şeriata ve benzerlerine şâmildir. “Kevser,” “pek çok hayır” demektir: İlim, amel, iki âlemde şeref gibi…
Resûli Ekrem Efendimiz, bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“O, Cennet’te bir nehirdir. Rabbim onu bana va’detti. Onda pek çok hayır var. (Suyu) baldan tatlı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşaktır. İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüştendir. Ondan içen bir daha susuzluk duymaz.”
Bazı âlimlere göre ise “Kevser,” Resûlullah’ın (s.a.v.) evlâdı, etbaı yahut ümmetinin âlimleri yahut Kur’ân’dır.” (Bkz.: Hasan B. Çantay, Kur’ânı Hakîm ve Meâli Kerîm, c. 3, s. 1226).
30 Ocak 2010: 08:35 #765320Anonim
EBU TALIB’IN VEFATI
Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece sevinmişlerdi. Mekke’de umumî bir sürür meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka musibet ve acı hâdiseler meydana geldi.
Resûlullah Efendimizin peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve ölüm döşeğine düştü. Resûli Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri bağrına basıp şefkat ve himayesinde büyüten, onu korumak uğrunda her türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece üzülüyordu. Öte yandan, onun Müslüman olup ebedî saadete ermesini de candan arzu ediyordu.
Ebû Tâlib’in hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu farkeden Kureyş müşrikleri, son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı kararlaştırdılar. Bu maksatla, Utbe b. Ebî Rebia, Şeybe b. Rebia, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına vararak, “Ey Ebû Tâlib!..” dediler, “Sen büyüğümüzsün. Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda hakem ol. O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım; birbirimizle uğraşıp durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım!”
Ebû Tâlib, Nebîyyi Muhterem Efendimize haber gönderdi.
Resûlullah, gelip, Ebû Tâlib ile hazır bulunanlar arasında oturdu.
Ebû Tâlib, Peygamber Efendimize hitaben, “Ey kardeşimin oğlu!..” dedi, “Bunlar kavminin ileri gelenleridir. Senin meselen için buraya gelmişlerdir: Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da alacaklardır!”
Resûli Ekrem Efendimiz, “Olur, ey amcam!..” dedi, “Onların benden almalarını ve kabul etmelerini istediğim, bir tek kelimedir; ki onlar, o kelimeyle topyekûn bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olabilirler!”
Ebû Tâlib, hayret içinde, “Bir tek kelime mi?..” dedi. Peygamber Efendimiz, “Evet, bir kelime.” dedi. Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?..
Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimize hitaben, “O kelime ne ise bize söyle de, o birin yanına bizlO katalım!” dedi.
Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûli Ekrem şöyle ifade etti:
‘”Lâ ilahe illallah.’ deyin ve Allah’tan gayrı taptığınız putlarınızı da ellerinizle kaldırıp atın!”
Bu mukaddes sözü duyan müşrikler, hep birden ellerini çırptılar ve, “Yâ Muhammed!..” dediler, “Sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun? İşine şaşıyoruz doğrusu!” Sonra da birbirleriyle konuştular: “Vallahi, bu adam(!), size, istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah, sizinle onun arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin!”326
Cenâbı Hakk, onların bu hareketlerini Kur’ânı Keriminde bize şöyle haber verir:
“O, (bütün) ilâhları bir tek ilâh mı yapmış? Bu cidden acayip bir şey! Onların elebaşlarından bir güruh (birbirine), ‘Yürüyün, mâbudlannıza (ibâdette) sebat edin. Şüphesiz ki, arzu edilecek olan budur.’ diyerek kalkıp gitmiştir.”327
30 Ocak 2010: 08:40 #765321Anonim
Resûli Ekrem ‘in, Amcasını İslâm’a Daveti
Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimize, “Vallahi, ey kardeşimin oğlu!.. Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve hakikatten uzak görmedim!” dedi.
Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman olacağı ümidiyle sevinç içinde, “Ey Amca!..” dedi, “Gel, bari sen ‘Lâ ilahe İllallah.’ de de, onunla sana âhirette şefaat edebileyim!”
Fahri Kâinat’ın bu candan ve samimî arzusuna, ne yazık ki, amcası, gönlünü ferahlatıcı bir cevap vermedi.
“Yeğenim!..” dedi, “Vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi söyleyip sana tâbi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü, ölümden korkarak söylediğimi zannedeceği için, söylemeyeceğim!”
Fakat, buna rağmen, Sevgili Peygamberimiz, amcasını İslâm’a davetten ve teşvikten vazgeçmedi. Mübarek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmansız gittiği takdirde uğrayacağı dehşetli akıbetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı, “Ey amca!.. ‘Lâ ilahe illallah.’ de ki, onunla âhirette sana şefaat edebileyim.” diyordu.
Yine böyle bir davet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Tâlib’in başucunda Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. İkisi de, “Yâ Ebâ Tâlib!.. Sen, Abdûlmuttâlib’in milletinden, onun dininden yüz mü çevireceksin?” dediler.
Resûli Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve Kelimeİ Tevhid’i amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular. Sonunda Ebû Tâlib (kendisini kastederek), “O, Abdûlmuttâlib’in dini üzeredir!”328 dedi.
Buna rağmen Peygamber Efendimizin mübarek gönlü, kendisini candan seven amcasının, kendisine her türlü eziyet ve hakareti reva gören müşriklerle aynı akıbete uğramaktan derin ızdırap duyuyor ve, “Ey amca!.. Şunu bilmelisin ki, Allah tarafından alıkonuncaya kadar senin affedilmeni isteyip duracağım!”329 diyordu.
Nihayet, Ebû Tâlib, makbul bir îmana nail olamadan 87 yaşında iken dünyaya gözlerini yumdu.330
Bunun üzerine Cenâbı Hakk, indirdiği şu âyeti kerîmeyle, Resûlullah’ın şahsında bütün mü’minlere hitab etti:
“Hakikat sen, her sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Fakat, Allah’tır ki, kimi dilerse ona hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri daha iyi bilendir.”331
Resûli Ekrem Efendimizin mübarek ve nâzik kalbi, amcasının vefatıyla fazlasıyla acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübarek dudaklarından şu cümleler döküldü:
“Allah, ona rahmet etsin, mağfiretini ihsan buyursun!”
Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlib’in başucunda bulunuyordu. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını görünce, kulak verip dinledi ve “Lâ ilahe illallah.” dediğini işitti. Resûli Ekrem Efendimize, “Ey kardeşimin oğlu!.. Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin söylemesini istediğin tevhid kelimesini söyledi.” dedi.
Resûli Kibriya, gözyaşları arasında, “Ben işitmedim.” buyurdu.332
Hz. Abbas’ın, henüz o sırada Müslüman olmadığını da hatırlatalım!
Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi teessür içinde bulunan Rahmet Peygamberi Efendimiz, cenazesinin arkasından da, “Amca, Rabbim, seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın!”333 diye dua etti.
Bu sırada yine mevzuyla ilgili şu âyeti kerîme nazil oldu ve mü’minlere değişmez bir ölçü verdi:
“Ne Peygamber’e, ne de îman edenlere, akraba bile olsalar, Cehennemlik oldukları onlara açıktan açığa göründükten sonra, müşrikler için istiğfar doğru değildir!”334
Amcasının vefatı Resûli Ekrem’i hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü. Zîra, kendisine o âna kadar zahirî hâmîlik eden, müşriklerin şirretliklerinden muhafaza etmeye çalışan, o idi. Gerçekten, en zor ve çetin şartlar altında bile çok sevdiği yeğeninin üzerinden koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları pahasına himayeden vazgeçmemişti.Bu himaye sebebiyle, Kureyş müşrikleri, Peygamberimize fazla ilişememişlerdi.
Ama, şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahiren koruyacak kimse kalmamıştı. Ama, Cenâbı Hakk’ın muhafaza ve himâyesi de hiçbir maddî himayeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda Sevgili Resulünün üzerinde bundan böyle de eksik olmadı!
30 Ocak 2010: 08:51 #713766Anonim
EBÛ TÂLİB’İN ÎMANI MESELESİ
Ebû Tâlib’in îmanı meselesinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şîa âlimleri, îmanh gittiğine kaildirler. Ehli Sünnet âlimlerinin ekserisi ise, îman etmediğini söylemektedirler.Bununla birlikte, Peygamber Efendimizle iftihar ettiği ve onun peygamberliğini kalben tasdik ettiğine dair bazı emareler, şiirlerinden anlaşılmaktadır!
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, “Ehli Teşeyyu [Şîalar], îmanına kail; Ehli Sünnet’in ekserisi ise, îmanına kail değildir.” dedikten sonra şöyle bir izah tarzıyla meseleye açıklık getirmektedir:
“Fakat, benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûli Ekrem’in (a.s.m.) risâletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun—o gayet ciddî—o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddî bir surette Cenâbı Hakk’ın Habibi Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyeti kavmiyye gibi hissiyata binâen makbul bir îman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bâzı yerde baharı halkettiği ve zindanda— uyku vasıtasıyla—bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir.”335
Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 398399.HZ. HATİCE’NİN VEFATI
Ebû Tâlib’in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi’setin 10. yılı Ramazan ayında, 65 yaşında iken fânî dünyadan ebedî âleme göç etti.
Namazını bizzat Resüli Kibriya Efendimiz kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti.
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler, Nebîyyi Muhterem Efendimize pek ziyade hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itaati, kalbinin rikkati, vefakârlığı, şefkati, îmanının kuvveti, sadâkat ve faziletiyle, onun yeryüzünde en büyük destek ve tesellîcisi idi. Herkes düşman iken, risâletini ilk defa o tasdik etmişti. Herkes ondan uzaklaşıp kaçarken, o, kendine kalbini açmış ve muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli kaynağı olmuştu!
Resûli Kibriya Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Haticei Kübra’ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefatından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdir, rahmet ve muhabbetle bahsederek hâtırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak, akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman eksik etmezdi.
Günün birinde, Hz. Hatice’nin kız kardeşi Hâle’nin sesini duyunca, hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Validemiz, “Allah’ın kendisine, ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini” söylemişti.
Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe’nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice’nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti.
Habibi Kibriya’nın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.), “Yâ Resûlallah!.. Seni Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bundan sonra Hatice’nin menkıbelerini her zaman an.”336 diyerek gönlünü almaya çalışmıştı.
* * *
Yine, Resûli Ekrem’in, Hz. Hatice Validemizi dâima takdir ve muhabbetle yâdettiğlni, Hz. Âişe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Âişe’nin (r.a.) şu ifadelerinden öğreniyoruz:
“Nebî’nin (s.a.v.) kadınlarından hiçbirini, Hz. Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım! Hâlbuki, onu Resûlullah’ın yanında görmemiştim bile!.. Fakat, Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz. Hatice’nin samimî arkadaşlarına et gönderirdi. Bâzan ben sabırsızlık göstererek, ‘Sanki, yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok mu?’ derdim. Resûlullah da, ‘Hatice (şöyle) idi, Hatice (böyle) idi, diye iyiliklerini sayar ve ‘Ondan çocuklarım var.’ buyururdu.”337
Resûlullah Efendimiz, Hira’ya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona yiyecek taşırdı.
Bu sırada bir gün Cebrail (a.s.) gelerek, “Yâ Resûlallah!.. İşte, şu uzaktan sana doğru gelen, Hatice’dir. Yanında, içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm şöyle! Cennet’te inciden yapılmış bir sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı vardır, ne de çalışmak çabalamak!..”338 dedi.
* * *
Hz. Ali de (r.a.), ‘”Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı, İmran’ın kızı Meryem’di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir.’ dediğini, Resûlullah’tan işittim.”339 demiştir.
HÜZÜN YILI
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübarek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle, Resûli Kibriya Efendimiz, bi’setin bu 10. yılını “Senetû’lHüzün [Hüzün yılı]” olarak isimlendirdi.
326 Ibni Hişam, Sîre, c. 2, s. 57; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 211212.327 Saad, 56.
328 Buharî, Sahih, c. 2, s. 326; Taberî, Tarih, c. 2, s. 219220.
329 Buharı, A.g.e., c. 2, s. 326; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 219220.
330 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 60.dJ Kasas, 56.
332 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 59.
333 Süheylî, Ravdû’lÜnf, c. 1, s. 260. 334Tevbe, 113.
336 Buharı, Sahih, c. 2, s. 315; Müslim, Sahih, c. 7, s. 138; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 2, s. 58.
337 Buharî, Sahih, c. 2, s. 315; Müslim, Sahih, c. 7, s. 138; Tirmizî, Sünen, c. 5,s. 702.
338 Müslim, Sahih, c. 4, s. 1887. Müslim, Sahih, c. 4, s. 1886; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 702703.
30 Ocak 2010: 22:35 #765407Anonim
Hz. Aişe İle Nişanlanması ve Hz. Sevdeyle Evlenmesi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN, HZ. ÂİŞE’YLE NİŞANLANMASI
Hz. Hatice Validemizin vefatıyla, Resûli Kibriya Efendimizin aile hayatında bir boşluk meydana gelmişti. Hem Efendimiz, hem de ashabı güzin bu durumun farkında idiler.
Bir gün, Osman b. Maz’un Hazretlerinin hanımı Havle Hâtûn, Habibi Kibriya Efendimizin huzuruna geldi ve, “Yâ Resûlallah!.. Yanına girince birden Hatice’nin yokluğunu hissettim!” dedi.
Resûli Ekrem, bunun üzerine, “Evet, o, çoluk çocukların anası, evinin de görüp gözeticisi idi.” buyurarak, aile hayatında Hz. Haticei Kübra’nın ebedî âleme irtihâliyle meydana gelen boşluğu ifade etmeye çalışmıştı.
Efendimizin bu konuşması üzerine Havle binti Hâkim, “Yâ Resûlallah!.. Evlenmek ister misin?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Kiminle?..” dedi. “Ebû Bekir’in kızı Âişe veya Şevde binti Zem’a ile…” Bu karşılıklı konuşmadan sonra Resûli Kibriya Efendimiz, Havle’ye, “Git,” dedi, “benim için ikisi hakkında da konuş!”
Bunun üzerine, Havle Hâtûn doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Evde, Hz. Âişe’nin annesi Ümmü Ruman vardı.
“Ey Ümmü Ruman!..” dedi, “Allah’ın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?”
Ümmü Ruman, “Nedir?” diye sorunca da, Havle, “Resûlullah, Aişe’yi istemek için beni gönderdi!” diye cevap verdi.
Hz. Ebû Bekir o anda evde bulunmadığından, Ümmü Ruman, Havle Hâtun’a hiçbir cevap vermedi ve ona, “Ebû Bekir’in gelmesini bekle.” dedi.
Hz. Ebû Bekir gelince, Havle aynı şeyi ona da anlattı. “Yâ Ebû Bekir!..” dedi, “Allah, size hayır ve bereketten ne eriştirdi, biliyor musunuz?”
Hz. Ebû Bekir, “Nedir o?..” diye sordu.
Havle, “Resûlullah, Âişe’yi istemek için beni gönderdi.” cevabını verdi.
Hz. Ebû Bekir, bir müddet düşündükten sonra, “Âişe (din) kardeşinin kızı demek olduğuna göre, ona helâl olur mu?” diye konuştu.
Havle, derhâl dönüp, durumu kendilerine anlatınca, Resûli Kibriya Efendimiz, “Ebû Bekir’in yanına dön! Tarafımdan ona ‘Benim sana kardeş oluşum, senin de bana kardeş oluşun (kan ve süt kardeşliği değil) İslâm’da kardeşliktir. Senin kızın bu sebeple bana helâldir.’ de!” buyurdu.
Havle dönüp bunu bildirince, Hz. Ebû Bekir’in tereddüdü zail oldu ve kerîmesi Hz. Âişe’yi Resûli Kibriya Efendimize Şevval ayında nişanlayıp nikahladı. Ancak düğün, sonraya bırakıldı.341
Ibni Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 58; Buharî, Sahih, c. 2, s. 329; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 6, s. 211.
EFENDİMİZİN, HZ. SEVDE’YLE EVLENMESİ
Bundan sonra, Havle Hâtûn, Şevde binti Zem’a’ya gitti.
Hz. Şevde, Sekran b. Amr’ın zevcesi idi. İlk Müslüman kadınlardandı ve kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etmişti. Daha sonra Mekke’ye dönmüşlerdi. Mekke’ye döndüklerinde Hz. Şevde, bir gece rüyasında, Ay’ın süzülüp üzerine iniverdiğini görmüştü. Bunu kocasına anlatınca da, şu karşılığı almıştı:
“Eğer rüyan doğru ise, ben yakında öleceğim. Benden sonra sen de evleneceksin!”
Hakikaten de, kısa bir zaman sonra Sekran, hastalanıp vefat etmişti; böylece, Hz. Şevde de dul kalmıştı.
Havle Hâtûn, kendisine, “Resûlullah, beni, sana, dünürlük için gönderdi!” deyince, Hz. Şevde son derece sevindi. Ancak, bir tereddüdü vardı: Acaba Nebîyyi Ekrem, yanında bulunan beş küçük çocuğuna da rıza gösterebilecek miydi?
Bu endişe ve tereddüt sebebiyle, Resûli Kibriya Efendimize hemen cevap vermedi. Resûlullah, dini îmanı uğruna yerini, yurdunu, akrabasını terkedip yabancı bir diyara göç edecek kadar fedakârlık ve kahramanlıkta bulunmuş bu mücâhideyi şereflendirmek ve taltif etmek istiyordu. Buna binâen kendisinden bir cevabın gelmediğini görünce, bir gün bizzat kendisiyle görüştü ve, “Seni, benimle evlenmekten alıkoyan nedir?” diye sordu.
Hz. Şevde, “Vallahi yâ Resûlallah, beni seninle evlenmekten alıkoyan hiçbir mühim sebep yoktur; ancak, şu çocukların sabah akşam başında vızıldayacaklarını düşünüyorum da, onun için çekmiyorum!” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, “Allah sana rahmet etsin! Kadınların hayırlısı, küçük çocuklarından dolayı zorluklarla karşılaşandır.” buyurarak, bu endişe ve tereddüdünemahâl olmadığını belirtti; sonra da, “Seni nikahlamak için, kavminden birini vazifelendir.” dedi.
Hz. Şevde, kaynı Hatip b. Amr’e salâhiyet verdi. O da, Hz. Sevde’yi, bi’setin 10. yılında Resûli Kibriya Efendimize nikahladı. O sırada, Hz. Şevde 55 yaşlarında idi.342
Görüldüğü gibi, Resûli Kibriya Efendimiz, akrabalarından ayrılarak îman safına iltihak etmiş ve bir daha akrabalarının üzerinde bulunduğu şirk inancına dönmek istemeyen bu mücâhide yaşlı hanımı, sâdece Allah’a ve Allah’ın dinine olan bağlılık ve sadâkatinden dolayı himâyesi altına alıyor ve onu “mü’minlerin annesi” olmak şerefine ulaştırıyordu!
342 ibni Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 5253; Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, c. 6, s. 211.1 Şubat 2010: 05:38 #765459Anonim
Taif’e Gidişleri Ve Mekke’ye Geri Dönüşleri
RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZİN TAİFE GİDİŞİ
Müşrikler, Ebû Tâlib ile Hz. Hatice’nin vefatlarını fırsat bildiler. Âdeta bu zamanı bekliyorlarmış gibi, Peygamber Efendimize reva gördükleri eza ve cefaları birden kat kat artırdılar. Öyle ki, Efendimiz, onların zulüm, hakaret ve işkencelerinden dolayı dini neşretme vazifesini yapamaz hâle gelmişti.
Müşriklerin bu insafsız ve merhametsiz tutumu, Resûl-i Kibriya Efendimizi fazlasıyla müteessir ediyordu. Bu sebeple Taife gitmeye karar verdi. Maksadı, Kureyş müşriklerine karşı, Taif te oturan Sakif Kabilesinden kendisini korumalarını ve İslâm dâvasını kabul etmelerin istemekti!
Taif, Arabistan’ın mühim yerlerinden biriydi. Bağ ve bahçeleriyle şöhret bulmuştu. Ayrıca, Resûlullah’ın süt annesi Hali-me’nin mensup olduğu Benî Sa’d Kabilesi de buraya yakın oturuyordu. Dolayısıyla, Efendimiz, bu belde sakinlerinin îs-lâm’a alâka duyup îmanla şereflenebilecekleri ümidini besliyordu. Bu ümidi tahakkuk ettiği takdirde, Kureyş müşriklerine karşı büyük bir güç de elde etmiş olacaktı!
Tarih, bi’setin 10. yılı Şevval ayının 27’sini gösteriyordu.i
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz Zeyd b. Harise’yle birlikte gizlice Mekke’den ayrılarak Taife vardı. Orada Sakif Kabîlesi ileri gelenleriyle görüşmeye başladı. Onları İslâm dinine davet etti. Kavminden muhalefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını talep etmek için geldiğini anlattı. Ancak, kaldığı 10 gün zarfında hiçbir müsbet netice elde edemedi; üstelik, hakaret ve istihza ile mukabele gördü, türlü türlü ithamlara mâruz kaldı.
Reislerinden biri, “Allah, peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?” diyecek kadar küstahlıkta ileri gidip mübarek kalblerini teessüre boğdu. Bir başkası, “Vallahi,” dedi, “ben hiçbir zaman seninle konuşmayacağım! Çünkü, sen, şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem! Eğer, sen ‘Allah’ın Peygamberiyim.’diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem!”343
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu davranışları ve sözleri üzerine Sakiflilerden hayır gelmeyeceğini anladı ve bundan müteessir oldu.
Müşriklerin bu durumu haber alıp cür’etlerini artırmalarından endişe duyduğu için de, yanlarından ayrılacağı sırada onlara, “Bari, konuştuklarımız aramızda kalsın; başka kimse duymasın.” dedi.
Ne var ki, şirk inancının kuvvetle yaşandığı ikinci bir belde olan Taif sakinleri, Resûl-i Zîşan’ın bu arzusunu da kabul etmediler. Gençlerinin islâmiyete alâka duymalarından korkarak, İki Cihan Güneşi Efendimize, “Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz!”344 dediler.
Lat ve Uzza’ya tapmakta Mekkeli müşriklerle yarışıp duran Sakifliler, bu çirkin sözlerle de yetinmediler; beldelerinde misafir olarak bulunan Cihan Peygamberine, ayak takımını, sokak gençlerini ve köleleri kışkırtarak saldırttılar.
Gözü dönmüş, kendini bilmez küstahlar, yolun iki tarafında sıralanarak Kâinatın Efendisini ve Hz. Zeyd’i taşa tuttular.
Resûlullah’ın mübarek ayaklan kana bulandı. Öyle ki, isabet eden taşların açtığı yaraların acısı yürümeye engel olur hâle geldi. Resûl-i Ekrem, zaman zaman oturmak zorunda kaldı. Ama bu vicdansızlar, her seferinde onu zorla ayağa kaldırarak, yeniden yaralı ayaklarını taş yağmuruna tutuyorlardı. Ayak takımı, Peygamber Efendimizi ızdırap içinde bırakırken, taşlarıyla beraber kahkahalar da savuruyorlardı.
Hz. Zeyd, hayatını hiçe sayarcasına vücudunu Resûl-i Kibriya’ya siper etmişti. Şirk ehlinin elinden çıkan taşların ona ulaşmasına mâni olmaya çalışıyordu. Ama nafile idi. O da kan revan içinde kaldı.
Resûl-i Ekrem, bu âdice saldırıdan ancak kendini bir bağa atmakla kurtarabildi. Bağın sahipleri, kendilerine uzaktan akraba sayılan Utbe ve Şeybe b. Rabia adında iki kardeşti.
Resûl-i Ekrem, bitkin bir vaziyette kendisini bir asmanın altına attı. İnsanlığı utandıracak bu âdice saldırının tesirinden biraz olsun kurtulduktan sonra şu hazin münâcâtta bulundu:
“Allah’ım!.. Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakir görüldüğümü ancak Sana arzeder, Sana şikâyet ederim.
“Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah!.. Herkesin hakir görüp de dalına bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin. Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
“Allah’ım!.. Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat, Senin af ve mağfiretin, bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
“Allah’ım!.. Senin gazabına uğramaktan, İlâhî rızandan uzak kalmaktan, Senin o zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhî nuruna sığınırım!
“Allah’ım!.. Sen razı oluncaya kadar affını dilerim!
“Allah’ım!.. Her kuvvet, her kudret ancak Seninle kâimdir!”345
1 Şubat 2010: 05:42 #765460Anonim
KÖLE ADDAS
Bağ sahipleri, Resûl-i Kibriya Efendimizin mâruz kaldığı şen’î ve menfur saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete gelmişti. Köleleri Addas’la Efendimize biraz üzüm göndererek ikramda bulundular.
Addas, tabak içindeki üzümü alıp Efendimize getirdi. Resûl-i Ekrem, üzümü “Bismillah.” diyerek alıp yemeye başlayınca Addas’ın dikkatini çekti. Kendi kendine, “Vallahi,” dedi, “bu sözü, bu beldenin halkı bilmezler ve söylemezler!”
Fahr-i Âlem Efendimiz, Ey Addas!.. Sen hangi belde halkındansın ve hangi dindensin?” diye sordu.
Addas, “Ninovalıyım ve Hıristiyanım.” diye cevap verdi.
“Demek, sen, o sâlih kişi Yunus İbn-i Metta’nın hemşehrisi-sin.”
“Sen, Yunus İbn-i Metta’yı nereden biliyorsun?”
“O, benim kardeşimdir, O bir peygamberdi. Ben de peygamberim.”
Bunun üzerine, Addas kendisini tutamadı ve Resûlullah Efendimizin başını, ellerini ve ayaklarını öptü!
Manzarayı uzaktan seyreden bağ sahiplerinden biri, diğerine, “Senin adamın,” dedi, “gözünün önünde kölenin itikadını bozdu!”
Addas yanlarına dönünce de, ikisi birden, “Yazıklar olsun sana Addas!.. Sen bu adamın başını, ellerini ve ayaklarını nasıl öptün?” diyerek onu azarladılar.
Addas’ın efendilerine cevabı ise şu oldu:”Yeryüzünde, bu zâttan daha hayırlı bir kimse yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu ancak bir peygamber bilebilir!”346
PEYGAMBERİMİZİN ŞEFKAT VE MERHAMETİ
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bağdan ayrılıp düşünceli düşünceli ve Sakif Kabîlesiyle Taiflilerden maksadına muvafık bir netice alamamanın teessürü içinde yoluna devam etti. Mekke’ye iki konaklık bir mesafe kalmıştı ki, zâtını bir bulutun gölgelemekte olduğunu gördü. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Hz. Cebrail’i farketti.
Cebrail (a.s.) seslendi: “Şüphesiz, Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti; sana, şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin!”
O anda görünen dağlar meleği de, emrine amade olduğunu ve istediği takdirde Ebû Kubeys ile Kuaykıan Dağlarını müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceğini söyledi.
Fakat, şefkat ve merhamet kaynağı Resûl-i Ekrem’in arzusu başka idi. Dağlar meleğine şu cevabı verdi:
“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ’nın bu müşriklerin sulbünden, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır.”347
Evet, Peygamber Efendimizin maksat ve gayesi, insanları beddualarla yok etmek, belâ ve musibetlere uğratıp perişan etmek değildi; aksine, insanların îmana kavuşması, hidâyete ulaşması ve ebedî saadete ermesi idi. Her adımını bu gayenin tahakkuku için atıyor, her hareketini bu ulvî maksat için yapıyor, her teşebbüsünde bu eşsiz hedef bulunuyordu. Bu sebeple,her dakikası bir nevi ibâdetle geçiyor ve her ânı nurlu bir manzara olarak maziye akıp gidiyordu.
CİNLERİN, PEYGAMBERİMİZİ DİNLEMESİ
Peygamber Efendimiz, Mekke’ye varmadan Nahle adlı mevkide bir müddet istirahat etti. Namaza durduğu bir sırada Nusaybin cinlerinden bazıları oradan geçerken, Efendimizin okuduğu Kur’ân’ı duyunca, durarak dinlediler ve orada Müslüman oldular. Sonra da kavimlerine dönerek onları îmana davet ettiler.348
Kur’ân-ı Kerîm, bu hâdiseden bize haber verir: “Hani; cinlerden birtakımını Kur’ân dinlemek üzere sana sevketmiştik; bu suretle vakta ki ona hazır oldular: ‘Susun, dinleyin.’ dediler. Sonra bitirildiği vakit de döndüler. İnzar etmek üzere kavimlerine gittiler. ‘Ey kavminiz!..’ dediler, ‘Haberiniz olsun: Bizler bir kitap dinledik. Musa’dan sonra indirilmiş önündekini tasdik ediyor, hakka ve bir doğru yola hidâyet ediyor! Ey kavmimiz!.. Allah’ın dâvetçisine icabet edin ve ona îman getirin ki bazı günahlarınıza mağfiret buyursun ve sizi elim bir azabtan korusun!'”349
MEKKE’YE GİRİŞ
Peygamber Efendimiz, Batn-ı Nahle’de bir müddet ikamet ettikten sonra Mekke’ye yöneldi. Kureyş’in kendisini kolay kolay Mekke’ye sokmayacağını biliyordu. Bunun için o zamanın âdetine göre birinin himâyesi altına girmesi gerekiyordu.
Bu sebeple, Hira’ya varınca, birini göndererek, müşrik Mut’im b. Adiyy’in himayesini istedi. Mut’im, isteğini kabul etti ve oğullarını silâhlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu hâlde, Efendimizi Hira’dan alarak Mekke’ye getirdiler.350
Müşrikler, Mut’im’in bu hareketine çok kızdılar, ama ses çıkaramadılar.
Fahr-i Âlem Efendimiz, müşriklerin kin saçan bakışları arasında Kabe’yi tavaf etti, Harem-i Şerifte iki rekât namaz kıldı ve oradan evine gitti.
Başta Peygamberimiz ve bütün Müslümanlar, müşrik olan Mut’im b. Adiyy’in bu iyiliğini ömürleri boyu unutmadılar. Resûl-i Ekrem, onun bu iyiliğini, müşriklere karşı kazandığı Bedir Zaferi sonrasında bile yâdetmiştir.
Mut’im’in oğlu Cübeyr, Bedir esirleri hakkında konuşmak için Medine’ye gelmişti. Peygamberimiz, onu kabul etmiş, ricasını dinledikten sonra şöyle demişti:
“Eğer, baban Mut’im hayatta olsaydı ve şu adamlar hakkında ricada bulunsaydı, şüphesiz, ben, onları Mut’im’e bağışlardım!”351
344 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 61; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 211-212; Taberî,’ İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 211. Ibn-i Hişam, A.g Tarih, c. 2, s. 26.345 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 61-62; İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 212.
346 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 63.
347 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 60-63; Buharî, Sahih, c. 4, s. 83.
348 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 63; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 122.
349 Ahkâf, 29-31; Bkz.: Cin, 1-15.
351 Buharî, Sahih, c. 4, s. 83.
İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 212; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 237.
Bundan sonra ki bir bölüm önemine binaen, ayrı başlık olarak açılmıştır.
İsra ve Miraç Mucizesi
ordan devam edebilirsiniz.2 Şubat 2010: 23:32 #765661Anonim
Medineli İlk Müslümanlar ve Akabe Biatları
PEYGAMBERİMİZİN, KABİLELERİ İSLÂM’A DAVETİ
Resûli Ekrem, Taiflilerin insafsız ve âdice hücum ve hakaretlerine hedef olduğunda ve Mekke’ye döndüğünde müşriklerin daha da şiddetli muhalefet ve eziyetleriyle karşı karşıya kaldığı hâlde, îman ve İslâm’ı tebliğden bir an bile geri durmadı. Aksine, Taif dönüşü, İslâm’a davet dairesini daha da genişletti ve kabileleri İslâm’a davete başladı.
Bir dâvanın hızla intişarı, şüphesiz, sağlam ve seviyeli müntesiplerinin çokluğuyla doğru orantılıdır. Resûli Ekrem de bu gerçeği göz önünde bulundurarak, hem îmana davet etmek, hem de Kureyş müşriklerine karşı bir kuvvet olarak kullanmak gayesiyle hacc mevsiminde Mekke etrafında konaklamış bulunan Arap kabileleri arasında dolaşıyordu.
Görüştüğü kabîle ileri gelenlerinin her biri, ayrı ayrı bahaneler ileri sürerek İslâm’a girmekten uzak duruyorlardı. İçlerinde Müslüman olma arzusunu izhar edenler var idiyse de, bunların İslâm safına katılmalarına engel olunuyordu.
İslâm’a davet edilen bazı kabileler ise, davete icabet etmedikleri gibi, Efendimize hakaretvâri sözler de söylüyorlardı.
Resûlullah’ın dolaştığı yerlere müşrikler de gidiyor, onu âdeta bir gölge gibi takib ediyorlardı. Kabîle ferdlerinin İslâmiyetten uzak durmalarında, şüphesiz, müşriklerin menfî, yalan ve iftira üzerine kurulu propagandalarının büyük rolü vardı.
Resûli Ekrem, her sene belirli mevsimlerde kurulan Ukaz, Mecenne, Zü’1Mecaz Panayırlarını (bir nevi fuar) gezmeyi, buraya gelmiş bulunan kabilelerle görüşmeyi, halkına Kur’ân okuyup onları İslâm’a davet etmeyi asla ihmâl etmezdi. Ne var ki, o, bu kutsî gayeyle halk arasında dolaşırken, Ebû Leheb de ardı sıra geziyor ve “Muhammed, atalarının dininden döndü, yalanlar uyduruyor; ona kanmayın!” diyor, halkın kendisiyle temas etmesine mâni olmaya çalışıyordu.
Peygamber Efendimiz, kabileler arasında dolaşıp tebliğ vazifesinde bulunurken, kabilenin bütün ferdleriyle değil, çoğu zaman sâdece ileri gelenleri, reisleriyle görüşüyor, konuşuyor ve İslâm’ı onlara anlatıyordu. Çünkü, kabile ferdlerinin, reislerine sarsılmaz bir bağlılık ve hürmetleri vardı. Reislerinin İslâm’ı benimsemesi demek, tamamının mü’minler safında yer alması demekti. Bu bakımdan Allah Resulü, kısa yoldan netice elde edebilecek metodu takib ediyordu.
Resûli Ekrem’in bu tarz bir usûl takib etmesinde, hak ve hakikati tebliğde mühim bir prensibi tesbit etmiş oluyoruz: Hak ve hakikate davete, mümkünse önce beldenin ileri gelenlerinden, hatırı sayılır ve herkesin saygısını kazanmış kimselerden başlamalıdır. Bir beldenin veya bir kabilenin ileri gelenlerinin hak ve hakikati kabul etmesi, şüphesiz halkın da sür’atle aynı dâvayı benimsemesini kolaylaştıracaktır!
MEDİNELİ İLK MÜSLÜMANLAR
Bi’setin 11. senesi hacc mevsimi idi.
Mekke’ye yarımadanın muhtelif yerlerinden birçok hacı namzedi gelmişti. Bunlar arasında Medine halkından da bazı kimseler vardı.
Resûli Ekrem Efendimiz, hacc mevsiminde âdetleri olduğu üzere kabileler arasında dolaşıp onları İslâm dinine davet ederken, Akabe mevkii yakınında altı kişiden ibaret olan bu Medineli kafileye rastgeldi. Onlara, “Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Hazreç Kabîlesindeniz.” diye cevap verdiler.
Peygayber Efendimiz, “Yahudilerin komşu ve müttefiklerinden misiniz?” diye sordu.
“Evet…” dediler.
Bunun üzerine Efendimiz, “Otursanız da, sizinle biraz konuşsak olmaz mı?” dedi.
“Olur.” deyip oturdular.
Nebîyyi Muhterem Eifendimiz, onları Allah’ın varlık ve birliğine îmana çağırdı. İbrahim Sûresinden bir bölüm tilâvet buyurdu ve onları İslâm dinine davet etti.362
Onlar, “Galib ibni Fihr (Peygamberimizin 9. dedesi) evlâdından bir peygamber gelecek.” diye kendi ihtiyarlarından işitirlermiş.Ayrıca, Medine’de oturan Yahudiler ile iki kardeşten türemiş Hazreç ve Evs Kabileleri arasında eskiden beri devam edegelen bir husumet ve anlaşmazlık vardı. Kâh barışırlar, kâh bozuşurlardı.
Yahudiler, Ehli Kitap ve ilim sahibi idiler; Evs ve Hazreçliler ise Allah’a şerik koşar, puta taparlardı.
Ne zaman Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler onlara, “Beklenen peygamber gelmek üzeredir. Gelince, biz ona tâbi olacak, İrem ve Ad kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız!” der, dururlardı.
Bu sefer Resûli Kibriya Efendimiz, onları İslâm’a davet edince, birbirlerine bakıştılar ve aralarında, “Vallahi, bu bize, Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamber olsa gerektir! Sakın, Yahudiler ona inanmakta bizi geçmesinler!” diye konuşarak hemen îman ettiler ve Peygamber Efendimizin huzurunda kelimei şehâdet getirdiler.363
Sonra da Resûli Kibriya Efendimize hitaben şöyle konuştular:
“Kavmimiz birbirlerine kin ve düşmanlık besledikleri gibi, başka bir kavimle de aralarında kötülük ve düşmanlık vardır. Umulur ki Allah, onları da sayenizde bir araya toplar. Biz hemen dönüp, onları da senin anlattıklarına davet edeceğiz. Eğer Allah, onları bu din üzerinde bir araya getirir, birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olamaz!”364
Resûli Kibriya Efendimizin dâvetine icabet edip İslâmiyetle müşerref olan Medineli ilk altı zât şunlardı:
Ebû Ümame Es’ad b. Zürare Avf b. Haris, Rafı’b. Mâlik,Ukbe b. Amir,
Cabir b. Abdullah b. Riab.365
Bu altı zât, kabileleri tarafından hatırı sayılır ve sevilir kimselerdi. Bu sebeple, Medine’ye dönüp, akrabalarına Peygamber Efendimizi anlatıp, onları İslâm’a davet edince, İslâmiyet, Medine içinde bir anda yankı yaptı. Allah ve Resûlullah sadâsı şehrin ufuklarını sardı. Şehirde, Peygamberimiz ve İslâm’ın anılmadığı ev hemen hemen kalmamış gibiydi!
Böylece, Medine’ye, İslâm nurundan parıltılar götürme bahtiyarlığına bu altı zât ennişti. Medine’ye parıltıları ulaşan ebedî nur, artık birdenbire burada parlayacak ve kısa bir zaman sonra şehri, İslâm Devletinin merkezi hâline getirecekti.
3 Şubat 2010: 08:10 #765671Anonim
İLK AKABE BÎATI
(Bi’setin 12. senesi / Milâdî 621)
Bi’setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûli Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.
İlk görüşmelerinin üzerinde bir sene geçip hacc mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâm’la şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu Medineli 12 kişilik bir kafile Mekke’ye çıkıp geldi.
Akabe denen küçük ve dar vadide bir gece vakti, gizlice Resûli Ekrem’le buluşarak görüştüler.
Bu görüşme sonunda da:Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
Hırsızlık yapmamak,
Zinada bulunmamak,
Çocuklarını öldürmemek,
Kimseye iftira etmemek,
Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak,
üzere Peygamber Efendimize bîat ettiler.366Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:
“Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cennet hazırlamıştır! Kim, insanlık icabı bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona keffaret olur! Kim de, yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikâb eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah’a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır!”367
Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûli Ekrem’le aralarında şu şekilde bir anlaşma da akdettiler:
“Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç hâlinde (söz) dinlemek ve itaat etmek (başta gelir.) Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.“368
İlk Akabe Bîatında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri—yukarıdaki—hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden unsurlardır. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.
Akabe Biatinin yapıldığı yer ve Akabe Mescidi.İnsanlığı huzur ve saadete kavuşturmak ve cemiyet hayatını âsâyiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiplerinden kesin söz alacaktı.
Bîatta Bulunanlar
Bu ilk Akabe Bîatında bulanan Medineli 12 Müslüman şunlardı:
1) Es’ad b. Zürare, 2) Avf b. Haris, 3) Muaz b. Haris, 4) Rafı’ b. Mâlik, 5) Zekvan b. Kays, 6) Ubade b. Sâmit, 7) Yezid b. Salebe, Abbas b. Ubade, 9) Kutbe b. Âmir, 10) Ukbe b. Âmir, 11) Uveyn b. Saide, 12) Ebû’lHeysem Mâlik b. Teyyihan.369
Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslâm’ın nurunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam ettiler.
3 Şubat 2010: 08:15 #741116Anonim
Mus ‘ab b. Umeyr ‘in Gönderilmesi
Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah’tan kendilerine İslâm âdab ve erkânını öğretecek bir Kur’ân muallimi göndermesini istediler. Resûli Ekrem, onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nâzik ve medenî, aynı zamanda güzel bir sımaya sahip, Kureyş’in eşrafından genç sahabî olan Mus’ab b. Umeyr Hazretlerini göndererek derhâl yerine getirdi.370
İSLÂM NURU MEDİNE’DE PARLIYOR
Esad b. Zürare Hazretleri, Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini yapıyordu. Bu sebeple genç sahabî, Kur’ân muallimi Mus’ab b. Umeyr (r.a.), Medine’ye gelince, onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.
Bizzat Resûli Kibriya’dan dersini almış bulunan Hz. Mus’ab, zamanı ve şartlan çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir sahabî idi. Bütün gayret ve himmetini, Medine’de İslâm’ın yayılmasına hasretmişti. Kabîlelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara “Kavli Leyyîn”le İslâm’ı anlatıyordu.
ÜSEYYİD B. HUDAYR İLE SA’D B. MUAZTN MÜSLÜMAN OLMASI
Medineli Müslümanların Kur’ân muallimi Hz. Mus’ab b. Umeyr, onların reisleri olan Es’ad b. Zürare (r.a.) evinde kalıyor ve İslâm’ı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.
Medine’de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâm’ın daha da hızlı intişarı için bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin Reisi Sa’d b. Muaz ile yine reislerden bulunan Üseyyid b. Hudayr, henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu.
Sa’d b. Muaz, Esa’d b. Zürare Hazretlerinin halasının oğlu idi.
Bir gün Mus’ab ile Es’ad Hazretleri, Benî Zafer’e âit bir evin bostanındaki Merak Kuyusunun başında oturmuş, sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da birçok kimse vardı.
Bu sırada elinde mızrağı olduğu hâlde, Üseyyid b. Hudayr yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle, “Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zaîf kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhâl buradan ayrılın!” dedi.
Hz. Mus’ab, “Hele biraz dur, otur! Sözümüzü dinle, maksadımızı anla! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun.” diye gayet nâzikçe mukabelede bulundu.
Üseyyid, “Doğru söyledin!” dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus’ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur’ânı Kerîm okudu.
Üseyyid kendisini tutamayarak, “Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz!” diye konuştu ve, “Bu dine girmek için ne yapmalı?” diye sordu.
Mus’ab (r.a.), ona İslâm’ı anlattı. O da şehâdet kelimesini getirerek İslâmiyetle müşerref oldu.371
Sonra da, “Ne yaptın?” diye sordu. Üseyyid şöyle konuştu:
“O iki adama, söylenmesi gerekeni söyledim! Vallahi, ben onlardan bir itaatsizlik, bir inat görmedim!”
Sa’d b. Muaz, “Vallahi, sen de beni tatmin edici bir malûmat getirmedin.” dedi ve doğruca Mus’ab ile Esa’d’ın (r.a.) yanına vardı. Hiddetli hiddetli, “Ey Es’ad!.. Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabr ve tahammül edemezdim!” diye tekdir ve tehdit etti.
Mus’ab (r.a.) aynı şekilde ona da, “Hele biraz durunuz! Oturup dinleyiniz! Anlayınız da… Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz biz de size çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz.” diye nâzikçe cevap verdi.
Onun üzerine, Sa’d oturdu ve Hz. Mus’ab’in sözlerini dinlemeye başladı.
Hz. Mus’ab, ona, İslâm Dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş kısımlarından okudu.
Kur’ân okunurken, Sa’d’in yüzü birdenbire değişiverdi. Sîmasında îman alâmetleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi. Kur’ân’ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhâl, “Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz?” diye sordu.
Mus’ab (r.a.), ona İslâm Dininin esas ve âdabını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.372
Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdû’lEşhel cemaatinin yanına döndü. Onlara, “Ey topluluk!.. Beni nasıl biliyorsunuz?” diye sordu.
“Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün.” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa’d Hazretleri, “Öyle ise siz de Allah Resulüne îman etmelisiniz.” dedi ve ilâve etti: “îman etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!”
Bu söz üzerine, Benî Abdû’lEşhel aşireti içinde o gün îman etmedik hiç kimse kalmadı.
Es’ad b. Zürare Hazretleri de, Mus’ab’la (r.a.) birlikte evine döndü.
Artık, Mus’ab Hazretleri, Medine’de İslâm’ı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs ve Hazreç Kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle İslâm’ın yayılmasına çalışıyorlardı.
Yine, İslâm’ı tebliğ ve neşir merkezi, Es’ad b. Zürare Hazretlerinin evi idi. Mus’ab ile Sa’d b. Muaz Hazretleri, el ele vererek, burada insanları hak dine davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet, Medine’de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve Hazreç Kabileleri içinde Benî Ümeyye b. Zeyd’in hanesinden başka İslâm ve Kur’ân nuruyla aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra bu evde de İslâm’ın nuru parlamaya başladı!
3 Şubat 2010: 08:19 #765673Anonim
İKİNCİ AKABE BÎATI
(Bi’setin 13. senesi/Milâdî622).
Bu senenin hacc mevsiminde Kur’ân muallimi Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, hem Medine’deki İslâmî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize bildirmek, hem de haccetmek üzere Evs ve Hazreç Kabilelerine mensup ikisi kadın 75 Müslümanla Mekke’ye geldi.
Bunları temsilen bir grup, Mescidi Haram’da amcası Hz. Abbas’la oturan Resûli Ekrem Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular:
“Yâ Resûlallah!.. Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı feda etmek, şahsımızı koruduğumuz şeylerden zâtınızı da esirgemeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz! Bu hususta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?”
Resûli Kibriya, yine Akabe’de buluşmayı uygun gördü.
Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye duyurulmayacaktı. Hattâ, karargâhlarından ayrılırken ve dikkatleri çekmemek için küçük küçük gruplar hâlinde Akabe’ye geleceklerdi.373
Medineli Müslümanlar, bu talimat gereği gece yarısı hiç kimseye hissettirmeden ve kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki vadide bir araya geldiler.
Peygamber Efendimiz de buraya, henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas’la geldi. Hz. Abbas’ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti.
Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben, Allah Resulünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı.
Ancak, Medineli Müslümanlar, bizzat Resûlullah’ın konuşmasını istiyorlardı. “Yâ Resûlallah!.. Sen de konuş! Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al.” dediler.
O esnada Medineli Müslümanların önderi durumunda olan Es’ad b. Zürare Hazretleri, Resûlullah’tan konuşmak için müsaade aldı ve, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Her davetin bir yolu var: O yol ya kolay olar ya da zor!.. Bugün senin yaptığın davet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir davettir! Sen, bizi takib ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu, çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik. Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zâtın, hattâ kendimizden başka hiç kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaattik. Bu çok zor bir iş olduğu hâlde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik! Hâlbuki, bütün bunlar—Allah Teâlâ, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe—insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi. Fakat, biz bunları dillerimizle ikrar, kalblerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak suretiyle kabul ettik! Allah’tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz! Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz! Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir! Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir! Kendimizi, evlâdlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız! Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım!”
Es’ad b. Zürare Hazretleri, konuşmasının sonunu şöyle bağladı:
“Yâ Resûlallah!.. Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al, Rabbin için de istediğin şartı koş!”
Resûli Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur’ânı Kerîm’den bazı âyetler okudu. Onları Allah’a davet, İslâmiyete teşvik ettikten sonra da kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı:
“Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur:“O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibâdet etmeniz. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.
“Kendim için isteyeceğim ise şudur:
“Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet etmeniz; kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanız.“374
Bu sırada, Abdullah b. Revaha söz alarak, “Yâ Resûlallah!.. Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak bize ne var?” diye sordu.
Resûli Ekrem, “Cennet var!” diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini, “O hâlde, bu, kazançlı ve kârlı bir alış veriştir!”375 diyerek sözleriyle de te’yid ettiler.
Sonra, Peygamber Efendimize, “Yâ Resûlallah!.. Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?” diye sordular.
Resûli Ekrem Efendimiz, “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resulü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, zekâtı vereceğine; neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itaat edeceğinize, emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın, Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacağınıza bey’at etmeli, bana kesin söz vermelisiniz! Şahsıma gelince… Bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza kat’î söz vermelisiniz!“376 dedi.
3 Şubat 2010: 08:21 #765674Anonim
On İki Temsilci
Bundan sonra Resûli Kibriya Efendimiz, onlara, “Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak 12 kişi seçiniz. Musa da, İsrail Oğullarından 12 temsilci almıştı.”377 buyurdu.
Medineli Müslümanlar, Hazreç Kabilesinden dokuz, Evslilerden de üç temsilci seçtiler.
Hazreçlilerden seçilen zâtlar şunlardı:
1) Ebû Ümame Es’ad b. Zürare, 2) Sa’d b. Rebi, 3) Rafı b. Mâlik, 4) Abdullah b. Ravaha, 5) Abdullah b. Amr, 6) Bera b. Marur, 7) Sa’d b. Ubade, Ubade b. Sâmit, 9) Münzir b. Amr.
Evslileri ise şu zâtlar temsil edecekti:
1) Useyyid b. Hudayr, 2) Sa’d b. Hayseme, 3) Ebû’lHaysem Mâlik b. Tayyihan.378
Bu temsilcilerin hepsi de Medine’nin ileri gelen, hatırı sayılır kimseleri ve okuma yazmasını bilen âlim zâtlardı.
Peygamber Efendimiz, seçilen temsilcilere, “Havariler, Meryem oğlu İsa’ya karşı kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de sizden olanların kefilisiniz, ben de Mekkeli muhacirlerin kefiliyim.”379 dedi.
Onlar da, “Evet.” deyip tasdik ettiler.
Ayrıca, Resûli Ekrem Efendimiz, 12 temsilci seçildikten sonra Es’ad b. Zürare Hazretlerini de, seçilen 12 temsilcinin başkanı tâyin etti.
Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla konuşup, bey’atın ehemmiyetini anlattılar ve onları Resûlullah’a bey’ata hazırladılar.
Bundan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, mübarek ellerini uzattı. Medineliler teker teker bîat ettiler. Sâdece iki kadına Efendimiz elini vermedi ve onları da kendisine bîat etmiş kabul etti.
Yapılan bey’at, bir mânâda Medineli ve Mekkeli Müslümanlar arasında bir ittifaktı.
MÜŞRİKLERİN DURUMU SEZMELERİ!
Bîat, gecenin karanlığında, çağırılanların dışında kimsenin göremeyeceği tenha bir yerde cereyan etmişti.
Buna rağmen, bîat biter bitmez kulaklarına bir ses geldi: “Ey Kureyş!.. Muhammed ile atalarının dininden çıkmış Medineliler, sizinle savaşmak için toplanıp sözleştiler!”
Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir merak ve telâş sardı.
Bu ses, Münebbih b. Haccac’ın sesine benziyordu. Resûli Ekrem, “Derhâl konak yerlerinize dönünüz!” emrini verdi.
O sırada Medineli Abbas b. Ubade, “Yâ Resûlallah İstersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Mina’da bulunan halkın üzerine yürür, onları kılıçtan geçiririz!” diyerek konuştu.
Ancak, Resûli Ekrem, henüz sabır silâhım kullanmakla vazifeliydi. Şöyle buyurdular:
“Hayır, hayır… Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Hepiniz yerlerinize dönünüz.”380
Bunun üzerine, Medineliler konak yerlerine döndüler.
Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Kureyşli müşrikler, kendilerince mahiyeti henüz meçhul bulunan hâdiseyi tam öğrenmek üzere tahkike başladılar. Kendileri gibi putperest olan Medinelilerden sordular. Ancak, onların böyle bir meseleden haberleri olmadığından dolayı yemin ederek, “Böyle bir şey olmadı. Biz, böyle bir şey bilmiyoruz.” dediler.
Medineli Müslümanlar ise, doğru yolun sükût olduğunu düşünerek, tek kelime konuşmuyorlardı!
Kureyşli müşrikler, bu sefer Abdullah b. Übey b. SelüPe gidip sordular. O da aynı şekilde, “Bu, büyük bir iştir! Böyle bir şey olmamıştır! Söylenenler boş lâf olsa gerek! Kavmim, bana böyle bir şey danışmadı. Onlar, Yesrib’te iken bana danışmadan hiçbir iş yapmazlardı.” dedi.
Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, Medineli putperestlerin bu hususta herhangi bir bilgileri olmadığı kanaatine vardılar.
Şayet Resûli Ekrem Efendimiz, “Bu işi sizden başkasına duyurmayın.” dememiş olsaydı ve Medineli Müslümanlar da bu işi müşrik hemşehrilerinden gizlememiş olsalardı, elbette bu olay Mekkeli müşriklere onlar tarafından duyurulacak ve kuvvetli ihtimalle orada Müslümanların başına büyük bir gaile açılacaktı. Belki de, Medine’ye henüz açılmış bulunan İslâmiyet için büyük bir mâni ortaya çıkacaktı.
Hacc mevsimi sona erince, Medineli Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere yola koyuldular.
Medineli Müslümanların Mekke’den ayrılışlarından az zaman sonra, müşrikler böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu öğrendiler. Derhâl Müslümanları takibe koyuldular. Ancak Medineliler çoktan o civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sâdece iki kişiyi yakalayabildiler: Sa’d b. Ubade ve Münzir b. Amr… Bu iki zât her nasılsa Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup ellerinden kurtuldu. Müşrikler, sâdece Sa’d b. Ubade’yi Mekke’ye getirdiler ve âdeta hınçlarını bu sahabîden almak istercesine kendisine eza ve işkencelerde bulundular. Sonunda, Sa’d b. Ubade Hazretleri, kendisini daha önceden tanıyan ve Medine’den geçerken evinde misafir olan iki müşrik tarafından himayeye alınarak bu eziyet ve işkencelerden kurtuldu.
Yurtlarına dönen Medineli Müslümanlar, artık dört gözle muhacirleri ve Resûli Zîşan Efendimizin yolunu bekliyorlardı!
362 İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 70; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 217; Taberî, Tarih c. 2, s. 234.363 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 70; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 217; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 234.
364 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 71; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 234.
365 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 71; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 218-219; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 234-235.
366 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 75-76; Taberî, Tarih, c. 2, s. 235.
367 Doç. Dr. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 27 (Ank. 1963).
368 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 75-76; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 220; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 235.
369 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 73; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 220.
370 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 76; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 220.
371 İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 77-78; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 420; Taberî, Tarih, c. 2, s. 236.
373 İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 83-84; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 221; Taberî, Tarih, c. 2, s. 228.
376 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 97; Halebî, A.g.e., c. 2, s. 175.
377 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 85; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 222; Taberî, Tarih,c. 2, s. 239; ibn-i Seyyid, Uyûnû’l-Eser, c. 1, s. 164; Halebî, İnsanû’l-Uyun,c. 2, s. 176-177.
378 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 86-87; Ibni-i Seyyid, A.g.e., c. 1, s. 164.
379 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 88; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 223.
380 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 90; ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 223.
3 Şubat 2010: 17:35 #765727Anonim
Medine’ye Hicret’in Başlaması Ve Hz. Ömer’in Hicreti
MEDİNE’YE HİCRETİN BAŞLAMASI
Peygamber Efendimiz ile Medineli Müslümanlar arasında cereyan eden Akabe Bîatları ve yapılan anlaşmalar, Müslümanlar önünde yepyeni emniyetli bir saha açıyordu. İnançlarını burada serbestçe söyleyebilecek, ibâdetlerini serbestçe îfa edebilecek, dinlerini korkmadan ve çekinmeden yayabileceklerdi. Çünkü, Medine’nin iki güçlü kabilesi olan Evs ve Haz-reç, onlara kucaklarını açmış, her hâl-ü kârda kendilerini koruyacaklarına ve yardımlarını esirgemeyeceklerine dair vaadde bulunmuşlardı. İslâm güneşinin Medine’de bütün haşmetiyle parlayacağı, şimdiden gözüküyor gibiydi!Müşrikler, Müslümanların bu emniyetli yere göç edeceklerinden endişe duyarken, Resûl-i Ekrem, hızla İslâmlaşan bu yeni yurdun İslâm merkezi hâline bir an evvel gelmesi için her türlü gayreti gösteriyordu.
Mekke’de oldukça nâzik bir devre yaşanıyordu. Hz. Resû-lullah’ın Medinelilerle anlaşma akdettiğini duyan müşrikler, Müslümanlara karşı olan zulüm ve işkencelerini daha da artırdılar. Mesele, âdeta bir ölüm kalım meselesi hâline gelmişti!
Mekke’de hayat, onlar için bir azab; içilen su, teneffüs edilen hava, sanki yakıcı bir ateş olmuştu.
Müslümanlar, bu sıkıntılı ve acı durumlarını Peygamber E-fendimize arzettiler ve hicret için izin istediler. Resûl-i Ekrem, ilk önce, kendisine böyle bir müsaadenin henüz verilmemiş olduğunu belirtti. Ancak, bu açıklamasının üzerinden daha birkaç gün geçmişti ki, sevinç içinde hicret müsaadesinin verildiğini, Müslümanlara şöyle bildirdi:
“Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki kara taşlık arasında hurmalık bir şehir olduğu, bana gösterildi ve bildirildi. Mekke’den ayrılmak isteyen oraya gitsin, Medineli Müslüman kardeşlerle birleşsin. Yüce Allah, onları size kardeş yaptı ve Medine’yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!”381
Görüldüğü gibi, Kureyşli müşriklerin Müslümanlar üzerindeki tehdit ve baskısı, İslâm’ı “yaşamak” ve “neşretmek” şartlarıyla hayatta kalmaya imkân vermeyecek bir dereceye ulaşınca, Resûl-i Kibriya Efendimiz hicrete izin vermişti.382 Hz. Âişe’nin, “Mü’min, dini için Allah’a veya Resulüne hicret etmek zorunda idi. Zîra, dinini yaşamaktan menedilmesi korkusu vardı.” sözü, bu durumu ifade eder.383
“Şu hâlde hicret, bazı kereler yanlış olarak ifade edildiği gibi bir kaçış değil, bir arayıştır. Dinin, tamamen yok edilme noktasına gelen tehdit ve tehlikelerden kurtarılarak, yaşatılmasına müsait vasatın aranmasıdır. Din, kendisine gaye olarak, fiilen yaşanmayı tesbit etmiştir. Bulunulan yerin şartları, bu gayenin tahakkukuna imkân vermeyecek duruma geldi ise, oradan hicret etmek, şarttır, dinen vecibedir, vazifedir. Bu duruma düşen kimseleri, hicret etmediği takdirde Kur’ân-ı Kerîm mazur addetmiyor ve kesinlikle sorumlu tutuyor.384 Bunlar, dinlerini yaşayabilecekleri uygun bir yer aramakla mükelleftirler.”385
Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu müsaadeden sonra “dini yaşayıp neşredebilmek için müsait yer arama gayreti” olan hicret hareketini inceden inceye düşündü. Müslümanlara, hicret e-derken ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbihetti. Müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük gruplar hâlinde yola çıkmalarını tavsiye buyurdu.
Peygamber Efendimizin bu müsaade ve tavsiyelerinden sora Müslümanlar, bu hareketlerine engel olacak müşriklerin dikkatlerini çekmeyecek şekilde bire ikişer veya küçük gruplar hâlinde Medine’nin yolunu tuttular!
Herkesten önce Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere ayrılan sahabî, Ebû Seleme İbn-i Abdi’l-Esed idi.
İşin farkına varan Mekkeli müşrikler, görebildiklerini ve ya-kalayabildiklerini geri çeviriyorlardı. İslâm Dininden vazgeçirmek için her türlü çâreye başvuruyorlardı. Öyle ki, gerektiğinde kadınları kocalarından ayırıyor ve kocalarıyla beraber göç etmelerine karşı çıkıyorlardı. Bazıları da hapsi boyluyordu. Fakat, dahilî bir harbin patlamasına sebebiyet verebilir diye kimseyi öldürme cihetine gitmek istemiyorlardı. Bunun dışında akla hayâle gelecek her türlü eziyet ve işkencelerle Müslümanları hicret etmekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Fakat, Müslümanlar kat’î kararlarını vermişlerdi ve ne pahasına olursa olsun Medine’ye göç edeceklerdi. Nitekim, her engeli aşarak hicretlerine devam ettiler.
Onlara nurlu ufuklar şimdiden gülümsüyordu. Baskı ve zulüm çemberinden kurtulup hür ufuklara doğru kanat açıyorlardı. Zâten, Medine ve Medineliler de onları dört gözle bekliyorlardı.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.