• Bu konu 16 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
  • Yazar
    Yazılar
  • #666545
    Anonim

      öncelikle bu sorular daha önce sorulmuş olabilir biraz arama yaptım fakat çok fazla konu açılmış ve net olarak aradığım soruları cevapları hali hazırda açılmış başlıklarda bulamadım.
      1)allahın bizi etten kemikten olarak yaratmadan önce cennette olduğumuz anlatılıyor peki daha öncesinde insanı yaratma fikri nasıl olmuştur?(tamam ben zaman kavramına göre konuşuyorum fakat nasıl anlamıyorum)
      2)allah alkolu ve zinayı yasak kılmıştır fakat bunu yaparken kimseye zarar vermiyorsan o zaman hükmü ne olur?
      3)adem ve havva dünyaya geldikten sonra çocukları olmuş ve çocuklar kendi aralarında çoğalmaya başlamıştır burada kardeşlerin cinsel ilişkiye girmesi yok mu?
      4)ayın ortadan ikiye ayrılması mucizesi kur’an ya da hadisler dışındaki tarihi kaynaklarda neden yok?
      bu soruları bana başkaları tarafından sorulan sorulardır ve benimde cevabını bulamadığım sorulardır yani benide etkilemişlerdir bu sorular hakkında risale-i nur da ya da diğer kaynaklarda nasıl cevaplar verilmektedir?

      #782590
      Anonim

        öncelikle üyeliğiniz hayırlı olsun kardeş
        sorularınızdan biri ile ilgili geçen gün okuduğum bir yazıyı paylaşayım
        3. sorunuza cevaben:

        Ateistlerin islama saldırmak için kullandıkları konulardan bir taneside Hz adem ve havvanın doğan çocuklarının birbirleriyle evlenmesi meselesidir.Sanki kendleri çok fazla üstün ahlaka sahiplermiş gibi ateistler sık sık kardeşlerinin birbirleriyle evlenmesinin ahlaki açıdan ne derece doğru olduğunu sorgulamaya kalkarlar.

        bu hususta öncelikle şunu belirtmeliyiz ki 124 bin tane peygamberin gönderilmesinin hikmetlerinden bir taneside tarihi süreç içerisinde asırlara göre kuralların yaşayışların şeriatların değişmesi ve bu şeriatlara uygun peygamber gönderilmesidir.Bu gönderilen peygamberler her ne kadar usul teşkil eden hükümlerde sünnetullah (allahın koymuş olduğu imani kanunlar veyahut tabiat kanunları) da birlikte bulunsalarda fruata ait (islamın yaşanma şekli) meselelerde farklı hükümler peygamberlere verilmiştir.

        Hz adem ve havvanın çocuklarının birbiri ile evlenmesi,yahudilerin ve hristiyanların sadece ibadethanelerde ibadetlerini yaparken islamda ibadetin her yerde yapılabilmesi,Yine sığır ve koyun gibi hayvanların iç yağları Hz. Musa’nın şeriatında haramken, bizim dinimizde helâl olması bu örneklerden bazılarıdır.

        Bu konuyu bediüzzaman hazretleri şöyle açıklar: “Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiya’dan (asm) sonra şeriat-ı kübrası [büyük şeriatı] her asırda, her kavme kâfi geldiğinden muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır.” (Sözler, s.485).

        Evet gördüğümüz üzere peygamberlere farklı şeriatlar verilmiş olabilir.Yani günümüzde haram olan kardeş ile evlenmek (ki insanların kavimlere ayrılmasından sonra bu durumun oluştuğunu düşünüyorum)hz adem zamanında helal sayılmış olabilir.

        Ayrıca işin birde başka boyutu vardır.Bu iddiada bulunan insanlar meselenin tamamını bilmemektedirler.Dini kitaplarda kardeşlerin evlenmesi ve tüm insanların adem ve havvadan yaratılması hususu şu şekilde açıklanır

        İnsanlar Hz. Âdem’le Hz. Havva’dan doğarak çoğalmışlardır. Havva anamız hep ikiz doğum yapıyordu. Bunlardan birisi erkek, diğeri de dı. Hz. Âdem, aynı anda doğan ikizleri, bir önce veya bir sonra doğan ikizlerle evlendiriyordu. Habil’le beraber doğan çırkın, Kabil’le birlikte doğan ise güzeldi. Bu durumda Hz. Âdem, Habil’in, Kabil’le beraber doğan la, Kabil’in de Habil’le beraber doğan la evlenmesini istedi. Fakat Kabil buna razı olmadı, kendisiyle doğan güzel ı Habil’e vermek istemeyerek kendisi almak istedi.

        Hz. Âdem buna müsaade etmedi ve meseleyi Allah’a havale etti. Cenab-ı Haktan gelen emir üzerine her ikisinin de Allah’a birer kurban takdim etmelerini, hangisinin kurbanı kabul edilirse Kabil’in bacısının ona ait olacağını söyledi. Bunun üzerine Kabil bir demet buğday, Habil de bir koyunu kurban olarak takdim etti. Gökten inen bir ateş Habil’in kurbanını aldı, Kabil’inki olduğu yerde kaldı. Bu durumda Habil haklı çıkmış ve ı almaya hak kazanmıştı Fakat Kabil iyice çileden çıkmıştı. Bu hâdise Kur’ân’da şöyle anlatılır:

        “Onlara Âdem’in iki oğluna dair haberi hak ile oku. Onlar birer kurban takdim ettiklerinde, birisinin kurbanı kabul olunmuş, diğeri kabul olunmamıştı. Kurbanı kabul olunmayan diğerine, ‘Ben seni öldüreceğim’ dedi. O da, ‘Allah ancak takva sahiplerinin kurbanını kabul eder’ diye cevap verdi.

        “Habil şöyle devam etti: ‘Eğer sen öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi kaldıracak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Dilerim ki, sen benim günahımı yüklenesin de, Cehennem ateşinin ehlinden olasın. Bu da zalimlerin cezasıdır.

        “Sonra nefsi, kardeşini öldürmeyi ona kolay ve hoş gösterdi; o da kardeşini öldürüp hüsrana uğrayanlardan oldu. Sonra Allah, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için, ona, yeri eşeleyen bir kargayı gönderdi. Kabil, ‘Yazıklar olsun bana!’ dedi. ‘Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtemedim!’ Artık o yaptığına pişmanlık duyanlardan olmuştu.”
        (Sorulalaislamiyet)

        #782591
        Anonim

          Varlık yaratılmamıştı ve Allah’tan başka hiçbir şey yoktu. (bk. Buhârî, Megâzî, 67) Yüce Allah, zatının tanınmasını ve bilinmesini istedi. İsim ve sıfatlarının tecellisi olarak kâinatı yarattı. Bir hadis-i kutside yüce Allah: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek ve tanınmak istedim mahlûkatı yarattım.” (Acluni, II, 132) buyurmuşlardır. Yani yüce Allah kâinatı kendisini tanıtmak için yaratmıştır. Yaratılışın gayesi ve amacı yaratıcıyı tanımaktır. Allah insanı da kendisini iman ile tanıması ve ibadet ile itaat etmesi için yaratmıştır.

          Allah kendisini gizlemiş ve eserlerini ortaya çıkarmıştır. Çünkü eser ustasını daha iyi tanıtır. Amaç gizli hazinelerini ortaya çıkarmak ve o vasıta ile zatını tanıtmak olunca eserini izhar edip kendini gizlemek daha mükemmel bir şekilde zatın tanıtılmasını netice verir. Allah’ın hazineleri ise isimlerinde gizlidir. Çünkü mükemmel benzersiz gizli bir cemal kendi güzelliklerini aynada görmek ve güzelliğinin derecelerini şuurlu ve kendine âşık olanların gözleri ile de görünmek ve bilinmek ister. Bu da kendisinin isim ve sıfatlarını görerek eserlerini bilen, anlayan ve öven, takdir edenlerin varlığını gerektirir. Yüce Allah da kâinatı yaratarak kendi hazinelerini ortaya çıkardı. İnsanı yaratarak bu eserlerin sahibi, yaratıcısını bilmek ve iman ile tanımak, ibadet ile itaat etmeyi gerekli kıldı. İnsanın yaratılış amacı Allah’a iman olunca insan iman etmekle bu amacı gerçekleştirmiş olur. İnsanın affedilmez günahı da Allah’a şirk koşmak olacaktır. İşte bundan dolayı yüce Allah “Şirki Allah’a karşı yapılmış en büyük iftira kabul etmiş, Allah şirki affetmez, bunun dışında her günahı affeder.” (Nisa Suresi, 4/48, 116) buyurmuştur.

          Varlık Allah’ın varlığını nasıl anlatır? Eserin ustasını tanıttığı gibi… Şöyle ki: “Vücud; mümeyyize, muhassısa ve müreccihe olmak üzere, ilim, irade ve kudret sıfatlarını istilzam eder.” Bu da görme, işitme ve konuşma sıfatlarını gerektirir. İşte Allah’ın sıfatlarını böylelikle anlarız. Akıl noktasında bu böyle olduğu gibi, yüce Allah da rahmetinin gereği olarak peygamberler ve kitaplar vasıtası ile de insanları bu amaca yöneltmiştir.

          Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “O Allah yaratıcıdır, her şeyi yoktan yaratandır, her şeye suret ve şekil veren odur. Bütün güzel isim ve sıfatlar ona aittir. Semavat ve arzda bulunan her şey onu över, onu tesbih ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih eder. O azizdir, izzet ve azamet sahibidir. Her işi hikmetledir, her yaptığı şey ilim ve hikmetin gereğidir.” (Haşr Suresi, 59/24) buyurarak bu hususu ifade etmiştir.

          Amaç Allah’ı tanımak ve zikretmek olunca sabah ve akşam namazından sonra bu ayetleri okuyarak Allah’ın isim ve sıfatlarını tekrar etmeyi Peygamberimiz (sav) tavsiye etmiş ve bunu devamlı yapanın şehit olarak öleceğini ve cennete gideceğini müjdelemiştir.

          Yaratılış Keyfiyeti:

          Sahabelerden Ebu Rezin (ra) Peygamberimize (sav) sordu:

          “Ya Rasülallah! Allah yerleri ve gökleri yaratmadan önce nerede idi?”

          Peygamberimiz (sav) cevap verdi:

          “Allah vardı, varlık yoktu. O gizlilik ve bilinmezlik içinde idi. Henüz arşı da su üzerinde değildi. Sonra arşını su üzerinde yarattı.” (Buhari, Megazi, 67, 74, Bed’ul-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizi, Menakıb, 3946) buyurdu.

          Bediüzzaman Hazretleri bu hususa açıklık getirerek şöyle der:

          “Şeriatın nakliyatına göre Cenab-ı Hak, bir cevhereyi (Nur-u Muhammediyi) yaratmış, sonra ona tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını mayi kılmıştır. Sonra o mayi kısmına da tecelli etmekle tekâsüf ettirip “zebed” köpük kesmiştir. Sonra arzı ve yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir.”

          Cenab-ı Hakk’ın arşı su hükmünde olan esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni’in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahir-i ferde (atomlara) kalbetmiştir.” Esir maddesi ise atomların tarlası olup “mevcudata nazaran akıcı bir su gibi olup mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir.”

          Yüce Allah esiri yaratıp arşını onun üzerine kurmuştur. Yani hâkimiyetini ve hükümranlığını ve arşını esire yüklemiştir. Böylece atomların içine bile nüfuz edebilen esire hükmetmekle Allah tüm kâinata ve her şeye hükmetmiş oluyor. Böylece Allah ilim, irade ve kudreti ve bunların gerektirdiği isim ve sıfatları ile her şeye her şeyden daha yakın olmaktadır. Ve ilim, irade ve kudreti her şeyin içini dışını, altını ve üstünü ihata etmiştir.

          Hz. Ebu Hureyre (ra) Peygamberimize (sav) sordu:

          “Ya Rasülallah! Yüce Allah mahlûkatı neden yarattı?”

          Peygamberimiz (sav) cevap verdi:

          “Yüce Allah Kur’an’da ‘Biz her şeyi sudan yaratarak hayat verdik’ buyurmuyor mu? Öyle ise Allah her şeyi sudan yaratmıştır” buyurdu. Bundan dolayı İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) “Subhane men haleka’l-arza âlâ mâin cemed” yani; “Yeryüzünü donmuş sudan yaratan Allah’ı tesbih ederim” sözünü tesbihatı içine almıştır.

          Yine Peygamberimiz (sav);

          “Allah dünyayı yedi zaman üzere yarattı. Bunlardan her devir, zamanını Allah’tan gayrısının bilemiyeciği uzun bir süreçtir. İnsanın yaratılmasından önce altı devir geçmiştir. Adem’in (as) yaratılışından kıyamete kadar bir devir geçecektir.” buyurmuştur.

          Bu devirler ise; Gaz dönemi, ateş dönemi, kabuk bağlama dönemi, toprağın oluşması dönemi, bitkilerin oluşma dönemi, hayvanların oluşma dönemi, insanın yaratılma dönemi olmak üzere yedi dönemdir.

          İnsanın yaratılış öncesi dönemi ki “İnsanın yaratılışına kadar öyle devirler geçti ki anlaşılır bir şey değildir” ayeti ile ifade edilmiştir. İnsanın yaratılış dönemi de toprak, tin, çamur, şekillenmiş balçık, pişmiş ve kurumuş balçık olmak üzere altı devreyi içine almaktadır. Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılışına dair altı ayet, niteliksiz çamurdan yaratıldığına ait altı ayet, bu çamurun niteliklerine dair de altı ayet vardır. Elbette bu büyük hikmetleri ve sırları içinde saklamaktadır.

          Kâinatın yaratılışının altı günde olduğunu yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade etmektedir. İnsanın ilk yaratılışı altı safhada olduğu gibi, anne karnında yaratılışı da altı safhada cereyan etmektedir. Ayrıca insan psikolojik ve ruhsal olarak da altı temel karaktere ayrılmaktadır.

          Nitekim Peygamberimiz (sav) “Yüce Allah Âdem’i (as) yeryüzünün tümünden aldığı bir tutam topraktan yaratmıştır. Âdem’in çocukları da yeryüzü toprağının nevileri gibidir. Onlardan kimisi ova gibi uyumlu, yumuşak ve verimli, kimisi de yeryüzünün yüksek ve katı kısmı gibidir. Kimisi pis ve kimisi de hoş ve temizdir. Bazıları da ikisi arası bir durumdadır.” buyurmuştur.

          İbn-i Abbas’dan (ra) gelen bir rivayette ise Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:

          “Allah ilk olarak kalemi yarattı. Kalem kâinatın plan ve programı şekilde olacak her şeyi, yani kaderi yazdı. Sonra Allah suyu yarattı ve o suyun buharından da gökleri yarattı. Sonra yüce Allah “Nûn”u yarattı ve yerleri onun üzerine döşedi. Arz hareket edince dağlar ile sabitleştirdi. Ve Peygamberimiz (sav) “Nûn. Ve’l-Kalemi ve mâ yesturûn” ayetini okudu.”

          Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumuna göre “Yüce Allah başlangıçta ezelî takdir ile kıyamete kadar olacak şeylerin projesini yazan ruhanî ilk unsuru yaratmıştır. Buna “Akl-ı Evvel” ve “Nûr-u Muhammedî” denilmiştir. Sonra madde yaratılmış ve buna “Cevher” denilmiştir. Sonra su buharı gibi mâyî ve gaz karışımı maddeden gök cisimleri yaratılmış, sonra buna hareket verilerek sıvı halde hareket-i devriyesi ile küreye benzer olduğu için “Nûn” denilmiştir.”

          Sonuç olarak “İnsan bir yolcudur. Rahm-ı maderden, dünyadan, berzahtan, haşirden ve sırattan geçen bir yolculuğu vardır. Bu yolculuğun sonu cennet ve cehennemde bitecektir. Yaratılışın amacı Allah’ın kendisini mahlûkatı ile tanıtmasıdır. Varlık Allah’ın tanınmasını sağlarken, mahlûkat içinde akıllı ve şuurlu olarak yaratılan insanın da görevi Allah’ı tanımaktır. Allah’ı iman ile tanıyarak yaratılış amacına hizmet eden insan ebedi saadeti kazanır. Ebedi saadet yurdu ise cennettir.

          Dinin amacı ve hedefi insanı cennete götürecek olan amelleri öğretmek ve insana yaptırmaktır. Bu da peygamberlerin gösterdiği şekilde iman ve amel ile mümkün olur. Dinin amacı ve hedefi budur. İnsanlığa saadet-i ebediyeyi kazandıracak olan iman ve ameli insanlığa öğreten Peygamberimiz (sav) elbette kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı en değerli bir peygamber olacaktır. İnsanlığa bundan daha büyük hizmet olabilir mi? Bundan dolayı yüce Allah Peygamberimizi “Seni yaratmasaydım kâinatı yaratmazdım” buyurarak övmektedir.

          #782592
          Anonim

            Şu kainatın ve içindeki varlıkların Sanii olan Cenabı Hak, şu kainatı çok ciddi gayeler için yaratmıştır. Kuran bunu şöyle bildirir:

            Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık.
            (Enbiya suresi, 16)

            Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık.
            (Sad suresi, 27)

            Bütün varlıklar kendilerine mahsus dillerle yüce yaratıcıyı tesbih ve takdis ederler. Kendilerine tevdi edilen görevleri büyük bir zevk ve şevkle yerine getirirler. Mesela güneş bir saniye bile geri kalmadan kendine çizilen yörüngede yoluna devam eder. Irmaklar bir cuş u huruşla denizlere doğru akar. İnsanın emrine verilen hayvanlar tam bir itaatle ona hizmet eder.

            Ayrıca, kâinat yaratılmasaydı Allahın sıfatlarının ve isimlerin o sonsuz kemali ve güzelliği bilinmeyecekti. Bu bilgi sadece Allaha mahsus kalacaktı. Cenab-ı Hak isim ve sıfatlarının manevi güzelliklerini tecelli ettirmekle, kendi cemal ve kemalini bu eserlerinde kendisi bizzat müşahede buyurduğu gibi, melekleri, insanları ve cinleri de bu şereften, bu lütuftan hissedar etmek diledi.

            Mahlukatı yaratıp yaratmama hususunda Allah, İlahi tercihini yaratma şeklinde yapmış ve bu tercih mahlukat için sonsuz bir rahmet olmuştur. Yoksa, bir ismi Samed (Her şey ona muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil) olan Allahın bu alemi yaratmasının, haşa!, bir ihtiyaçtan geldiği düşünülemez.

            #782593
            Anonim

              Bir san’atkârın, vücuda getirdiği eserini, her şeyden önce kendisinin defalarca seyredeceği muhakkaktır. San’atının güzelliğiyle o, bundan iftihar duyacaktır. Ayrıca yaptığı bu eserini, san’attan anlayanlara da göstererek, onların hayret ve takdirlerini toplamak ve kendisini onlara beğendirmek arzu edecektir. Hattâ bu istek ve arzusunu gidermek için, bazen, bir sergi de açacaktır. Bu hal, istisnasız bütün san’atkârlarda, meziyet ve hüner sahiplerinde vardır.

              Kâinatın ve içindeki varlıkların yaratılış hikmetine bu küllî kanun ışığında bakabiliriz. Zira Cenâb-ı Hak da, kendisinde bulunan güzel sıfatlarını ve bu sıfatların tecellilerini; “esmâ-i hüsna” tabir edilen güzel isimlerinin cilvelerini, gizli ve nihayetsiz rahmet hazinelerini, çeşitli eserlerinde hem bizzat kendisi görmek ve seyretmek, hem de başkalarına göstermek ve tanıttırmak, sevdirip övdürmek istemiştir. Bu sebeple de bu ihtişamlı kâinat sarayını, bu geniş ve büyük âlemi -içindeki seyirci mahlukatla birlikte sonsuz kudret ve hikmetiyle yaratmıştır.

              Bu gaye ve hikmete, bir hadis-i kudside de şöyle işaret edilmektedir:

              “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek, tanınmak istedim, bu sebeple de beni tanımaları, gizli güzelliklerimi bilmeleri için varlıkları yarattım.” (Bkz: el-Aclûnî, Keşfü’1-Hafâ, II, 132 (2016. hadîs); İşâratü’l-i’câz, 4; İsmail Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî, II, 3.)

              Muhyiddin-i Arabî, bu kudsî hadîsi “Mahlûkatı yarattım ki, bana ayna olsun ve o aynada güzelliğimi göreyim” mealinde tefsir etmiştir. (İşâratü’l-i’câz)

              Bir âyet-i kerimede ise, insanların yaratılış gayeleri hususunda şöyle buyurulmaktadır:

              “Ben insanları ve cinleri, ancak beni tanıyıp ibadet etsinler diye yarattım”. (ez-Zariyât, 56.)

              Ayet-i kerimede geçen “Liya’budûnî” yani “bana ibadet etmeleri için” kelimesine İbn-i Abbas Hazretleri, “liya’rifûni” yani “beni tanımaları, bilmeleri, iman etmeleri için” mânâsını vermiştir. (Bkz: el-Aclûnî, Keşfü’1-Hafâ, II, 132)

              İbn-i Abbas’ın bu tefsiri, yukarıdaki kudsî hadîsin anlamını te’yid etmektedir. Bu hadîs ve âyetten, kâinatın ve içinde bulunan mahlûkatın ve özellikle de insanın yaratılışındaki hikmet ve gayenin; Allah’ı îman ile tanımak; O’na ibadet etmekle, tanıyıp itaat ettiğini ve sevdiğini bildirmek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

              Kur’an’a göre göklerin ve yerin yaratılışı nasıl olmuştur?

              Kur’ân-ı Kerîm’de, göklerin ve yerin altı günde,(1) dünyamızın ise iki günde yaratıldığı (Fussilet, 9) ifade buyrulmaktadır.

              Bazı kimselerin, kâinatın milyonlarca yılda meydana geldiğini ileri sürerek, Kur’an’ın bu hükmünü tenkid etmeye kalkıştıkları görülmektedir. Halbuki, bu âyetlerde “Gün” diye bahsedilen zaman süresi, yirmi dört saat süren dünya günü değildir. Yirmi dört saatlik gün mefhumu, insanların dünyamızın kendi etrafında bir kere dönüşünü esas alarak tespit ettikleri bir zaman birimidir. Halbuki gökyüzünde kendi ekseni etrafında dönüşünü binlerce senede ancak tamamlayabilen yıldızlar vardır. O yıldızların bir günü, yani, kendi etraflarında bir kere dönmeleri, dünya günüyle binlerce senedir. Kur’an’da bizim günümüzle “bin” ve hattâ “elli bin” seneye denk olan günlerden bahsedilmektedir. Yine Kur’an’da meleklerin, böyle dünya günü ile elli bin sene süren bir günlük süre içinde Allah’a uruc ettikleri (yükseldikleri) anlatılmaktadır. (el-Hac, 16; es-Secde, 5; el-Meâric, 4)

              Şu halde, yer ve göğün yaratılışı ile ilgili âyetlerde geçen “gün” tabiri, müddetini ancak Allah’ın bildiği bir “DEVİR” ve “SAFHA” mânâsındadır. Yani, Allah gökleri ve yeri “ALTI DEVİR” de, 6 ayrı safhada yaratmıştır. Dünyamız ise “İKİ SAFHA”da teşekkül edip bugünkü şeklini almıştır. (2)

              Şimdi âyetlerin ve ilmin ışığı altında bu yaratılış safhalarına bir göz atalım:

              Cenâb-ı Hak, ilk önce, su gibi akıcı olan ve kâinatın her tarafını kuşatmış bulunan “esir” denen bir maddeyi yaratmıştır. Gökler ve yer de bu esir maddesinden yaratılmıştır. (3) Şöyle ki:

              “Semâvat ve arz birbiriyle yapışıktı. Sonra onları birbirinden ayırdık.” (el-Enbiyâ, 31) mealindeki âyetin işaret ettiği ve müsbet ilmin de tasdik ettiği gibi, güneş sistemi ile dünyamız, Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle esir maddesinden yoğrulmuş bir hamur şeklinde birbirine bitişik idi. Esir maddesi, diğer maddelere nazaran su gibi akıcı bir özelliğe sahip ve her yere nüfuz etme kabiliyetinde olan bir maddedir. (Ve kâne arşuhu ale’l-mâi) ayeti bu esir maddesine işaret etmektedir ki, “Cenâb-ı Hakk’ın Arş’ı, akıcılık ve nüfuz kabiliyeti sebebiyle, bir nevi su hükmünde olan bu esir maddesi üzerinde idi” demektir.

              Esir maddesi, hiçten yaratıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakk’ın, çeşitli icatlarına ilk ve temel madde olmuştur. Yani, yüce Allah esir maddesini yarattıktan sonra, onu atomlar haline getirmiştir. Sonra bu atomları gaz ve sıvı kütleler halinde birbirinden ayırarak bir kısmını kesifleştirmiştir. İlk katılaşıp yoğunlaşan kütle de dünyamız olmuştur.

              Böylece, gökyüzündeki yıldız ve gezegenler, uzun müddet, önce gaz, sonra likit bir ateş kütlesi halinde kaldığı halde, (4) yeryüzü hepsinden evvel yoğunlaşıp katılaşıp acele kabuk bağlayarak hayata menşe’ olmuştur. Bu itibarla, dünyamızın yaratılışı ve teşekkülü; göklerden ve diğer gezegenlerden evvel olmuştur. (5)

              Fakat yeryüzünün yayılıp düzenlenmesi ve üstünde insan neslinin yaşamasına elverişli hale gelmesi ise; semâvatın tam olarak teşekkülünden, yayılıp tanziminden sonradır. “Arzı da semâvatın tesviye ve tanziminin ardından (elips şeklinde) yayıp düzenledi” (6) mealindeki âyet-i kerîme bu hususu ifade etmektedir.

              “Yer ile gök birbirlerine yapışık idiler, sonra biz onları birbirinden ayırdık.” (el-Enbiyâ, 31) mealindeki âyetin ifadesinden de, yaratılışın başlangıcında yerin ve göklerin beraber oldukları; sonra birbirlerinden ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Böylece bu üç hüküm arasındaki, görünüşteki zıtlık giderilmiş olur. (7)

              1- Hud, 7
              2- Bu hususta tafsilâtlı bilgi için bkz, M. Kırkıncı, Hikmet Pırıltıları, S. 241-244
              3- Bk: İşâratü’l-İ’câz, s. 238-239… Esir maddesi hk. geniş ’bilgi için bk: a.g.e., s. 239-240; Lem’alar, s. 60, 61, 323; Zafer dergisi, sayı:15, s. 7; Bilim ve Teknik, sayı: 112, s. 6
              4- Fussilet, ll’de “sonra semaya yöneldi; o, yani sema, duman (buhar, gaz) halinde idi.” denilmektedir ki, semâvatın teşekkülünden evvel gaz halinde olduğuna işaret edilmektedir.
              5- Bakara sûresinin 29.âyetinde, dünyamızın teşekkülünün semâvatın teşekkülünden önce olduğuna işaret edilmektedir.
              6- en-Nâziat, 30. Yeryüzü, insanın yaratılışından çok önce hayata menşe’ olmuştu. Bitkiler ve hayvanlar, insandan önce yaratılmış, yeryüzünün ilk canlıları idiler. İlmî kazılar bu hususu artık ispatlamıştır.
              7- İşâratü’l-İ’câz, 238-239. Bu üç hüküm: Birincisi, arzın semâvattan evvel yaratıldığı; ikincisi, semâvatın arzdan önce teşekkül ettiği; üçüncüsü de, arz ve semanın başlangıçta birbirine yapışık olup sonradan birbirlerinden ayrıldıkları hususudur. Yukardaki izahattan, her biri bir âyete dayanan üç hükmün de doğru olduğu, birbirini nakzeden bir durum bulunmadığı anlaşılmaktadır.

              #782594
              Anonim
                يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ
                مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

                ‘’Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.’’ (Maide, 5/90)
                Allah Teâlâ, insanın sağlığına zarar veren her şeyi haram kılmış ve yasaklamıştır.
                İçki:
                Aklın sıhhatli düşünme ve muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içeceklerdir.
                İçki, fuhuş, bali, tiner, ve kumar bu kötü alışkanlıklardan sadece bir kaçıdır.
                İçkinin zararları ve haramlığı hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır..

                يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا

                Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları menfaatlerinden daha büyüktür.” (Bakara, 2/219)

                يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لا تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ

                Ey mü’minler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) âyeti nazil olmuştur.”

                يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ
                مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

                Ey mü’minler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90)
                اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ
                ”Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91)
                Şarap dışındaki sarhoşluk verici içkilerin de şarap hükmünde olduğu, yani onların da haram olduğu Peygamberimiz tarafından bildirilmiş, ve haramlığı hakkında şöyle buyurulmuştur:
                عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: قالَ رسُولُ اللّهِ: كُلُّ شَرابٍ أسْكَرَ فَهُوَ حَرَامٌ. أخرجه الستة .
                Sarhoş edici her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe, 235)
                Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır:
                قَالَ مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ
                “Çoğu sarhoşluk veren her şeyin azı da haramdır.”
                (Tirmizi, Eşribe, 3/1788 )
                Toplumu ahlaki çöküntüye ve sosyal felaketlere sürükleyen, toplum içinde onulmaz yaralar açan,yuvaları param parça eden,toplum binasının temeline dinamit koyan içkinin zararlarını şöyle sıralayabiliriz:
                İçki insanın bedenine zarar verir.Alkol insanın bünyesinde başta sinir sistemi olmak üzere bir çok tahribata sebep olmaktadır.
                Bu problemler direkt ve en direkt olarak onlarca çeşittir.
                Burada kısaca ana başlıklarla verelim.
                1. Sindirim sistemindeki tahribatlar neticesinde siroz, mide ülseri, gastrit, pankreas, yemek borusu ve 12 parmak bağırsağı iltihabı başta olmak üzere bir çok mide rahatsızlığının sebebi olarak alkol kabul edilmiştir.
                2. Kalbin can düşmanı alkoldür. Kalp yetmezliği, kalpte büyüme, kalp atışlarında düzensizlik ve hipertansiyonun en önemli sebeplerinden birisi alkoldür.
                3. Kanda meydana getirdiği tahribatlar ise kansızlık, tüberküloz ve kansere çeşitli vesilelerle yardımcı etken olmaktadır.
                4. Kaslarda erime ve zayıflama özellikle uzun süreli içki kullanımında insan bünyesinde içkiden oluşan başka bir zarardır.
                5. Alkol beyinde bulunan santral sinir sisteminin baş düşmanıdır. özellikle el ve ayaklarda bulunan sinirler hasara uğradığında titreme olur buna vitamin eksikliği de eklendiğinde organik beyin rahatsızlıkları da olur.
                6. Alkole bağlı olarak B 12 gibi bazı vitaminlerin eksikliği sonrasında ise; anemi, beriberi gibi hastalıklar oluşur.
                7– Özellikle hamile kadınların alkol alması, büyük bir ihtimalle doğacak çocuğun sakat doğmasına neden olmanın yanında, böylesi çocuklar içki kullanmayan ailelerin çocuklarına oranla 2-3 kat daha fazla potansiyel suçlu olmaktadırlar.
                8. Bunama ve şuur bozukluğunun en önemli etkenleri alkoldür.
                9. Bunların haricinde alkol zehirlenmesi, uyku bozukluğu, vücutta oluşan aşrı stres, sıkıntı panik, huzursuzluk, depresif mizaç bozukluğu gibi daha bir çok rahatsızlıklar hem alkolün kişi bünyesinde meydana getirdiği rahatsızlıklardır.

                Yüce Mevla bu bedenimizi ve sıhhatimizi lutfundan bir emanet olarak vermiştir ama bu emaneti de korumamızı emrederek bedene ve sıhhate gelecek zararlardan da korunmamızı istemiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
                وَلَاتُلْقُوا بِاَيْديكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ
                “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195)
                Sevgili Peygamberimiz de;
                أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَضَى أنْ لا َضَرَرَ وَلا َضِرَارَ.
                “Zarar vermek de zararı zararla karşılamak da yoktur.” (İbn Mace, Ahkam, 2331)
                Hadisinde kişinin hem kendine hem de başkalarına zarar vermesini yasaklamaktadır
                Son dönemde yapılan bir araştırma Toplumun felaketine zemin hazırlayan içkinin, zararlarını göz önüne sermektedir.
                Söz konusu araştırma şöyledir.
                Ülkemizde meydana gelen taciz olaylarının %80’inin sebebi alkoldür.
                Yaya ölümlerinin %35
                Evdeki yaralanmaların %20
                Boğulmaların%50
                Cinayetlerin%70
                Ana baba cinayetlerinin %20
                İş yeri kazalarının%25
                Yangın ve ölümcül yanıkların%50
                Trafik kazalarının %61’inin ayrıca ülkemizdeki bütün kaza suçlarda alkolün kaynaklık ettikleri %35 dir. (Mehmet Kocatepe, Gençliğin Can Düşmanı, Ankara 2000)
                Uyuşturucu:
                Az önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’de haram olan bütün içkiler sayılmamış, kötü, pis ve insan sağlığına zararlı olan her şey yasaklanmıştır. Peygamberimiz hadislerinde bir nitelikten söz etmiş, bu nitelik de kendisinde “sarhoş etme ve uyuşturma” niteliğidir. Bu nitelik kendisinde bulunan her şey haramdır. Esrar, afyon, kokain, eroin ve morfin gibi maddelerde de bu nitelik bulunduğu için bunlar da yasak kapsamındadır. Hatta bunlar alkollü içkilerin etkisini fazlası ile taşımakta, zararları da etki ölçüsünde daha çok olmaktadır.Bu uyuşturucu maddelerin en önemli ve ortak özelliklerinden birisi, çok az miktarda alınmaları halinde bile kısa zamanda alışkanlık yapmalarıdır.
                Bir defa olsun onu kullanmaya başlayanların bir daha ondan kurtulmaları çok zordur. Bunun örnekleri televizyon ekranlarına ve basına yansımakta, seyredenleri dehşete düşürmektedir.
                Uyuşturucunun kötü bir sonucu da aile hayatını yıkması ve sosyal ilişkileri yok etmesidir. Uyuşturucu bağımlısı ailesine, çocuklarına akraba ve komşularına, toplumuna, hatta insanlığa karşı sorumluluk duygusunu kaybeder. Tek aradığı şey uyuşturucudur. Onu bulmak için feda etmeyeceği hiçbir şey olmaz. Çünkü onun için hayatta hiçbir şey değer taşımaz.
                Ne acıdır ki uyuşturucu müptelası insan, uyuşturucu almak için para bulamadığında hırsızlık etmekten, adam öldürmekten ve maalesef namusunu satmaktan bile çekinmez.
                İşte bunun içindir ki, insana büyük değer veren dinimiz uyuşturucunun her çeşidini yasaklamış, alım ve satımını caiz görmemiştir.
                İslam’ın bizler için yasak ve haram olarak kabul ettiği zararlı alışkanlıklarının sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
                Bilgisizlik : Tehlikeden habersiz ve bu sebeple konuyu hafife almak.
                Özenti: Özenti sergilemede en önemli payın medyaya ait olduğu rahatlıkla söylenebilir.
                Merak: Denerim, bırakırım kafası. Fakat bir veya iki deneme genci belki de dönüşü olmayan yola sokmaya yeterli gelmektedir.
                Moda: Çevreye uyma havası… Bozuk çevre ve hasta toplum. Bilindiği gibi hastalıklar da insandan insana kolaylıkla geçebilir.
                Gençlerdeki manevi boşluk , inanç zaafı.
                Bozuk aile ve hasta toplumdan kaynaklanan güvensizlik duygusu.
                Gelecek karşısındaki kaygılar strese, sıkıntıya ve yalnızlığa itiyor.
                Aile yapısındaki bozukluklar, geçimsizlikler. Ahlaki manevi
                zaaflar. Yine ailelerdeki ekonomik bozukluklar çoklukla normaliteyi bozar.
                Bilhassa yokluktakini bunalıma ve intihara , varlıktakini şımarıklığa , taşkınlığa, tahribe yöneltir.
                Eğitimdeki zafiyet , yetersizlik ve yanlışlıklar iten temeldeki sebeplerdir.
                Rasulullah efendimiz müslümanların hem dinen kuvvetli olmalarını, hemde bedenen kuvvetli olmalarını isteyerek şöyle buyurmuştur:

                اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ الى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ

                “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlı ve Allah katında daha sevimlidir.” ( Müslim , Kader, 8 )
                Önemli uyarı:
                Yazılı ve görsel basında da gördüğümüz gibi zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı her geçen gün gittikçe düşmektedir.
                Yapılan araştırmalara göre zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı ilkokul yaşlarındaki çocuklara kadar inmiş durumdadır.
                Bunun sebebi yukarıda değindiğimiz nedenler olmakla beraber çocuklarımızın okul içindeki ve dışındaki arkadaşlarıdır. Onun için çocuklarımıza göz kulak olalım ve onları kötü çevre ve arkadaşlardan korumaya çalışalım.
                Kumar:
                Söz konusu içki, kumar ve zararlı alışkanlıkları yasaklayan Maide 90. ayetinde men edilen hususlardan birisi de kumardır.
                İnsanın maneviyatını kirleten ve ruhunu karartan kumar illeti İslam’ın yasakladığı ve şiddetle karşı durduğu haramların başında gelmektedir.
                Her çeşidi İslam tarafından yasaklanan kumar illeti bir çok zarar ve nedenden dolayı yasaklanmıştır. Bu yolla kazanılan para da haram kılınmıştır.
                Bu yasaklamanın birkaç nedenini şöyle sıralayabiliriz.
                Kumar, insanı meşru kazanç yollarından uzaklaştırır.
                Oysa İslam temiz ve helâl olan rızkı yememizi emrediyor.
                يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
                Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. (Bakara, 2/168)
                Bu helâl ve temiz rızkı elde etmenin, ticaret, ziraat ve sanat gibi çeşitli meşru yolları vardır. Bu yollardan birisiyle kendimizin, çoluk çocuğumuzun geçimini sağlamalıyız. Sonra da bize verdiği bu temiz ve helal rızıktan ötürü Allah’a şükretmeli, o kazancın bir kısmını da Allah için yoksullara vermeliyiz.
                Bundan dolayı kendimizin ve ailemizin geçimini temin etmek için daima hela lokma peşinden koşmamız lazım. Kumar, faiz gibi hasız ve İslam tarafından yasaklanmış kazançlardan kaçınmamız gerekir.
                İslam’a göre Kumar, meşru olmayan bir kazanç yoludur. Çünkü kumarda kişi kazanırsa başkasını, kaybederse kendisini zarara uğratır. Başkasının zararına sebep olan bir kazanç, helal kazanç değildir.
                Başkasına zarar vermeden kazanmak varken bu yolu seçmek elbette doğru olmaz.
                Yine Kur’an-ı Kerim, içkide olduğu gibi kumarda da şeytanın aramıza düşmanlık sokacağı ve bizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyacağını ifade etmektedir.
                Mal canın yongasıdır. Parasını bir anda kaybeden kimse bunalıma girer. oyun arkadaşlarıyla kavgaya tutuşur ve bu kavga çoğu zaman cinayetle sonuçlanır.
                Ayrıca kumar oynayan kimse en değerli varlığı olan zamanını boşa geçirecek ve yükümlü olduğu ibadetlerini zamanında yapamayacaktır. Aynı zamanda Kumar, kişinin sağlığını da olumsuz şekilde etkiler.
                Kendini kumara verip, çocuklarını haram lokma ile besleyen kişi aynı zamanda toplumun geleceği olan çocukları ile de ilgilenemez. Neticede sorunlu ve suçlu çocukları topluma sunmuş olmaktadır.
                Bu davranışta hem toplum hem de ülke açısından tehlikeli bir davranıştır. Onun için kendimizi , ailemizi, ehlimizi Kur’an’ın ifade ettiği gibi :
                يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْليكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
                “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyalım.” (Tahrim, 66/6)
                Sigara:
                Bağımlılıkların en yaygını ve belki de üzerinde en çok konuşulanı sigara bağımlılığıdır. Batı’da yaklaşık on asırlık bir geçmişi bulunan tütün ve sigara XV. yüzyıldan itibaren yeni dünyadan İslâm dünyasına da sirayet etmiştir.
                Sigara insan vücudunda bağımlılık meydana getirmekte, kurtulunması giderek güçleşen bir alışkanlık halini almaktadır. Ağız, boğaz ve üst solunum yollarında tahribata, mide ve kalp hastalıklarına, damarlarda, sinirlerde fonksiyonel bozukluklara yol açmakta olan sigaranın kanserle de yakın bağlantısı vardır.
                Sigara içmenin meydana getirdiği ağız, beden ve çevre kirliliği, diğer şahıslara verdiği eziyet de çok ciddî boyuttadır. Öyleyse sigaranın bu kadar zararlı olmasından dolayı, acaba sigaranın İslâm dinindeki hükmü nedir?
                Bu konuda son dönem İslâm bilginleri sigarının dînî hükmü konusunda üç gruba ayrılmışlardır.
                1- Sigara hakkında dinde açık bir hüküm bulunmadığını, açık bir yasak gelmediğini ileri sürerek, sigarının mübah olduğunu söyleyenler.
                2- Bir grup İslâm bilgini ise sigara içmeyi doğru bulmamakla birlikte mekruh olduğunu söyleyenler.
                3- Diğer bir grup ise sigara içmeyi özellikle tiryakilik derecesinde sigara alışkanlığını; sağlık açısından zarara ve ekonomik yönden israfa yol açtığı, nafaka yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle haram diyenler.
                Bu kötü alışkanlıklar insana dini yönden , sağlık yönünden , aile , toplum , ülke, hatta tüm insanlık açısından zararlı olduğu açıktır.

                Sonuç olarak :
                İslam dini, bütün bu zararlı alışkanlıkları yasaklamıştır. İslam’ın yasakladığı bu illetlerin hiçbirini bir müslüman olarak yapma salahiyetimiz olmadığı gibi müslümanların bu günkü durumları ve geri kalmışlığı ortadayken hiçbir müslümanın içki, eroin, afyon… gibi zararlı alışkanlıklarla sıhhatini, bedenini, aklını bozmaya, kıymetli zamanını bunlarla uğraşarak boşa geçirmeye, ailesinin nafakasını bu illete sarf etmeye hakkı yoktur.
                Vaazımı sevgili peygamberimizin şu hadisi ile bitiriyorum:
                عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قالَ رسولُ اللّه: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
                “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhari, Cuma, 844)
                Cenab-ı Hakk nefsimizi ve neslimizi her türlü sapıklıktan korusun.
                Bizleri Sırat-ı Müstakim’i üzere daim eylesin. (Amin)

                #782595
                Anonim

                  @tableonthewall 226622 wrote:

                  2)allah alkolu ve zinayı yasak kılmıştır fakat bunu yaparken kimseye zarar vermiyorsan o zaman hükmü ne olur?

                  aleykum selam kardeşim

                  dinimizde koyulan kuralların sosyal hayatta, kişisel hayatımızda, psikolojimizde ve sair alanlarda daha rahat, daha huzurlu yaşamamıza vesile olması, bu kuralların birer hikmetidir.

                  ama biz bu hikmetlerden ziyade, Rabbimizin emirleri olduğu için bu kurallara uymaya çalışırız.

                  misal namaz kılan insan hergün vucudunun tüm eklemlerini hareket ettirir ve daha zinde olur, ama zinde olup eklemleri hareket ettirmek için namaz kılmayız, namazı Rabbimiz emrettiği için kılarız

                  benzer şekilde, sorunuzdaki eylemlerin toplum açısından, fert açısından bir çok sonucu vardır. bir çok sıkıntıya vesile olur. ama biz bu sıkıntıları yaşamamak için değil, Cenab-ı Hak bize “bunlardan uzak durun” dediği için uzak durmakla mükellefiz, uzak durmaya çalışırız.

                  “zinaya yaklaşmayın”, “azı sarhoş edenin çoğuda haramdır” gibi konu ile ilgili pek çok ayet ve hadis bulunuyor. bu hükümler, çevreye zarar versin verya vermesin, bu işlerin yapılmasını engellemiştir.

                  bu haller haram kılınmış ve yapılmaları engellenmiş,
                  azı veya çoğu haram olmasını değiştirmiyor çünkü ayetlerde hadislerde “buraya kadar haram bundan sonra serbest” gibi bir ifade bulunmuyor.

                  ve aslında bu fiiller işlenirken “kimseye zarar vermemek” mümkün de değildir, çünkü hepimiz insanız, hepimiz nefs taşıyoruz, bu fiiler işlenirken günaha giren biz, kendimiz, oluyoruz ve çevremizdeki insanlara zarar vermesek bile en çok zararı kendimize vermiş oluyoruz. vucudumuza, nefsimize, maneviyatımıza.. bizi oluşturan herşeye zarar vermiş oluyoruz.

                  belki o an geçici, aldatıcı yalancı bir lezzet hissi yaşıyoruz ancak sonrasında, bu lezzet içinde lezzetten kat kat fazla elemler, sıkıntılar geliyor.

                  “nefsinize zulmetmeyin” diye bir emir var, insan nefsine en büyük zulmü, onu günahtan muhafaza etmeyerek, onu cehenneme ehil olacak vaziyete sokarak yapar.. Allah muhafaza..

                  “Her günahta küfre giden bir yol vardır” Allah merhameti ile muhafaza etsin, günahın küçüğü büyüğü hiç fark etmiyor, her bir günah kalbe bir siyah nokta koyuyor ve tekrar ettikçe bu noktalar çoğalıyor ve kalp kapkara, kaskatı bir hal alıyor. ve kişi artık tevbe edebilecek halden bile iyice uzaklaşmış oluyor ..

                  haramın terkinden dolayı büyük sevab vardır. İnsanı takvâ mertebesine çıkarır. İşlenmesi hâlinde ise, kalblerin kararıp vicdanların paslanması, îmanın zayıflaması, huzur ve neş`enin gitmesi, ibadetten zevk alma duygusunun yok olması gibi zarar ve kayıpların yanısıra, âhirette de çetin bir azab söz konusudur. Haramlığı kesin olan bir şey`i helâl kabûl etmek, Allah korusun insanı îmandan çıkarır.

                  elimizde bu hallerden kurtulmanın pek çok çaresi var, tevbe ederek bu siyah noktaları silip, helal dairedeki lezzetlerle bu dünyamızı cennete çevirebilir, sıkıntılardan kurtulabilir, huzuru yaşayabiliriz inşallah ..

                  #782596
                  Anonim

                    Hicretten bir buçuk sene önce, Recep ayının 27. gecesiydi. Bu gecede Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan İsra* ve Mirâc** mucizesi vuku buldu.
                    Mezkûr gecede Cebrail (a.s.) geldi ve Resûl-i Zîşan Efendimizi Mescid-i Haram’dan*** alıp Burak ile Mescid-i Aksâ’ya**** götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine delalet eden âyet ve alâmetlerin birer birer gösterilmesi için, semavata çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü. Oradan da “imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan” makama çıktı. Kendilerine bir çok acib ve garip şeyler temaşa ettirildi. Ve bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın bizzat kelamını işitti ve Cemal-i Pâkini müşahede etti. Aynı gece hâne-i saâdetine geldi.
                    Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün zâtıyla ilgili bu mûcizesini Kur’ân-ı Azimüşşan’ında bize şöyle haber verir:
                    “Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” 1
                    Bu âyet-i kerime aynı zamanda İsra ve Mirâc mûcizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da, Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenâb-ı Hakkın kudretine delâlet eden harikaların gösterilmesidir.
                    Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Sözler isimli eserinin Mi’râc-ı Nebeviye’ye dâir kısmında şöyle der:
                    “Mi’râc meselesi, erkan-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkan-ı îmâniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkan-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü, Allah’ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mirâc’dan bahsedilmez. Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.514)
                    Peygamber Efendimizin Mübarek Lisanından İsra ve Mi’rac Mu’cizesi:
                    İsra ve Mirac mucizesi, zaman ve zemin kayıtlarının dışında mülk ve melekuta dair sırlarla dolu Rasul-i kibriya efendimizin muazzam bir mucizesi olduğundan müteaddid tariklerle güzide sahabiler tarafından Peygamberimiz (s.a.v.)den nakledilmiştir… Bu güzide sahabelerin rivayetlerine göre:
                    Resul-i Kibriya Efendimiz, bir gece Ka’be-i Muazzama’nın Hatim kısmında yatarken Hazret-i Cebrail gelip göğsünü yardı; ve kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içine hikmet doldurup eski haline koydu. Sonra beyaz bir binit (Burak) getirildi. Habib-i Kibriya Efendimiz, ona bindirildi. Cibril’in (a.s.) refakatında yol aldılar.
                    Burak, adımını, gözün erişebileceği yerin ilerisine atıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cibrîl (a.s) ile birlikte Beyt-i Makdis’e vardı. Orada, bütün peygamberlerin toplanmış olduğunu gördü. Onlara imam oldu ve birlikte namaz kıldı.
                    Resûl-i Ekrem Efendimizin, Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere imam olarak namaz kıldırması demek onların şeriatlarının asıllarına vâris-i mutlak olduğunu göstermesi demekti.2

                    Sunulan Üç Bardak
                    Peygamber Efendimize, orada birinde süt, birinde şerbet ve diğerinde ise su bulunan üç bardak takdim edildi. Takdim esnasında,
                    “Eğer, suyu alırsa kendisi de, ümmeti de ihtiyaçsız ve kanâatkar olur. Şerbeti alırsa kendisi de, ümmeti de mahrumiyete düçar olur. Şayet sütü alırsa kendisi de, ümmeti de doğruyu bulur” diye bir ses işitti.
                    Resûl-i Ekrem, süt bardağını alıp içti. Bunun üzerine Cebrâil,
                    “Yâ Muhammed” dedi. “Sen, fitrî ve tabiî olanı seçtin. Sen de, ümmetin de doğru yola iletildiniz.”3

                    Semâvâta Yükselme Ve Peygamberlerle Görüşme
                    Beytü’l-Makdis’de yüksek makamlara çıkmak için Mir’ac merdiveni kuruldu. Peygamber Efendimiz, bu merdivene Cebrâil (a.s.) ile birlikte bindirildi ve birlikte yükseldiler… Nihâyet dünya semâsına vardılar. Hz. Cebrâil gök kapısını çaldı:
                    “Kim o?” denildi.
                    “Cibril’im!”
                    “Yanındaki kim?”
                    “Muhammed.”
                    “Ona gelsin diye haber gönderildi mi?”
                    “Evet, gönderildi.”
                    Bundan sonra gök kapısı açıldı ve dünya semâsının üstüne çıktılar.
                    Resûl-i Ekrem Efendimiz, orada oturan bir zât gördü. Sağ ve sol yanında bir takım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimize,
                    “Hoş geldin, safa geldin, salih peygamber, salih oğul!” dedi.
                    Peygamber Efendimiz, Cebrâil’e,
                    “Bu kim?” diye sordu.
                    Hz. Cebrâil şu cevabı verdi:
                    “Bu senin baban Âdem’dir. Şu sağındaki, solundaki karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağındakiler Cennetlik, solundakiler Cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar.”4
                    Buradan ikinci semâya yükseldiler. Gök kapısı açıldı ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada Hz. Yahya ve Hz. İsâ (a.s.) ile karşılaştı.
                    Hz. Cebrâil, “Bu gördüklerin Yahya ve İsâ’dır. Onlara selâm ver” dedi.
                    Selâmlaştılar ve onlar Peygamber Efendimize,
                    “Hoş geldin, safa geldin sâlih peygamber, sâlih kardeş” dediler.
                    Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Cebrâil ile birlikte aynı minval üzere üçüncü katta Hz. Yusuf, dördüncü katta Hz. İdris, beşinci katta Hz. Hârun, altıncı katta Hz. Mûsa ve yedinci katta da Hz. İbrâhim (a.s.) ile görüştü. Onların hepsi de kendisine “hoş geldin”de bulundular ve mirâcını tebrik ettiler.

                    Sidre-i Müntehâ’da
                    Cebrâil (a.s.), yedinci kat semâdan Resûl-i Ekrem Efendimizi alıp yükseklere çıkardı. Daha sonra Habib-i Kibriyâ’nın karşısına Sidre-i Müntehâ sahası açıldı.
                    Cebrâil (a.s.),
                    “İşte, bu Sidre-i Müntehâ’dır. Ben, buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” dedi ve oradan ileriye tek adım atmadı.
                    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Sidre-i Müntehâ’dan dört nehirin aktığını gördü.
                    Ayrıca Peygamber Efendimiz, burada Cebrâil’i (a.s.) bir kere daha aslî şekil ve suretinde gördü. Daha önce de, kendilerine Risâlet vazifesi verildiği sırada onu Mekke’nin Ciyad mevkiinde ufku kaplayan haşmetli kanatlarıyla görmüştü.
                    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz daha sonra yanında Cebrâil (a.s.) olmadığı halde “imkân ve vücûb ortasında Kâb-ı Kavseyn ile işâret olunan” makama vardı. Bundan sonra mekândan münezzeh Zât-ı Zü’l-Celâlin sohbeti ve cemâliyle müşerref oldu.
                    Mevlid yazarı merhum Süleyman Çelebi Hazretleri, gayet nezih bir tarzda o anı şöyle tasvir eder:

                    Söyleşirken Cebrâil ile kelâm
                    Geldi Refref önüne virdi selâm.

                    Aldı olşâh-ı cihânı ol zamân
                    Sidre’den götürdü vü gitdi hemân

                    Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ
                    Ne mekân var anda, ne arz ü semâ

                    Kim ne hâlidir ne mâlî ol mahal
                    Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hal

                    Ref’ olup ol şâha yetmiş bin hicâb
                    Nûr-ı tevhîd açdı vechinde nikâb

                    Her birisinden geçerken ilerü
                    Emr olurdı, “Yâ Muhammed, gel berü”

                    Çün kamusını görüp geçdi öte
                    Vardı irişdi ol ulu Hazret’e

                    Şeş cihetten ol münezzeh Zü’l-Celâl
                    Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl

                    Zâten ol sultân-ı mâzâgâ’l-basar
                    Eylemişti Hakka tahsîs-i nazar

                    Âşikâre gördü Rabbü’l-izzeti
                    Âhirette öyle görür ümmeti

                    Bî-hurûf ü lafz ü savt ol pâdişah
                    Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh.

                    Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı:
                    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mirâc gecesinde bir çok İlâhî tecellilere, hitap ve iltifatlara mazhar kılındı. Erkân-ı îmâniyenin hakikatlarını göz ile gördü; melâikeyi, Cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zü’l-Celâl’i müşâhede etti.
                    Ayrıca bu gecede her gün beş vakitte namaz kılınması emredildi.Cenâb-ı Hak, ilk önce her gün 50 vakit namazı farz kıldı. Peygamber Efendimiz, dönüşünde Hz. Musâ’ya uğrayınca o,
                    “Allah Taâla, ümmetine neyi farz kıldı?” diye sordu.Peygamber Efendimiz,
                    “50 vakit namazı farz kıldı” dedi.
                    Hz. Mûsa,
                    “Rabbine dön ve eksiltmesi için niyazda bulun! Ümmetin, buna takat getiremez” dedi.
                    Resûl-i Ekrem dönüp Cenâb-ı Hakka yalvardı. Allah Teâla, 10 vakit namazı indirdi.
                    Resûl-i Ekrem, yine Hz. Musâ’nın yanına döndü,
                    “Allah, 50 vakit namazdan 10 vaktini indirdi” dedi.
                    Hz. Mûsa,
                    “Rabbine dön ve niyazda bulun. Çünkü, ümmetin buna da güç yetiremez” dedi.
                    Resûl-i Ekrem Efendimiz yine Cenâb-ı Hakka döndü ve niyazda bulundu. Allah Taâla 10 vakit daha indirdi.
                    Peygamber Efendimiz, tekrar dönüp Hz. Mûsa’nın yanına geldi ve
                    “Allah, 10 vakit daha indirdi” dedi
                    .Hz. Mûsa yine,
                    “Rabbine dön ve niyazda bulun! Çünkü, ümmetin buna da güç yetiremez” dedi.
                    Hz. Resûlullah, yine döndü ve yüce Allah’a niyazda bulundu. Cenâb-ı Hak, yine 10 vakit daha indirdi. Aynı şekilde 10 vakte indirilinceye kadar Peygamber Efendimiz, tekrar tekrar Cenâb-ı Hakka niyazda bulundu.
                    10 vakte indirilince Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tekrar Hz. Mûsa’ya uğradı. Hz. Mûsa yine söylediklerini tekrarladı:
                    “Rabbine dön ve yalvar! Ümmetin bunun hakkından da gelemez” dedi.
                    Resûl-i Kibriyâ, yine dönüp yüce Mevlâ’sına niyazda bulundu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
                    “Yâ Muhammed, Benim katımda, hüküm değişmez! Onlar, her gece ve gündüzde 5 vakit namazdır. Her namaz için de 10 ecir vardır ki, bu da 50 namaz eder.”
                    Bundan sonra Peygamber Efendimiz, yine dönüp Hz. Mûsa’ya uğradı. Hz. Mûsa,
                    “Neyle emrolundun?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.),
                    “Her gün beş vakit namazla emrolundum” dedi.
                    Hz. Mûsa,
                    “Ümmetin her gün beş vakit namaza da güç yetiremez. Ben, senden önce insanları, İsrâiloğullarını çok tecrübe ettim, bilirim. Sen, dön de biraz daha indirmesini Rabbinden niyaz et” dedi.
                    Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz,
                    “Rabbime çok niyâz ettim. Bir daha niyazda bulunmaya hayâ ederim”(Sîre, 2/50) dedi.
                    Böylece, 5 vakit namaz farz kılındı ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tarafından Mirâc gecesinin cin ve inse bir hediyesi oldu.

                    * İsrâ: Gece yürüyüşü ve yolculuğu demektir.
                    ** Mi’râc: Yükseğe çıkmak mânâsında olan “uruç”tan alınmış bir isimdir ve merdiven demektir. Bu itibarla Mi’râc, Resûl-ü Ekrem Efendimizin yeryüzünden ulvî makamlara yükselme vasıtası demek oluyor. Mi’râc’ı anlatan hadislerde Peygamber Efendimizin “urice bi (yükseğe çıkarıldım) tâbiri sebebiyle bu mu’cize Mi’râc adıyla anılmıştır.
                    ***Mescid-i Haram: Mekke mescididir ki, Kâbe-i Muazzamanın etrafında ve Kâbe’yi içine alan bugünkü tavaf sahasıdır. Bu mübârek sahaya Harem-i Şerif de denilir. Harem denilmesi, bu sahaya hürmet göstemenin vâcib olması sebebiyledir.
                    ****Mescid-i Aksâ: Kudüs mescididir. Diğer bir adı Beyt-i Makdis’tir. Yeryüzünde ilk defa Kâbe, ondan sonra Mescid-i Aksâ bina kılınmıştır. Mescid-i Haram’dan yaya yürüyüşüyle bir aylık uzaklıktadır.
                    1. İsra Sûresi, 1
                    2. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 525
                    3. İbni Hişâm, Sîre: 2/38
                    4. Müslim: 1/102 “Sultan-ı mâ zağa’l-basar” gözü gördüğünden şaşmayan sultan demek. Peygamber Efendimiz kastediliyor. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîm aynı hakikatı ifade ediyor. “Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” (Necm:

                    #782597
                    Anonim

                      Miraç dediğimiz olay, genel olarak -iki safhada gerçekleşmiş olduğundan- iki adla anılmaktadır. Bunlardan biri, gecenin küçük bir zaman diliminde Mekke’den Kudüs’e yapılan seyahate “İsra” denilir. İsra Suresi, ilk ayetinde bu konu işlendiği için bu adı almıştır.

                      İkinci safhayı teşkil eden Kudüs’ten göklere ve daha ötelere yapılan seyahate ise “Miraç” adı verilir. Bu ise, Necm Suresi’nde anlatılmaktadır. Bununla beraber, yerden göğe yapılan Miraç hadisesi, İsra hadisesi kadar açık değildir. Ancak sahih hadislerde, bu konu da detaylı bir şekilde işlenmiştir.

                      Bunun çok açık olmamasının bir hikmeti, insanların aklını fazla zorlamamak, çok rahat bir şekilde anlayamayacağı bir yükü onlara yükletmemektir. Nitekim, bu olayı duyanlardan bazılarının dinden döndüğü bilinmektedir.

                      Diğer önemli bir hikmeti şu olsa gerektir: Allah, çok sevdiği Peygamber’ini, ispatı zor olan bir hususta zor durumda bırakmak istememiştir. Çünkü, Mekke’den Kudüs’e cereyan eden seyahat, yerde gerçekleşen bir olay olduğu için ispatı yapılabilir bir konuma sahiptir. Nitekim Hz. Muhammed (a.s.m)’in daha önce hiç görmediği Mescid-i Aksa hakkında sorulan sorulara çok isabetli cevaplar vermiş ve müşrikler bile bunun karşısında şaşkına dönmüş, olayı inkâr edememişler, sadece başka bahanelerin arkasına sığınmışlardır.

                      İsra olayı açıkça Kur’an’da ifade edildiği için, bunu inkar eden dinden çıkar.

                      Miraç olayı Kur’an’da biraz kapalı olduğundan, inkâr eden kâfir olmaz ancak, sapıklık damgasını yemekten kurtulamaz.

                      Miraçla ilgili hadisleri burada aktarmamıza imkân yoktur. Bütün hadis kaynaklarında Miraçla ilgili hadisler söz konusudur. Kaynak hadisler olan Kütübü Sitenin tercümeleri vardır. Özellikle, Prof. Dr.İbrahim Canan Hoca tarafından tercüme edilen “Hadis Ansiklopedisi” adlı eserler külliyatında bu konuyu okumak mümkündür.

                      #782598
                      Anonim

                        @tableonthewall 226622 wrote:

                        4)ayın ortadan ikiye ayrılması mucizesi kur’an ya da hadisler dışındaki tarihi kaynaklarda neden yok?

                        bu sorunuz On Dokuzuncu ve Otuz Birinci Sözlerin Zeyli“inde detaylı olarak işlenmiş,

                        Şakk-ı Kamer mucizesine dâirdir” şeklinde başlıyor ve
                        “Eğer inşikak-ı kamer vuku’ bulsa idi, umum âleme mâlûm olurdu; bütün tarih-i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi.” sorusunun beş noktadan izahı yapılıyor.

                        birinci noktada, olaya tanık olan küffarın olayı inkar etmediği, bu olmamıştır diyemediği, sadece bu sihirdir gibi bahaneler ileri sürdükleri anlatılıyor.
                        ehl-i küfrün bile durumu inkar edememeleri, olayın olduğuna bir delildir.

                        ikinci noktada, olduğuna dair güvenilir şahitler bulunan herhangi bir olayın, olmadığını idda etmenin ve olmadığını kabul etmenin muhal olması izah edilir.

                        üçüncü noktada, bu gibi mucizelerin kafirleri ikna etmek için olduğu, zorla kabul ettirmek i,çin olmadığı izah edilr. eğer bu olay herkesin mecbur kabul edeceği kadar açık, net olmuş olsa idi, bunu herkes kabul etmeye mecbur olurdu ve sınav sırrı ortadan kalkardı.

                        dördüncü noktada, olayın gece vakti vuku bulması sebebiyle, zaten olaya tanıklık edebilecek çok fazla asayıda kişinin hazır bulunamayacağı ifade edilir.
                        dünyanın diğer yarım küresi o sırada gündüzü yaşıyor olduğundan hadiseyi göremez.

                        beşinci noktada ise, bu olayın kendi kendine, tesadüfi, fiziksel kurallar çerçevesinde olan basit bir olay değildir ki, tabiat kanunları ile tatbik edilsin de kaynak kitaplara geçirilebilsin.

                        hulasanın hulasası olacak şekilde konu başlıkları bunlar. açıklayıcı ve sorunuza cevap niteliğinde olmadığının farkındayım, bu yüzden tam cevapları bulmak için, ilgili bölümü okumanızı tavsiye ederim.
                        çok daha sağlıklı olacaktır.

                        eğer anlaşılmayan hususlar olursa çekinmeden sorun inşallah, onlar üzerine araştırma yapar burada paylaşabiliriz.

                        #782603
                        Anonim

                          @tableonthewall 226622 wrote:

                          öncelikle bu sorular daha önce sorulmuş olabilir biraz arama yaptım fakat çok fazla konu açılmış ve net olarak aradığım soruları cevapları hali hazırda açılmış başlıklarda bulamadım;

                          Selamın Aleyküm;

                          Naçizane benim fikrim. Bu soruların cevapları da zaten içerisinde. Size kısaca yazayım aklıma gelenleri belki yardımcı olmuş olurum.

                          1- Fikir yürütmek İnsani bir davranıştır. Haşa Yüce Allah insani vasıflardan uzaktır. O tüm olmuş ve olacakları öncesi ve sonrası ile olmadan önce bilir. Bir şeyin olması için ona ol der oda olur. Bu madde Evreninin var oluş sırrı Özgür cüz-i İrade ve Faniliktir. (Ki sonsuz Hayat sahibi sadece Yüce Allah’tır. Bizim hayatımız ancak onun Bahşettiği kadar olabilir.)

                          2- Yüce Allah’ın yasak kıldığı şeylerde kesinlikle İnsanlık için bir zarar vardır. Yüce Allah iyiliği ve kolaylaştırılan güzel işleri emreder. Azgınlığı ve fenalığı yasaklar. Düşünüp Tutmamız için bizlere öğüt verir. Sorunun cevabı zaten içerisinde onun yasak kıldığı bir şeyi O’nun nasihatını dinlemeden yaparsak kötülüğe batar, İsyankar olur, Şeytanlaşırız. Çünkü bu davranış Şeytanın geleneğidir.. Yüce Allah’ın iyilik emrine o karşı gelmiş ve isyan etmiştir.. Böylece Yüce Meclis ten kovulmayı Hak etmiştir..

                          3- Hz. Adem Yüce Allah’ın yer yüzündeki ilk Halifesidir. Cennet kelimesinin Arapça manası “Yeşil Bahçe vb.” dir.

                          4- Bu soruyu sormak şuna benziyor. KIzıldeniz ikiye ayrıldıysa neden hala ikiye ayrık durmuyor. Hz. İsa ölüleri dirilttiyse dirilttikleri insanlar neden aramızda gezmiyor. Yani her zaman bizler kendi aklımızca yorumlamaya kalkışıyor, maddesel Evrenimize ait manalar katarak açıklamaya gayret ediyor, sonrada kendi gayretlerimizi ritüelleştiriyoruz. Bu çok yanlış. Halbuki Mucizeler Hz. Nebilerin Hüccetleri (Delilleridir.) Tevhidi tebliğ ettikleri toplumlar içindir. Ayrıca; “İkterebetis saatu ven şakkal kamer” ile başlıyor Kamer suresi I. ayet ve 5. ayete kadar o saatten (kıyametten) bahsediyor. Zaten ilk ayette saat yaklaştı diyor. 6. da ise Hz. Peygambere nasihat veriyor. Ondan sonra gene kıyametten ve daha sonrada Eski kavimlerin başına gelenlerle onun arasındaki benzerliklerini anlatıyor. Kur’an da konular tek bir ayet ile açıklanmaz. Kur’an sanki bir setup programı gibidir. Bir konu aklına takıldığında başladığı yeri bulmalısın. Daha sonra başka bir konuya geçtiği yeri bul. İkisi arasındaki ayetleri bütün olarak düşün. Aklına takılan çoğu sorunun cevabını zaten o veriyor. Kişiye hiç bir şey bırakmıyor. İşte Hz.. Peygamberin en büyük mucizesi bu Kur’an. Sanki ismide Kurmak tan geliyor gibi. O yüzden Setup a benzettim. ayetler birinine bağlanıyor ve sonunda tamamlanıyor.

                          Saygılar..

                          #782604
                          Anonim

                            Yahu bir türlü düzeltemedim. K I Z I L deniz yazacaktım 4. madde de bir türlü olmuyor. Daha öncede başka bir yerde C A N I M I yazarken bir türlü yazmamıştı. değiştireyim dedim gene olmadı :005:

                            saygılar

                            #782606
                            Anonim

                              Tamam inş.:)

                              #782760
                              Anonim

                                sayın abidin bey, benim 4.soruda mucizelere bakış açısı anlamında bende aynı şekilde düşünüyorum. ama mucizeler sahabelerden naklediliyor. yani tarihsel bir nakil durumu gelecek nesillere aktarmak için. aynı şekilde tarihde belgelere dayanıyor sizce neden başka kaynaklarda yer almıyor tamam belki o an sadece bu olay sadece onlara gösterilmiştir. bu bile benim için yeterli mantıkta bir cevap yani bu konuda islam alimleri ne demişler.

                                ayrıca cevaplarınız için çok teşekkür ederim çok tatmin olduğum cevaplar aldığımı söyleyebilirim.

                                #782758
                                Anonim

                                  @tableonthewall 227059 wrote:

                                  sayın abidin bey, benim 4.soruda mucizelere bakış açısı anlamında bende aynı şekilde düşünüyorum. ama mucizeler sahabelerden naklediliyor. yani tarihsel bir nakil durumu gelecek nesillere aktarmak için. aynı şekilde tarihde belgelere dayanıyor sizce neden başka kaynaklarda yer almıyor tamam belki o an sadece bu olay sadece onlara gösterilmiştir. bu bile benim için yeterli mantıkta bir cevap yani bu konuda islam alimleri ne demişler.

                                  ayrıca cevaplarınız için çok teşekkür ederim çok tatmin olduğum cevaplar aldığımı söyleyebilirim.

                                  kardeşler güzel yorumlarıyla beraber kaynaklar ile cevaplar sunmuşla ellerine sağlık. Burada bu mesajınıza değinmek istedim.

                                  Mesele Ayın ortadan ikiye bölünme hadisesi ise bunu doruk kardeşimiz önceki sayfadaki mesajında risaledeki yeriyle özetkle birkaç kelam ile güzelce izah eylemiş. Yok mucizelerin geneli olarak ise Ustadım Bediüzzaman Risale-i Nur eserlerinde gerek çeşitli yerlerde gerekse mücizatı ahmediye risalesinde bu meseleyi ele almaktadır. Tabi ki risale-i nur da ele alınmasındaki maksatlardan biri bu gibi meselelerin gerek günümüzde gerekse islam mualifleri tarafından konu edilmesindendir.. O kısımlara müracaat edilebilinir..

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.