- Bu konu 32 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Ağustos 2011: 15:39 #795522
Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
17.08.2011Kahvehâneler
Çarşıdaki kahvehâneler iftardan sonraki saatlerde iyice dolardı. Herkes günün ve orucun yorgunluğunu, mevsimine göre ya kahvenin bahçesinde ya dumandan göz gözü görmeyen iç kısımda veyâ kaldırıma dizilmiş masaların başında atmaya çalışırdı. Tiryâkiler günün açığını kapatmak için sigara üstüne sigara yakarken, çay ve kahveler tâzelenir; namaz vaktine kadar sohbet edilirdi.
Namaza 15-20 dakîka kala, her zaman olduğu gibi, yaşlı bir zât kasabanın tek caddesinde “Vakt-i salâ, hazır olun ey mü’minler!” diye bağırarak dolaşır; namaz vaktinin yaklaştığını, gerekli hazırlıkların yapılmasını ihtâr ederdi. Abdest almak ihtiyacını duyanlar, ırmak kenarındaki umûmî tuvalete giderler; ya orada veyâ câmiin şadırvanlarında abdestlerini tâzelerlerdi.Ezanla birlikte yavaş yavaş terâvih kılmak için kalabalıklar hareketlenir; kahvehânelerde pek az insan kalırdı. Onların çoğunluğu da ya memur veya zengin kişiler olduğundan, biz çocuklar, halkın şîvesiyle “beynamaz” diye adlandırılan bu şahısları, “bey”likleri dolayısı ile yalnızca bayram ve cuma namazına katıldıklarından, böyle anıldıklarını sanırdık. Sonradan bu sözün, “bî-namaz” mânâsına kullanıldığını anlayacaktık.
Yatsı namazları, arkasından gelen terâvih sebebiyle olacak, ramazanlarda çok hızlı kıldırılırdı. O zamanlar da, bugünki gibi, hızlı kılan imamın arkasında namazı edâ etmek isteyen cemâatlere mâlikti. Hattâ, sür’at husûsunda şöhreti olan imamların tâbîlerinin diğerlerinden fazla olduğunu duyardık.
Çocuklar için, namazın uzunluğu – kısalığı önemli değildi. Nasıl olsa bütün o süre, oyun ve eğlence mesâbesinde idi.Namazı müteâkıb, gitmişlerse kadınlar ve çocuklar evlerine dönerlerdi. Erkekler daha hayli zaman dışarıda vakit geçirirlerdi. Ne hikmetse, sanki gündüz yapılan amellerin sevâbını telef etmek istercesine kulüplerde, kıraathânelerde tavla, dama, çeşitli kâğıt oyunlarının yanı sıra ramazan gelince, tombala oynanması âdeti başlardı.
Kartela ismi verilen, üzerinde çeşitli rakamların yer aldığı bir çok karton iştirakçilere dağıtılır, bir şahıs elindeki torbadan üzerinde 1’den 90’a kadar sayıların bulunduğu küçük yuvarlak tahtadan yapılmış tombala taşlarını bakmadan çıkartır ve okurdu: 36! Kartelasında aynı rakamı bulan, hemen onu bir parça kâğıt, çekirdek, kibrit vesâire ile kapatır; arkasından okunacak rakamı ilgi ve heyecanla beklerdi. Kartelada üç sıra hâlindeki rakam grubunu en önce kim kapatabilirse, sırasıyla 1. Çinko, 2. Çinko ve Tombala yapmış olur ve her merhale için konulan özel bir ödülü kazanırdı.
Yaşlıların ve dindar kişilerin pek tasvîb etmedikleri tavırlarından anlaşılmakla birlikte, kimse, bu kabîl oyunlarla vakit öldürenlere müdâhale de etmezdi. İşi gereği sabah erken kalkması îcâb edenler, akılları kahvehânede, ister istemez evlerinde dönerken, kalanlar, çoğu zaman sahûr yemeği vaktine kadar orada oyalanırlardı.
Çocuklar, herhangi bir sebeple kahvehâneye girmezlerdi. Çağırılması gereken bir kimse varsa bile, içeri girerek değil, dışarı çıkan veya dışarıda oturan bir zâta söyleyerek bu işi görebilirlerdi. Kendi ulaklığını yapmak isteyeni döven veya kovalayan olmamakla birlikte, büyüklerin çatık kaşlı bakışları ve ekşi suratları çocukların kahvehâneye girme cesâretlerini kırmaya yeterdi. Hele çağrılacak kişi “kulüp” müdâvimlerinden ise, iş daha ciddî olurdu. Babam memur olduğundan, vaktinin işten sonrasını o mekânda geçirenlerden idi. Bana en zor gelen iş, babamı dışarı çağırmak için uygun birini bulmaktı.
Bu durum, çocukların bir kısmında kahvehâneye bir an önce girip o büyükler gibi davranmak hevesini uyandırsa da, pek ender olarak, benim gibilerinde de öyle yerlerde bulunmaktan ürküntü ve çekingenlik hissi meydana getirmekte idi.
17 Ağustos 2011: 15:49 #795523Anonim
eskiden ramazanlar daha güzeldi fının önüne gidince ekmek sırası sel gibiydi şimdi ise zerre kadar yok insan ölümü düşünmezmi ölümün yaşa bakmadığını düşünmezmi sanmazmıki nasıl yaşarsan öyle öleceksin:( Şu dünyada yüzlerce ahmak etek dolusu altın verirde şeytandan dert satın alır:( Mevlana
18 Ağustos 2011: 05:40 #795536Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
18.08.2011
Evlerde hatim okutma
Çarşı câmiinde, sahûrdan sonra, sünnet ve güzel bir âdet-i İslâmiye olan “mukàbele” okunurdu. Uzunca bir süre dînî konularda devletin baskısı altında kaldığından, halkın çoğunluğu usûlünce Kur’ân okumayı bilemezdi. İmsâk vakti ile sabah namazının kılınacağı âna kadar günde bir cüz, çoğu kez hâfız olan câmiin imam ve müezzinleri tarafından okunurken, cemâat de önündeki Kur’ân-ı Kerîm’den onu tâkip ederdi. Bu iş hem bütün ay boyunca devâm edeceğinden, hem de sabahları uykusuz kalınacağından pek fazla tâlibi olmayan bir ibâdet çeşidi idi. Biz çocukların bu mevzûda bildikleri, yalnızca büyüklerin anlattıklarından ibâretti. Çünki, o saatlerde uyanık bir çocuğa rastlamak mümkün değildi.Ramazan ayında evlerde hatim okutmak âdeti de vardı. Günün herhangi bir vaktinde, planlandığı üzere ev ev gezip, her evde çok hızlı bir şekilde bir cüz okuyan ve böylelikle bayramdan önce Kur’ân’ı hatmederek evdekilerin geçmişlerine bağışlamak üzere para ile tutulan hâfızlar bu ayda ortaya çıkarlardı. Adamların programları gün içinde olduğundan, evde çoğu zaman yalnızca hanımların bulunduğu vakitlerde gelen bu hâfızlara evin veyâ komşunun erkek çocukları refâkat ederlerdi. Büyük bir hızla okunan cüz, 10-15 dakikada biterdi. Bu süre içinde hâfızın sallana sallana okuyuşu, gözleri de kapalı ise, çocuklar tarafından taklît edilirdi. Misâfir odasında cüzünü tamamlayan hâfız acele ile diğer evlere koştururdu. Hâfız efendi, iftara dâvet edilmiş ise, o gün akşama yakın gelir; bu sırada evin erkekleri de geldiğinden, cüzü birlikte dinlerlerdi.
Okunan hatmin bağışlanma duâsı çoğu kez Kadîr Gecesine denk getirilir ve câmide daha kalabalık bir cemâat huzûrunda yapılırdı. Bayram telâşına girmemek üzere, birkaç gün evvelden ev halkının katıldığı küçük bir toplulukta da hatim duâsı edilirdi.20 Ağustos 2011: 06:08 #795571Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
20.08.2011Bağ evlerinde RamazanBağlarda hava kasabaya nisbeten daha serindi. Bol ağaçların gölgesi, karşı tepelerden gelen rüzgârı daha serinletir ve yazın sıcağını çekilir hâle getirirdi. Bağ evleri basit, bir iki odadan ibâret ve büyük çoğunluğu kerpiçten yapılmıştı. Yaz başında iç ve dışı killi toprağın suda eritilmesi netîcesinde elde edilen bir çeşit badana ile sıvanır, temizlenirdi. Bağda kullanılan eşya, kasabaya nisbetle daha az ve sâde idi. Onlarla uğraşmak da fazla zaman almazdı.
İlçede, yaza rastlayan ramazanlarda kasaba halkının neredeyse tamamı bağlara göçtüğünden, evler boşalırdı. Bayrama bir hafta – on gün kalana kadar ramazan bağda geçerdi. Bu süreden sonra bayram hazırlıkları için geçici olarak bağdan kasabaya nakledilir; bağ evleri bir süreliğine eski sessizliğini alırdı. Kadınlar ve çocuklar bağda günü geçirirken, erkekler işlerine gitmek için sabah erken vakitlerde yürüyerek, eşek ve at sırtında, çok ender kişi de bisiklet veya moto-siklet ile 5-10 km. mesâfeden ilçe merkezine giderlerdi.
O zamanlar henüz yabancı dildeki ismi ile “velo-speed” denen bisikletler halk ağzında “velespüt” veya ”cin arabası” diye adlandırılırdı. Bisikletler çocukların çok ilgisini çekerdi. Büyüklerin olmadığı sıralarda bisiklete binmek için gayret sarfedenler kadar, onları seyredenler de büyük heyecan duyardı.Sabah erkenden büyükbaş hayvanların bakımı, otlamak için “sığırtmaç” denen çobanlara teslim edilmesini müteakib, ramazanlarda kahvaltı ve yemek telâşı olmadığından, sahûr bulaşıkları yıkanır, evler süpürülür, ahır ve tuvalet temizlikleri yapılır, bağdaki sebze bahçeleri sulanır, meyve ve sebzelerden olgunlaşanlar koparılır, daha kuşluk vakti işler bitirilirdi.
Kalan zaman ev halkının yıl içinde giyeceği örgü işleri, nakış ve elişi gibi mahâretli san’at eserlerine harcanırdı. Öğle ile ikindi arasında hafif bir uyku ve dinlenme; arkasından akşam iftar vaktine kadar sürecek bir koşuşturmaya yerini bırakırdı.
Yemekler, bağ evinin dışındaki yer ocaklarında, çalı–çırpı yakmak sûretiyle, bakır veya toprak tencerelerde çok uzun sürede pişerdi. Ekmek, yaz ve kış, belli zaman aralıkları ile sac üzerinde pişirilirdi. Bu ekmeğe “yazma” ismi verilir ve çoğunlukla konu–komşunun iştirâkiyle, nerede ise bütün gün devâm eden bir çalışma ile yapılırdı. İmece usûlü ile bir kerede birkaç evin ihtiyâcı birden karşılanırdı. Pişirilen ekmekler kurutulduktan sonra üst üste yığılır, lüzûmu oldukça ıslatılıp bir bez arasında bekletildikten sonra usûlünce katlanarak tüketilirdi.
Erkekler çarşıdan gelirken zaman zaman fırın ekmeği getirirlerdi. Balık şeklindekine fırancala, yuvarlağına somun denen ekmeklerin, iyi pişmesi için bıçakla çizilen kısmına, ince-uzun-yuvarlak bir hamur yapıştırılırdı. Bu kısım çocukların payı idi, simit yerine zevkle yenilirdi.
Oruçlu geçen günün sonunda, bağa gelmek için kat’edilen mesâfenin iyice yorduğu erkekler, bağlarda câmi olmadığı için, kılıyorlarsa, yatsıyı evde edâ ederlerdi. Çoğu kişi, kendi başına terâvih namazını kılamadığından terk ederdi.20 Ağustos 2011: 11:28 #795583Anonim
Bu son başlık aynen benimi anlatıyor acaba dedim hocam;Bağda Ramazanda daha bir güzelmiş..Tecrübe ettik bu sene elh..Daha sakin ve daha huzurlu kesinllikle..Ne bileyim şunu hissettim hep ,İnsan yanlız olunca ,insanlardan uzaklaşınca Allah’a daha bir yakın oluyormuş..
23 Ağustos 2011: 17:07 #795664Anonim
ağabey Allah razı olsun 🙂 çok güzel olmuş içinde kendimi bulduğum bi yazı dizisi olmuş.
sahurlar, iftarlar, davetler, teravihlar….
uzun zaman oldu bir yazıyı okuyupta tebessüm etmediğim.
elinize,ruhunuza sağlık.
23 Ağustos 2011: 17:09 #795665Anonim
bu arada ben geldim 😀 1 sene oldu herhalde 🙁
24 Ağustos 2011: 11:18 #795683Anonim
@nurhadimi 259751 wrote:
ağabey Allah razı olsun 🙂 çok güzel olmuş içinde kendimi bulduğum bi yazı dizisi olmuş.
sahurlar, iftarlar, davetler, teravihlar….
uzun zaman oldu bir yazıyı okuyupta tebessüm etmediğim.
elinize,ruhunuza sağlık.
Amin, ecmain. Tekrardan hoşgeldiniz. Güzel oluyordur inşallah 🙂
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
21.08.2011
Kuyular buzdolabı idi!
Ramazanlarda yaz aylarında susuzluk insanları çok etkiler. Benim aklımın erdiği zaman, zannımca, yalnızca sağlık memurluğunda–-ilçede daha hastahâne ve diğer sağlık kuruluşları yoktu-–ismi frigidaire olan, ilâç saklamakta kullanılan bir buzdolabı var olduğunu sonradan işitmiştim. Ama ilçede devamlı elektrik olmadığından, bunun nasıl çalıştığı hakkında kimseden bilgi alamamıştım.İlçede su şebekesi henüz çekilmemişti. Her mahallede bulunan birkaç pınar, içme suyu için kullanılırdı. Çeşme başında kadınlar hem çene çalar, hem sıra beklerlerdi. Sırası gelen güğüm denilen karnı geniş, ağzı dar, kulplu kaplarda suyu alır; kabın tabanını kalçasının bir tarafına iliştirir, kolunu kulpundan geçirir ve bu sûretle suyu eve taşırdı.
Kullanmak için ekser evde birer kuyu vardı. Bu kuyuların suyu içilmeyecek kadar sertti. Kuyu suyu ya başındaki tahta çıkrık vâsıtasıyla çevirilerek, ipin ucundaki “helke” tâbir edilen bir kovayı yukarı çekerek kullanılırdı veyâ devamlı kuyu kenarında duran ucunda ip bağlı bir kabın içeri atılıp, dolduktan sonra elle asılarak alınması sûretiyle istifâde edilirdi.Kasabanın suyu çok kireçli olduğundan, çamaşırda kullanılmak üzere kuyuların yan tarafında içine odun külü konmuş, “banma” diye isimlendirilen çok büyük bakır kazanlarda dinlendirilen yumuşamış su hazır bulundurulurdu. Hattâ bu sudan, yalnızca saç yıkamada kullanılmak üzere bir miktarı, çarşıdaki hamama gidildiği zaman birlikte götürülürdü.
İşte evlerin buzdolabı olarak kullandıkları vâsıta, o zamanlar, bu kuyulardı. İçine sarkıtılan pınar suyu dolu testi burada serinlerdi. Sepetlere konup kuyuya sallanan yiyecekler burada bozulmadan saklanabilirdi. Kavun, karpuz ve sâir meyveler uygun usûllerle kuyuya daldırılır ve yemek esnasında soğuk servis imkânı bulunurdu. Ramazanların yaza rastladığı vakitlerde her kuyu, istiâb haddinin üstünde dolardı. Yalnızca o evin değil, kuyusu olmayan konu–komşunun da yiyecekleri orada bekletilirdi.***
İlçenin yaylalarında ve yüksek dağlarında kışın yağan kar, çukurlara doldurup bastırılır ve üzerine saman sererek korunurdu. Yazın satılmak üzere bu kar, çullara sarılmış olarak, merkep sırtında kasabaya getirilirdi. Satın alınan kar bir şekilde muhafaza edilerek iftara yetiştiği takdirde hoşaf, ayran, şerbet gibi içeceklerin içine atılır; yaz sıcağının kavurduğu oruçlu sîneler bu şekilde serinletilirdi.
Sonraları bir buz imâlâthânesi ilçenin bütün soğutma ihtiyacını karşılar olmuştu. Ancak bunun kuruluş zamanlarını tam olarak hâtırlayamıyorum. İmâlâthâneden kalıp şeklinde çıkan buzlar, belli miktarlarda testere ile kesilerek satılırdı. Bunlar, ağzı kapalı kaplarda uzun süre erimeden kalabilirdi.
Buz imâlinden sonra kasabada dondurma imâli de yapılmaya başlamıştı. O dondurmada kullanılan bütün malzemelerin en tabiî hâlde olmalarından mıdır, yeni bir yiyeceğin farklılığından mıdır, çocukluğun verdiği lezzetten midir, bilmiyorum; tadını hâlâ unutamadığımı ifâde edeyim.
Medeniyetin mahsûlleri, yavaş yavaş tabiî olan besinlerin yerini almaya başlamıştı. İnsanlar süte, ayrana, hoşafa, çaya, kahveye doymuş; sun’î içeceklere meyletmişlerdi. İlk gazoz kahvelerde, dükkânlarda satılmaya başlamış; erkekler ve çocuklar eliyle evlere de girmeye başlamıştı. Halk, boyalı ve halkalı şeker, akîde, lokum, bisküvi derken çikolatanın varlığını da keşfetmişti. Ama, öyle hemen herkesin eline geçebilen bir nesne değildi. Yine de çocukların en imrendiği ve zengin–fakir demeden bütün çocukların sevdiği bir yiyecek mertebesine kurulmuştu.
Önce yakıtı ispirto olan, küçük ısıtma işlerinde kullanılan “ispirto ocağı” görülmeye başlandı. Bununla kahve yapılır, bebeklerin yiyeceği ısıtılırdı. Çok geçmeden gazyağlı “lüks” lambalarında olduğu gibi bir sistem ile çalışan, pompalı “gazocağı” evlerdeki maltızların, yer ocaklarının, kuzine tipi yerli imâl sac sobalarının yerini almaya başlamıştı. Bu güzel âlet ile yemekler daha çabuk pişiyor, hanımlar çalı çırpıya üfürmekten, is ve duman kokmaktan kurtuluyordu. Hele ramazanlarda bu mübârek îcâd ne büyük işe yarıyordu! Bilhassa sahûrda, geç bir zamanda bile kalkılsa, hamur işleri tavada birkaç dakîka zarfında kızarıyor, sofraya konabiliyordu.
Misâfirler için çay kaynatmak, kahve yapmak bu güzel ocakla artık çocuk oyuncağı olmuştu…24 Ağustos 2011: 11:21 #795684Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
22.08.2011
Yaz rehaveti
Yazlarını ilçe merkezinde geçirmek zorunda olanlar için en kötü hâdise, geceleri ortalığı istîlâ eden sivrisinekler idi. Kızılırmak kenarlarındaki ovada pirinç ekimi yapılırdı. Çeltik tarlaları su dolu tutulduğu için çok miktarda sivrisinek ürerdi. Bunlar geceleri insanları çok râhatsız ederdi. Üstelik, sıtma mikrobu aşıladıkları için tehlikeli idiler. Sineklerden sakınmak için, evlerin pencereleri önüne saksılar içinde, fesleğen denen reyhan bitkisi konurdu. Pek lüzumlu olmadıkça, pencereler açıkken ışık yakılmazdı. Geceleri râhat bir uyku için en gerekli malzeme cibinlik idi. Kasabanın içi hem ırmağın nemi, hem orta yerinde dönümlerce yer kaplayan cesîm kaya kütlesi sebebiyle sıcak olurdu. Cibinliğin içi sıcak, dışı sinek hücûmuna mârûz idi. Bağlar, 5-10 km. uzakta ve tepelerin eteklerinde olduğundan hayli serin ve sivrisineksiz idi. Halk, bu sıkıntılardan kurtulmak için o mesâfeyi yürüyüp her gün kasabaya gidip gelmeyi göze alırdı. Hani, buna da değerdi!Yaz ve Ramazan rehâveti ikindiden sonra halkın üzerine iyice çökerdi. Çarşıda işler, Cuma ve ilçenin pazarı olan gün hâriç, zâten pek durgun olurdu. Birkaç yabancı memurun dışında yabancı âile yoktu. Onlar da hem yaz sıcağından, hem Ramazan yorgunluğundan kurtulmak için izinlerini bu vakitlere denk getirirlerdi. Dolayısı ile yaz ikindilerinden sonra akşamı beklemeksizin işyerleri tâtil edilir ve serinlikte bağlara doğru yola koyulunurdu.
Sıcaktan, susuzluktan, açlıktan, sigarasızlıktan, orucun verdiği halsizlikten bitkin bir vaziyette bağına ulaşan erkekler iftara kadar bir köşede dinlenip kendilerine gelmeye çalışırlardı. Çocukların dikkatli olmaları gereken zamanlardan biri, belki en önemlisi bu sıralar idi. Çünkü, sabırlarını tüketmek üzere olan babalar, ağabeyler bu vakitlerde çok sinirli ve kırıcı olabilirlerdi.
Günün bütün yorgunluğu içilen ilk yudum suda, yenen ilk lokma yemekte, çekilen ilk nefes sigarada duman olur giderdi. Tiryâkilerin nefes alması ile çocuklar da râhat bir nefes alırlardı.
24 Ağustos 2011: 11:25 #795685Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
23.08.2011
Bağ evlerinde Ramazan (2)Bağlarda sahûru duyuracak davulcu bulunmazdı. Çünki kasabanın dört bir tarafında yayılmış çok geniş bir alandaki tepe eteklerinde, dere yataklarında, su kaynakları civarlarında yeşertilmiş olan bağların yayıldığı sâha pek genişti. Bunların bâzılarında kır kahvesi ve kır mescidi bulunsa da her mıntıka için böyle bir imkân yoktu.
Orada akşamın girişi, sahûrun başlangıç ve bitişi komşuların birbirini îkazıyla bilinirdi. Güneşin batışına göre ayarlanan ezânî saat henüz kullanılıyordu. Yaşlılar cep saatlerini, ilçede iseler akşam ezanı okunurken; bağlarda güneşin takrîbî batışına göre 12’ye ayarlarlar, bu başlangıca göre imsâkı, sabahı, ikindi ve yatsıyı çok kesin olmasa da hesaplayabilirlerdi.
Sofrada bekleyenler, güneş batar batmaz ya tüfek atarak, ya birbirine seslenerek iftarı bildiren hamiyetli hemşehriler sâyesinde ilk lokmalara ellerini uzatır ve oruçlarını açarlardı.Sahûra kalkmak ve niyet etmek için imsak sâati beklenmediğinden, orucu tehlikeye sokacak bir durum yoktu. İlçe merkezine göre daha kolay geçen bir ramazan, bağlarda yaşayan halkın tesellîsi idi. Buranın tek kötü tarafı, her yerde terâvih kılınma imkânı olmaması idi. Yine de imamlık yapacak kimsenin bulunması hâlinde, üç-beş komşu bir araya gelerek, cemâatle yatsı ve terâvihi edâ edilebilirdi. Böyle namazlara katılmayan küçükler, kasabada câmide yaptıkları yaramazlıkları buralarda icrâ edemezlerdi. Ancak, bağ hayâtı çocukları iyice yoracak çeşitlilikte oyun ve eğlenceye sâhip olduğundan, zâten onların yazın geç vakitlerde edâ edilen yatsıya yetişecek sabır ve tahammülleri kalmazdı. Erkenden bir köşeye kıvrılıp derin uykulara dalmış olurlardı.
Bağ evlerinde uykuya daha erken başlanır, dolayısı ile sahûra daha kolay kalkılırdı. Sahûrda yine hanımlara büyük yük düşerdi. Tâze olarak hazırlanması gerekli yiyecekler, evin önündeki toprak ocakta bağ çubuklarının ve çalı-çırpının tutuşturulması ile pişirilirdi. Bu sırada yer sofrası sekide hazırlanır, yavaş yavaş erkekler ve çocuklar uyandırılırdı. Ağaçların arasından yanıp sönen yıldızlar gibi, her evin gaz lambası ile aydınlanan sofralarının ışığı görülür, ses-sadâ gelmeyen evlerin halkını bağırarak uyandırmak için gayret gösterilir; yine bir sonuca erişilmezse uykulu çocuklardan biri komşuya gönderilirdi.
Böyle bir ulaklık çocukların korktuğu ve hoşlanmadığı vazîfe idi.25 Ağustos 2011: 11:38 #795697Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
25.08.2011“El-vedâ” nidâları
Câmilerde terâvih namazı sırasında okunan ilâhiler, Ramazan’ın on beşine kadar “merhabâ”; onbeşinden sonra ise “el-vedâ” nidâları ile dolu olurdu. Büyükler, işin kolaylaştığını ifâde mânâsında: “Artık yokuş aşağı inmeye başladı.” derlerdi. Gerçekten de yarıdan sonra Ramazan ayı çok hızlı geçerdi. Bu hızda, bayram hazırlıklarının heyecânı büyük rol oynardı.
Bir âilenin bütün giyecekleri, takım elbise ve kundura dışında, hep evde hanımlar tarafından üretilirdi. İç çamaşırları, pijama, kış için iki bez arasına pamuk döşenmiş “içlik”, patiskadan veyâ Amerikan bezi denilen ve daha ucuz olan bir çeşit bezden yapılırdı. Kız ve erkek çocukların her türlü giyeceği gibi önlük, yakalık, gömlek de ev işi idi. Yünden veya pamuktan örülmüş çorap, kollu ve kolsuz kazak, yelek, hırka elde örülürdü. Kadınların giyeceği entâri, şalvar ve diğer kıyâfetler bu işlere mahsus basma, pâzen, saten, ipekli ismi verilen muhtelif cinslerde kumaşlardan hep evlerde dikilirdi. Bayanlar evden çıktıkları zaman, yakın bir yer ve mahalle içi gezmelerde siyah-beyaz kareli bir bezden; sâir zamanlarda siyah ipekli kumaştan mâmûl çarşaf giyerlerdi. Bu kıyâfetin mahallî adı “bürük” idi. Hanımlar ve yetişkin kızlar tülbent ve yazma denen başörtülerini devamlı takarlardı.Hazır satılan kundura, ceket ve pantolonlar köylüler ve alt gelir grubu kimseler tarafından alınır; varlıklı kimseler bunları beğenmezlerdi. Erkek elbiseleri terzilerde ölçü, prova, son prova gibi merâsimlerle neredeyse bir ayı bulan bir sürede tamamlanırdı. Ayakkabı için yine kunduracıda ölçü vermek, uygun kalıp varsa, hayli vakit beklemek gerekirdi. Yaşlılar mesh ve lastik ayakkabı giyerlerdi. Yazın bile ayağında meshle dolaşanlar görülürdü. Bu, en kolay temin edilen bir ayakkabı çeşidi idi. Lastik ayakkabıların iyisi “cizlavet” marka idi. Çocuklar kışın lastik çizme, yazın pek de sağlam olmayan hazır pabuç giyerlerdi.
Yetişkin veya çocuk, erkeklerin yılın herhangi bir mevsiminde ayakkabı ve elbise alması âdet değildi. Ya Ramazan ya Kurban bayramlarına denk getirilerek temin edilen giyecekler, birkaç yıl giyilirdi. Elbiseler eskiyince ya fakîr tanıdıklara hediye edilir veyâ kumaşı iyi ise terzide tersine çevirilerek küçükler için yeniden dikilirdi ki bu işleme “tornistan” adı verilirdi. Tornistan bir elbise, ancak küçük cebin soldan sağa geçmiş olması sebebiyle anlaşılabilirdi. Ortaokul seviyesinden başlayıp bütün öğrenciler ve bütün erkeklerin başlarına şapka giymeleri bir mecbûriyet olup başı açık gezen kimseye de pek iyi gözle bakılmazdı.
Çocuklar için bayramlar dâima yeni bir elbise ve ayakkabı demekti. Hâli vakti yerinde olanlar daha Ramazan başında terzi ve kunduracılara siparişlerini verirlerdi. Parayı son zamanlarda temîn edenlerle veresiye iş gördürenler, ekseriyetle bayrama yakın vakitleri seçerlerdi. Ama, bu durumda ısmarlanan kıyafetin bayrama yetiştirilememesi tehlikesi de yok değildi.
Çoğunlukla yeni giyecekler bayram sabahı, namazı müteâkip sâhiplerine teslim edilebilirdi. Bu süre içinde yetişti – yetişmedi endîşesi hem sipâriş sâhibinde, hem esnafta noksan olmazdı.
Çocukların bayrama birkaç gün kala aldıkları yeni kıyafetlerini yatarken başuclarında, hattâ kunduralarını koyunlarında sakladıkları az görülen, duyulan olaylardan değildi.
27 Ağustos 2011: 12:19 #795738Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
26.08.2011Mübarek geceler
Kadîr gecelerinin kutlanması Ramazan içinde ayrı bir yer tutardı. Birkaç gün önceden, tam vakti bilinmeyen bu mübârek geceyi yakalamak için ibâdete ağırlık verenler bulunurdu. Ramazanın yirmi altısını yirmi yediye bağlayan gecesini kandîl kabul edenler çoğunlukta olduğundan, o akşamlar minâreler ışıklarla donatılır, halk sahûra kadar câmilerde kalmaya gayret ederdi.Kasabanın câmileri tek minâreli ve tek şerefeli idi. Mahya bilinse bile kurma imkânı olmadığı şüphesizdi. Sonraları elektrikle aydınlatılan kandîllerin, o günlerde nasıl yapıldığını, doğrusu hâtırlamıyorum. Fakat büyükler, “Bu gece kandil.” dediklerinde, mübârek gecelerde minârelerin bir müddet ışıkla donatıldığı aklımda kalmıştı.
Hayırların sevâbı daha fazla olduğu düşüncesiyle, parası hazır olanlar yıllık zekâtlarını ve Ramazanda dağıtılması gereken fıtır sadakasını bu gece dağıtmaya özen gösterirlerdi.
Kadîr gecesinde iftarda ve sahûrda daha zengin yemek çeşidi bulundurulurdu. Komşulara ve fakîr akrabalara bu yemeklerden gönderilirdi. Yakınlarını yemeğe dâvet etmek isteyenler, bu geceyi tercîh ederlerdi.
Câmilerde böyle gecelerde mevlüt okutulur, hatim bağışlanırdı. Bu merâsim sırasında da şeker, lokum, gülsuyu dağıtılırdı. Kadınlar bu gece câmilere gitmek için daha fazla titizlik gösterirler; başka zamanlara nisbeten daha fazla orada kalırlardı.
Çocuklar, dağıtılması kesin olan tatlı yiyecekleri almak için, uzayan bu ibâdet süresine rağmen, sabır gösterirlerdi.
27 Ağustos 2011: 12:25 #795739Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
27.08.2011Bayrama yakın günler
Bayrama yakın kasabada iktisâdî hayatta bir canlılık görülürdü. Ramazan orucunun insan hâlet-i rûhiyesinde meydana getirdiği mânevî inkişâfa bedel; maddî bakımdan daha çok satınalmak, mâlik olmak arzûsu artardı. Üç günlük bayram için neredeyse üç ay yetecek malzeme alınır; bütün kasaba bayrama misâfir olarak gelecekmiş gibi hazırlıklar yapılırdı.Dükkânlar, toptan alış–veriş yaptıkları, civârın en büyük ticâret merkezi olan Samsun’dan bayram için tâze mallar getirirlerdi. Tabiî ki, bunların arasında şekerden mâmûl ürünler en büyük yeri tutmakta idi. Ramazan bayramlarında bol miktarda şekerli gıda tüketilmesinden olacak, içtimâî hayâttan dînin izlerini silmek isteyen zihniyet bu bayrama, halka rağmen ısrarla “Şeker Bayramı” demeyi sürdürüyordu.
Kızılırmak üzerinde kurulu ve “kanara” denen kesim yerinde, başka zamanlar birkaç baş hayvan kesilirken, bayrama yakın hayli kesim yapılırdı. Sâir vakitlerde kasap dükkânında bulunamayan tâze et, bu sıralarda bolca arz-ı endâm ederdi.
Çarşıdan alınan malzemeler elbirliği ile taşınırken, çocuklar bayramda kavuşacakları bu fevkalâde lezzetler için şimdiden hayâller kurarlardı. Hâli vakti yerinde olan ve eşrâftan sayılan kişiler kendi erzâkını taşımaz; çarşıda bu gibi işleri ücret karşılığı gören şahıslar, sırtlarındaki küfeye doldurdukları malzemeleri evlere götürürlerdi. Gerek meraktan, gerek büyüklere vekâleten, evde tesellüm sırasında yine küçük yaramazlar bütün erzâkı teftîşten geçirmekten geri durmazlardı.
Alınan yiyecekler, daha önce çocukların eline geçip bayrama varmadan bitmesin diye, anahtarı dâimâ bilinmeyen bir yerde saklanan kiler odalarında muhâfaza edilirdi. Aksi takdirde, bayram günü ikrâm edilecek şekerin kalmadığını görmek işten bile değildi.Bayramın gelişi, yine en çok kadınları yorardı. Birkaç günde bozulmayacak baklava, sarığı burma gibi tatlılar daha önce; peynirli, kıymalı, sebzeli börekler arefe günü hazırlanırdı. Tepsiler de çocukların tecâvüzlerinden sakınmak için sıkı koruma altına alınırdı.
Çekirdek kahve bulunursa evde kavrulur, küçük el değirmenlerinde çekilirdi. Tâze çekilmiş kahvenin kokusu evlerden sokaklara yayılır; oruçlu burunlarda daha bir başka his uyandırırdı.28 Ağustos 2011: 03:22 #795773Anonim
ÇOCUKLUĞUMUN RAMAZANLARI
EKREM KILIÇ
28.08.2011Bayram günleri
Bayram namazından çıkanlar acele adımlarla kasabanın mezarlığına giderler, orada yatan âile fertlerini ziyâret ederler, rûhlarına hediye olarak Kur’ân’dan bildikleri sûrelerden bir miktarını okurlar, Fâtihalarla bağışlarlardı. Kadınlar bu ziyâreti, bayrama en yakın perşembe veyâ arefe günü ikindiden sonra yaparlardı.Mezarlıkta da fırsat bulanlar birbirinin bayramını tebrîk ederlerdi. Bayramda her tarafta âdetti: “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden” öpülürdü.
Eve gelindiğinde sofra hazırlanmış olurdu. Bayramda kahvaltı sofrası, diğer zamanlardaki gibi yalnızca sabah yemeği mânâsına değil, güçlendirilmiş bir öğle yemeği yerine hazırlanırdı. Bu sofra, gelen ziyâretçilerin de istifâdeleri için geç zamanlara kadar kaldırılmaz; öylece bekletilirdi.
Bayrama mahsûs neş’e ile yenen yemekten sonra eller yıkanınca bayramlaşma merâsimi başlardı. Evin en yaşlı erkeğinden başlayarak, herkes kendisinden büyük olanın elini öper; durumuna münâsip bir karşılıkla, yüzünden, başından, gözünden öpülerek mukàbele görürdü.
Çocukların heyecanla bekledikleri bayram harçlığı faslına sıra gelirdi. Âilenin büyükleri daha önce planladıkları şekilde, ceplerinden bahşişleri çıkarır, yaş ve yakınlık sınıflarına göre herbiri için ayrı ayrı hesaplanmış miktarları verirlerdi. Karşılıklı duâlar, teşekkürlerden sonra şeker ve gülsuyu veya kolonya ikramını müteâkip artık evde işleri kalmayan çocuklar, en yakın akrabâya, komşuya, tanıdığa gidip bayram ikramlarını kapmak için sokağa fırlarlardı.
İstisnâsız bütün çocuklar, bir gün öncesine göre daha güzel ve yeni kıyâfetlerini giyinmiş, durumlarına göre cepleri bozuk paralarla, şekerlemelerle dolu olarak, şen kuşlar gibi cıvıldaşarak, evden evde dolaşır dururlardı.Bu toplama işi biter bitmez, çarşıdaki bakkallara, câmiin karşısındaki eğlence yerine koşuşurlar; harçlıklarını eritmek için oyuncaklar alırlar, çeşitli eğlencelere katılırlardı. Bayramın ilk günü, geç vakitlere kadar, o mıntıkalarda neredeyse kasabanın bütün çocukları bir arada olurlardı. İkinci günü âile ile birlikte ziyâretlere çıkılacağından, ne yapılabilirse bu ilk gün yapmak gàyesiyle akşama kadar sokaklarda kalırlardı.
28 Ağustos 2011: 09:02 #795775Anonim
Allah razı olsun inş. Abim.selametle ve dua ile.saygılarımla………
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.