- Bu konu 36 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Mart 2012: 19:17 #803013
Anonim
süslenip hergün tekerrür eden resmî küşatta mü’minâne, şuurdarâne, şâkirâne,minnettarâne Padişah-ı Bîmisâlinin nazarına arz etmektir.
Hem hadsiz zîhayatların Hâlıklarına vâsıfâne tahiyyatlarını ve şâkirâne tesbihat hediyelerini anlamak, müşahede etmek ve şehadetle ilân etmektir.
Hem lisan-ı hal ve lisan-ı kàl ve lisan-ı ubudiyet ile Hayy-ı Kayyûmun mehâsin-i rubûbiyetiniizhar etmektir.
İşte bunlar gibi hayatın yüksek hukukları uzun zaman istemediği gibi, hayatı bin derece i’lâ eder ve dünyevî olan hukuk-u hayatiyeden yüz derece daha kıymettardır diye ilmelyakîn ile bildim ve dedim: Sübhânallah! İman ne kadar kıymettar ve hayattardır ki, hangi şeye girse canlandırır ve bir şûlesi böyle fâni hayatı, bâkiyâne hayatlandırır, üstündeki fenayı siler.
Üçüncü mesele
Hayatımın Hâlıkıma bakan fıtrî vazifelerine ve mânevî faidelerine baktım. Gördüm ki hayatım, hayatın Hâlıkına üç cihetle âyinedarlık ediyor:
Birinci vecih: Hayatım, acz ve zaafıyla ve fakr ve ihtiyacıyla Hâlık-ı hayatın kudret ve kuvvetine ve gınâ ve rahmetine âyinedarlık eder.
Evet, nasıl ki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri ve karanlığın mertebeleriyle ışık mertebeleri ve soğuğun mikyasıyla hararetin mizan dereceleri bilinir; öyle de, hayatımdakihadsiz acz ve fakr ile beraber hadsiz ihtiyaçlarımı izale ve hadsiz düşmanlarımı def etmeknoktasında Hâlıkımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim; sual ve dua ve iltica ve tezellül veubudiyet vazifesini anladım ve aldım.[TABLE]
[TR]
[TD]Hayy-ı Kayyûm: hayatı ezelî ve ebedî olup her canlıya hayat veren ve Kendi varlığı hiçbir sebebe bağlı olmayıp her şeyi ayakta tutan Allah[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı hayat: hayatı yoktan yaratan Allah[/TD]
[TD]Padişah-ı Bîmisal: eşsiz ve benzersiz olan Padişah, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]arz etmek: sunmak, ifade etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâkiyâne: devamlı ve kalıcı bir şekilde[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etmek: ortadan kaldırmak[/TD]
[TD]fakr: fakirlik, muhtaç olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fena: geçici olma[/TD]
[TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[TD]gınâ: zenginlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[TD]hukuk-u hayatiye: hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme[/TD]
[TD]ilticâ: sığınma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale: giderme[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lâ etmek: yüceltmek[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı ubudiyet: kulluk dili[/TD]
[TD]lisân-ı kàl: sözlü olarak ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin-i Rububiyet: Cenâb-ı Hakkın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnettârâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]mü’minâne: mü’min bir şekilde, iman ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]resmî küşat: açılış merasimi[/TD]
[TD]sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahiyyat: selamlar ve medhiyeler[/TD]
[TD]tekerrür etmek: tekrarlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
[TD]tezellül: alçalma, kendisini küçük görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[TD]vecih: yüz, yön, tarz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsıfâne: vasıfları dile getirerek[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şuurdarâne: şuurlu bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâkirâne: şükreder bir şekilde[/TD]
[TD]şûle: gür ışık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Mart 2012: 19:19 #803014Anonim
İkinci vecih: Hayatımdaki cüz’î ilim ve irade ve sem’ ve basar gibi mânâlarıyla Hâlıkımınküllî ve ihâtalı sıfatlarına ve şuûnâtına âyinedarlıktır.
Evet, ben kendi hayatımda ve şuurlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, söylemek, istemek gibi çok mânâlarıyla bildim ki, bu kâinatın şahsımdan büyüklüğü derecesinde daha büyük bir mikyasta Hâlıkımın muhit ilmini, iradesini, sem’ ve basar ve kudret ve hayat gibievsafını ve muhabbet ve gazap ve şefkat gibi şuûnâtını anladım; iman ederek tasdik ettim ve itiraf ederek bir mârifet yolunu daha buldum.
Üçüncü vecih: Hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlıktır.
Evet, ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu’cizâne eserler, nakışlar, san’atlar görmekle beraber, çok şefkatkârâne beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan Zât, ne kadar fevkalâde sehâvetli, merhametli, san’atkâr, lütufkâr, ne derece hârika iktidarlı—tâbirde hata olmasın—maharetli, hüşyar, işgüzar olduğunu iman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve tâzim ve tevhid ve tehlil gibifıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu bildim. Ve kâinatta enkıymettar mahlûk hayat olduğunun sebebini ve herşey hayata musahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı iman olduğunuilmelyakîn ile anladım.
Dördüncü mesele“Dünyadaki bu hayatımın hakiki lezzeti ve saadeti nedir?” diye, yine bu حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
1 âyetine
baktım. Gördüm ki:[NOT]Dipnot-1 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]basar: görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]cüz’î: bireysel, küçük, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[TD]evsâf: vasıflar, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü, minnet ve şükür[/TD]
[TD]hikmet: gaye, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[TD]hüşyar: uyanık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihâtalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
[TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işgüzar: becerikli, iş görür[/TD]
[TD]iştiyak: çok kuvvetli arzu ve istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütufkâr: iyilik ve bağışta bulunan[/TD]
[TD]maharetli: becerikli, hünerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahluk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]muhit: her şeyi kuşatan, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: emir altında boyun eğen[/TD]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mârifet: Allah’ı tanıma, bilme[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]san’atkâr: san’atçı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sehâvetli: cömert[/TD]
[TD]sem’: işitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleme[/TD]
[TD]tekbir: “Allah en büyüktür” mânâsında “Allahu Ekber” demek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
[TD]tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve imân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbir: ifade, yorum[/TD]
[TD]tâzim: Allah’ın sonsuz azamet ve büyüklüğünü dile getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yüz, yön[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[TD]şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış[/TD]
[TD]şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mart 2012: 19:22 #803015Anonim
Bu hayatımın en saf lezzeti ve en halis saadeti imandadır. Yani, beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-ı Rahîmin mahlûku ve masnuu ve memlûkü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olmasına ve Ona her vakit muhtaç bulunmasına ve O ise hem Rabbim, hem İlâhım, hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat’î imanım öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ve daimîbir lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez. Ve
1 اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim.
İşte hayatın hakikatine ve hukukuna ve vazifelerine ve mânevî lezzetine ait olan bu dört mesele gösterdiler ki, hayat, Zât-ı Bâki-i Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem bekà bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki,sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldım. Ve niyet ve tasavvur ve hayalce bütün hayatların ve zîhayatların namına حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
2 dedim.
ALTINCI MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE
Mufarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içindemüfarakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ilefıtratımdaki cemâlperestlik ve güzellik sevdası ve kemâlâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda, daimî ve tahribatçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi ve tefrik edici olan mevt veadem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli
[NOT]Dipnot-1 İmân nimeti için Allah’a hamdolsun.Dipnot-2 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Rabb-i Rahîm: her şeyin Rabbi olan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Bâki-i Hayy-ı Kayyûm: varlığının sonu olmayan, hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıkların ayakta durmaları, devam ve bekàları Kendine bağlı olan Zât; Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[TD]aşk-ı mecazî: mecazi aşk; varlıkların sırf dünyaya bakan yönlerine şiddetli sevgi besleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık, ölümsüzlük[/TD]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâlperest: güzelliğe düşkün olan[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: sürekli[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]fenâ: gelip geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[TD]galeyan etme: coşup taşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harâb-ı dünya: bütün dünyanın yıkılması; kıyâmet[/TD]
[TD]hassasiyet-i fevkalâde: olağanüstü duyarlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hengâm: ân, zaman[/TD]
[TD]hâdisât: hâdiseler, olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlis: samimi, saf, temiz[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı teselli: teselli kaynağı[/TD]
[TD]meftuniyet: düşkünlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memlûk: kul, köle[/TD]
[TD]mertebe-i nuriye-i hasbiye: “Hasbünâ”nın nurlu mertebesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[TD]mufarakat-ı umumiye: umumî ayrılıklar, genel göç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfarakat-ı hususiye: özel göç, kişisel ayrılıklar[/TD]
[TD]mütemâdî: sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermediyet: devamlı olma, süreklilik[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahribatçı: tahrip edenler, yıkıp bozanlar[/TD]
[TD]tasavvur: tasarlama, hayal etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teessür: üzüntü[/TD]
[TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiyegerde: terbiye edilmiş, yetiştirilmiş[/TD]
[TD]vâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: batış, kayboluş[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son[/TD]
[TD]âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mart 2012: 19:24 #803016Anonim
bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak.” Ben de, Sûre-i Nur’daki Âyet-i Nurun rasathanesine girip imanın dürbünüyle Âyet-i Hasbiyenin en uzak tabakalarına ve şuur-u imanî hurdebîni ile en ince esrarına baktım, gördüm:
Nasıl ki âyineler, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşitcemâlini ve o ziyanın elvân-ı seb’a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar. Ve teceddüt ve teharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar. Ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyasının ve elvân-ı seb’asının gizli güzelliklerini izhar ediyorlar. Aynen öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâlin cemâl-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edipcilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcudât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen mücerret ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve alâmetleri velem’aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleriyle Risale-i Nur’da tafsilen izah edilmiş. Burada o burhanlardan üç tanesine kısaca işaret edilecek.
Birinci Burhan
Nasıl ki işlenmiş bir eserin güzelliği, işlemesinin güzelliğine; ve işlemek güzelliği, ustalığın o san’attan gelen ünvanın güzelliğine; ve ustadaki san’atkârlık ünvanının güzelliği, o san’atkârın o san’ata ait sıfatının güzelliğine; ve sıfatının güzelliği, kàbiliyet ve istidadının güzelliğine; ve kàbiliyetinin güzelliği, zâtının ve hakikatinin güzelliğine derece-i bedahette gayet kat’î birsûrette delâlet ettiği gibi, aynen öyle de, bu kâinatın baştan başa bütün güzel mahlûklarında ve yapılışları güzel umum masnularındaki hüsün ve cemâl dahi, San’atkâr-ı Zülcelâldeki[TABLE]
[TR]
[TD]Cemîl-i Zülcelâl: heybet ve yücelik sahibi, güzelliği sonsuz olan Allah[/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]San’atkâr-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve görkem sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sûre-i Nur: Kur’ân-ı Kerimin 24. sûresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cemâl-i kudsî: mükemmel ve kusursuz güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i bedahet: apaçıklık derecesinde[/TD]
[TD]elvân-ı seb’a: yedi renk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esrar: sırlar, gizemler[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hurdebinî: mikroskobik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]inkisarat: kırılmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: yetenek, kàbiliyet[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak[/TD]
[TD]kat’î: şüphesiz, kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücerret: soyut[/TD]
[TD]münezzeh: kusur ve çirkinliklerden arınmış olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rasathâne: gök cisimlerinin hareket ve yerlerini tespit ve takip için kurulan gözlem evi[/TD]
[TD]san’atkârlık: sanatçılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: daimî, sürekli[/TD]
[TD]sûret: şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[TD]teceddüt: yenilenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelli etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]teharrük: hareketlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]Âyet-i Hasbiye: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir” anlamında Âl-i İmrân Sûresinin 173. âyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âyet-i Nur: Nur Sûresinin 35. âyeti[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma, aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Ezel ve Ebed: Ezel ve Ebed Güneşi; ezelden ebede bütün varlık âlemini aydınlatıp güzelleştiren Cenâb-ı Hak[/TD]
[TD]şuur-u imanî: imana dayalı olan şuur, bilinç[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mart 2012: 19:27 #803017Anonim
fiillerinin hüsün ve cemâline kat’î şehadet; ve ef’âlindeki hüsün ve cemâl ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsün ve cemâline şüphesiz delâlet; ve isimlerin hüsün ve cemâli ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsün ve cemâline kat’î şehadet; ve sıfatların hüsün vecemâli ise, sıfatların mebde’i olan şuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâline kat’î şehadet; veşuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâli ise, fâil ve müsemmâ ve mevsuf olan zâtının hüsün vecemâline ve mâhiyetinin kudsî kemâline ve hakikatının mukaddes güzelliğine bedahetderecede kat’î bir sûrette şehadet eder. Demek Sâni-i Zülcemâlin kendi Zât-ı Akdesine lâyık öyle hadsiz bir hüsn-ü cemâli var ki, bir gölgesi bütün mevcudâtı baştan başa güzelleştirmiş. Ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinatı serbeser güzelleştirmiş ve bütün daire-i mümkinatı hüsün ve cemâl lem’alarıyla tezyin edip ışıklandırmış.
Evet, işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimler müsemmâsız olması muhâl olduğu gibi, sıfatlar dahi mevsufsuz mümkün değildir. Madem bir san’atın ve eserin vücudu, bedahetle o eseri işleyenin fiiline delâlet; ve o fiilin vücûdu, fâilinin ve ünvanının ve eseri intaç eden sıfatın ve isminin vücutlarına delâlet eder. Elbette bir eserinkemâli ve cemâli dahi, fiilin kendine mahsus kemâl ve cemâline, o da ismin kendine münasip,muvafık güzelliğine, o dahi zâtın ve hakikatın—fakat zâta ve hakikata lâyık vemuvafık—kemâline ve cemâline ilmelyakîn ile ve bedahetle delâlet eder.
Aynen öyle de bu eserler perdesi altındaki faaliyet-i daime fâilsiz olması muhal olduğu gibi, bu masnuat üstünde cilveleri ve nakışları gözle görünen isimler dahi müsemmâsız hiçbir cihetle mümkün olmadığı ve müşahede derecesinde hissedilen kudret, irade gibi sıfatlar dahimevsufsuz olması muhâl olduğundan, şu kâinatta bütün eserler, mahlûklar, masnular hadsizvücutlarıyla, Hâlık ve Sâni ve Fâillerinin vücud-u ef’âline ve esmâsının vücûduna ve evsafınınvücuduna[TABLE]
[TR]
[TD]Fâil: bir fiili gerçekleştiren; her işi mükemmel şekilde yapan, fiil sahibi Allah[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Zât Allah[/TD]
[TD]bedahet: çok açık ve aşikar olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]daire-i mümkinat: yaratılan varlıkların hepsi, Allah’tan başka bütün varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma[/TD]
[TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]evsâf: sıfatlar, nitelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faaliyet-i daime: sürekli devam eden faaliyet[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hüsn-ü cemâl: her açıdan güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]ilmelyakîn: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etmek: sonuç vermek[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[TD]kudsî: kusursuz ve yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: temel nitelik, özellik[/TD]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde’: temel, kök, başlangıç[/TD]
[TD]menşe: kaynak, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mevsuf: bir sıfatla nitelenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: olması imkânsız[/TD]
[TD]mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[TD]münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsemmâ: bir ismi üzerinde taşıyan, ismin sahibi[/TD]
[TD]müşahede: görme, gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]serbeser: baştan başa[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin etmek: süslemek, donatmak[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u ef’âl: fiillerin varlığı[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât-ı zâtiye: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]10 Mart 2012: 19:28 #803018Anonim
ve şuûnât-ı zâtiyesinin vücuduna ve Zât-ı Akdesinin vücub-u vücuduna kat’î bir surette delâlet ettikleri gibi, o masnuatın umumunda görünen muhtelif kemâlât ve ayrı ayrı cemâller ve çeşit çeşit güzellikler, Sâni-i Zülcelâlde olan fiillerin ve isimlerin ve sıfatların ve şe’nlerin ve Zâtının kendilerine mahsus, münasip ve lâyık ve vâcibiyetine ve kudsiyetine muvafık olarakhadsiz kemâlâtlarına ve nihayetsiz cemâllerine ve ayrı ayrı ve umum kâinatın fevkınde güzelliklerine gayet sarih şehadet ve gayet kat’î delâlet ederler.
İkinci Burhan’ın beş noktası var:
Birinci nokta: Meşreplerinde, mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl-i hakikatın reisleri, zevk ve keşfe istinad ederek, icma ile, ittifak ile iman edip hükmediyorlar ki, bütün mevcudattaki hüsün ve cemâl, bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudda bulunan mukaddes hüsünve cemâlin gölgesi ve lemeâtı ve perdelerin arkasında cilvesidir.
İkinci nokta: Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar,fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat’î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtıcereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.
Üçüncü nokta: Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan veihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, hüsünvermek dahi hasenden ve güzelleştirmek güzelden ve cemâl vermek cemilden olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki,[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Zât Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah[/TD]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemil: güzel[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i şuaât: parıltıların güzelliği[/TD]
[TD]cereyan eden: akan (su)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i hakikat: varlıkların ve hâdiselerin ardındaki gizli gerçeklere ulaşan kişiler[/TD]
[TD]fenâ: gelip geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gınâ: zenginlik[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hasen: güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]icmâ: oy birliği, görüş birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler, olgunluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşif: manevî âlemlerde bazı olaylara ve hakikatlere ulaşma[/TD]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàfile: grup, topluluk[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lemeât: parıltılar[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: varlık[/TD]
[TD]meşrep: hareket tarzı, metod[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[TD]mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarih: açık[/TD]
[TD]sehavet: cömertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: daimî, sürekli[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[TD]tebeddül etmek: değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâcibiyet: varlığının zorunlu oluşu[/TD]
[TD]vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu ve var olmak için bir sebebe ihtiyacının olmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]vücut vermek: var etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât-ı zâtiye: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:49 #803020Anonim
bu mütemâdiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla âyinedarlık dilleriyle o güzelin cemâlini tavsif ve târif eder.
Dördüncü nokta: Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır; ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, canlanır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler kendi hakikatlerinin ve mânâlarının mânevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatleri ise, esmâ-i İlâhiyeden feyz alırlar ve onların birnevi gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risale-i Nur’da kat’î ispat edilmiştir.
Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin envâı ve çeşitleri, âlem-i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerret bir cemâlin esmâ vasıtasıyla cilveleri ve işaretleri ve emârâtlarıdır. Fakat nasıl ki, Vâcibü’l-Vücudun Zât-ı Akdesi, başkalara hiçbircihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onunkudsî cemâli, mümkinatın ve mahlûkatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha âlidir.
Evet, koca Cennet bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşahedesi ehl-i Cennete Cenneti unutturan bir cemâl-i sermedî, elbette nihayeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olmaz. Malûmdur ki, herşeyin hüsnü kendine göredir; hem binler tarzda bulunur ve nevilerinihtilafı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ, gözle hissedilen bir güzellik, kulakla hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akılla fehmedilen bir hüsn-ü aklî, ağızla zevk edilen bir hüsn-ü taambir olmadığı gibi; kalb, ruh ve sair zâhirî ve bâtınî duyguların istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilâfı gibi muhteliftir. Meselâ, imanın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve ruhun cemâli ve suretin cemâli ve şefkatin güzelliği ve adaletin güzelliği ve merhametin[TABLE]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtınî: iç yüzü[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i sermedî: sürekli devam eden güzellik[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]ehl-i Cennet: Cennet ehli, Cennetlikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emârât: belirtiler, işaretler[/TD]
[TD]envâ: türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmedilen: anlaşılan[/TD]
[TD]feyz: bolluk, bereket, lütuf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sonsuz[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü aklî: akıl yoluyla anlaşılan güzellik[/TD]
[TD]hüsn-ü taam: yemeğin güzelliği, lezzet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]ihtilâf: farklılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsan etmek: beğenmek, güzel bulmak[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kudsî: kusursuz ve yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[TD]mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış, kutsal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücerret: soyut[/TD]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan ve Allah’ın var etmesine bağlı olan varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]müşahede: gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazir: benzer, eş[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tavsif: bir sıfatla niteleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: yansımak, görünmek[/TD]
[TD]zahirî: açık, görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüce[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma, aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şebîh: benzer[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:50 #803021Anonim
hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi; Cemîl-i Zülcelâlin nihayet derecede güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.
Eğer Cemîl-i Zülcelâlin esmâsındaki hüsünlerin mevcudat âyinelerinde bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşa edecek bir geniş, hayalî gözle bak. Ve hem bil ki, rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb-ı Hakkın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe’nlerine işaret ederler.
İşte, başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde-i gaybdan gelenerzaklarına bak, Rahmâniyet-i İlâhiyenin cemâlini gör.
Hem bütün yavruların mu’cizâne iaşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sinelerinde asılmış tatlı, sâfi, âb-ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, rahîmiyet-i Rabbâniyenincâzibedar cemâlini gör.
Hem bütün kâinatı envâıyla beraber bir kitab-ı kebîr-i hikmet ve öyle bir kitap ki, her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırı bin bab, her babı binler küçük kitap hükmüne getiren hakîmiyet-i İlâhiyenin cemâl-i bîmisâline bak, gör.
Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyeninmuvazenelerini idame ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden vemütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cemîl-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, güzelliği sınırsız olan Allah[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]Rahmâniyet-i İlâhiye: Allah’ın merhamet ve şefkat edicilik vasfı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bab: bir kitabın bölümlerinden her biri[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i bîmisâl: benzersiz güzellik[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câzibedar: çekici[/TD]
[TD]ecrâm-ı ulviye ve süfliye: yerdeki ve gökteki büyük cisimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]hakk-ı hayat: yaşama hakkı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmiyet: Allah’ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak anlamlı ve yerli yerinde yaratması[/TD]
[TD]hakîmiyet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi belli bir amaç ve fayda doğrultusunda yerli yerinde yaratması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde olma[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihkak-ı hak: hak sahibine hakkını verme[/TD]
[TD]kitab-ı kebîr-i kâinat: büyük bir kitap olan kâinat, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: denge[/TD]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütecaviz: saldırgan, haddi aşan[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet derecede: sonsuz seviyede[/TD]
[TD]perde-i gayb: görünmeyen âlemleri gözümüzden gizleyen perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği[/TD]
[TD]rahîmiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde yansıyan şefkat ve merhamet ediciliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmiyet-i Rabbâniye: bütün varlıkları terbiye eden ve idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın herbir varlığa şefkat ve merhameti[/TD]
[TD]sine: göğüs, kalb[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâfî: duru, katıksız, temiz[/TD]
[TD]temâşâ etmek: bakmak, seyretmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenasüb: uygunluk[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]âb-ı kevser: Cennetteki Kevser havuzunun suyu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdiliyet: Allah’ın haklıyı haksızı ayırması, her hakkı yerine getirmesi, sonsuz adalet sahibi olması[/TD]
[TD]şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:52 #803022Anonim
Hem insanın geçmiş tarihçe-i hayatını buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hafızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı saniyesini çekirdeğinde yazmasına ve herzîhayatın muhafazasına lüzumu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak vehafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbâniyenin letafetli cemâlini gör.
Hem zemin sofrasında Kerîm-i Mutlak olan Rahmân-ı Rahîmin misafirlerine rahmettarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerîmiyet-i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hem Fettâh ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın sukatrelerinden açılan pek çok mânidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar simalarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet-i İlâhiyeninmu’cizatlı cemâlini gör.
İşte, bu mezkûr misallere kıyasen, Esmâ-i Hüsnânın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsîbir cemâli var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.
Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cenneti iman gözüyle görebilirsen bak, gör, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk olursun. Eğer dalâletinhadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûkolmakla beraber, bütün güzel mevcudatın mânen menfurları olursun.[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]Fettâh: herşeyi lâyık olduğu şekil ve suretlerde açan, fetihler ve açılımlar müyesser eden Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kerîm-i Mutlak: lütuf ve cömertliği sınırsız olan Allah[/TD]
[TD]Musavvir: her şeye kendine lâyık güzel şekil ve suretler veren Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah[/TD]
[TD]cazibedar: cazibeli, çekici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cemâl-i sermedî: sürekli devam eden güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i cemâl: güzelliğin görüntüsü[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i haşmet: heybet ve görkemin derecesi[/TD]
[TD]fettâhiyet: Allah’ı herşeyi lâyık olduğu şekil ve suretlerde açması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]habbe: dane, tohum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâfiziyet-i Rabbâniye: her bir varlığı terbiye ve idare eden Allah’ın her şeyi koruyup saklaması[/TD]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikram: bağış, ihsan[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerîmiyet-i Rabbâniye: her şeyi idare ve terbiye eden Allah’ın sonsuz ikram ve cömertliği[/TD]
[TD]kubh: çirkinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kusursuz ve yüce[/TD]
[TD]kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâfetli: güzel, hoş, şirin[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfur: nefret edilen[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
[TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
[TD]musavviriyet-i İlâhiye: Allah’ın her şeye kendine lâyık güzel şekil ve suretler vermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizatlı: mu’cizeler gösteren[/TD]
[TD]mânen: mânevî yönden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[TD]nev’: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]sima: görünüş, yüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taam: yemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarihçe-i hayat: hayat hikâyesi[/TD]
[TD]tarihçe-i hayat-ı saniye: ikinci hayatın tarihçesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlât: âletler, organlar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:53 #803023Anonim
Beşinci nokta: Nasıl ki yüzer hüner ve san’at ve kemâl ve cemâlleri bulunan bir zât, herbirhüner kendini teşhir etmek ve herbir güzel san’at kendini takdir ettirmek ve herbir kemâlkendini izhar etmek ve her bir cemâl kendini göstermek istemesi kaidesince, o zât dahi bütünhünerlerini ve san’atlarını ve kemâlâtını ve gizli güzelliklerini târif edecek, teşhir edecek, gösterecek olan bir harika sarayı yapmış. Her kim o mu’cizeli sarayı temâşâ etse, birden ustasının ve sahibinin hünerlerine ve mehâsinine ve kemâlâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle hercihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklitsiz muhterii olamaz. Belki onun mânevîhüsünleri ve kemâlleri bu sarayla tecessüm etmiş gibidir” hükmeder.
Aynen öyle de, bu kâinat denilen dünyadan, meşher-i acaip ve saray-ı muhteşeminhüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki, bu saray bir âyinedir; başkasının cemâlini ve kemâlini göstermek için böyle süslenmiş. Evet, madem busaray-ı âlemin başka emsâli yok ki güzellikleri ondan iktibas edip taklit edilsin. Elbette ve herhalde bunun ustası kendi zâtında ve esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinatondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifade etmek için bir kitap gibi yazılmış.
Üçüncü Burhan’ın üç nüktesi var.
Birinci nükte: Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında gayet güzel bir tafsil ve kuvvetlihüccetlerle beyan edilen bir hakikattır. Tafsilini ona havale ederek burada kısa bir işaretle ona bakacağız. Şöyle ki:Bu masnuata, hususan hayvanat ve nebatata bakıyoruz, görüyoruz ki, kast ve iradeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren daimî bir tezyin, bir süslemek ve tesadüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor.
Hem kendi san’atını beğendirmek ve nazar-ı dikkati celb etmek ve masnuunu ve seyircilerini memnun etmek için herşeyde öyle bir nazik san’at ve ince hikmet[TABLE]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etmek: kendine çekmek[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]emsâl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]haml: yüklenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havale etmek: yönlendirmek[/TD]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde olma niteliği[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: sağlam delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]hüner: beceri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]iktibas: alıntı yapma, kopyalama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intikal etmek: zihin yoluyla bir noktadan diğerine ulaşmak[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etmek: göstermek, ortaya çıkarmak[/TD]
[TD]kaide: prensip, kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler[/TD]
[TD]mevkıf: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşher-i acaip: şaşırtıcı şeylerin sergilendiği yer[/TD]
[TD]mucid: icad eden, yoktan var eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteri: icad eden, yeni bir şey meydana getiren[/TD]
[TD]mu’cizeli: mu’cize özelliği taşıyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saray-ı muhteşem: ihtişamlı, görkemli saray[/TD]
[TD]saray-ı âlem: bir sarayı andıran âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsil: ayrıntılı açıklama[/TD]
[TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etmek: onaylamak[/TD]
[TD]tecessüm etmek: cisim haline gelmek, maddi yapıya bürünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: gözlemlemek, seyretmek[/TD]
[TD]tezyin: süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:54 #803024Anonim
ve âlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedahet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuurlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san’atkârvar ki, herbir san’atıyla çok hünerlerini ve kemâlâtını teşhirle kendini sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ister.
Hem zîşuur mahlûkları minnettar ve mesrur ve kendine dost etmek için tesadüfe havâlesi imkân haricinde ve umulmadığı yerden leziz nimetlerin her çeşidini onlara ihsan ediyor.Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsas eden mânevî ve kerîmâne birmuamele, bir muarefe ve lisan-ı hal ile ve dostâne bir mükâleme ve dualarına rahîmâne birmukabele görünüyor.
Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramı ise, gayet esaslı bir irade-i şefkat ve gayetkuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i şefkat ve rahmetise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî-i Mutlakta bulunması elbette ve herhalde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mâhiyetinin muktezası vetebarüz etmek, hakikatinin şe’ni bulunan nihayet kemâlde bir cemâl-i bîmisâl ve ezelî bir hüsn‑ü lâyezâli ve sermedî bir güzellik vardır ki, o cemâl kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat suretine girmiş, sonra zîşuur âyinelerinde in’âm veihsan vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf, yani kendini tanıttırmak ve bildirmekkeyfiyetini takmış, sonra masnuatı ziynetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.
İkinci nükte: Nev-i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsizzâtlarda, gayet esaslı bir surette bulunan şedit bir aşk-ı lâhutî ve kuvvetli
[TABLE]
[TR]
[TD]Müstağni-yi Mutlak: hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, sınırsız zenginlik sahibi olan Allah[/TD]
[TD]arzu-yu merhamet: merhamet etme arzusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aşk-ı lâhutî: Cenâb-ı Hakka olan sevgi ve aşk[/TD]
[TD]bedahet derecesinde: çok açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cemâl-i bîmisâl: benzersiz güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüner: beceri[/TD]
[TD]hüsn-ü lâyezâli: sonu olmayan güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lûtuf[/TD]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikram: bağış, ihsan[/TD]
[TD]in’am: nimet verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade-i şefkat: şefkat göstermeyi dileme, isteme[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[TD]kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: durum, nitelik[/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: asıl özellik, nitelik[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]medh ü senâ: övme ve yüceltme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrur: sevinçli, mutlu[/TD]
[TD]muamele: davranış, uygulama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muarefe: karşılıklı görüşme, tanışma[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
[TD]perde-i gayb: görünmeyen âlemlerin önündeki perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkâr: sanatçı, her işini san’atlı bir şekilde yapan[/TD]
[TD]sermedî: daimî, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taarrüf: kendini tanıtma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahabbüb: kendini sevdirme[/TD]
[TD]tebarüz etmek: açık bir şekilde ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tertib: düzenleme[/TD]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergileme[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynetlendirmek: süslemek[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zînet: süs[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlî: yüce, yüksek[/TD]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[TD]şe’n: özellik, belirleyici nitelik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:56 #803025Anonim
bir muhabbet-i Rabbâniye, bilbedahe misilsiz bir cemâle işaret, belki şehadet eder.
Evet, böyle bir aşk öyle bir cemâle bakar, iktiza eder ve öyle bir muhabbet böyle bir hüsünister. Belki bütün mevcudatta lisan-ı hal ve lisan-ı kàl ile edilen umum hamd ve senâlar, oezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems-i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında, bütünkâinatta bulunan umum incizaplar, cezbeler, câzibeler, câzibedar hakikatler, ezelî ve ebedîbir hakikat-ı câzibedara işaretlerdir. Ve ecramı ve mevcudâtı Mevlevî-misâl pervane gibi raksve semaa kaldıran cezbedarâne harekât ve deveran, o hakikat-ı câzibedarın cemâl-i kudsîsininhükümdârâne tezahüratı karşısında âşıkane ve vazifedarâne bir mukabeledir.
Üçüncü nükte: Bütün ehl-i tahkikin icmâıyla, vücut hayr-ı mahzdır, nurdur. Adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler, tahlil neticesinde vücuttan neş’et ettiklerini ve bütün fenalıklar, şerler, musibetler, elemler, hattâ mâsiyetler ademe râci olduğunu ehl-i akıl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler.
Eğer desen: Madem bütün güzelliklerin menbaı vücuttur, vücutta küfür ve enâniyet-i nefsiyedahi var?
Elcevap: Küfür ise, hakaik-ı imaniyeyi inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enâniyetin vücudu ise, haksız temellük ve âyinedarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücut rengini ve suretini almış bir ademdir.
Madem bütün güzelliklerin menbaı vücuttur ve bütün çirkinliklerin mâdeni ademdir. Elbettevücudun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden[TABLE]
[TR]
[TD]Mevlevî-misâl: Mevlevîlik tarîkatına mensup olan ve Allah aşkıyla kendi etraflarında dönenler gibi[/TD]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: çok açık bir şekilde[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i kudsî: mükemmel ve kusursuz güzellik[/TD]
[TD]cezb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezbedârâne: kendinden geçerek[/TD]
[TD]câzibe: çekim gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câzibedar: çekici[/TD]
[TD]deveran: devirler, dolaşımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[TD]ecram: gök cisimleri, yıldızlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i akıl: akıl yoluyla meselelere yaklaşanlar[/TD]
[TD]ehl-i kalb: kalb yoluyla meselelere yaklaşanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği bütün detaylarına kadar araştıranlar[/TD]
[TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet-i nefsiye: nefsin kendini beğenmesi, bencilliği[/TD]
[TD]ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i imaniye: iman hakikatleri[/TD]
[TD]hakikat-ı cazibedar: çekici hakikat, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü ve şükür[/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret, saf iyilik[/TD]
[TD]hükümdârâne: hükmederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]incizap: bir şeyin çekiciliğine kapılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak etmek: birleşmek[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: inkârcılık[/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı kal: söz ile anlatım[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilsiz: benzersiz[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet-i Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’a duyulan sevgi[/TD]
[TD]muhakkak: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsiyet: günah, isyan[/TD]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefy: inkâr, red[/TD]
[TD]neş’et etmek: doğmak, kaynaklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
[TD]raks: oyun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]râci olmak: ait olmak, dönük olmak[/TD]
[TD]semaa kalkmak: Mevlevî dervişlerinin kollarını iki yana açıp dönmeleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senâ: övme ve yüceltme[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temellük: sahiplenme[/TD]
[TD]tezâhürât: görünmeler, belirmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vazifedarâne: vazifeli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: var olma[/TD]
[TD]zulmet: koyu karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyinedarlık: ayna olma, aynalık[/TD]
[TD]âşıkane: âşık gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Tebrizî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık yapmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer: kötülük, fenalık[/TD]
[TD]şerr-i mahz: sırf şerden ibaret, sırf kötülük[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 14:58 #803026Anonim
en uzağı vâcib bir vücud ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemâl ister, belki öyle bir cemâli ifade eder, belki öyle bir cemâl olur. Güneşe, ihatalı bir ziyanın lüzumu gibi Vâcibü’l-Vücud dahi sermedî bir cemâl istilzam eder; onunla ışık verir.
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ
1
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَأْنَا
2
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
3
İHTAR: Âyet-i Hasbiye-i Nuriyenin meratibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazıesbaba binaen şimdilik üç mertebe tehir edildi.
TENBİH: Risale-i Nur, Kur’ân’ın ve Kur’ân’dan çıkan burhanî bir tefsir olduğundan, Kur’ân’ın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekraratı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risale-i Nur, zevk ve şevkle dillerde usandırmayan, daima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasından, zaruri tekraratı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.
[NOT]
Dipnot-1
“Imân nimeti için Allah’a hamdolsun.”
Dipnot-2
“Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
Dipnot-3
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kelime-i Tevhid: “Allah’tan başka ilâh yoktur” anlamına gelen “Lâ ilâhe illallah” cümlesi.[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bab: bölüm[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhanî: delillere dayalı ispat yöntemini kullanan[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuz[/TD]
[TD]hikmetli: mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihatalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]maslahat: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meratib: mertebeler, dereceler[/TD]
[TD]mertebe: derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâlı söz, parça[/TD]
[TD]sermedî: daimî, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]tehir etmek: ertelemek, sonraya bırakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekrarat: tekrarlar[/TD]
[TD]tenbih: ikaz, uyarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâcib: varlığı zorunlu olan[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu, gerekli[/TD]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âyet-i Hasbiye-i Nuriye: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir” anlamında Âl-i İmrân Sûresinin 173. âyeti.[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 15:07 #803027Anonim
1
فِى مَرَاتِبِ [حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ] حاشية ١ HAŞİYE-1
وَهُوَ خَمْسَةُ نُكَتٍ
اَلنُّكْتَةُ اْلاُولىٰ:
فَهٰذَا الْكَلاَمُ دَوَاۤءٌ مُجَرَّبٌ لِمَرَضِ الْعَجْزِ الْبَشَرِىِّ وَسَقَمِ الْفَقْرِ اْلاِنْسَانِىِّ [حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ]؛ حاشية ٢ HAŞİYE-2
[NOT]Dipnot-1
BEŞİNCİ BAB
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Mertebelerine Dair HAŞİYE 1 Beş Nüktedir.
Birinci Nükte
Bu söz, insanlığın acizlik hastalığına ve insanın fakirlik illetine iyi gelen bir ilâçtır.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.HAŞİYE 2Haşiye-1
Ben on üç sene evvel yüksek bir yer olan Yûşa tepesinden dünyaya baktım, birbiri içindeki mevcudat tabakatına ve mehasinine herkes gibi meftun idim. Âdeta şedit bir muhabbetle alakadar idim. Halbuki, pek zahir bir surette fena ve zevalde yuvarlanmalarını aklen müşahade ettim. Dehşetli bir elem ve firak; belki hadsiz firaklardan gelen bir zulmet hissettim. Birden “Hasbünallahi ve ni’me’l-vekîl” ayeti otuz üç mertebesi ile imdadıma yetişti. Ben de gelecek tarzda remizli okurdum. Mağrip ve yatsı ortasında devam ettiğim yedi cümle-i mübarekenin herbirisi birer lem’a olarak Otuz Birinci Mektup’un Lemeât’ına girecekti. Beş cümlesi girdi, bu ikisi kalmıştı. Bunun için Dördüncü, Beşinci Lem’alar’ın yerleri açık kalmıştı. Biri, “Hasbünallahi ve ni’me’l-vekîl” diğeri, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm”in meratibine dair olacaktı. Bu iki mübarek kelamın meratibi ilimden ziyade fikir ve zikir olduğundan Beşinci Babolarak Arabî zikredildi.Haşiye-2
Bir zaman bu cümle-i mübarekenin çok envarını ve makamatını gördüm. Beni çok müthiş zulümattan ve vartalardan kurtardı. Ben oahval ve makamata işaret için gayet muhtasar birer fıkra, bazan birer kelimesiyle kendi tahatturum için işaretler koymuştum. O baştaki fıkra ise herkes gibi benim de bir mahbubum olan koca dünyanın zevalini ve fenasını ve içindeki zihayatın ölmesini düşündüğümden çok elim ve derin dertlerime merhem olarak حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ buldum. Baştaki cümleler bu sırra göre gidiyor.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[TD]Hasbünallahi ve ni’me’l-vekîl: Allah bize yeter; O ne güzel vekildir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yûşa tepesi: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâkadar: ilgili[/TD]
[TD]bab: kısım, bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cümle-i mübareke: bereketli, hayırlı cümle[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[TD]elim: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envar: nurlar[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fena: gelip geçicilik[/TD]
[TD]fikir ve zikir: Allah’ı tefekkür etme ve anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sonsuz[/TD]
[TD]hâşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbub: sevgili[/TD]
[TD]makamat: makamlar, dereceler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağrip: akşam[/TD]
[TD]meftun: düşkün, tutkun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehasin: güzellikler[/TD]
[TD]meratib: mertebeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa[/TD]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müthiş: dehşet veren, korkutan[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remizli: işaretli[/TD]
[TD]surette: şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat: tabakalar, dereceler[/TD]
[TD]tahattur: hatırlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varta: tehlike[/TD]
[TD]zahir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: kaybolma, geçip gitme[/TD]
[TD]zihayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikredilmek: belirtilmek, anlatılmak[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: çok şiddetli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]11 Mart 2012: 15:08 #803028Anonim
ِذْ هُوَ الْمُوجِدُ الْمَوْجُودُ الْبَاقِى فَلاَ بَأْسَ بِزَوَالِ الْمَوْجُودَاتِ لِدَوَامِ الْوُجُودِ الْمَحْبُوبِ بِبَقَآءِ مُوجِدِهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ.وَهُوَ الصَّانِعُ الْفَاطِرَ الْبَاقِى فَلاَحُزْنَ عَلٰى زَوَالِ الْمَصْنُوعِ لِبَقآءِ مَدَارِ الْمَحَبَّةِ فِى صَانِعِهِ.وَهُوَ الْمَلِكُ الْمَالِكُ الْبَاقِى فَلاَ تَأَسُّفَ عَلٰى زَوَالِ الْمُلْكِ الْمُتَجَدِّدِ فِى زَوَالٍ وَذَهَابٍ.وَهُوَ الشَّاهِدُ الْعَالِمُ الْبَاقِى فَلاَ تَحَسُّرَ عَلٰى غَيْبُوبَةِ الْمَحْبُوبَاتِ مِنَ الدُّنْيَا لِبَقَآئِهَا فِى دَآئِرَةِ عِلْمِ شَاهِدِهَا وَفِى نَظَرِهِ. وَهُوَ الصَّاحِبُ الْفَاطِرُ الْبَاقِى فَلاَ كَدَرَ عَلٰى زَوَالِ الْمُسْتَحْسَنَاتِ لِدَوَامِ مَنْشَأِ مَحَاسِنِهَا فِى اَسْمَآءِ فَاطِرِهَا.وَهُوَ الْوَارِثُ الْبَاعِثُ الْبَاقِى فَلاَ تَلَهُّفَ عَلٰى فِرَاقِ اْلاَحْبَابِ لِبَقآءِ مَنْ يَرِثُهُمْ وَيَبْعَثُهُمْ.وَهُوَ الْجَمِيلُ الْجَلِيلُ الْبَاقِى فَلاَ تَحَزُّنَ عَلٰى زَوَالِ الْجَمِيلاَتِ الْلاَّتِى هُنَّ مَرَايَا لِلاَسْمَآءِ الْجَمِيلاَتِ لِبَقَآءِ اْلاَسْمَآءِ بِجَمَالِهَا بَعْدَ زَوَالِ الْمَرَايَا.وَهُوَ الْمَعْبُودُ الْمَحْبُوبُ الْبَاقِى فَلاَ تَأَلُّمَ مِنْ زَوَالِ الْمَحْبُوبَاتِ الْمَجَازِيَّةِ لِبَقَآءِ الْمَحْبُوبِ الْحَقِيقِىِّ.وَهُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْوَدُودُ الرَّؤُوفُ الْبَاقِى فَلاَ غَمَّ وَلاَمَأْيُوسِيَّةَ وَلاَ اَهَمِّيَّةَ مِنْ زَوَالِ الْمُنْعِمِينَ الْمُشْفِقِينَ الظَّاهِرِينَ لِبَقآءِ مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ وَشَفَقَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ.
1
[NOT]Dipnot-1
O varlıkları icad eden Mûcid, varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, varlıkların geçip gitmelerinde bir beis yoktur. Çünkü varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-Vücudun bekàsıyla o sevgilinin varlığı da devam ediyor.
O herşeyi san’atla yapan Sâni, herşeyi benzersiz ve yoktan var eden Fâtır ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, san’at eserlerinin geçip gitmeleri üzüntüyü gerektirecek bir hal değildir. Çünkü muhabbet kaynağı olan, onların San’atkârının isim ve sıfatları bâkîdir.
O herşeyin mülkü tamamen kendisine ait Melik, herşeyin sahibi Mâlik ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, mülkün zevâl ve gidiş gelişlerle yenilenmesinde esef duyulacak bir hal yoktur. O bütün âlemleri ve hâdiseleri her an görüp gözeten Şâhid ve herşeyi bilen Âlim ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, sevilen şeylerin dünyadan kaybolup gitmeleri üzüntüye sebebiyet vermez. Çünkü o sevgililerin varlığı, Ezelî Şahid’in ilim dairesinde ve nazarında bekà bulmaktadır.
O herşeye Sahib, herşeyi yaratan Fâtır ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, güzel şeylerin geçip gitmesi keder vermez. Çünkü onların güzelliklerinin kaynağı olan Yaratıcılarının isimleri bâkîdirler.
O bütün mülk ve servetin ezelî ve ebedî sahibi olan Vâris, bütün ölüleri haşirde tek bir emirle diriltip huzurunda toplayan Bâis ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, ahbâbın ayrılıklarından âh ü vâh etmek gerekmez. Çünkü bütün onlar kendisine dönen ve onları tekrar diriltecek olan Zât Bâkîdir.
O sıfatlarının ve isimlerinin tecellisinde güzelliğin sonsuz mertebeleri bulunan ve kâinattaki bütün güzelliklerin kaynağı olan Cemîl, sonsuz haşmet ve yüceliğine lâyık sıfatları olan ve haşmetini varlıklar üzerinde gösteren Celîl ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, güzel şeylerin zevâliyle mahzun olmak gerekmez. Çünkü o güzeller, güzel olan İlâhî isimlerin aynalarıdırlar; İsimler ise, aynaların zevâlinden sonra, kendi güzellikleriyle beraber bâkîdir.
O Kendisine ibadet eden bütün varlıkların tek ilâhı olan Mâbud, Kendisini seven âşıkların tek sevgilisi olan ve kâinattan sonsuz sevgiyle sevilen Mahbub ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, mecazî sevgililerin geçip gitmesinden elem çekilmez. Çünkü hakiki sevgili olan Mahbub bâkîdir.
O rahmeti bütün varlıkları kuşatan Rahmân, her bir varlık üzerinde hususi rahmet tecellisi olan Rahîm, yarattığı varlıkları çok seven ve onlara da Kendisini her vesileyle sevdiren Vedûd ve her bir canlıya hususî şefkat ve ihsanı olan ve onlar üzerinde iltifatının incelikleri görünen Raûf ve varlığı sonsuza kadar devam eden Bâkî olduğundan, zâhirî nimet verici ve şefkat edicilerin geçip gitmelerinin ehemmiyeti yoktur; onlar için gam çekilmez ve ye’se düşülmez. Çünkü rahmet ve şefkati herşeyi kaplayan Zât bâkîdir.[/NOT]
-
YazarYazılar
- ‘Dördüncü Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.