• Bu konu 30 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 32)
  • Yazar
    Yazılar
  • #786767
    Anonim

      Mestler Üzerine Mesh Verilmesi


      151- Ayağa giyilen ve “Mest” adı verilen mest hükmündeki şeyler üzerine, abdest alınırken meshedilmesi caizdir. Bu, İslam dininin gösterdiği bir kolaylıktır. Bu meshden maksad, mestlerin üzerine ayakların uclarından başlayıp aşık kemiklerini aşmak üzeri inciklere doğru ıslak olan el parmaklarını sürmektir.

      152- Ayaklara meshetmenin farz mikdarı, giyilen her iki mestin ön ve üst tarafından el parmaklarının en küçüğü itibarı ile üç parmaklık yerin meshedilmesidir. Bu kadarlık bir yerin meshedilmesi ile farz yerine getirilmiş olur.

      (Malikîlere göre, mestlerin bütünü üzerine mesh yapılması gerekir. Bu mikdarın azına mesh yeterli değildir. Hanbelîlere göre, mestlerin üstünün çoğuna meshedilmesi kafidir. Şafiîlerde ise, mestlerin üstüne bir parmak kadar mesh yapılması yeterlidir.)
      153- Mestlerin altına mesh yapılmaz. Mestler üzerine mesh yapılırken ıslak olan el parmaklarının açık olması, meshin el parmakları ile yapılması, ayak parmaklarının ucundan başlayarak yukarıya doğru yapılması, sünnete uygun olan meshdir. Yoksa, mestin üzerine su dökmek, mesti sünger gibi bir şeyle ıslatmak, enine olarak mestin üzerine meshetmek veya meshe mestin goncundan başlamak yeter. Ancak böyle yapmak sünnete aykırıdır.

      154- Ayakları topukları ile beraber örten çizmeler, potinler, kendileri ile üç mil kadar yürünebilecek kuvvetli ve kalın çoraplar, konçlu aba terlikler de mest hükmündedir. Bunların üzerine de mesh yapılabilir.


      Meshin Cevazındaki Şartlar

      155- Bir meshin caiz olabilmesi için yedi şart gereklidir:

      1) Mestler, abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmelidir. Bir özürden dolayı ayağa veya ayağın sargısına meshedilmesi de yıkama hükmündedir. Onun için böyle bir meshden sonra giyilen mestler üzerine mesh yapılabilir.

      2) Mestler, topuklar dahil, ayakların her tarafını örtmüş olmalıdır. Topuklardan kısa olan mestler ve benzeri ayakkabılar üzerine mesh yapılmaz.

      3) Ayağa giyilen mestler üzerine en az üç mil yol yürüyebilmelidir. Bir mil dinimizde dört bin arşındır. Bir arşın da yirmi dört parmaktır.

      4) Giyilen mestlerin topuklarından aşağı kısımlarında, ayağın küçük parmağı ölçüsü ile, üç parmak delik, sökük ve yırtık bulunmamalıdır. Şu kadar var ki, böyle bir noksan, ayak parmaklarının uclarına rastlarsa, mikdara değil, sayıya bakılır: Üç parmak görünmedikçe, yırtık zarar vermez. Yine mestlerde üç parmak kadar sökük bulunduğu halde, mestlerin sağlamlığından dolayı yürürken bu sökük açılıp parmaklar gözükmezse, yine meshe engel olmaz. Bir mestte bulunan ayrı ayrı yırtıklar toplanır; fakat iki mestteki yırtıklar toplanmaz. Bunun için bir mestte iki ve diğer mestte bir veya iki parmak mikdarı yırtık bulunursa mesh yapmaya engel olmaz.

      (Malikîlere göre, bir ayağın en az üçte biri görülecek kadar bir mestte yırtık yoksa meshi bozmaz. Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre, ayakta yıkanması farz olan mikdar, mestlerdeki bir yırtıktan görülecek olsa, mesh bozulmuş olur. O yıkanması farz olan mikdar, çorap veya başka bir şeyle örtülmüş olsa bile hüküm değişmez.)

      5) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.

      6) Mestler, dışarıdan aldıkları suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak bir halde olmamalıdır.

      7) Her ayağın ön tarafından en az küçük el parmağı kadar bir yer mevcut bulunmalıdır.

      Bu itibarla, bir veya iki ayağının ön tarafı bulunmayan kimse mestlerine mesh yapamaz. Ökçe taraflarının bulunması yeterli değildir. Çünkü bir ayağı yıkamakla diğerine mesh bir arada toplanamaz. Fakat bir ayağı tamamen mevcut bulunmayan kimse, diğer ayağına giydiği mest üzerine mesh yapabilir. Çünkü mesh ile yıkama bir arada toplanmamıştır.


      Mesh Müddeti

      156- Meshin müddeti, ikamet halinde olan (yolcu hükmünde bulunmayan) kimse için birgün bir gece, yani yirmi dört saattir. En az on sekiz saat (üç günlük) bir mesafeye gitmek üzere yola çıkan bir misafir (yolcu) için ise, üç gün (yetmiş iki saat) geçerlidir. Bu müddetin başlangıcı, mestler giyildikten sonra ilk abdestin bozulma zamanından itibarendir. Örnek verilirse, bir kimse abdestini tamamladıktan sonra o taharet üzerine mestlerini giyse de, beş saat sonra ondan abdesti bozucu bir hal meydana gelse, bu beşinci saatten itibaren meshin müddeti mukim için yirmi dört saat ve misafir için yetmiş iki saat devam eder. Mestleri giyiş zamanına bakılmaz.

      157- İkamet halinde iken yolculuğa çıkan kimse, misafirin müddeti üzere hareket eder, o zamanı doldurur. Aksine olarak misafir olan kimse, bir gün ve bir gece (yirmi dört saat) meshettikten sonra mukim olsa, mesh müddeti bitmiş olur. Artık ayaklarını yıkaması gerekir.

      158- Mestlerine mesh yaparak abdestli bulunan kimse, mestlerini ayaklarından çıkannca, yalnız ayaklarını yıkaması gerekir, abdestini tamamen tazelemesi gerekmez. Ayaklarını yıkamak suretiyle abdest alıp mestlerini giymiş olan bir kimse, daha bu abdesti bozulmadan herhangi bir sebeble mestlerini ayaklarından çıkarsa, abdesti bozulmuş olmayacağı için ayaklarını tekrar yıkaması gerekmez.
      (Malikîlere göre, mest için bir zaman yoktur. Guslü gerektiren bir durum olmadıkça, mestler üzerine daima mesh yapılabilir. Ancak cuma namazını kılacak kimseler için, her cuma günü mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkamaları mendubdur. Şafiî ve Hanbelîlere göre, mubah (haram işleme niyeti bulunmayan) bir seferdeki yolcu için mesh müddeti üç gün, üç gece (yetmiş iki saat)’dir. Günah işlemek için yola çıkıldığı takdirde bu müddet yirmi dört saattir.


      Sargı Üzerine Mesh

      159- Kırılan veya yarası bulunan bir uzvu (organı) yıkamak zarar verince, kırık üzerindeki tahtaya veya yara üzerindeki sargıya, hem abdest ve hem de gusül için bir kez meshedilir. Bu mesh de zarar verirse, terk edilir.

      160- Elde, tırnakta ve diğer uzuvlarda bulunan herhangi bir yara üzerine konulmuş sakız, pamuk gibi şeylerin veya ilaçların üzerine de zaruret halinde bir kere mesh yapılır. Bunlara sıcak su zarar vermiyorsa, mesh yeterli olmaz, yıkamak gerekir. Yapılacak meshin bütün sargıyı kaplaması gerekmez; çoğunluğunu meshetmek kafi gelir.

      161- Sargıyı çözmek zarar veriyorsa, özürlü yerin etrafını sargı altından yıkamak gerekmez. Bunlardan açık bulunan yerleri meshetmek yeterlidir.

      162- Böyle bir sargı üzerine yapılan mesh için belli bir müddet yoktur. Özür devam ettiği müddetçe sargı üzerine mesh yapılır. Bu sargının taharet hali üzere (abdestli olarak) sarılmış olması da şart değildir.

      163- Bir sargı üzerine mesh yapıldıktan sonra sargı değiştirilirse, tekrar mesh gerekmez. Yine bir sargıya mesh yapıldıktan sonra, onun üzerine başka bir sargı daha sarılmış olsa, yeniden bir mesh daha yapılmaz. Henüz özür kalkmadan sargı açılsa, mesh bozulmuş olmaz.

      164- Bir özürden dolayı iki ayaktan biri üzerine mesh yapılınca, diğerini yıkamak gerekir. Çünkü bu mesh de yıkamak hükmündedir.

      165- Özür tamamen kalkınca, mesh bozulmuş olur, artık sargı üzerine mesh yapılmaz. Yerinin yıkanması gerekir.


      Meshi Bozan Şeyler

      166- Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Onun için müddet henüz bitmemiş ise, yeniden alınacak abdestte mestlere veya sargılara da yeniden mesh verilir. Aşağıda yazılı hallerden dolayı da mesh bozulur:

      1) Üzerine meshedilmiş olan mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması. Bu durumda eğer abdest mevcut ise, yalnız ayakları yıkamak kafidir. Yeniden tam bir abdest almak gerekmez. Bir mestin goncuna kadar, ayağın çok kısmımın çıkmış olması da, tamamen çıkması hükmündedir.

      2) Mesh müddetinin sona ermesi. Bu halde henüz abdest devam ediyorsa, yalnız ayakları yıkamak yeterlidir. Yeniden tam bir abdest almaya gerek yoktur. Bununla beraber mesh müddeti son bulsa bile ayakları çıkarıp yıkamanın soğuktan donmaya sebebiyet vereceğinden korkulursa, yine meshe devam edilir.

      #786768
      Anonim

        ŞAFİİ FIKHINA GÖRE MEST KONUSU

        Mest´in Tarifi

        Mest deriden yapılan, topukları örten bir ayakkabıdır.

        Mestler Üzerine Meshetmenin Hükmü

        Mestler üzerine meshetmek bir ruhsattır. Erkekler ve kadınlar için her durumda; yazın, kışın, seferde, hazerde, hastalıkta, sağlıkta mestler üze­rine meshetmek caizdir. Mestler üzerine meshetmek, abdestte yıkanan ayakların yerine geçer. Mestler üzerine meshetmenin caiz olduğunun delili, Hz. Peygamber´in böyle yapmış olmasıdır. Cerir b. Abdullah el-Bücelî şöyle rivayet ediyor: ´Hz. Peygamber´i, küçük abdestten sonra ab-dest alıp mestleri üzerine meshederken gördüm´.[1]

        Mestler Üzerine Meshetmenin Şartları

        Mestler üzerine meshetmenin caiz olması için beş şartın olması gere­kir:

        1. Mestlerin, abdest alındıktan sonra giyilmesi gerekir.

        Mugire b. Şube şöyle anlatıyor: Bir seferde Hz. Peygamberle bera­berdim. I-Iz. Peygamber abdest almak istediğinde mestlerini çıkarmaya davrandım. Fakat Hz. Peygamber şöyle dedi:

        Bırak onları! Ben ayaklarım temizken (abdestli iken) onları giydim. “… Daha sonra da Hz. Peygamber mestleri üzerine mesnetti”[2]

        2. Mestler, ayakların yıkanması farz olan yerlerini kapatmalıdır. Çünkü yıkanması farz olan yerleri kapatmadıkça onlara mest denmez.

        3. Yukarısından hariç, içine su girmeyecek kadar sağlam olmalıdır.

        4. Mestler, mukim için 24 saatlik bir yürüyüşe, yolcu için ise 72 saat­lik bir yürüşe dayanacak kadar sağlam olmalıdır.

        5. Mestler temiz olmalıdır. Tabaklanmış deriden yapılan mestlere meshetmek caizdir. Murdar olan hayvanın derisinin tabaklanmakla temiz olacağı hükmü yukarıda geçmişti.

        Mest Üzerine Mesh´in Süresi

        Mest üzerine mesh´in müddeti, mukim için bir gün bir gece, seferi için ise üç gün üç gecedir.

        Şureyh b. Hâni şöyle rivayet ediyor: “Hz. Aişe´ye giderek mestler üzerine meshetmeyi sordum, Hz. Aişe bana ´Ali´ye git, bu hususu o benden daha iyi bilir. Çünkü o, Hz. Peygamber ile beraber daha çok sefere çıkmıştır´ dedi. Hz. Ali´ye sorduğumda şöyle dedi:

        Rasûlullah, seferî için üç gün üç gece, mukim için ise bir gün bir gece vakit tayin etti.[3]

        Kim mukim iken mestlerine meshedip sefere çıkarsa bir gün bir gece meshetmeye devam edebilir. Kim seferde iken mesheder ve sonra mukim olursa, mukim bir kimse gibi bir gün bir gece meshedebilir. Çünkü asıl olan ikâmet halidir. Mesh ise ruhsattır. Ruhsatın en kuvvetlisi hangisi ise ona uymak gerekir.

        Mesh´in Süresinin Başlama Zamanı

        Meshin süresi abdest tamamen alındıktan ve mestler giyildikten sonra abdestin bozulduğu andan başlar. Kişi sabah namazı için abdest alıp mestlerini giydiğinde ve sonra güneşin doğuş anında abdesti bo­zulduğunda süre başlamış olur ve mukim için ertesi gün güneşin doğuşuna kadar bu devam eder.

        Mesh´in Keyfiyeti

        Farz olan, az bir yer olsa dahi mestler üzerine meshetmektir.[4] Parmaklan açarak mestin hem üstünü, hem de altını meshetmek sün-net´tir.. Bu, sağ elin parmaklan açılarak sağ ayağın parmakları üzerine, sol

        Mestler Üzerine Meshetmek

        Elin parmakları açılarak sol ayağın topuk altına konularak ve sağ el ar­kaya, sol el öne doğru götürülerek yapılır.

        Mesh´i Bozan Şeyler

        Mesh´i üç şey bozar:

        1. Mestlerden birinin veya ikisinin çıkarılması, mestlerden birinin veya ikisinin kendiliğinden ayaktan çıkması.

        2. Mesh müddetinin sona ermesi. Mesh müddeti bittiği zaman, mest üzerindeki mesh bozulur. Eğer kişi abdestli ise mestleri çıkarıp ayaklarını yıkar ve tekrar mestleri giyebilir. Eğer abdestsiz ise abdest alır, isterse mestleri tekrar giyebilir.

        3. Guslü gerektiren bir durum olursa, bu, meshi bozar. Bu durumda mestler çıkarılmalı, sonra kişi yıkanmalı ve sonra mestler giyilmelidir. Çünkü mestler üzerindeki mesh, abdestte ayakların yıkanmasının karşılığıdır. Bu nedenle guslederken mestleri çıkarmak gerekir.

        Saffan b. Assal şöyle rivayet ediyor:

        Yolculukta olduğumuz zaman Hz. Peygamber bize, mestlerimize üç gün meshetmeye izin veriyordu. Üç gün boyunca -cünüp olduğumuz zamanlar müstesna- ne küçük, ne büyük abdest yapar­ken ve ne de uyurken mestlerimizi çıkarıyorduk.[5]

        Çünkü cünüplük bedenin tümünü yıkamayı gerektiren bir durumdur. Nitekim bu husus ileride gelecektir.

        Cebair ve Asaib

        Cebair kelimesi cebire kelimesinin çoğuludur. Cebire, yaralı bir azanın üzerine sarılan sargı bezi veya bu azanın üzerine konan ilaç de­mektir.

        Asaib kelimesi esabe kelimesinin çoğulu olup, yara üzerine, iyileşinceye kadar onu kirden ve pislikten koruması için sarılan sargıdır, islâm kolaylık dini olduğundan ötürü hayatın bu yönlerini de gözetmiş; ibadetleri eda etmekle, insanın selametini korumak arasında uygunluk meydana getirecek hükümler koymuştur.

        Cebair ve Asaib´in Hükümleri

        Bir yeri yaralanan veya kırılan insan, yara ve kırığı bazen sarmak zo­runda kalır, bazen de kalmaz. Eğer sarmak durumunda kalırsa üç şeyi yapması gerekir:

        1. Yaralanan veya kırılan azanın sağlam olan kısmını yıkamalıdır.

        2. Cebire veya esabe´nin üzerini meshetmelidir.

        3. Yaralanan veya kırılan azanın yıkama sırası geldiğinde, abdest ye­rine teyemmüm almalıdır.

        Eğer yarayı veya kırığı sarmaya gerek yoksa, yıkama imkânı da bu­lunmuyorsa, sağlam olan yeri yıkamak, yaralı olan yeri de teyemmüm etmek vacibdir. Abdesti bozulmasa bile kişi her namaz kılacağı zaman bu teyemmümü tekrarlamalıdır. (Çünkü teyemmümle sadece bir farz namaz kılınabilir). Abdest bozulmadıkça, yaralı veya kırık azayı teyemmüm ederken diğer azaların tekrar yıkanması gerekmez.

        Cebire Üzerine Mesh´in Meşru Olmasının Delili

        Cabir b. Abdullah´ın şu rivayeti cebireler üzerine meshetmenin meşruiyetine açıkça delâlet eder: Bir seferde bizden birine taş isabet etti ve başını yardı. Sonra aynı kişi ihtilam oldu. Arkadaşlarına ´Bu durumda teyemmüm etmeme ruhsat var mı ´ diye sordu. Onlar ´Senin için ruhsat olduğunu bilmiyoruz. Sen su kullanmaya muktedirsin´ dediler. Bunun üzerine o da yıkandı ve bundan ötürü de öldü. Döndüğümüzde bu du­rum Hz. Peygamber´e haber verilince, Hz. Peygamber şöyle dedi:

        Onu öldürdüler, ALLAH onları kahretsin! Biliniyorlarsa neden sormu­yorlar Bilgisizliğin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi, yarasını bir bezle bağlayıp bez üzerine meshetmesi yeterliydi. Bedenin kalan yerlerini de yıkardı.[6]

        Cebire ve Esabe Üzerine Yapılan Meshin Müddeti

        Cebire ve esabe üzerine yapılan meshin belli bir müddeti yoktur. Özür mevcut olduğu müddetçe her abdest alışta onların üzerine meshedilebilir. Özür ortadan kalktıktan, yara veya kırık iyileştikten sonra onların üzerine meshedilmez. Yara veya kırığın üzerindeki sargıyı kaldırıp yerini yıkamak vacib olur. Kişi abdestliyken yarası iyileşip meshi bozulursa, meshedilen ve ondan sonra gelen abdest azalarını ikinci kez meshetmek veya yıkamak vacibdir. İster küçük, ister büyük hadesten ta­haret olsun (abdest veya gusülde) cebireler üzerindeki hüküm aynıdır. Ancak mesh, büyük hadesten ötürü bozulursa, sadece esabe veya ce-bire´nin yerini yıkamak vacib olur. Bedenin diğer kısımlarını yıkamak şart değildir.

        Yara veya kırık üzerine sargı saran kimsenin üç durumda namazı kaza etmesi vacibdir:

        1. Abdestsiz veya cünübken sarılan ve çözülmesi mümkün olmayan sargılardan ötürü namazı kaza etmek vacibdir.

        2. Sargı teyemmüm azalarında (kollarda ve yüzde) olursa, yine na­mazı kaza etmek gerekir.

        3. Sargı, yaranın haricinde kalan sağlam kısmı da kapatıyorsa, namazı kaza etmek gerekir.



        [1] Buharî/1478; Müslim/272

        [2] Buharî/203; Müslim/274

        [3] Müslim/276 ve başka muhaddisler

        [4] Hz. Ali şöyle demiştir: ´Eğer din rey ile olsaydı, mest´in altını değil, üstünü meshederdik. Oysa ben Hz. Peygamber´i, mestlerinin üzerine meshederken gördüm´. (Ebu Dâvud/162)

        [5] Tirmizî/96; Neseî, 1/83

        [6] Ebu Dâvud/336.

        #787633
        Anonim

          TADİL-İ ERKANA RİAYET (RÜKÜNLERİN HAKKINI VERMEK)

          135- Namazlarda tadil-i erkana riayet, İmam Ebû Yusuf’a göre, bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksad, namazın kıyam, rükû ve secde gibi her rüknünü sükunetle yerine getirmek ve bu rükünleri yaparken her uzuv yatışıp hareket halinden beri bulunmaktır. Örnek: Rükûdan kıyama kalkarken vücud dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere: “Sübhanellahi’l-Azîm” diyecek kadar ayakta durup ondan sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böylece bir tesbih mikdarı durmalıdır.

          136- Tadil-i Erkan, İmam Azam ile İmam Muhammed’e göre, vacibdir. Bu iki ayrı görüşten birincisine göre, tadil-i erkan yapılmaksızın kılınan bir namazı yeniden kılmak gerekir, ikinci görüşe göre ise, tadil-i erkanı terkden dolayı yalnız sehiv secdesi gerekir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha iyidir. Böylece insan ihtilaftan kurtulmuş olur. Ayrıca kerahetle kılınan namazları da yeniden kılmak vacib görülmüştür.

          137- Namazdan manevî haz duyanlar, namazda tadil-i erkana riayet ederler, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi saygıya ve edebe aykırı görürler.
          Hayatın en yararlı ve en kıymetli saatleri ibadetle geçen zamanlardır. Boş yere veya kısa bir yarar uğrunda zamanlarını harcayan insanların namaz gibi yüksek bir ibadetten, devamlı bir mutluluk yolundan ve İlahî huzurun zevkinden mahrum olmamak için çalışmamaları pek garip ve acınacak bir hal değil midir?

          NAMAZDAN KENDİ İHTİYARI İLE ÇIKMAK

          138- Namaz kılanın, kendi ihtiyarına bağlı olan bir işle namazdan çıkması da, İmam Azam’a göre bir rükün olduğundan farzdır. Buna Huruç bisun’ihi (kendi ihtiyarı ile çıkmak) denir. Fakat iki İmama (İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e) göre bu farz değildir. Bu ayrılıktan aşağıdaki iki mesele doğmaktadır:

          139- Bir kimse namazın sonunda teşehhüd mikdarı oturduktan sonra kasden namaza aykırı bir iş yapsa, gülse, konuşsa, yiyip içse ittifakla namazı tamam olur. Fakat namaz kılanın ihtiyarına bağlı olmayarak bir abdestsizlik işi meydana gelse, bu durumda iki İmama göre yine namaz tamam olmuş olur. İmam Azam’a göre ise, namaz tamam olmuş sayılmaz; hemen abdest alıp kendi ihtiyarı ile namazdan çıkması gerekir; değilse namazı batıl olur.

          140- Bir kimse son oturuşta teşehhüd mikdarı oturduktan sonra, henüz ihtiyarı ile namazdan çıkmadan önce namaz vakti çıksa veya başka bir namaz vakti girse, iki İmama göre onun namazı tamamdır. İmam Azam’a göre bozulmuş olur; çünkü bu namaza kendi iradesi ile son vermiş değildir.

          #787675
          Anonim

            İMAMLIK VE CEMAAT

            145- Aklı olan, bûluğ çağına eren, hür olan ve zorluk çekmeksizin topluca namaz kılmaya gücü yeten Müslüman erkeklerin toplanıp cemaatle cuma namazını kılmaları farz, bayram namazlarını kılmaları vacibdir. Diğer farz namazları cemaatle kılmaları ise, müekked sünnettir.
            (Cuma namazından başka farz namazların cemaatle kılınması, Malikîlere ve bir kısım Şafiîlere göre de bir müekked sünnettir, İmam Ahmet ibni Hanbel ile Ebu Sevre ve Davudi Zahirî ile diğer bazı müctehidlere göre vacibdir. Bu halde bir şahsın tek başına namaz kılması haramdır. İbni Rüşd, İbri Bişr ve bir kısım şafiîlere göre ise, beldelerde bir farzı kifayedir, her mescidde cemaatle namaz kılınması sünnettir. Bir kimsenin özel olarak yalnız başına cemaatle namaz kılması da mendubdur. Hanbeli fıkıh alimlerinin açıklamalarına göre, esasen cemaatle namaz, ikamet ve sefer halinde vacib, hem de sünnet yerine getirilmiş olur. Cemaatın farzı ayn olduğunu söyleyenler de vardır.)

            146- İslamda cemaatle namaz kılmaya büyük önem verilmiştir. Büyük sevaba ermek için ve ihtilaftan kurtulmak için cemaatle namaz kılmaya devam etmelidir. Cemaat ne kadar çok olursa, fazilet de o derece çoğalmış olur. Cemaatle namaz kılmanın sevabı, yalnız başına namaz kılmanın sevabından yirmi yedi kat fazladır.
            Cemaate devam, İslam nişanlarından ve iman alametlerindendir. Cemaatle kılınan namaz ile Müslümanların birliği ve birbirine bağlılığı gösterilmiş olur. Müslümanlar arasında bir sevgi ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden faydalanır, iyi kimselerin arkadaşlığı ile yapılan ibadetlerin ve duaların ALLAH yanında kabule yakın olacağı daha ziyade umulur.

            147- Cemaatle kılınan namazda, kendisine uyulan zata “İmam” denir. Bu zatın bu görevine de “İmamet” denir. İmama uymayan, bir kimsenin kendi namazını imamın namazına bağlamasına “İktida, ittiba” adı verilir. Bu uyan kimseye de “Muktedi, müttabi, memum” gibi adlar verilmiştir. Kendi başına namaz kılana da “Münferid” denir.

            148- İmametin başlıca şartları: İslâm, buluğ, akıl, erkek olmak, Kur’an okuyabilmek ve özürden beri olmaktır. Bu şartlara sahib olmayanlar imam olamazlar. Bu konu aşağıdaki meselelerden anlaşılacaktır.

            149- Cemaat arasında imamete en yararlı olan, sünneti en iyi bilen (fıkıh bilgisi olan) kimsedir. Bunda eşit olsalar, okuyuşu daha güzel olandır. Bunda da eşit olsalar takvası daha çok olandır (haramdan daha çok kaçınandır). Bu üç vasıfta eşit olsalar, yaşta büyük olandır. Bunda da eşit olsalar, ahlakı daha güzel olandır (yumuşak huylu ve daha çok haya sahibi olandır). Bu hususta da eşit olsalar, yüzce, sonra soyca, sonra sesçe, sonra elbise bakımından temizlikçe güzel olandır. Bunların hepsinde eşitlik kabul edilecek olursa, aralarında kur’a çekilir. Bütün bunlar imamlık görevine verilen önemin büyüklüğünü gösterir. Bunun içindir ki bu görevi eskiden bulundukları yerlerde idareciler üzerlerine alırdı.
            Bununla beraber cemaat arasında ev sahibi veya o yerin görevli imamı bulunursa, bunlar tercih olunurlar, aranan vasıfları toplamış olmasalar bile yine tercih edilirler.
            Başkasının evinde imam olacak kimse, ev sahibinin izni ile imamlık yapar. Başkasının evinde tek başına namaz kılacak olan kimse de, ev sahibinden izin istemelidir, faziletli olan budur.

            150- Fasıkın (aşikare haram işleyenin) ve bid’at sahibi olanın (din işlerine dinde olmayan şeyleri karıştıranın) imameti tahrimen mekruhtur. Çünkü fasık din işlerinde saygılı bulunmaz, İmam MUHAMMED ile İmam Malike göre, bunlara uymak esasen caiz değildir.
            Bid’at sahibine “Mübtedi” denir ki, inancı sünnet ve cemaat ehlinin inancına aykırı olan kimse demektir. Bid’at sahibine uymanın kerahetle caiz olması, inancı küfre varmadığı takdirdedir. Eğer inancı küfrü gerektiriyorsa ona uymak bütün Hanefilerce de caiz olmaz. Şefaati, kabir azabını ve hafaza meleklerini inkar etmek gibi…

            151- Kölelerin ve babası belli olmayanların imamlığı mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. Bilgili oldukları takdirde imamlık yapabilirler. İki gözü kör olan da imam olabilir. Fakat görür kimselerin imamlığı daha faziletlidir. Bununla beraber iki gözü görmeyenin imamlığında kerahet olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü bu kimse özürlüdür, elbisesinin temizliğine fazla dikkat etmeyebilir.

            152- Erkeklerin kadınlara ve henüz bûluğ çağına ermemiş çocuklara uyup namaz kılması caiz olmadığı gibi, aklı yerinde olanın bunağa, Kur’an okuyucusunun okuyamayan (ümmî) kimseye, kıraati olmayanın dilsize, elbisesi temiz olanın elbisesi pis olana, avret yerleri kapalı olanın açık bulunana, özrü olmayanın özürlüye, bir özürlünün özrü değişik başka bir özürlüye uyması da caiz değildir. Ancak özürleri bir olanların birbirlerine uymaları caizdir.

            153- Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Eğer kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa, İmam olacak kadın aralarında durur, onların önüne geçmez. Bu öne geçme de mekruhtur.

            154- Abdestte ayaklarını yıkamış olan kimsenin ayaklarına mesih yapmış olan kimseye, abdest alanın teyemmüm etmiş olana, ayakta namaz kılanın oturarak namaz kılana, boyu dik ve doğru olanın rukü derecesinde kanbur olana uyması (iktidası) caizdir. Son üç şekildeki uymanın cevazına İmam MUHAMMED muhaliftir.

            155- Farz namaz kılanın nafile namaz kılana veya başka bir farz kılana uyması caiz değildir. Fakat nafile namaz kılanın farz namaz kılana uyması caizdir. Örnek: Öğlenin farzını kılmış olan bir kimse, öğle namazını kıldırmakta olan imama uyacak olsa, bu ikinci defa kılacağı namaz bir nafile olarak caizdir.

            156- Bir kimsenin, haklı olarak kendisinden hoşlanmayan bir cemaate namaz kıldırması mekruhtur. Fakat hoşlanmayacak bir durum veya imamlığa daha ehliyetli bir kimse yoksa, cemaatın hoşlanmasına bakılmaz. Çünkü bu halde cemaatın hoşlanmaması yersizdir.

            157- Mezheb değişikliği iktidaya (uymaya) engel değildir. Yeter ki imam olan zat, namazın şartlarına ve rükünlerine riayet etsin. Şöyle ki: Müslümanların fıkıh bakımından mezhebleri değişik olsa da, esasta bir olduklarından birbirlerine uyabilirler. Bu hususta en faziletli olan, her Müslümanın kendi mezhebinde bulunan bir imama uymasıdır. Bu olmayınca, diğer bir mezhebde bulunup da namazın farzlanna riayet eden herhangi bir imama uyulması, yalnız başına namaz kılmaktan daha faziletlidir. Şu kadar var ki, bir müslim kendi mezhebine göre namazı bozacak bir şeyin böyle bir imamda bulunduğunu görüp bilirse, ona uyması sahih olmaz; bir Hanefinin, burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafiîye uyması gibi…
            (Malikî ve Hanbelî olanlara göre, namazın sıhhati için şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, uyanın (muktedinin) mezhebine bakılmaz. Onun için, bir Malikî veya bir Hanbelî, başının tamamını meshetmemiş olan Şafiî veya Hanefî bir imama uysa namazı sahih ulur. Çünkü böyle bir mesih, her ne kadar Malikî ve Hanbelî mezheblerinde sahih değilse de, Hanefî ve Şafiî mezheblerinde sahihtir.)

            #787676
            Anonim

              158- İmam olan zat, cemaata nefret verecek şeylerden sakınmalıdır. Bir imamın kıraati veya tesbihleri cemaatı usandıracak derecede uzatması uygun değildir. Burada sünnetin en az olan derecesi ile yetinmelidir. Çünkü bu uzatma cemaata usanç verir, bu ise mekruhtur. Cemaatla kılınacak bir namazın sevabı ziyadedir. Bu sevabtan başkalarını mahrum bırakmaya sebebiyet vermek uygun olmaz. Cemaatın uzatmaya razı olmaları halinde kerahet olmaz.
              Bununla beraber cemaatın rüku ve secde tesbihlerini ve teşehhüdü sünnet üzere tamamlamalarına meydan vermeyecek bir şekilde imamın acele etmesi de mekruhtur. Cemaatın yetişmesi için, imamın rüküu uzatması da mekruhtur.

              159- İmamın kendisine kolay gelen ayet ve süreleri okuması vacibdir. Henüz kuvvetlice ezberlememiş olduğu ayetleri okumamalı, cemaatın yardımcı olmasına meydan bırakmamalıdır. Şöyle ki: imam bir ayette yanılır ve hatırlayamazsa bakılır: Eğer sünnet mikdarı veya namazın caiz olacağı kadar okumuş ise, hemen rüküa gitmelidir, yanıldığı yeri düzeltmeyi cemaatten beklememelidir. Bu mikdar okumamış ise, başka bir ayete geçmelidir.

              160- İmamın cemaatten en az bir arşın yüksekte veya alçak bir yerde durup namaz kıldırması mekruhtur. Kendisi ile beraber cemaattan bazı kimseler bulunursa mekruh olmaz.

              161- İmam ile muktedinin (imama uyanın) yerleri hükmen bir olmalıdır. Aralarında yüksek boylu bir duvar olup imamın görülmesini veya sesinin iştilmesini engellese, o imama uymak sahih olmaz.
              Yine, imam ile muktedi arasında veya bir muktedi ile öndeki saf arasında uzaklık bulunsa bakılır: Eğer namaz mescid dışında kılınıyorsa ve aradaki mesafe bir saf bağlanacak mikdardan az ise, imama uymak sahih olur. Fakat mesafe bundan daha çok ise uymak sahih olmaz. Amma namaz mescid içinde kılınmakta ise, aradaki uzaklık ne olursa olsun imama uymaya engel olmaz. Bununla beraber bazı alimlere göre, Beytül-makdis gibi pek geniş olan mescidlerde, saflar arasında bağlantı olmaksızın mescidin en uzak bir yerinde durup imama uyulması caiz değildir.

              162- İmam hayvan üzerinde, imama uyan yaya bulunsa veya başka başka hayvanlara veya gemilere binmiş olsalar, yer değişikliği olduğundan imama uymak sahih olmaz.
              Yine, camide veya başka bir yerde imam ile muktedi arasında kayık geçecek büyüklükle bir ırmak veya araba yürüyecek genişlikle saflardan boş bir yol bulunsa, imama uymaya engel olur.

              163- Cemaata kavuşmak için koşa koşa yürümek mekruhtur, saygıya aykırıdır. Bu gibi davranışlardan daima sakınmalıdır.

              164- Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatla kılınan namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksızın evde cemaakla namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaatla kılınan namazların fazileti daha çoktur. (146. maddeye bakılsın.)

              165- Namazda imama uyan bir kişi ise, imamın sağında durur, iki ve daha çok kimseler olunca, imamın arkasında dururlar. Keraheti olmayan duruş bu şekildedir. Cemaatın imamdan ilerde durması ise caiz değildir. Bu hususta secde yeri değil, ayakların yeri esas alınır. Cemaatın topuklarının imamın ayak topuklarından ilerde olmaması yeterlidir.
              (İmam Malik’e göre, cemaatin imamdan önde durması mekruh ise de, namazın cevazını engellemez.)

              166- Muktedi (imama uyan kimse), imama uymayı niyet etmeli ve kıldıkları farz namaz aynı olmalıdır. Bunun için bir kimse imama uymayı niyet etmeksizin ona uysa veya kendisi öğle namazını kılmak istediği halde imam ikindi namazını kıldırmakta bulunsa, bu iktidası (imama uyması) caiz olmaz.

              167- İmamın sesi kafi gelmezse, cemaatten biri tarafından iftitah ve intikal tekbirleri yüksek sesle alınır ve rüküdan kalkarken de “Rabbena ve lekel-hamd” denilir, yüksek sesle yine selam verilir. Bu bir tebliğ, bir bildirimdir. Ancak tekbirler alınırken iftitah ve intikal tekbirleri olarak alınmalıdır, yalnız bildirme için alınmamalıdır. Eğer ilk tekbir ile namaza başlamaya niyet edilmez ise, bunu alan namaza başlamış olmaz. Diğerleri de tesbih, tahmid ve intikal tekbirleri olarak alınmazsa, sevabdan mahrum olmayı gerektirir, imamın sesi yettiği takdirde bu tebliğe gerek kalmayacağından, bu tebliğ işi mekruh olur. Buna müezzin olanlar dikkat etmelidirler.

              168- İmam birinci selamı ikinci selamdan daha yüksek sesle alır ki, bu onun için bir sünnettir. Çünkü yüksek sesle alınması cemaata bir bildiridir. Bu bildiriye ihtiyaç ise, daha çok birinci selamda görülür.

              169- İmam selam verince, muktedi de teşehhüdü bitirmiş ise selam verir. Salat-Selam ve duayı bitirmek için selam vermeyi geciktirmez. Teşehhüdü bitirmeden selam vermesi de caizdir.

              170- İmam namazdan sonra iki tarafa selam verirken “Aleyküm” sözü ile Hafaza meleklerini ve bütün cemaatı kasdeder. Cemaattan her biri de sağ tarafa selam verirken o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam eğer o tarafta veya kendi hizasında ise imamı da kasdeder. Sol tarafa selam verirken de o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam o tarafta ise imamı kasdederek onlara selam vermiş olur. Yalnız başına namaz kılanlar da bu selam ile yalnız Hafaza meleklerini kasdederler.

              171- Cemaat selamdan sonra: “ALLAHümme entesselâmü ve minkesselâm, tebarekte ya zelcelâli vel-ikram” (*) cümlesi okununcaya kadar yerlerinde dururlar. Sonra yerlerinden kalkıp sünneti veya duayı başka uygun bir yerde tamamlarlar. Bundan ziyade yerlerinde durmaları kerahete girer. Farzdan sonra saffı bozmaları müstahabtır. Bunu yapmakla sonradan gelenler namazın tamamlanmış olduğunu anlarlar.

              172- İmam selam verince bakılır: Eğer namaz tamamlanmışsa, imam serbesttir. Dilerse sağ tarafına, dilerse sol tarafına döner. Böylece kıbleyi sağ veya sol tarafına alır ve öylece oturur. Dilerse çıkıp işine gidebilir. Eğer karşısında namaz kılan yoksa, dilediği takdirde cemaate doğru döner. Namaz kılanın yüzüne karşı dönüp durmaz; çünkü namaz kılanın yüzüne karşı oturmak mekruhtur. Fakat namaz bitmiş olmayıp, kılınacak sünnet bulunursa, imam “ALLAHümme entesselâmü ve minkesselâm” denilinceye kadar yerinde durur, sonra kalkar ve sağa, sola, ileriye veya geriye çekilerek o sünnet namazı kılar. Eğer kendisi başka bir şeyle uğraşmayacaksa, bu sünneti gidip evinde kılabilir. Çünkü sünnetlerin evde kılınması daha faziletlidir. Ancak cemaat imam hakkında kötü bir zan besleyecekleri düşüncesi varsa, sünnetleri eve gitmeden kılmalıdır.

              173- Yalnız başına namaz kılanlara gelince, bunlar farz namazları kıldıkları yerde durabilirler ve sünnetleri de orada kılabilirler. Bununla beraber nafile namazları başka bir tarafa çekilip kılmaları daha güzeldir.

              174- Cemaat, kıyam rükü, secde gibi yapılması gerekli rükünlerde, Sübhaneke ile Tesbihat ve Tahiyyat gibi dua ve zikirlerde imama uyarak bunları yaparlar. Fakat sözle yerine getirilmesi gereken kıraat rüknünde imama uymaz, imamın aşikare okuduğu Kur’anı dinler ve susar.
              Bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göredir. Bu iki zata göre, aşikare okunan namazlarda cemaatın okuması tahrimen (harama yakın) mekruh olduğu gibi, gizli okunan namazlarda da cemaatın okuması böylece mekruhtur. İmam cemaate öncülük etmektedir. Bunun için imamın okuması, cemaatın da okuması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:

              “Kimin imamı varsa, imamın okuyuşu o kimse için de okuyuştur” Fakat İmam MUHAMMED, gizlice kıraat yapılan namazlarda cemaatın da kıraat yapmasını caiz görmüştür.
              (İmam Malik’e göre, gizlice Kur’an okunan namazlarda muktedi (imama uyan) da gizlice okur; bu müstahsendir. İmam Ahmed’e göre, gizlice okunan namazlarda muktedi de gizlice okur. Bundan başka imamın namazlarda aşikare okuyuşunu cemaatten herhangi biri işitmezse, o da kıraatta bulunur, bu vacibdir. Fakat işitirse, okuması caiz olmaz, imamı dinlemesi gerekir. İmam Şafîî’ye göre de, gizlice Kur’an okunan namazlarda muktedi, Fatiha’dan başka ayetler de okur. Aşikare kıraat yapılan namazlarda ise, eğer rek’atı kaçırmayacaksa, yalnız Fatihayı gizlice okur.)

              175- İmam namaza başlamak için tekbir alırken ellerini yukarı kaldırmasa, Sübhaneke’yi okumasa, rükü ve secde tekbirlerini almasa ve bunlardaki tesbihleri söylemese, “SemiALLAHu limen hamideh” demeyi, tahiyyatı ve selamı terk etse veya teşrik tekbirini getirmese, cemaat bunları yapar. Bu dokuz şeyde cemaat imama uymaz.
              İmam MUHAMMED’e göre imam, “Sübhaneke’yi terk edip Fatiha’yı okuduktan sonra sûreye başlamış olsa, artık cemaat da “Sübhaneke”yi okumaz.

              176- İmam kunut duasını, bayram tekbirlerini, birinci oturuşu, tilavet secdesini, sehiv secdesini terk etmiş olursa, cemaat da terkeder. İmam bir secde fazla yapsa veya bayram tekbirlerini ashabı kiramdan rivayet edilen mikdardan ziyade alsa veya cenaze namazında dörtten fazla tekbir getirse veya yanılarak beşinci rekata kalksa, cemaat bu işlerde imama uymaz. İmam beşinci rekata kalktığı zaman bakılır: Eğer imam dördüncü rekattan sonra oturuş (ka’de) yapmışsa, cemaat oturarak bekler, imam hemen dönüp teşehhüdü iade etmeksizin selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam kalktığı beşinci rekat için secdeye varırsa, cemaat kendi başına selam verip namazdan çıkar. Eğer imam dördüncü rekatın arkasından oturuş (ka’de) yapmamış ise, cemaat yine bekler. Eğer imam hemen kıyamdan ka’deye dönüp ondan sonra selam verirse, cemaat da onunla beraber selam verir. Fakat imam beşinci rekatı secde ile bağlarsa, hepsinin namazı bozulmuş olur. Bu durumda cemaatın yalnız başına teşehhüdü yapıp selam vermesi fayda vermez.

              177- Vitir namazında, cemaat daha Kunut duasını bitirmeden imam rüküa varsa, cemaat da varır. Ancak Kunut duasından henüz hiç bir şey okumamış olsalar, imam ile rüküda bulunmayı kaçırmayacak şekilde bir mikdar okurlar.

              178- İmam (vitirde) kunut duasını unutup rüküa gittiği halde, cemaat ona uymamakla imam başını kaldırıp kunut duasını okuduktan sonra tekrar rüküa gitmekle cemaat da ona uymuş olsalar cemaatın namazı bozulur.

              179- Cemaatla kılınan namazlarda safların düzgün olmasına, aralarında açıklık bulunmamasına dikkat edilir. İmam olan zat da buna dikkat edip cemaatı uyarır. Safların en faziletlisi birinci saftır. Sonra sırası ile arkaya doğru fazilet azalarak gider. İmama yakın bulunmanın fazileti pek çoktur.

              180- Cemaatten birinin saf arkasında yalnız başına durup imama uyması mekruhtur. Ancak saflar arasında duracak bir yer bulamazsa, o zaman kerahet olmaz.

              181- İmamı rüku halinde bulan kimse, imama uymak için ilk saflara gittiği takdirde rekatı kaçıracağından korkarsa, son safa geçerek imama uyar, saflardan birine katılmaksızın tek başına yalnızca bir yerde durup imama uymaz; rekat kaçırılacak olsa bile…

              182- Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Ancak önünde bir perde, ağaç, direk benzeri bir engel bulunursa mekruh olmaz. Bu kerahiyet, kırlarda, büyük mescidlerde namaz kılanın secde edeceği yerden geçmek halindedir. Çünkü böyle büyük ve açık yerlerde namaz kılanın önünden hiç geçilmemesinde güçlük vardır. Evlerde ve küçük mescidlerde ise, namaz kılanın mutlak surette önünden geçmekle kerahet meydana gelir.
              İmamın karşısında bulunan sütre (duvar gibi bir engel), cemaat için de yeterlidir. Daha önce bu açıklanmıştı.

              183- Yüksek veya aşağı bir yerde namaz kılanın önünden geçildiği takdirde bakılır: Eğer geçen kimse ile namaz kılanın bazı azaları arasında bir hizaya gelme ve karşılaşma olursa, geçen kimse günah işlemiş olur; değilse olmaz. Bununla beraber hiç bir zaman namaz bozulmaz.
              Bir görüşe göre, geçenin aşağı yarısı, namaz kılanın yukarı yarısına gelecek şekilde karşılaşma olsa yine kerahet olur; yerde namaz kılanın önünden ata binmiş bir kimsenin geçmiş olması gibi…

              184- İmam abdestsiz olarak namaz kıldırdığını, cemaat dağıldıktan sonra anlamış olursa, mümkün olduğu kadar bunu cemaate duyurması gerekir. Bir diğer görüşe göre de, cemaata bildirmek gerekmez.

              185- Bir imamın taşradaki akrabasını görmek için, bir zaruret veya dinlenmek için yılda bir hafta kadar imamlık hizmetini bırakması adete ve şeriata göre hakkıdır.

              186- Bir özür bulunmadıkça cemaata devam etmelidir. Devam edilmemesini mubah kılacak özürler, teyemmümü mubah kılacak derecede olan hastalıklardır. Felce uğramak, yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak, kör olmak, haksız yere saldırıya uğramaktan korkmak, şiddetli yağmur ve çamur bulunmak, soğuk ve karanlık hali olmak, hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı zaman zarar göreceği bir hasta bulunmak, yolculuğa çıkma hazırlığı ile uğraşmak gibi sebeblerdir. Din ilimleri ile uğraşıp kitab yazmak, fıkıh öğrenip öğretmek de, bu özürlerden sayılır. Bununla beraber devamlı olarak, bu meşguliyet yüzünden, cemaatı terk etmek doğru değildir.

              Yalnız gevşeklik ve tenbellik yüzünden cemaatı terk edip duran kimse, cezaya hak kazanır, şahidliği kabul edilmez. İmam bid’at ehlinden olduğu için cemaatı terk eden kimse ise, cezaya hak kazanmaz. Cemaata devam etmek istediği halde, haklı bir özürden dolayı muntazam bir şekilde devamdan mahrum kalan kimse de, niyetine göre cemaat sevabına kavuşur.

              #787878
              Anonim

                KADINLARIN AYNI HİZADA DURMALARI

                187- Cemaat değişik insanlardan ibaret olunca, imamın arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar saf bağlarlar. Bu sırayı erkeklerle erkek çocukların gözetmesi sünnettir. Erkeklerle kadınların bu sırayı gözetmesi ise farzdır.
                Bunun için bir kadın veya buluğ çağına yakın bir kız, bir erkeğin önünde veya tam hizasında aynı namazı cemaatle kılacak olsa, erkeğin namazı bozulur. Buna: “Muhazatü’n-Nisa = Kadınların erkeklerle bir hizada bulunması” denir. Böyle aynı hizada bulunmakla namazın bozulması için on şart vardır:

                1) İmam olan zat, kadınlar için imamete niyet etmelidir; çünkü böyle bir niyet bulunmazsa, kadınların imama uymaları sahih olmaz, imama uymamış sayıldıkları için de, erkeklerle aynı hizada bulunmak söz konusu olmadığından erkeklerin namazını bozmuş olmazlar. Yalnız cenaze namazında kadınlara imameti niyet etmek gerekli değildir. Bir de bazı alimlere göre, cuma ve bayram namazlarında da, kadınlara imameti niyet etmek şart değildir.

                2) Erkekten ilerde veya tam bitişiğinde namaz kılan kadın, ister mahrem olsun, ister olmasın buluğ çağına ermiş veya buna yakın olmalıdır. Dokuz yaşındaki bir kız, ergenlik çağına yakın olacağı için engel sayılır. Sekiz veya yedi yaşında bulunup semiz ve gösterişli kız da aynı sayılır.

                3) Kadın veya kız namazın ne olduğunu bilmelidir. Namazın ne olduğunu bilmeyip rasgele cemaata uyan bir deli kadının aynı hizada bulunması erkeğin namazını bozmaz.

                4) Bir hizada bulunma, kıyam veya rükü gibi bir rükün mikdarı devam etmelidir. Bu, İmam Muhammed’e göredir, İmam Ebû Yusuf’a göre, böyle bir rükün tamamen yerine getirilmelidir. Onun için hemen aynı hizada bulunmakla namaz bozulmaz.

                5) Bir hizada bulunuş, rükü ve secde ile kılınır bir namazda bulunmalıdır. Bu bakımdan cenaze namazında ve tilavet secdesinde olacak muhazat bir engel teşkil etmez.

                6) Muhazat (aynı hizada bulunuş) olabilmesi için erkeğin yanında bulunan kadınla başlangıç tekbirleri bakımından ortaklık olmalıdır. Kadın, ya hizasında bulunduğu erkeğin iftitah tekbirine kendi iftitah tekbirini bağlayarak ona uymalı veya bu erkek ile beraber tahrimelerini üçüncü bir şahsın tahrimesine bağlamış bulunmalıdırlar. Bu bakımdan aynı namazı erkek ile kadın yan yana durarak tek başlarına kılsalar yahut yalnız biri imama uyup diğeri tek başına kılacak olsa, namazları bozulmaz.

                7) Namaz, erkek ile kadın arasında, yerine getirilme bakımından müşterek olmalıdır. Şöyle ki: Kadın, ya kendisi ile aynı hizada bulunduğu erkeğe veya her ikisi diğer bir erkeğe uymuş olmalı ve aynı namazı beraber kılmış olmalıdırlar.
                Buna göre erkek ile kadın, bir veya birkaç rekat kılındıktan sonra imama uyup da imamın selamından sonra kalkarak kaçırılan rekatları kılarlarken aralarında muhazat meydana gelse, bununla namaz bozulmaz; bu ikisine “Mesbuk” denir. Mesbuk ise kendi başına kıldığı rekatlarda yalnız başına namaz kılan kimse sayılır.

                8 ) Erkek ile kadının yerleri bir olmalıdır. Buna göre, erkek veya kadından biri mescidin zemininde, diğeri de en az bir adam boyu yükseklikte olan bir yerde durarak aynı hizada bulunarak cemaatle namaz kılsalar, bu hal onların namazlarının sıhhatini bozmaz.

                9) Erkek ile kadının yönleri bir olmalıdır. Buna göre, Kabe’nin içerisinde her biri başka bir yöne dönerek cemaatle namaz kılarlarken, aynı hizada bulunsalar, bu namazı bozmaz.

                10) Erkek ile kadın arasında,bir engel bulunmamalıdır. Aralarında direk gibi bir şey veya bir insan sığacak kadar bir açıklık bulunursa, bu şekilde aynı hizada bulunmak namazı bozmaz.

                Sonuç: Bu on şan toplanınca muhazat (aynı hizada bulunmak), erkeklerin namazını bozar. Şöyle ki: Aynı imama uyan kadınlar erkeklerin önünde bir saf tutsalar, bütün erkeklerin namazı bozulur. Erkeklerin arasında üç kadın bulunsa, bunların hem sağ ve hem sol yanlarındaki birer erkeğin ve arka taraflarındaki her safdan üç erkeğin namazı bozulmuş olur. Erkekler arasındaki kadınlar iki kişi olursa, yanlarındaki birer erkek ile yalnız bunların arkasında bulunan saftaki iki erkeğin namazı bozulur. Daha geride olanların namazına bir şey olmaz. Aradaki kadın bir tane olunca, sağ ve sol yanındaki birer erkek ile arka tarafındaki saftan bir erkeğin namazı bozulur, diğerlerinin namazı bozulmaz. Namazları bozulan erkekler, diğer erkek ve kadınlar arasında birer engel durumuna geçeceklerinden artık bu namaz bozuluşu diğerlerinin namazına geçmez.

                Erkeklerin namazlarını böylece bozmaya sebeb olan ve onların huzurlarını kaçıran kadınlar ise, şübhe yok ki bundan dolayı günah işlemiş ve Yüce ALLAH’ın azabına layık bulunmuş olurlar. Onun için buna sebebiyet vermekten kaçınmalı, İslam terbiyesine riayet etmelidir. Yalnız yaşlı kadınlar cemaatle devam edecek olurlarsa, mescidlerde kendilerine ayrılan yerlerden ileri geçmemelidirler. Değilse bekledikleri sevab kazanacakları günahı karşılayamaz. Zaten kadınların cemaata devam etmeleri aslında kerahetten sayılmaktadır. Kadınların mescidleri, evlerinin içidir. Bir hadis-i şerifte:


                Kadınların namazlarının en faziletlisi, evlerinin içinde kıldıkları namazlardır.”buyrulmuştur..
                Kadınların, namazları ile evlerini nurlandırmaları kendileri için çok büyük bir şereftir. Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
                “Oturduğunuz yerleri namazla ve Kur’an okumakla nurlandırınız.”

                #787881
                Anonim

                  İmam´da Bulunması Gereken Şartlar

                  İmam´da belirli bazı şartların bulunması gerekir. Bu şartların çoğu cemaate nisbetledir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

                  1. Muktedî (imam´a uyan kişi), imam´ın namazının sahih olduğuna inanmalıdır.

                  Eğer iki kişi kıble hususunda ictihad eder de farklı görüşlere sahip olurlarsa, birinin diğerine imam olması caiz olmaz. Çünkü herbiri diğerinin kıblesinin yanlış olduğuna ve o yöne dönerek kılınan namazın sahih olmadığına inanmaktadır.

                  2. İmam´a uyan kişi okuyabilirken imam´ın ümmî olmaması gerekir. Ümmî olmasından maksat, Fatiha´yı mahreç ve şeddelerine riayet

                  ederek güzel okuyamamasıdır. Eğer imam´a uyan kişi de imam gibi olursa birbirlerine uymaları caizdir.

                  3. Cemaat erkek olduğu halde imam kadın olmamalıdır.

                  Cemaat kadınlardan oluşursa, kadınların biri diğerine uyabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                  Sakın bir kadın, bir erkeğe imamlık yapmasın.[7] İmam´da Bulunması Müstehab Olan Sıfatlar İmam´ın, cemaattekilerden daha iyi fıkıh bilmesi, daha güzel Kur´an okuması, daha ahlâklı olması ve daha yaşlı olması mendub´dur. Bu sıfatların tümünün kendisinde bulunduğu imamın arkasında kılınan na­maz, diğer imamların arkasında kılınan namazdan daha üstün ve sevabı daha fazladır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                  ALLAH´ın Kitabı´nı en iyi bilen imamlık yapsın. ALLAH´ın Kitabi´nı bil­mekte eşit iseler Sünnet´i daha iyi bilen imamlık yapsın. Sünnet´i bilme hususunda eşit iseler daha önce hicret eden imamlık yapsın. Eğer hicrette de eşit iseler yaşlı olan imamlık yapsın.[8]

                  Abdest ile namaz kılan bir kimse teyemmüm ile veya mest üzerine meshederek namaz kılan kimseye, ayakta kılan oturarak kılana, baliğ olan baliğ olmayana, hür olan köle imam´a uyabilir. Sağlam olan bir kimse küçük abdestini tutamayana, farz kılan kaza veya nafile kılana, nafile kılan da farz kılana uyarak namazını kılabilir.

                  îktida (îmam´a Uymak)

                  Meşru olan iktida ancak bazı şartlarla tahakkuk eder. İktida´nın sahih olması için bu şartlara riayet edilmesi gerekir. Bu şartları şöyle özetleyebi­liriz:

                  1. İmam´a uyan kimse, mekân açısından imam´ın Önünde olma­malıdır.

                  Eğer muktedî (imam´a uyan), imam´m önüne geçerse iktida´sı sahih olmaz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                  İmam ancak kendisine uyulması için imam yapılmıştır.[9] Uymak, tâbi olmak demektir. Bu da tâbi olanın geride, metbû olanın (uyulanın) önde olması ile mümkün olur. Ancak tâbi ile metbû aynı hi­zada olurlarsa iktida sahih olur. Fakat yine de kerahatten uzak değildir. Bu nedenle tâbi olanın, rnetbû´dan biraz geride durması gerekir. Tâbi olan, metbû´nun önüne geçerse namazı bozulur. Önde olup olmadığı hususunda topuklara itibar edilir.

                  İmam´a uyanlar iki veya daha fazla iseler imam´ın arkasında saf tut­malıdırlar. Eğer bir kişi olursa imam´ın sağında durmalıdır. Bir kişi daha gelirse o da imam´ın soluna durmalıdır. Sonra ikisi geriye çekilip saf tut­malı veya imam öne çıkmalıdır.

                  Cabir b. Abdullah şöyle rivayet ediyor: ´Hz. Peygamber´e uyarak sağına durdum. Sonra bir kişi daha geldi ve Hz. Peygamber´in soluna durdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber ellerimizden tutarak bizi arkasında saf tutturuncaya kadar ellerimizi bırakmadı´.[10]

                  İmam ile imam´a uyanların arası, üç zira´dan fazla olmamalıdır. (Buradaki zira, normal bir zira´dır. Normal bir kişinin zira´ı ise yaklaşık 40-50 cm´dir). Her safın arası da üç zira´dan fazla olmamalıdır. Cemaat erkek ve kadınlardan oluşuyorsa önce erkekler, sonra da kadınlar saf tutmalıdır. İmam´a uyanların biri kadın, diğeri de erkek ise kadın, imam´ın soluna, erkek de sağına durmalıdır.

                  İmam da cemaat de kadın olursa imam, cemaatin arasında olmalıdır. Hz. Aişe ile Ümmü Seleme´den böyle rivayet edilmiştir.[11]

                  İmam´a uyan kişinin tek başına arkada durması mekruh´tur. SaPta yer varsa safın içine girmeli, safta yer yoksa önce tahrim tekbiri alıp sonra

                  saftan bir kişiyi geri çekmelidir. Saftan geri çekilen kişinin de çekene itaat etmesi mendub´dur. Böylece hayır yolunda yardımlaşma faziletini elde ederler. (Safta bulunan kişinin, çekildiği takdirde itaat edeceği bilinirse çekilmeli, yoksa çekilmemelidir. Çünkü fitne çıkma tehlikesi vardır).

                  2. İmama uyan kişi intikallerinde imam´a tâbi olmalıdır.

                  Namazın fiillerinin tümünde imam´a tâbi olmalıdır; imam´a uyan kişinin hareketleri, imam´ın hareketlerinden sonra olmalıdır. İmam´a uyan fiillerine, imam fiilini bitirdikten hemen sonra başlamalıdır. İmam´a uyanın, imam´dan bir rükün kadar geride kalması mekruh´tur. Eğer iki uzun rükün kadar geride kalırsa; imam rükû´ya gidip itidâl´e kalktığı, sec­deye gidip başını secdeden kaldırdığı halde hâlâ ayakta ise namazı bozulur. Eğer bir mazereti varsa kıraati çok yavaş ise imam´dan üç rükün geri kalması caizdir. Üç rekât bittiği halde imam´a yetişememişse, bulunduğu rükünu bırakıp imam´a tâbi olması farz olur. Geri kalan namazını imam selâm verdikten sonra tamamlamalıdır.

                  3. İmama uyan kişi imam´ın intikallerini bilmelidir.

                  İmam´a uyan kimse ya imam´ı görmeli, ya imam´ın arkasındaki safın bir kısmını görmeli ya da mübelliğin sesini duymalıdır.

                  4. İmam ile imam´a uyan kimse arasında büyük bir mesafe olma­malıdır.

                  Bu mesafenin durumunu şöyle izah edebiliriz: Yukarıda sözü edilen mesafe mescidde kılınmayan namaz içindir. Eğer mescidde veya ara­larında kapıları açık odalar varsa, aralarındaki mesafe ne kadar uzun olursa olsun iktida sahihtir. Fakat namaz mescidin dışında kıhnırsa veya imam mescidde olup muktedî mescidin dışında olursa imam ile muktedî arasındaki mesafenin uzak olmaması gerekir.

                  İmam ve imam´a uyan kişi çölde veya benzeri açık alanlarda iseler aralarındaki mesafe 150 metreden fazla olmamalıdır.

                  İmam bir binada, imam´a uyan da başka bir binada ise bunlar iki ev gibi veya bir sahne ile bir bina gibiyseler, zikredilen şartla beraber bina­ların birindeki safın, diğer binadaki saf ile bitişik olması vacib´dir. Ancak imam´ın bulunduğu bina, muktedînin önünde değil, sağında veya so­lunda olmalıdır.

                  İmam mescidde, muktedîlerin bir kısmı mescidde bir kısmı da mes­cidin dışında olursa, mescid ile mescidin dışında olan ilk muktedî ile arasında 150 metreden fazla bir mesafe olmamalıdır.

                  Muktedî cemaat için veya iktida için niyet etmelidir. Niyetin ihram tekbiriyle beraber olması şarttır. Eğer imam´a uymaya niyet etmeden, uzun bir zaman bekler, beklemesi de örfen uzun olursa namazı bozulur. İmam´a uyması tesadüfen olur da imam´ı beklemesi kısa sürerse namazı sahih olur. İmam´ın ise imamet için niyet etmesi vacib değildir, fakat ce­maat sevabını elde etmesi için imamete niyet etmesi müstehab´dır. Eğer imamete niyet etmezse cemaat sevabını elde edemez. Zira kişi niyetle be-; raber yaptığı amelinde sevap elde eder. Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur:

                  Ameller niyetlere göredir. Kişiye ancak niyet ettiği vardır.[12]

                  İmam selâm vermeden namaza yetişen kimse cemaat sevabını elde eder. Fakat tahrim tekbirini imam ile beraber almak daha faziletlidir. İmam´a uyan kişi, imam´ın tahrim tekbirinden sonra tekbir ve tahrim ile meşgul olmalıdır. İmama rükû´da iken yetişen kimse o rekâta yetişmiş sayılır. Rükû´dan sonra yetişirse, o rekâtı kaçırmış sayılır. İmam selâm verdikten sonra kalmalı ve kaçırdığı rekâtları tamamlamalıdır.



                  [1] Buharî/6l8; MüsIirn/650, (İbn Ömer´den)

                  [2] Ebu Dâvud/547; İbn Hibban/425. (îbn Hibban sahih olduğunu söylemiştir).

                  [3] Buharî/635; Müslim/697

                  [4] Buharî/642; Müslim/559, (İbn Ömer´den)

                  [5] Müslim/560

                  [6] Buharî/817; Müslim/564, (Cabir´den)

                  [7] îbn Mâce

                  [8] Müslim/613, (İbn Mes´ud´dan)

                  [9] Buharî/657; Müslim/411

                  [10] Müslim

                  [11] Beyhakî, (sahih isnadla)

                  [12] Buharî/l; Müslim/1908

                  BÜYÜK ŞAFİİ İLMİHALİ

                  #788166
                  Anonim

                    VİTİR NAMAZINA DAİR BAZI MESELELER

                    189- Vitir namazının bazı özellikleri vardır ki, bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
                    1) Vitir namazı, yalnız Ramazan ayında cemaatla kılınır. İmam olan zat da üç rekatın hepsinde tekbirleri, tesmi’leri ve kıraatı aşikare yapar. Kunut duası imam ve cemaat tarafından gizlice okunur. Ramazan ayından başka günlerde ise, vitir namazını cemaatla kılmak mekruhtur.
                    2) Mesbuk olan kimse, imamla beraber Kunut duasını okur. Yetişememiş olduğu rekatları kaza edince, artık Kunut duasını okumaz. Mesbuk için ileride bilgi verilecektir.
                    3) Bir kimse vitir namazında şübhelenip üçüncü rekatta mı, yoksa ikinci rekatta mı olduğunu kestiremezse, bulunduğu rekatta Kunut’u okur. Rükûdan ve secdelerden sonra kalkar bir rekat daha kılar, tekrar Kunut’u okur. Rükû ve secdelerden sonra “Teşehhüd”de bulunur. Selam ile namazını tamamlar. Eğer birinci rekatta iken böyle şübheye düşse, üçüncü rekat olmak ihtimali olan her rekatta Kunut duasını okur.
                    4) Vitirden başka namazlarda Kunut duası okunmaz. Yalnız bir musibet ve bela gibi hallerde sabah namazının farzında Kunut okunabilir.
                    (İmam Malik ve İmam Şafii’ye göre, daima sabah namazlarının farzında rükûdan sonra kavme halinde Kunut duası okunur. Bu Kunut, Malikî’lere göre müstahab, Şafiî’lere göre sünnettir.)
                    5) Sabah namazlarında Kunut duasını okuyan bir Malikî veya bir Şafiî’ye uyan bir Hanefî sükut eder, Kunut’u okumaz. Eğer okumak isterse gizlice okur.
                    6) Kunut duasını bilmeyen, yalnız “Rabbenâ âtinâ” ayet-i kerîmesini okuyabilir. Üç defa “ALLAHümme’ğfîrli” de diyebilir.
                    Üç defa: “Ya Rabbî” demesi de caizdir. (*)

                    (*) Sünnet olan Kunut duası şudur:
                    “ALLAHümme inna neste’înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netübû ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsni aleykelhayre küllehü neşkürüke ve la nekfürüke ve nahleu ve netrükü men yefcürük. ALLAHümme iyyake na’budü ve leke nusalli ve nescüdü ve ileyke nes’a nahfidü, nercû rahmeteke ve nahşa azabeke inne azabeke bilküffari mülhık.”
                    Anlamı: “ALLAH’ım! Biz senden bize yardım etmeni, bizi bağışlamanı, bize hidayet vermeni istiyoruz. Sana iman ediyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana güveniyoruz, seni bütün hayırla övüyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana şükrediyoruz, seni inkar etmiyoruz. Sana isyan edip duranları hal’ederiz ve terk ederiz (onlardan ilişiğimizi keseriz).
                    ALLAH’ım! Biz ancak sana ibadet ederiz, senin rızan için namaz kılar ve secde ederiz. Senin rahmetine kavuşmak için koşarız ve çalışırız. Senin rahmetini umarız ve azabından korkarız. Muhakkak ki senin azabın kafirlere erişecektir.”

                    ŞAFİİLERDE VİTİR NAMAZI HUSUSU

                    Vitir namazı farz namazlara bağlı sünnetlerin en müekkedi ve en önemlisidir. Yatsı namazının farzından sonra kılınır. Eh azı biı; en çoğu onbir rek´att ir.

                    Fazilet bakımından en azı üç rek´attır. En faziletli kılınış şekliiki rek´atta bir selam

                    vermek ve tek rek´atı en son ayrı bir niyetle kılmaktır.

                    Vitir namazı üç rek´at kılındığında Fatiha´dan sonra birinci rek´atta “Sebbihisme rabbike´l â´la” suresini, ikinci rek´atta “Kâfirun” suresini ve son rek´atta ´İhlas, Kuleûzu bi rabbilfalak ve Kuleûzu birabbinnas ´ sure­lerini okumak sünnettir. 5 rek´at veya daha çok kılındığında mezkur sure­lerin son üç rek´atta okunması yine sünnettir.

                    Vitir namazı farzlara bağlı diğer sünnetler gibi cemaatla değil, tek ba­şına kılınır. Ancak Ramazan ayında onaltıncı gecesinden itibaren son ge­cesine kadar son rek´atın rükuûndan itidala kalkınca itidal halinde iken Kunul Duası´nı okumak sünnettir.

                    Kunut duası namazın sünnetlerinde Eb´ad ´Bölümü´ndedir. Ondan ön­ce şunu okumak da sünnettir:

                    “ALLAHumme inna nesîaînuke ve nestağfiruke ve nesîehdike ve nü´minu bike ve netevekkeiu âleyke ve nüshi aleyke´l-hayva küllehü neşkürüke ve la nekfüruke ve nahlau ve netrüku men yefcüruke, ALLAHumme iyyake na´budu ve leke nusalli ve nescüdu ve ileyke nesâ ve nahfidu nercu rah-metike ve nahşa azabeke. Inne azabeke bil küffari mülhık.

                    DELİLLİ ŞAFİİ İLMİHALİ

                    #788341
                    Anonim


                      NAMAZLARIN CEMAATLE KILINMA ŞEKLİ

                      190- Yukarda verdiğimiz bilgi, tek başına namaz kılanlar hakkındadır. Cemaatle namaz kılanlar şu şekilde hareket ederler:

                      1) Cemaatten her biri imama uymayı niyet eder. Kılacak olduğu namaz hangi vaktin ise onu kasdederek: “Niyet ettim bugünkü falan vaktin farz namazını kılmaya, uydum şu imama” şeklinde niyet eder. Sonra imam ellerini kaldırır, aşikare “Allahu Ekber” diyerek namaza başlar. Ona uyanlar da ellerini kaldırarak gizlice “Allahu Ekber” deyip imamla namaz kılmaya başlarlar. Beraberce namaz kılanların hepsi “Sübhaneke”yi okur, sonra cemaat susar. İmam gizlece “Eûzü Besmele” okur. Sonra kıraata başlayarak namazı kıldırır.

                      Şöyle ki: İmam sabah, akşam, yatsı namazlarının ilk ikişer rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında Fatiha suresi ile buna ilave edeceği ayetleri aşikare olarak okur, cemaate işittirir. Bütün tekbirleri, tesmi’leri ve selamları aşikare yapar. Akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarında, öğle ve ikindi namazının bütün rekatlarında kıraati gizli, tekbirleri, tesmi’leri ve selamları aşikare yapar.

                      2) İmam sabah namazının ilk rekatında okuyacağı ayetleri, ikinci rekatta okuyacağı, ayetlerden iki kat fazla yapmalıdır. Bu hem bir sünnettir, hem de cemaatın birinci rekata yetişmesine bir sebebdir.

                      3) İmama uyanlar tekbirleri gizlice alırlar. İmam rükûdan kalkarken aşikare olarak “Semiallahu limen hamideh” ve gizlice “Rabbena ve lekelhamd(*) deyince, cemaat da gizlice yalnız: “Allahümme Rabbena ve lekelhamd” yahut sadece “Rabbena lekelhamd” der. Sonra rükûda imamla beraber gizlice üç kere “Sübhane Rabbiye’l-Azim” ve secdede de yine üç kere “Sübhane Rabbiye’l-alâ” derler.

                      4) İmam ile cemaat birinci oturuşlarda Tahiyyatı, ikinci oturuşlarda ise, Tahiyyatı, salavatları ve Rabbena âtinâ’yı gizlice okurlar. İmam önce sağ tarafa, sonra sol tarafa aşikare olarak selam verince, cemaat da ona uyarak birlikte gizlice selam verir.
                      İmam aşikare okuduğu Fatiha’nın sonunda gizlice “Amin” diyeceği gibi, cemaat da gizlice yine “Amin” der.

                      5) İmam selam verdikten sonra, müezzin aşikare olarak: “Allahümme entesselâmu ve minkesselâm. Tebarekte ya zelcelâli vel-ikram” der. Sünnet varsa onu kılar. Sonra Peygamber efendimize salat-selam okunur. Ya müezzin sesli olarak veya imam ile cemaattan her biri gizlice “Ayetü’l-Kürsî”yi okur. Otuz üçer kere “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber” derler. Bu tesbihlerin sayısı parmaklarla hesablanabileceği gibi, tesbih taneleri ile de hesablanabilir. Önemli olan sayıları tam yapmaktır.

                      6) Yukarıdaki şekilde otuzüçer kere tesbih, tahmid ve tekbirden sonra, müezzin yüksek sesle: “Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh. Lehulmülkü ve lehulhamdü ve hüve ala külli şey’in kadîr. Sübhane Rabbiyel aliyyil’alel-vehhab” der. (**) Bütün cemaat dua edip ellerini yüzlerine sürerler.
                      Yalnız başlarına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar namazların adab ve müstahablarındandır. Bunlara riayet edenler büyük sevab kazanırlar.

                      7) Yukardan beri saydığımız namazların vakitlerinde rükün ve rekatları ile kılınması, Peygamber Efendimizden şübhe götürmeyen bir rivayetle sabit olmuş ve zamanımıza kadar geçen yıllarda bütün ümmetin ittifakı ile kararlaşmıştır. Peygamber Efendimiz:
                      “Beni nasıl namaz kılar gördünüz ise, öylece namaz kılın” diye emretmiştir.
                      Onun için Peygamber Efendimizin kılmış olduğu namazlara aykırı bir namaz, İslam dininde asla geçerli sayılmaz.

                      (*) İmamı Azam’dan diğer bir rivayete göre, imam “Rabbena ve lekelhamd” demez.
                      (**) Anlamı: “Allah’tan başka hak mabud yoktur. O, birdir. O’nun ortağı yoktur. Mülkü O’nundur, hamd O’na mahsustur. O her şeye kadirdir. Çok yüce ve çok bağışlayıcı olan Rabbim, bütün noksanlardan münezzehtir.

                      #789051
                      Anonim

                        CUMA NAMAZI
                        191- Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu mübarek günde müslümanlar mabedlerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya koyulurlar.
                        Bir hadis-i şerifde buyuruluyor:
                        “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür. Adem aleyhisselam O gün Cennet’e konulmuş, O gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır.”
                        Bütün bu olaylar, nice hayırları ve; hikmetleri toplamaktadır.

                        192- Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretleri zamanında Medine’ye yakın bulunan “Salim İbni Avf” yurdunda “Ranuna” denilen vadi içerisinde “Beni Salim Mescidinde” ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.

                        193- Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir. Cuma namazı için minarelerde ezan okunur. Camilere gidince önce aynen öğle namazının sünneti gibi, dört rekat cumanın ilk sünneti kılınır. Ondan sonra cami içinde bir ezan daha okunur. Minberde cemaata karşı bir hutbe okunur. Bu hutbeden sonra ikamet alınarak cumanın iki rekat farzı cemaatle aşikare okuyuşla kılınır. Bir farzdan sonra yine öğlenin ilk dört rekat sünneti gibi, cumanın son dört rekat sünneti kılınır. Bundan sonra da “Zuhrü ahir” diye dört rekat namaz kılınır ki, buna dair ileride bilgi verilecektir. Arkasından da “Vaktin sünneti” niyeti ile aynen sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.

                        194- Cuma şartlarını kendilerinde toplayan kimseler için iki rekat cuma namazı “Farz-ı ayın”dır. Cuma namazının diğer namazlardan başka olarak kendisine özgü on iki şartı daha vardır. Bunların altısı vücubunun (farz olmasının), diğer altısı da edasının şartlarıdır.

                        CUMANIN VÜCUBUNUN ŞARTLARI

                        195- Cumanın bir kimseye farz olabilmesi için, onda şu altı şartın bulunması şarttır:

                        1) Erkek olmak: Bunun için cuma namazı erkeklere farzdır, kadınlara farz değildir.

                        2) Hürriyet: Bu bakımdan cuma namazı kölelere farz değildir. Bir sözleşmeye bağlı olarak kısmen hür olan (mükateb gibi) kölelere farzdır.

                        3) İkamet: Dinî hüküm bakımından misafir (yolcu) sayılan kimselere cuma namazı farz değildir. Sefer ve misafirlik bahsine bakılsın.

                        4) Sıhhat: Hasta olduğundan cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye cuma namazı farz değildir. Yürümeye takati olmayan çok yaşlı kimseler de bu hükümdedirler. Hasta bakıcısı da böyledir, eğer camiye gidince hastanın zarar göreceğinden korkuyorsa, ona da cuma farz olmaz.

                        5) Gözlerin sağlıklı olması: Onun için gözleri kör olanlara cuma namazı farz değildir. Böyle körleri camiye götürüp getirecek kimseleri olsa da, İmamı Azam’a göre yine ona cuma farz olmaz. Fakat iki imama göre, her iki gözü görmeyen kimseyi camiye götürüp getirecek bir adam varsa, o zaman böyle körlere de cuma farz olur.

                        6) Ayakların sağlıklı olması: Kötürüm veya ayakları kesilmiş olan kimselere cuma namazı farz değildir. Kendilerini yüklenecek kimseleri bulunsa da hüküm aynıdır.
                        Düşman korkusu, şiddetli yağmur, fazla çamur ve benzeri engeller de, cuma namazına gidilmemesini mubah kılan özürlerdendir.
                        Bununla beraber bu altı şartı taşımayan kimseye her ne kadar cuma namazı farz değilse de, gidip cuma namazını kılacak olsa, vaktin farzını yerine getirmiş olur. Kadınların veya âmâ ve benzeri özrü olan kimselerin cuma namazını kılmaları gibi. Artık bunlar o günün öğle namazını ayrıca kılmakla yükümlü değillerdir.

                        #789052
                        Anonim

                          CUMANIN EDASININ ŞARTLARI

                          196- Cumanın edası için şu altı şart vardır:

                          1) Cuma namazını bulunulan yerdeki idarecinin veya onun göstereceği kimsenin kıldırmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazını en büyük idareci veya onun izni ile diğer bir şahıs kıldırmalıdır. İdareci veya onun görevlendirdiği bir şahıs bulunmayan bir yerde, müslüman cemaatın tayini ile içlerinden biri cuma namazını kıldırabilir. İslam hükümlerinin uygulanmadığı (daru’l-harb gibi) yerlerde cuma namazı böyle kılınır.

                          2) Hutbe okumaya izin, namaz kıldırmaya da izindir. Aksi de böyledir. Bu her iki görevi yapmaya yetkili olan zat, bir özür olsun, olmasın, yerine başkasını tayin edebilir. Başkasını tayin için kendisine yetki verilmemiş olsa da yine yapabilir. Fakat hatibin huzurunda izin almaksızın başkasının hatiblik görevini yapması caiz değildir.

                          3) Genel izindir. Belli bir yerde müslümanların toplanıp cuma namazını kılmaları için idareci tarafından müsaade edilmiş olmalıdır. Bazı şahıslara özel bir şekilde tayin edilen ve kapısı başkalarına kapatılan yerlerde cuma namazını kılmak caiz olmaz. Fakat mabedin kapısı açık bırakılarak insanların girmesine izin verildiği takdirde, başkaları gelmemiş olsa da, cuma namazları sahih olur.

                          4) Vaktin devamıdır. Şöyle ki: Cuma namazını kılabilmek için öğle vakti devam etmek üzere olmalıdır. Bu vakit çıktı mı, artık cuma namazını kılmak veya kaza etmek caiz olmaz. O günün öğle namazı da kılınmamış ise, yalnız onu kaza etmek gerekir.
                          Daha cuma namazı kılınmakta iken vakit çıkacak olsa, yeniden öğle namazını kaza olarak kılmak gerekir.
                          (İmam Malik’e göre, cuma namazı öğle vakti çıktıktan sonra da kılınabilir. İmam Ahmed’den bir rivayete göre de, cuma namazı zeval vaktinden önce de kılınabilir.)

                          5) Cemaat bulunmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazı için cemaatın en az mikdarı, imamdan başka üç kişidir. İmam Ebû Yusuf’a göre, imamdan başka iki kişidir.
                          (İmam Malik’den bir rivayete göre otuz, İmam Şafiî ile İmam Ahmed’in mezheblerine göre de kırk kişidir.)

                          Cemaatın aklı yerinde ve erkek olması ve en az bu üç kişinin birinci secdeye kadar hazır bulunması da İmam-ı Azam’a göre şarttır. Buna göre yalnız kadınların veya çocukların cemaatiyle veya birinci secdeden önce dağılıp da azınlıkta kalan cemaatle cuma namazı kılınamaz.

                          Cemaatın huzuru, iki İmama göre tahrimeye kadar şarttır. İmam Züfer’e göre, hiç olmazsa ka’dede teşehhüd mikdarı duruncaya kadar cemaatın hazır bulunması şarttır. Cemaat bundan önce dağılacak olsa, geriye kalan bir veya iki kişinin öğle namazını kılması gerekir. Cemaatın mukim veya hür olmaları şart değildir. Öyle ki, misafir veya köle olan bir müslüman cuma namazını kıldırabilir.

                          6) Cumanın farz olan namazından önce hutbe okumaktır. Şöyle ki: Vaktin girmesinden sonra mevcut cemaatın huzurunda bir hutbe okunması gerekir. Bunun içindir ki, hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da sonradan namazda bulunacak olsalar, namazları caiz olmaz.

                          * Cemaatin hutbeyi işitmesi şart değildir. Sadece hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe esnasında bir mükellef erkeğin, misafir olsa dahi, bulunması yeterli görülmektedir.
                          Cuma hutbesinin rüknü, İmamı Azam’a göre, ALLAH’ı zikirden ibarettir. Onun için hutbe niyeti ile yalnız: “Elhamdü lillah” yahut “Sübhanallah” yahut “La ilahe illalah” denilecek olsa, yeterli olur. İki İmama (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e) göre, hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun en az olan derecesi, Tahiyyat mikdarı hamd ve Salavat ile müslümanlara duadır.

                          * Hutbenin vacibleri, hatibin taharet üzere bulunması, avret sayılan yerlerin örtülü olması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.
                          Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak ve bunlar arasında bir tesbih veya üç ayet okunacak kadar bir zaman oturmaktır. Bu bakımdan buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamdi, kelime-i şehadeti, salât ve selâmı kapsamalı. Birinci hutbe, bir ayetin okunması ile insanlara öğüt vermeyi, ikinci hutbe de müslümanlara duayı kapsamalıdır. Ayrıca imamın sesi, ikinci hutbede olan birinci hutbedekinden daha hafif olmalıdır. İşte bunlar hutbenin sünnetlerindendir.

                          * Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Hatta hutbeyi “Hücurat” süresi ile “Büruc” süresine kadar olan sürelerin herhangi birinden uzunca okumak, özellikle kış mevsiminde, mekruhtur. Cemaatı bıktırmak uygun değildir. Cemaatın acele görülecek işleri olabilir. Onları camide fazla tutmak, cuma namazlarına devamlarına engel olacağından yersiz bir iş olur. Hatib olan şahıs bunları düşünmelidir. Sözlerinin sonu, önceki sözleri unutturacak ve kıymetten düşürecek şekilde hutbesi uzun olmamalıdır. Hutbenin kısa ve cemaata faydalı bir tarzda hazırlanması, hatibin ehliyet ve faziletine delildir. Bu konudaki bir hadisi şerifin anlamı şöyledir:

                          “Namazının uzun, hutbesinin kısa olması bir kimsenin anlayışlı bir din alimi olduğunun alametidir. Artık namazı (cemaata ağır gelmeyecek şekilde) uzatınız, hutbeyi de kısa okuyunuz. Gerçekten bazı sözler, sihir gibi kalbleri etkiler”
                          İşte böylece hutbeler, belâgat ve mana bakımından ruhları kazanacak bir halde bulunmalıdır.
                          Ashabı kiramdan (Câbir bin Semüre’den) rivayet edildiğine göre, Peygamber efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde idi. Çok kısa ve çok uzun olmaktan beri idi.

                          * Hatib, ezan okunup tamamlanıncaya kadar minberde oturur. Sonra ayağa kalkar. Sonra gizlice “Euzü” çekerek aşikâra hamd ve sena’da bulunur. Hutbesini cemaata karşı söyler. Savaşla alınmış bir beldede hatib sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur. Bu durum İslamın gücünü, İslam mücahidlerinin dayandıkları kuvveti hatırlatır. Milletin kahramanlığını arttırır. Hutbe bitince ikamet yapılır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir. Hatibin hutbe sünnetlerini gözetmemesi veya dünyalık konuşmalarda bulunması mekruhtur.

                          7) Cuma namazının bir beldede veya belde hükmünde bulunan bir yerde kılınmasıdır. Beldeden maksad, valisi, hakimi, yolları ve mahalleleri bulunan herhangi bir şehirdir. Bu beldeye bitişik olup asker toplamak, at bağlamak, silah atmak, cenaze namazı kılmak, ölüleri gömmek gibi beldenin ihtiyaçlan için hazırlanmış olan yerler de, belde hükmündedir. Bu yerlere “Fina-i belde” denilir. Onun için bir belde camilerinde cuma namazı kılınabileceği gibi, böyle yerlerde de kılınabilir. Önceleri şehirlerin dışında böyle namaz kılma yerleri (Musallâ) vardı. Halk cuma ve bayram günlerinde orada toplanarak namazlarını kılarlardı. Böylece beraberliklerini, güçlerini ve hakka olan bağlılıklarını göstermeye çalışırlardı. Öyle ki, İmamı Azam’a göre, bir beldede yalnız bir camide veya bir Musallâ’da cuma namazı kılınır, birkaç camide kılınmaz.

                          Fakat İmam Muhammed ve İmamı Azam’dan diğer bir rivayete göre cuma namazı, bir beldede bulunan birçok camilerde kılınabilir. Doğru olan da budur. Uygulama da böyle yapılmaktadır.
                          İmam Ebû Yusuf’dan bir rivayete göre, şehirde ancak iki yerde cuma namazı kılınabilir. Diğer bir rivayete göre de, aralarında bir ırmak bulunmadıkça iki yerde de cuma namazı kılınmaz.

                          Cuma namazının birçok camide kılınmasını caiz görmeyenlere göre, bir beldede kılınan birçok cuma namazlarından hangisine daha önce tekbir alınarak başlanmışsa o namaz sahih olur, diğerleri olmaz.

                          İşte böyle bir ihtilaftan kurtulabilmek içindir ki, cumanın dört rekat son sünnetinden sonra “Zühri ahîr” adı ile dört rekat namaz daha kılınmaktadır. Şöyle ki: “Vaktine yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazına” diye niyet edilir ve tam öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi, dört rekat namaz kılınır. Daha iyisi sünnet namazı şeklinde kılmaktır. Çünkü cuma namazı sahih olmamışsa, bu dört rekat ile o günün öğle namazı kılınmış olur. Bu namazın son iki rekatına ilave edilen sure ve ayetler, farzın sıhhatine zarar vermez. Eğer cuma namazı sahih olmuşsa, bu dört rekat kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da nafile bir namaz olur.

                          Sonuç: Bu şekilde namaz kılınması ihtiyata uygun olduğundan, alimlerin çoğu tarafından güzel görülmüştür. Şafiî alimlerinden bir çokları da bunu uygun görmektedirler. Çünkü İmam Şafiî’ye göre de, bir beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı geçerlidir, diğer cuma namazları sahih olmaz. O halde cuma namazına daha sonra başlamış olanların öğle namazını kılmaları gerekir.
                          Bununla beraber bu uygulama bir içtihad meselesi olduğundan İmam Şafiî Hazretleri, Bağdad’da birçok camide cuma namazının kılındığını gördüğü halde buna itiraz etmemiştir.

                          #789053
                          Anonim

                            CUMA NAMAZI İLE İLGİLİ BAZI MESELELER

                            197- Birçok köylerde cuma namazı kılınmasına öteden beri izin verilmiş olduğundan, beldelerde olduğu gibi, köylerde de cuma namazı kılınagelmiştir. Mescidlere ait hükümler bölümüne bakılsın!..

                            198- Bir köylü, cuma günü bir şehire gidip cuma vaktine kadar orada durmak niyetinde bulunsa, kendisine cuma namazı farz olur. Fakat cuma vaktinden, önce şehirden çıkmaya niyet ederse, ona cuma farz olmaz. Sahih kabul edilen bir görüşe göre, cuma vaktinin girmesinden sonra şehirden çıkmaya niyet ederse, yine cuma farz olmaz.

                            199- Cuma günü zeval vaktinden sonra, cuma namazını kılmadan sefere (yolculuğa) çıkmak mekruhtur. Zeval vaktinden önce çıkmak ise mekruh değildir.

                            200- Özürlü ve tutuklu olanların cuma günü şehirde öğle namazını cuma namazından önce kılmaları mekruh olduğu gibi, cuma kılındıktan sonra da cemaatla kılmaları mekruhtur. Bunların öğle namazlarını cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehabdır; çünkü o vakte kadar özürlerinin kalkabileceği umulur.

                            201- Bir kimse, cuma günü özrü bulunmadığı halde cuma namazını kılmadan öğle namazını kılacak olsa, bu namazı sahih olursa da, cuma namazını terk ettiğinden günaha girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, daha sonra cuma namazını kılmak için -daha cuma namazı kılınmadan- camiye yönelse, kıldığı öğle namazı nafile yerine geçer. Cuma namazına ister yetişsin, ister yetişmesin ve ister niyetinden vazgeçsin, ister geçmesin. Bu itibarla cuma namazına yetişemezse, öğle namazını yeniden kılması gerekir.
                            İki İmama göre, gidip cuma namazına başlamadıkça, kılmış olduğu öğle namazı batıl olmaz.

                            202- Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak, güzel ve temiz elbiseler giyinmek, hoş koku sürünmek müstahabdır. Minarede ezan okununca da başka işlerle uğraşmayıp hemen camiye gidilmesi vacibdir.

                            203- Cuma günü camiye erkence gitmek, iki rekat “Tahhiyyetü’l-mescid” namazı kılmak, Kehf sûresini okumak veya dinlemek mendubdur.

                            204- Camiye giden kimse, eğer hutbeye başlanmamışsa, başkalarını rahatsız etmemek şartı ile hatibe yakın yere kadar gidebilir, değilse bulabildiği yerde oturur. Fakat yer bulamaz ve ilerdeki saflarda boşluk bulunursa, zaruret gereği bu boş yerlerden birine gidebilir.

                            205- Hatib minbere çıkınca, cemaatın dinleyip susması, selamlaşmaması, nafile namaz kılmaması gereklidir. Öyle ki, hutbede Peygamber Efendimizin mübarek isimleri anılınca, cemaatın “Salat ve Selam”da bulunmaları ve dinlemekle yetinmeleri daha faziletlidir. İmam Ebû Yusuf’dan bir rivayete göre, bu durumda gizlice Salat ve Selam getirilir.

                            206- Cumanın başlanılmış ilk sünneti, hatibin minbere çıkması halinde, namazın vaciblerine riayet edilerek hemen tamamlanmalıdır.

                            207- Cuma namazını, hutbe okuyan şahsın kıldırması daha faziletlidir.

                            208- Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu namazı tamamlar. İmamı teşehhüdde veya sehiv secdesinde bulsa da hüküm aynıdır.
                            İmam Muhammed’e göre, ikinci rekatın rüküundan sonra gelip imama uyan kimse, cuma namazını değil, öğle namazını tamamlar.

                            #789054
                            Anonim

                              ŞAFİİLERDE Cuma Namazının Meşruiyeti
                              Cuma namazı şer´î bir ibadettir ve ALLAH Teâlâ´nın bu günün şeref ve faziletine nail olmaları için sadece bu ümmete verdiği ihsanlardan biridir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                              Bizler (ehl-i kitab´a nazaran) en son gelenleriz. Fakat kıyamet gü­nünde en önde olanlarız. Şundan dolayı ki (bizden başka) kendile­rine kitap verilen her ümmet bizden önce gelmiştir. Bize ise kitap, onlardan sonra verildi. Sonra ALLAH´ın bize farz kıldığı şu gün yok mu, işte ALLAH bizleri ona hidayet buyurdu. Bu bakımdan insanlar bunda bize tâbi olacaktır. Yahudiler(in ibadet) günü yarın (Cumartesi), hristiyanlarınki ise Pazar günüdür.[1]

                              Cuma namazı hicretten kısa bir zaman önce Mekke´de farz kılınmıştır. Ancak müslümanlar Mekke´de güçsüz ve zayıf olduklarından ve Cuma´yı kılmak için de bir araya gelemediklerinden ötürü Cuma namazı kıhnamadı. Cuma namazı hicretten önce Medine´de ilk defa Esad b. Zurare tarafından kıldınlmıştır.[2]


                              Cuma Namazının Meşruiyetinin Delili

                              Cuma namazının meşru ve farz olduğuna şu ayet delâlet etmektedir:

                              Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen ALLAH´ı anmaya (Cuma´yı kılmaya) koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bi­lirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

                              (Cuma/9)

                              Cuma namazının meşruiyetine delâlet eden birçok hadîs vardır. Onlardan bazıları şunlardır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                              Cuma namazı her müslümana hak ve vacibdir.[3]

                              Birtakım kimseler Cuma namazını terketmekten ya vazgeçerler yahut da ALLAH onların kalplerini mühürler, sonra da onlar gafillerden olur­lar.[4]


                              Cuma´nin Meşruiyetinin Hikmeti

                              Cuma´nın meşruiyetinin birçok hikmet ve faydası vardır. Onları bu­rada teker teker saymak mümkün değildir. Onların en önemlilerinden biri şudur: Aynı şehirde yaşayan bütün müslümanlar bir yerde, hafta´da bir gün (Cuma günü) bir araya gelip birlik ve beraberliklerini sağlayan, rağbetlerini artıran, aralarındaki bağı daha da güçlendiren bir nasihata kulak verirler. Bu onların arasındaki ülfiyeti de artırır. Böylece birbirlerini daha iyi tanırlar ve yardımlaşırlar. Bir hafta boyunca ortaya çıkan yeni meselelere dikkatleri çekilir ve halifeye bağlılıkları artar. Namazı ve hut­beyi halifenin eda etmesi en uygun olanıdır. Bu bakımdan Cuma hutbe­sinde bütün bu durumlar dikkate alındığı için Cuma namazı haftalık bir kongre sayılır. Orada bütün müslümanlar eşit olarak başkomutanlarının arkasında olurlar. Başkomutan, onlara imamlık yapıp hutbe okuyan kişi tarafından temsil edilir. Bunun için şeriat sahibi Cuma´ya gitmeyi teşvik etmiş ve insanları Cuma´yı terketmekten nehyederek Cuma hususunda gevşek davranmayı yasaklamıştır. Bu söylediklerimizin bir kısmı daha

                              önce geçmişti. Bir kısmı da ileride tekrar gelecektir. Burada şu hadîs bi­zim için yeterlidir.

                              Kim üç Cuma´yı gevşeklik edip terkederse ALLAH onun kalbini mühürler.


                              Cuma´nın Farz Olmasının Şartları

                              Cuma namazı, aşağıdaki şartların kendisinde bulunduğu herkese farz´dır. .

                              1. Müslüman olmak.

                              Kâfirden Cuma´ya katılması istenmez. Çünkü kâfir, ibadetlerden önce ibadetlerin esası olan İslâm olmak ile mükelleftir. Ancak ALLAH Teâlâ ahi-rette Cuma´dan ötürü (esas itibariyle mükellef olduğu halde kılmadığı için) kâfiri cezalandırır.

                              2. Baliğ olmak.

                              Çocuk mükellef olmadığından ötürü Cuma namazına gitmesi vacib

                              değildir.

                              3. Akıllı olmak.

                              Çünkü deli mükellef değildir.

                              4. Hür olmak

                              Köleye Cuma namazı farz değildir. Çünkü köle efendisinin hakkı ile meşguldür. Bu durum Cuma´nın köleye vacib olmasına engeldir.

                              5. Erkek olmak

                              Cuma namazı kadınlara farz değildir. Çünkü kadınlar çocuklarla ve ev işleriyle meşgul olmak durumundadırlar. Bu durumda kadınların, özel bir vakitte özel bir yerde bulunmaları onlar için meşakkatli olacağından, Cuma namazı onlara farz kılınmamıştır.

                              6. Sıhhatli olmak.

                              Mescide gitmekle, bir yerde oturmakla veya namazı beklemekle ra­hatsız olan bir kişiye Cuma namazı vacib değildir. Cuma namazına gittiği takdirde kişinin hastalığı artacaksa veya hastalığı geç iyileşecekse yine Cuma´ya gitmesi vacib değildir. Hastaya bakan, hizmet eden kimse de hasta gibidir. Ona da Cuma namazı vacib değildir. Çünkü hastaya bakan kişi Cuma´ya gittiği zaman hastanın ihtiyaçları ile ilgilenecek kimse kal­maz. Hastabakıcının, hastanın akrabası olup olmaması hükmü değiştirmez. Böyle bir kimseye, yerine bakacak kimse olmadığı takdirde Cuma namazı vacib değildir.

                              7. Cuma namazının kılındığı yerde ikâmet etmek.

                              .Kısa dahi olsa sefere çıkmış bir kişiye, yolculuğu Cuma gününün fecrinden önce başlamışsa -ikâmet ettiği yere normal havalarda ezan sesi de yetişmiyorsa- Cuma namazı farz olmaz. Ezan sesi duyulacak kadar Cuma kılınan yere yakın ise Cuma namazı farz olur.

                              İçinde özürsüz 40 kişinin ikâmet etmediği, bu nedenle de Cuma na­mazının sahih olmadığı bir yeri mekân edinen kimseye de Cuma namazı farz değildir. Ancak Cuma kılınan bir yerde okunan ezan sesinin normal şartlarda oraya yetişmemesi şartıyla böyledir.

                              Hz. Peygarnber´in şu hadîsleri bu şartlara delâlet etmektedir:

                              Âzad edilmemiş köle, kadın, çocuk ve hasta olanlardan başka her t müslümana cemaatle Cuma kılmak hak olan bir vacibdir.[5]

                              Kim ALLAH´a ve ahiret gününe iman ediyorsa, ona -kadın, yolcu, köle ve hasta müstesna- Cuma namazı farzdır.[6]

                              SU Ezanı işiten her müslümana Cuma namazı farzdır.[7]

                              #789055
                              Anonim

                                Cuma´nin Sahih Olmasının Şartları


                                Yukarıda saydığımız yedi şartın kendisinde bulunduğu her müslü­mana Cuma namazı vacib´dir. Ancak Cuma´nın sahih olması için dört şartın daha bulunması gerekir:

                                1. Cuma namazı, merkezî bir alanda kılınmalıdır.

                                Bu alan, ister bir beldenin binaları arasında olsun, ister kendilerine Cuma farz olan 40 kişinin oturduğu bir köyün ortasında olsun farketmez. Beldeden maksat, kadı´sı (hâkimi) ve idarecisi olan, içinde alışveriş için çarşı ve pazar bulunan yerdir. Köyden maksat ise kadı´sı (hâkimi) ve ida­recisi bulunmayan yerlerdir. Bu bakımdan sahrada ve çadırlar arasında Cuma namazı sahih olmaz. İçinde Cuma´nın kendilerine farz olduğu 40 kişinin bulunmadığı bir yerde de sahih olmaz. Eğer yakın bir beldeden okunan ezan sesi işitiliyorsa oraya gidilip Cuma namazının kılınması farz olur. Cuma kılınan yerden ezan sesini işitmiyorlarsa, Cuma namazı on­ların üzerinden sakıt olur. Nitekim bunu Cuma´nın vacib olmasının şartları bahsinde zikretmiştik.

                                Bu şartın delili, Hz. Peygamber ve raşid halifeler döneminde Cuma namazının sadece böyle yerlerde kılınmış olmasıdır. Arap kabileleri Medine´nin etrafında oldukları halde oralarda Cuma namazı kılınmıyordu. Hz. Peygamber onlara çadırların arasında Cuma namazını kılmalarını söylememiştir.

                                2. Cuma namazı kılacakların sayısı, Cuma´nın kendilerine farz olduğu 40 kişiden az olmamalıdır; yani erkek, baliğ, mukim ve hür olan 40 kişi bulunmalıdır ki Cuma sahih olsun.

                                Cabir´den şöyle rivayet edilmiştir: ´Sünnet´e göre her 40 kişiye ve 40 kişiden fazla olanlara Cuma vardır´.[8]

                                Ka´b b. Mâlik şöyle demiştir: ´İlk defa Cuma namazı kıldıran Esad b. Zurare idi ve o gün Cuma´ya katılanlar 40 kişiydiler´.[9]

                                3. Cuma namazı öğle vaktinde kılınmalıdır.

                                . Öğle vaktinden Cuma namazı yetişemeyecek kadar bir zaman kalmışsa öğle namazı kılmak vacib olur. Eğer Cuma namazına başlanır ve Cuma namazı devam ederken öğle vakti çıkarsa, Cuma namazını

                                hemen öğle namazına çevirmek ve dört rekât olarak kılmak gerekir Bunun delili Hz. Peygamber´in böyle yapmış olmasıdır.

                                Enes b. Mâlik şöyle rivayet ediyor: ´Hz. Peygamber, Cuma namazını güneş batıya doğru kaydığında (zeval vaktinde) kılıyordu´.[10]

                                Seleme b. Ekvâ şöyle rivayet etmiştir: ´Hz. Peygamber ile birlikte güneş (ortadan batıya) meylettiği zaman Cuma namazını kılardık. Sonra dönüp giderken gölge yerleri araştırırdık[11]

                                Sehl b. Sa´d şöyle diyor: ´Hz. Peygamber zamanında biz Cuma´yı kılmadan ne kaylûle uykusuna yatar, ne de yemeğimizi yerdik´.[12]

                                4. Aynı şehirde, mümkün olduğu takdirde bir yerde Cuma namazı kılınmalıdır.

                                Cuma namazını birkaç yerde kılmak uygun değildir. Hatta eğer mümkünse bir yerde kılmak vacib´dir. Eğer halk çok olur da bir yere sığmazlarsa ihtiyaca göre iki, üç veya dört yerde kılınabilir. İhtiyaç ol­madığı halde aynı şehirde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa, bunlardan sadece ilk kılmanı sahih olur. Önce kılınmaktan maksat, başlangıçtır. İlk tekbir Önce hangi mescidde alınmışsa oradaki Cuma sahihtir, diğerleri ise ayrı yerlerde kılındığı için sahih değildir. Bu nedenle onun yerine öğle namazı kılmaları gerekir. Eğer Cuma´nın, hangi mescidde daha önce başladığı bilinmiyorsa, kılınan bütün Cuma´lar fasid olur. Vakit müsaitse ilk tekbir alınan yerde yeniden kılınması gerekir. Aksi takdirde tümü bu eksik ve fasid olan namazı yerine getirmek için öğle namazı kılmalıdır.

                                Bu şartın delili, Cuma namazının Hz. Peygamber, raşid halifeler ve tâbiûn devrinde ayrı yerlerde kılınmamış olmasıdır. Namaz şehirde sa­dece el-Mescid´ul-Camii denilen büyük mescidde kılınırken, diğer mescidlerde ise sadece vakit namazları kılınırdı.

                                Hz. Aişe şöyle demiştir: ´İnsanlar Hz. Peygamber zamanında Medine´ ye yakın menzillerden ve Medine etrafındaki köylerden gelerek Cuma namazında nöbetleşe hazır bulunurlardı´.[13]

                                İbn Abbas şöyle demiştir: ´Hz. Peygamber´in mescidi dışında ilk Cuma namazı Bahreyn´de Cuvasî adlı yerde Abdulkays mescidinde kılınmıştır´.[14]

                                Cuma´yı bir tek yerde kılma şartının hikmeti, müslümanların birlik ve beraberliğini pekiştirmeye daha uygun olmasıdır. İhtiyaç olmaksızın Cuma namazını ayrı yerlerde kılmak, müslümanlar arasında ayrılık ve ni­fak tohumları ekebilir.



                                Cuma Namazının Farzları

                                Cuma namazının iki farzı vardır. Bunlar Cuma namazının esasını teşkil ederler. Birinci farzı iki hutbe okumak, ikinci farzı ise cemaatle bir­likte iki rekât namaz kılmaktır.

                                Hutbelerin Şartları


                                1. Hatib, eğer mümkünse hutbeyi ayakta okumalıdır.

                                İki hutbeyi birbirinden ayırmak için hutbelerin arasında oturmalıdır. Bunun delili, Cabir b. Semure´nin şu rivayetidir: ´Hz. Peygamber hutbeleri ayakta okur ve aralarında otururdu´.[15]

                                İbn Ömer şöyle rivayet ediyor: ´Hz. Peygamber birinci hutbeyi ayakta okuduktan sonra oturur, sonra kalkar sizin şu anda yaptığınız gibi ikinci hutbeyi okurdu´.[16]

                                2. Hutbe namazdan önce okunmalıdır.

                                Bu, Cuma namazı hakkında varid olan hadîslerden anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber´in fiiline tâbi olmak içindir.

                                3. Hatib, küçük ve büyük hadesten temiz olmalıdır.

                                Elbisesinde, bedeninde ve mekânında affedilmeyecek bir necaset bulunmamalı ve setr-i avrete riayet etmelidir. Zira hutbe de namaz gibidir. Hutbeler, öğle namazının farzının iki rekâtının karşılığıdır. Namazda şart olan taharet ve benzeri şeyler hutbelerde de şarttır.

                                4. Hutbeler Arapça okunmalıdır.

                                Cemaat Arapça bilmese bile hatib hutbeleri Arapça okumalıdır. Eğer orada Arapça öğrenecek kadar bir zaman geçtiği halde Arapça bilen kimse yoksa hepsi günahkâr olur ve Cuma´Ian makbul olmaz. Dolayısıyla öğle namazı kılmaları gerekir. Fakat Arapça öğrenecek kadar bir zaman geçmemişse, hutbe tercüme edilir ve Cuma namazları sahih olur.

                                .5. Hutbeler peşpeşe okunmalıdır.

                                Birinci ve ikinci hutbe arasında fazla bir fasıla olmaması gerektiği gibi, ikinci hutbe ile namaz arasında da fazla bir fasıla olmamalıdır. Birinci hutbe ile ikinci hutbe arasına veya ikinci hutbe ile namaz arasına örfen uzun sayılan bir fasıla girerse hutbe sahih olmaz. Bu durumda mümkünse hutbe yeniden okunmalıdır. Aksi takdirde Cuma namazı, öğle namazına dönüşür.

                                6. Her iki hutbe de Cuma namazının kendileriyle sahih olduğu 40 kişi tarafından dinlenmelidir.

                                Hutbelerin Rükûnları

                                1. Hangi siga ile olursa olsun -elhamdülillah, eş-şukru lillah gibi-ALLAH´a hamdetmek.

                                2. Hangi siga ile olursa olsun Hz. Peygamber´e salâvat getirmek.

                                Bu salât Allahumme sallı ala Muhammed ve ala âl-i Muhammed veya Allahumme sallı alâ nebiyyi ve alâ âlihi veya Allahumme saîli alâ rasûli ve alâ âlihi gibi sığalarla yapılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir şart vardır ki o da Hz. Peygamber´in isminin sarih olarak zikredilmesidir. en-Nebî, er-Rasûl ve Muhammed gibi kelimelerle Hz. Peygamber´in ismi sarih olarak zikredilmelidir. Açık isim yerine zamir yeterli olmaz. Meselâ onun mânâsına gelen huve zamirinin kullanılması yeterli değildir.

                                3. ALLAH´tan sakınmayı tavsiye etmek

                                Hangi lafız ile olursa olsun -ittekuîlah gibi- takva (ALLAH´tan sakınılması) tavsiye edilmelidir. Bu üç rükün, her iki hutbede de rükün­dür. Bunlar olmadan hutbe olmaz.

                                4. İki hutbenin bîrinde bir ayet okumak.

                                Okunan ayet, mânâsı anlaşılan bir ayet olmalıdır. Mukatta harfleri denilen ve sûre başlarında olan elif, lam, mim, yasin, tahâ gibi ayetlerden birinin okunması yeterli olmaz.

                                5. İkinci hutbede mü´minlere dua etmek.

                                Örfen dua sayılan -Allahummağfirli mü´minîne, Allahummağfirîi müslimine gibi- her dua yeterli olur.

                                Cuma namazının ikinci farzının ´cemaatle iki rekat namaz kılmak´ olduğu daha önce söylenmişti. Nitekim Hz. Ömer´den şöyle rivayet edilmiştir: ´Cuma namazı iki rekâttır´.[17]

                                Daha önce de naklettiğimiz bir hadîste Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur:

                                Her müslümana cemaatle Cuma namazı kılmak haktır, vacibdir.[18]

                                Cuma namazının bir rekâtına yetişen kimsenin Cuması sahihtir. Curna´ya yetişemediği takdirde Cuma namazı, öğle namazına dönüşür.

                                İmam´a uyan cemaatin, Cuma namazına ehil olan 40 kişiden az ol­maması vacıb´dir. İkinci rekatta imam´a yetişen kimsenin Cuması sahihtir. İmam selâm verdikten sonra kalkıp ikinci rekâtı kılarak Cuma namazını tamamlar. İmam ikinci rekâtın rükûundan kalktıktan sonra imam´a yetişen kimse, Cuma´ya yetişememiş sayılır. İmam selâm verdikten sonra kalkıp dört rekât öğle namazı kılması gerekir.

                                Cemaat Cuma imamına uyup imam ile beraber bir rekât kılar, sonra herhangibir sebepten ötürü cemaatin tümü veya bir kısmı imam´dan ayrılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlarsa Cuma´Ian sahih olur. Herhangibir sebepten ötürü birinci rekât bitmeden önce imam´dan ayrıhrlarsa Cuma namazları sahih olmaz ve Cuma namazı öğle namazına dönüşür. Bunun delili, Hz. Peygamber´in şu hadîsidir:

                                Kim Cuma namazından veya diğer namazlardan bir rekâta yetişirse ona ikinci bir rekât eklesin. Böylece namazı tamamlasın.[19]

                                #789056
                                Anonim

                                  Cuma Namazının Âdabı

                                  Cuma gününün ve Cuma namazının sünnet olan birtakım âdabı vardır ki onlara itibar edip ihtimam göstermek gerekir. Onları şöyle sıralayabiliriz:

                                  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  1. Yıkanmak
                                  Herhangibiriniz Cuma namazına gitmek istediğinde yıkansın![20]

                                  Buradaki emir, vücub için değil, istihbab içindir. Çünkü başka bir hadîste şöyle buyurulmuştur:

                                  Kim Cuma namazı için abdest alırsa, o, sünnet´e yapışmış demektir. Sünnet´e yapışmak ise ne güzeldir! Kim de yıkanırsa bu daha efdaldır.[21]

                                  2. Vücudu kir ve kötü kokulardan temizlemek, saç ve sakalı yağlayıp güzel koku sürünmek.

                                  Bu, Cuma´ya gelenleri rahatsız etmemek içindir. Böyle yapan kimseye herkes yakınlık duyar ve onunla oturup kalkmaktan hoşlanırlar. Halka eziyet verecek kötü kokulu birşey yiyen kimseye, Cuma namazını terketme ruhsatı verildiğini daha önce söylemiştik. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Bir kişi Cuma günü yıkandığı halde elinden geldiği kadar temizlenir, saç ve sakalını yağlayıp vücuduna güzel koku sürerek Cuma´ya gitmek üzere evinden çıkar, yavaş yavaş yürüyüp mescide gider ve mescidde kimseyi rahatsız etmeden nasip olduğu kadar namaz kılar, sonra susup hutbeyi dinlerse iki Cuma arasındaki bütün günahları bağışlanır.[22]

                                  3. En güzel elbiseyi giymek.

                                  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Kim Cuma günü yıkanır, en güzel elbiselerini giyerse, eğer varsa vü­cuduna güzel koku sürüp sonra mescide gider ve hiç kimsenin üze­rinden atlayıp rahatsız etmeden yavaş yavaş yürür, sonra yapabildiği kadar ibadet edip imam´ı beklerse iki Cuma arasındaki günahları bağışlanır.1

                                  Cuma günü beyaz elbise giymek en efdalidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Beyaz elbiselerinizi giyin. Çünkü beyaz elbise, elbiselerinizin en hayırlısıdır. Ölülerinizi de beyaz ile kefenleyin.2

                                  4. Tırnakları kesip bıyıkları kısaltmak.

                                  Hz. Peygamber´in Cuma günü tırnaklarını kesip bıyıklarını kısalttığı ri­vayet edilmiştir.3

                                  5. Mescide erken gitmek.

                                  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Kim Cuma günü cünüplükten yıkanır gibi yıkandıktan sonra (ilk sa-a”tte Cuma namazına) giderse bir deve kurban etmiş gibi, ikinci saatte giderse bir sığır kurban etmiş gibi, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi, dördüncü saatte giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi, beşinci saatte giderse bir yumurta tasadduk etmiş gibi

                                  İmam Ahmed, 111/81 ve başka muhaddisler Tİrmizî/994 ve başka muhaddisler Bezzar, Müsned

                                  (sevaba nail) olur. İmam hutbeye çıktığında melekler hazır olup . zikri (hutbeyi) dinlerler.[23]

                                  6. Mescide girince iki rekât´namaz kılmak. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Herhangibiriniz imam (minbere) çıkmış iken mescide gelecek olursa hemen iki rekât namaz kılsın.[24]

                                  Ancak hatib hutbenin sonuna gelmemişse kılmalıdır. Eğer hutbenin sonu gelmişse, imam´ın farz namaza kalkmasını beklemelidir. Mescide gi­rildiğinde iki rekât namaz kılmadan oturulursa artık namaz kılınmaz. Oturduktan sonra kalkıp kılınan namaz sahih olmaz. Bu durumda oturup hutbeyi dinlemek ve farz namazı beklemek gerekir.

                                  7. Hutbeleri dinlemek için susmak. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Cuma günü imam hutbe irad ederken arkadaşına sus (dinle) desen (bile) lüzumsuz bir söz söylemiş olursun.[25]

                                  Hz. Ali´den şöyle rivayet edilmiştir:

                                  Kim uygun olmayan bir söz söylerse, onun o Cuma´dan bir ecri yoktur.[26]

                                  Cuma Gününün Umumi Âdabı

                                  Cuma günü haftanın en hayırlı günüdür. Cuma gününün birtakım sünnet ve edepleri vardır ki her müslümamn onları bilmesi ve mümkün olduğu kadar tatbik etmesi uygun olur. Onların en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

                                  a. Cuma günü ve gecesinde Kehf sûresini okumak sünnet´tir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Kim Cuma günü Kehf sûresini okursa, iki Cuma arasındaki zaman onun için nûrlandırıhr.[27]

                                  b. Cuma günü ve gecesinde çok dua etmek. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Cuma gününde bir saat vardır ki müslim bir kul namazını o saate rastgetirip ALLAH Teâlâ´dan birşey dilediğinde ALLAH ona dilediğini ve­rir.[28]

                                  c. Cuma günü ve gecesinde Hz. Peygamber´e çok salâvat getirmek.

                                  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

                                  Sizin en faziletli gününüz, Cuma günüdür. O günde bana çok salâ­vat getirin. Çünkü o günde getirdiğiniz salâvatlar bana arz olunur.[29]



                                  [1] Buharî/836; Müslim/855, (Ebu Hüreyre´den)

                                  [2] Ebu Dâvud/1069 ve başka muhaddisler, (Ka´b b. Mâlik´ten)

                                  [3] Ebu Dâvud/1067 (Tank b. Şihab´dan)

                                  [4] Müslim/865 ve başka muhaddisler, (Ebu Hüreyre ve İbn Ömer´den)

                                  [5] Ebu Dâvud/1067

                                  [6] Dârekutnî, n/3 ve başka muhaddisler

                                  [7] Ebu Dâvud/1056

                                  [8] Beyhakî, î/177

                                  [9] Ebu Dâvud

                                  [10] Buharî/862

                                  [11] Buharî/3935; Müslim/860

                                  [12] Buharî/897; Müslim/859

                                  [13] Buharî/860; Müslim/847

                                  [14] Buharî/852

                                  [15] Müslim

                                  [16] Buhari/873; Müslim/86l

                                  [17] Neseî, III/lll

                                  [18] Ebu Dâvud

                                  [19] Neseî, Ibn Mâce ve Dârekutnî, (Ibn Ömer´den)

                                  [20] Buharî/387; Müslim/844

                                  [21] Tirmizî

                                  [22] BuharV843, (Selman-ı Farisî´den)

                                  [23] Buharî/841; Müslim/850, (Ebu Hüreyre´den)

                                  [24] Müslim/875, (Câbir b. Abdullah´tan)

                                  [25] Buharî/892; Müslim/851 ve başka muhaddisler, (Ebu Hüreyre´den)

                                  [26] Ebu Dâvud/1051

                                  [27] Neseî, (Ebu Said e!-Hudr den)

                                  [28] Buharî/893; Müslim/852. (Ravi Kuteybe kendi rivayetinde şunu ziyade etmiştir: “O, saatin kısa olduğunu anlatmak için eliyle (baş parmağını orta ve isimsiz parmaklarının iç tarafına basarak) İşaret etti”).

                                  [29] Ebu Dâvud/1047; diğerleri (.sahih olmayan senedlerle)

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 32)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.