• Bu konu 39 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
11 yazı görüntüleniyor - 31 ile 41 arası (toplam 41)
  • Yazar
    Yazılar
  • #801971
    Anonim


      İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Kerim okunurken, istimâında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin.

      1. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev-i beşere hitaben Kur’ân’ın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.

      2. Veya Cebrâil (a.s.) Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) tebliğ ederken, her iki hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.

      3. Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelînin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.

      İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin şuur ve ilminin sana taallûku, ahval ve levâzımât-ı ihtiyâcâtın nisbetindedir. Çünkü, sebep ile müsebbep, kuvvetle amel arasında münasebet lâzımdır; fazla noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh, pek cüz’î olan ilim ve şuurun ile, Şems-i Ezelînin ilim ve nazarına mukabele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında, güneşin ziyası ile mübarezeye çıkan ateşböceği gibi olma!

      İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın ef’âli birbirine münasip, âsârı birbirine müşâbih, esmâsı birbirine ayine ve mâkes, sıfâtı birbirine mütedahil, şuûnatı memzuc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hal vardır ki, maksud-u bizzat o hususî tavırdır. Sair tavırlar ise tebeîdirler. Binaenaleyh, meselâ Hâlıkın âsârından

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ım salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
      [TD]Cebrâil: Allah tarafından peygamberlere vahiy getirmekle görevli melek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
      [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Kab-ı Kavseyn: Cenâb-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz (a.s.m.) Miraçta bu makamda bizzat Cenâb-ı Hak ile görüşmüştür[/TD]
      [TD]Mütekellim-i Ezelî: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması, hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
      [TD]ahval: durumlar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]amel: iş, fiil[/TD]
      [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cüz’î: az, sınırlı, ferdî[/TD]
      [TD]ef’âl: fiiler, işler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
      [TD]fem-i mübareki: mübarek ağzı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hayalen: hayal ederek[/TD]
      [TD]hayalî: hayale dayalı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hazret: saygıdeğer[/TD]
      [TD]hitaben: hitap ederek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hususî: özel[/TD]
      [TD]istimâ: dinleme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
      [TD]kıraat: okuma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]levâzımât-ı ihtiyâcât: ihtiyaç duyulan şeyler, lüzumlu görülen ihtiyaçlar[/TD]
      [TD]makam: derece, mevki[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]maksud-u bizzat: asıl gaye[/TD]
      [TD]memzuc: kaynaşmış, birbiri içine girmiş, karışmış[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muhtelif: farklı[/TD]
      [TD]mukabele etmek: karşılık vermek, karşılaştırmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mâkes: yansıma yeri[/TD]
      [TD]mübareze: karşılıklı mücadele, meydan okuma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]münasebet: ilişki, ilgi[/TD]
      [TD]münasip: uyumlu, uygun[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müsebbep: sebeple meydana gelen, sebebin sonucu[/TD]
      [TD]mütedahil: iç içe, birbiri içinde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müşâbih: benzeyen, benzer[/TD]
      [TD]nazar: bakış[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
      [TD]nisbet: oran, kıyas[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
      [TD]sair: başka, diğer[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
      [TD]taallûk: bağlı olma, ilgili olma, ait olma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tebeî: başka birşeye bağlı olarak, ikinci derecede, dolaylı olarak
      [/TD]
      [TD]tebliğ – tebellüğ: bildirme-bilme, tebliğ etme – tebliği alma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tebliğ etmek: bildirmek[/TD]
      [TD]tekellüm: konuşma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
      [TD]ziya: ışık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âsâr: eserler, varlıklar, neticeler[/TD]
      [TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şuur: bilinç[/TD]
      [TD]şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #801972
      Anonim


        cemâdata baktığın zaman azamet ve kudreti kastına hedef yap, başka isimlerin tecelliyatını teb’an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak, sair tecelliyata tebeî bir nazarla bak.

        İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’ân’dan fehim ve iktibas ettiği, (hâfızasında) kendisine has bir Kur’ân vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder.

        Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddit sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahz edebilir. Çünkü, bir âyetin sair âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla, müteaddit sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur’ân hükmünde olur.

        İ’lem eyyühe’l-aziz!لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ blank.gif1 cümle-i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere mâruzdur. Maahaza, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh, bu cümle, tesellî-bahş olup şümûlü dahilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ, 1. لاَ حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ “Ademden çıkıp vücuda gelmek.” 2. لاَ حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى الْبَقَاءِ “Zevale gitmeyip bekada kalmak.”

        [NOT]Dipnot-1 Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.
        [/NOT]



        [TABLE]
        [TR]
        [TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
        [TD]ahval: haller, davranışlar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ahz etmek: almak; rehber, yol gösterici vs. edinmek[/TD]
        [TD]azamet: büyüklük, yücelik, haşmet[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]beka: devamlılık, kalıcı olma, sonsuzluğa gitmek[/TD]
        [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cemâdat: cansız varlıklar[/TD]
        [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]câmidiyet: cansızlık[/TD]
        [TD]cümle-i mukaddese: kusur ve eksiklikten uzak, yüce cümle[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ehl-i meşrep: bir hareket tarzı ve yol takip edenler, bir metoda sahip olanlar[/TD]
        [TD]elem: acı, keder[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]emel: istek, beklenti[/TD]
        [TD]etvar: tavırlar, aşamalar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fehim: anlayış, anlama, kavrama[/TD]
        [TD]hakikî: gerçek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]havl: güç, iktidar[/TD]
        [TD]hayalî: hayale dayalı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
        [TD]hayvaniyet: hayvana âit, hayvansal[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hidayet: doğru ve hak yola ulaşma[/TD]
        [TD]iktibas etmek: alıntı yapmak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan[/TD]
        [TD]insaniyet: insanlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ittisal: bitişmek, birleşmek[/TD]
        [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kasıt: bir şeye hedef ve gaye edinerek bizzat yönelmek[/TD]
        [TD]keza: bunun gibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
        [TD]letâif: insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular, duyular[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
        [TD]makam: konum, yer, derece[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]menzil: durak, yer[/TD]
        [TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]meziyet: üstün nitelik, özellik[/TD]
        [TD]meşreb: yol, hareket tarzı, metot[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mutlak: sınırsız[/TD]
        [TD]mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme, uğrama, tesirinde kalma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]münasebet: irtibat, ilişki, ilgi[/TD]
        [TD]müteaddit: bir çok[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müteallik: alâkalı, ilgili olan şeyler[/TD]
        [TD]nazar: bakış[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nebatiyet: bitkilere âit, bitkisel[/TD]
        [TD]nâzır: bakar, yönelik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]rahmet: şefkat, merhamet, bağış[/TD]
        [TD]sair: başka[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]suret: görünüm, şekil[/TD]
        [TD]sûre: Kur’ân-ı Kerim’in ayrıldığı 114 bölümden her biri[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tebeî: başka birşeye tabi olarak, dolaylı, ikinci derecede[/TD]
        [TD]teb’an: bir şeye bağlı olarak; bir şeye bağlı olduğu şeyi dikkate alarak ikinci derecede bakmak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tecelliyat: tecellîler; yansımalar, görüntüler[/TD]
        [TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]terbiye: eğitim, yetiştirme[/TD]
        [TD]tesellî bahş: tesellî bahşeden[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ulemâ: âimler[/TD]
        [TD]vahşet: yalnızlık, yabancılık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vaziyet: durum, hal[/TD]
        [TD]vücuda gelmek: var olmak, yaratılmak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zerre: en küçük parça, hücre, atom[/TD]
        [TD]zeval: yokluk[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zikredilmek: belirtilmek, anılmak[/TD]
        [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri[/TD]
        [TD]şümûl: kapsam[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #801973
        Anonim


          3. لاَ حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ “Mazarratı def, menfaati celp.”
          4. لاَ حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ “Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.”
          5. لاَ حَوْلَ عَنِ الْمَعَاصِى وَلاَ قُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ “Maâsiye düşmemek, ibadete devam etmek.”
          6. لاَ حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ “Azaba mâruz kalmamak, nimete mazhar olmak.”
          7. لاَ حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَلاَ قُوَّةَ عَلَى النُّورِ “Zulmete düşmemek, nurla tenevvür etmek.”

          Ve hâkezâ, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.


          endOfSection.gifendOfSection.gif


          [TABLE]
          [TR]
          [TD]celp: kendine çekme[/TD]
          [TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]letâif: insanın mânevi yapısındaki ince duygular, duyular[/TD]
          [TD]makam: konum, yer, derece[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]matlub: istek, arzu[/TD]
          [TD]mazarrat: zararlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mazhar olmak: erişmek[/TD]
          [TD]maâsi: günahlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]menfaat: fayda, yarar[/TD]
          [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mâruz kalmak: uğramak, tesirinde kalmak[/TD]
          [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nur: aydınlık[/TD]
          [TD]nâil olmak: erişmek, ulaşmak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]takyid: sınırlandırma[/TD]
          [TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tenevvür etmek: aydınlanmak[/TD]
          [TD]zulmet: karanlık[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #801975
          Anonim


            Zeylü’z-Zeyl


            besmele.jpg


            İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazı insanların ağzında kemiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.

            Birincisi: “Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.”
            İkincisi: “Mûcid ve müessir esbabdır.”
            Üçüncüsü: “Tabiat iktiza etti.”

            Bu üç kelimatın pek çok muhâlâta zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:İnsan mevcuttur. Bu mevcut insan, birinci kelimeye nazaran hem sânidir, hem masnû.İkinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmiştir.Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatin istilzam ettiği gibi, Allah’ın masnûudur.

            Evvelki kelimenin gayr-ı mahsur muhâlâtı:

            1. O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfât-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.

            2. İnsanın bedeninde zerrattan teşekkül eden mütehâlif mürekkebat adedince, matbaalarda hurufatı tertip etmek için kullanılan kalıplar gibi kalıplar lâzımdır.

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]beyanat: açıklamalar, izahlar[/TD]
            [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]esbab: sebepler[/TD]
            [TD]gayr-ı mahsur: hadde hesaba gelmeyen; sınırsız, sonsuz[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hak ve hakikat: doğru ve gerçek[/TD]
            [TD]hurufat: harfler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]iktiza: gerektirmek[/TD]
            [TD]istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
            [TD]kalıp: ölçek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kelimat: kelimeler, sözler[/TD]
            [TD]kemiyeten: sayısal olarak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]keyfiyeten: zararlı nitelik ve özellik bakımından[/TD]
            [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]masnû: san’at eseri olan varlık[/TD]
            [TD]mevcut: var olan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
            [TD]muhâlât: olması imkânsız olan şeyler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mûcid: icad edici, var edici, yaratıcı[/TD]
            [TD]müessir: tesir edici, tesir sahibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mürekkebat: birleşikler[/TD]
            [TD]mütehâlif: farklı, birbirine uymayan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
            [TD]sair: başka[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sâni: san’atkâr, san’atla yapan[/TD]
            [TD]sıfât-ı lâzime: gerekli olan özellikler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tabiat: Evrende bulunan her şey tabiat kanunları; (tabiat fikri) materyalist düşünce[/TD]
            [TD]tertip etmek: düzenlemek; dizmek, sıralamak [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
            [TD]teşkil etme: meydana getirme, oluşturma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek, var olmak[/TD]
            [TD]zarf olmak: bir şeyi içine almak, kapsamak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zerrat: zerreler; hücreler, atomlar[/TD]
            [TD]zerre: en küçük madde parçası, hücre, atom[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zeylü’z-zeyl: ekin eki[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #801976
            Anonim


              3. Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve keza, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

              İkinci kelimenin muhâlâtı:

              1. İnsanın me’hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczahanelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizam ve muvazeneyle o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sânisiz esbab ve mevadd-ı câmideden suduru mümkündür diyebilir.

              2. Birşeyin kemâl-i intizam ile gayr-ı mahdut, kör, sağır, câmid, şuursuz esbabdan sudurunun muhaliyeti nisbetinde, sâni’siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zahire taallûku vardır. Bâtındaki lâtif, ince, garip nakışlara, san’atlara nüfuzu yoktur.

              3. O kelimenin iktizâsına göre kemâl-i ittifak ve intizam ile ihtiyâcat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtimâ, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtimâ etmeleri demektir.

              Çünkü, insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insan ile alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı içtimâ edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.

              Üçüncü kelimenin muhal ve butlanı ise:

              Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalâletçe hakikat



              [TABLE]
              [TR]
              [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
              [TD]azamet: büyüklük, haşmet, heybet[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]butlan: bir şeyin olması için gerekli şartları taşımadığından boş, faydasız olma, batıl olma[/TD]
              [TD]bâtın: bir şeyin iç yüzü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
              [TD]câmid: cansız[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cüz: parça, bölüm[/TD]
              [TD]eczâ: parçalar, bölümler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ehl-i gaflet ve dalâlet: âhiretten habersiz, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız, doğru ve hak yoldan sapmış kimseler[/TD]
              [TD]erkân: rükünler; bir şeyi oluşturan ana unsurlar, temel esaslar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]esbab: sebepler[/TD]
              [TD]garip: ilginç, tuhaf, şaşırtıcı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]gayr-ı mahdut: sınırsız[/TD]
              [TD]gayr-ı mahsur: sınırsız, sonsuz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hayatî: hayatla bağlantılı[/TD]
              [TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihtiyâcat: ihtiyaçlar[/TD]
              [TD]iktizâ: bir şeyin gereği[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]içtima: toplanma[/TD]
              [TD]içtimâ etmek: toplamak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen, sistem[/TD]
              [TD]kemâl-i ittifak ve intizam: tam ve mükemmel birlik ve düzen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]keza: bunun gibi[/TD]
              [TD]kârgir: birbirine girintili olan sağlam yapı, taş ve harçla yapılmış olan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
              [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
              [TD]mahkûm olma: birinin hükmü, idaresi altında olma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mevadd-ı câmide: cansız maddeler[/TD]
              [TD]me’haz: kaynak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]misil: eş, denk[/TD]
              [TD]muhal: olması imkânsız şey[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muhaliyet: imkânsızlık[/TD]
              [TD]muhâlât: olması imkânsız olan şeyler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mukayyed: kayıtlı, sınırlı[/TD]
              [TD]mutlak: sınırsız[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muvazene: denge[/TD]
              [TD]mâcun: yoğrulmuş hamur, karışım [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mümteni: gerçekleşmesi imkânsız olan[/TD]
              [TD]mütebâyin: birbirine uymayan, ayrı, farklı [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
              [TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nisbetinde: oranında[/TD]
              [TD]nüfuz: etki, tesir[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sudur: ortaya çıkma, meydana gelme[/TD]
              [TD]sâni: san’atkâr[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]taallûk: ilgili olma, bağlantılı olmak[/TD]
              [TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
              [TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zahir: dış görünüm[/TD]
              [TD]zerre: atom, hücre; en küçük madde parçası[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
              [TD]âmil: amel eden, iş gören, etken[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #801977
              Anonim


                zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, san’at-ı İlâhiye ve sıbğa-i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîmin cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni olarak telâkki ettikleri tabiata cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalâletten neş’et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ ettikleri hezeyanlardır. Çünkü, müteaddit eserlerimde kat’î bir surette ispat edildiği gibi, harikaların harikası olan şu san’at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîrin yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyet, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!

                Evet, insanda, herşeyde Sâni-i Ezelînin masnûu olduklarına mevcudatın adedince şahitler vardır. Meselâ:

                1. Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın her birisi elli beş lisan ile şehadet etmektedir.

                2. Kur’ân’dır. Evet Kur’ân, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallâkıyetine âdil şahitlerdir.

                3. Mahlûkatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melâike ile birlikte herşeyin sânii Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.


                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Habîr-i Basîr: Kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi gören Allah[/TD]
                [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Hâlık-ı Hakîm-i Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve yarattığı herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
                [TD]Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]baûda: sivrisinek[/TD]
                [TD]bâtın: bir şeyin iç yüzü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cenah: kanat[/TD]
                [TD]cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]câmid: cansız[/TD]
                [TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ehl-i gaflet: sorumsuz, vurdumduymaz; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
                [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]evliya: Allah dostları velî kullar[/TD]
                [TD]evsaf-ı kemâliye: kusursuz, mükemmel nitelikler, özellikler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hakikat: gerçek[/TD]
                [TD]hallâkıyet: yaratıcılık özelliği, kabiliyeti[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
                [TD]hâşâ, sümme hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]icadî: yaradılışa dâir[/TD]
                [TD]ihtirâ etmek: icad etmek, bulmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihtiva etmek: içermek, kapsamak[/TD]
                [TD]ilân-ı şehadet: tanıklık etmek, şahitliğini bildirmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ittifak: anlaşma, birlik[/TD]
                [TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kesif: katı, yoğun, saydam olmayan
                [/TD]
                [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]lisan: dil[/TD]
                [TD]mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış varlıklar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]masnû: san’atla yapılmış eşya, varlık[/TD]
                [TD]melâike: melekler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                [TD]miskin: zavallı, muhtaç[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mukayyet: kayıt altında, sınırlı[/TD]
                [TD]muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muvahhidîn: Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine inananlar[/TD]
                [TD]mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, bileşimler[/TD]
                [TD]müteaddit: bir çok, çeşitli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
                [TD]neş’et etme: kaynaklanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]resul: Allah’ın elçisi[/TD]
                [TD]sahife-i kevn ve vücud: kâinat kitabındaki yaratılmış, varlıklar sayfası[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı[/TD]
                [TD]sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sıbğa-i Rahmâniye: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah’ın boyası
                [/TD]
                [TD]tabiat: Evrendeki canlı cansız bütün varlıklar; tabiat kanunları; (tabiat fikri) materyalist düşünce[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tekvinî: yaratmayla ilgili[/TD]
                [TD]telâkki etmek: kabul etmek, algılamak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tesadüf: rastlantı[/TD]
                [TD]teşekkül: oluşum[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]yed-i kudret: Allah’ın kudret eli[/TD]
                [TD]zerrat: zerreler; atomlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âdil: adaletli[/TD]
                [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ıztırar: çaresiz kalma, zorunlu olma[/TD]
                [TD]şahitler: deliller, tanıklar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şehadet etmek: şahitlik yapmak[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #801978
                Anonim


                  4. İns ve cin taifeleri envâen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahittirler.

                  5. Ulûhiyet ve hallâkıyetin Allah’a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet ediyor.

                  Arkadaş! San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcibe olan isnadı meselesi semeredar bir ağaç meselesi gibidir. Şöyle ki:

                  Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşvünemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir-i tekviniyeyi temessülden, evâmir-i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vahid-i Vâcibden sadır olmuştur.

                  O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vahide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacı ile pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir.

                  Eğer kesrete isnat edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal, tam ağacının vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzat, esbab ve saireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüzde dahildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mesele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcip, diğeri mümtenidir.

                  Hülâsa: Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnat edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnat edilirse, âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimâları lâzım gelir. Halbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah; zorunlu, şart[/TD]
                  [TD]Vâhid-i Vâcib: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve herbir varlıkta birliği görünen Allah[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]adem-i fark: farkın olmayışı, farksızlık[/TD]
                  [TD]cihâzat: donanımlar, cihazlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cüz: parça[/TD]
                  [TD]ecza: kısımlar, bölümler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]envâen: çeşit çeşit olarak, türler olarak[/TD]
                  [TD]esbab: sebepler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]evâmir-i tekvîniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait emirler, kanunlar[/TD]
                  [TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hallâkıyet: yaratıcılık özelliği, kabiliyeti[/TD]
                  [TD]hâşâ: asla öyle değil[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hülâsa: özet[/TD]
                  [TD]ihtiyacat-ı fıtriye: fıtrî, yaratılıştan gelen ihtiyaçlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ilâh: tanrı, mabud[/TD]
                  [TD]ins ve cin: insanlar ve cinler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]isnad: dayandırma[/TD]
                  [TD]istilzam etmek: gerekli kılmak, gerektirmek
                  [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]içtimâ: toplanma[/TD]
                  [TD]kanun: bir sistem ve düzeni sağlayan yasa, fiilleri düzen altında tutan kaide, düstur[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kesret: çokluk[/TD]
                  [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]küll: bütün[/TD]
                  [TD]kün emri: “kün = كُنْ”, yani “Ol” emri[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
                  [TD]mahal: yer, saha, alan[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mahsus: has, özel[/TD]
                  [TD]muhit: kuşatan, kapsayan[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mümkin: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlık[/TD]
                  [TD]mümteni: olması imkânsız şey[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münhasır: sadece birine ait olma[/TD]
                  [TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]neşvünemâ: büyüyüp gelişme[/TD]
                  [TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
                  [TD]sadır olmak: çıkmak, meydana gelmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sair: başka[/TD]
                  [TD]semere: meyve, netice[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]semere-i vahid: bir tek meyve[/TD]
                  [TD]semeredar: meyveli, verimli[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]suhulet: kolaylık[/TD]
                  [TD]suubet: zorluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sıfat: nitelik, özellik[/TD]
                  [TD]taife: grup, topluluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme[/TD]
                  [TD]temessül: görünme, yansıma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
                  [TD]usr: zorluk; meşakkat[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vahdet: birlik[/TD]
                  [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vücuh-u selâse-i mezkûre: ifade edilen üç yön, taraf[/TD]
                  [TD]yüsr: kolaylık; zahmetsizlik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                  [TD]âlât: âletler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şehadet etmek: şahitlik yapmak[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #801979
                  Anonim


                    Maahaza, hüceyreden tut, âleme kadar herbir şeyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni de vahid olacaktır. Çünkü, vahid ancak vahidden sudur eder. Ve keza, bir habbe şemsi ziyasıyla, rengiyle, (tecellî suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibarıyla, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza, vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücud-u vücubî daha kavi, daha râsih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir.

                    Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayine ve mâkesdirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücutlara ayine olduğu gibi, imkânî vücutlar da vücud-u vücubîye ayinedir. Sonra o imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de, vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır.

                    İ’lem eyyühe’l-aziz! Kevn ve vücut sahasında durup ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır. Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.

                    Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi birşey lâtif, nurânî ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                    [TD]ahvâl-i âlem: âlemdeki haller, durumlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]azamet: büyüklük[/TD]
                    [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cismanî: maddi yapısı olan[/TD]
                    [TD]faaliyet: çalışma, aktif olma, iş yapma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fâil: işi yapan[/TD]
                    [TD]habbe: dane, tohum[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hadsî: güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi[/TD]
                    [TD]hassa: ayırıcı özellik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ilm-i ezelî: Allah’ın herşeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi[/TD]
                    [TD]ilm-i muhit-i ezelî: Allah’ın, geçmiş ve gelecek bütün zamanları ve herşeyi kuşatan sonsuz ilmi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]imkânî: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
                    [TD]infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]intikal etmek: geçmek, ulaşmak[/TD]
                    [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kabiliyet: yetenek; bir şeyin karşısında olup ondan etkilenme, kabul etme özelliğinde olma[/TD]
                    [TD]kavi: güçlü, kuvvetli[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kesafet: kesifli; katılık, yoğunluk[/TD]
                    [TD]kesb-i liyakat: ehliyet kazanma, lâyık olma, hak etme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kesif: katı, yoğun, saydam olmayan[/TD]
                    [TD]kevn: varlık, var edilen her şey, kâinat[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                    [TD]kezâlik: bunun gibi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]lâtif: ince, cismani olmayan[/TD]
                    [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]maddî: cismani, gözle görülen[/TD]
                    [TD]masdar: kaynak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]masdariyet: kaynaklık, kaynak olma[/TD]
                    [TD]mertebe: derece[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]misal: örnek[/TD]
                    [TD]muhkem: sağlam[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mâkes: ayna, yansıma yeri[/TD]
                    [TD]mücerret: somut olmayan, soyut[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nevi: çeşit[/TD]
                    [TD]nisbetinde: oranında[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
                    [TD]nuranî: nurlu[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]râsih: sağlam, yerleşmiş[/TD]
                    [TD]sabit: kesin, yerleşmiş, kararlı, değişken olmayan[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                    [TD]sudur etmek: çıkmak, meydana gelmek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tecellî: yansıma[/TD]
                    [TD]tecellîyât-ı nuriye: nurlu tecellîler; parlak yansımalar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]teessür: etkilenme[/TD]
                    [TD]temessül etme: görünme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vahdet: birlik[/TD]
                    [TD]vahid: bir[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vasıl olmak: ulaşmak, varmak[/TD]
                    [TD]vukua gelme: meydana gelme, olma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vücud-u hakikî: gerçek varlık[/TD]
                    [TD]vücud-u haricî: zihinde bulunan veya aynada yansıması görünen bir şeyin dış dünyadaki maddî varlığı, gerçekliği, maddî varlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vücud-u misalî: maddî olmayan, görüntüden ibaret, yansımaya dayalı olan varlık[/TD]
                    [TD]vücud-u vücubî: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye ve sebebe ihtiyacı olmayan ve diğer varlıkların var olması Kendisine bağlı olan, yokluğu düşünülemeyen varlık, Allah[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vücut: varlık[/TD]
                    [TD]ziya: ışık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                    [TD]şems: güneş[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şe’n: durum, hâl, özellik[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #801980
                    Anonim


                      ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkı ile, müsebbebatın Mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l-Envâr, Sâni-i Ezelîdir.

                      İ’lem eyyühe’l-aziz! Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.

                      Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

                      İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan ne kadar cahil ve gafildir! Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor! Dokuz vecihle menfaati muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalâleti irtikâp eder. Evet, Sofestaînin bir şüphesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terk ediyor.

                      Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa içtinap eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinap etmez. İşte cehalet bu kadar olur!

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                      [TD]Mûcid: herşeyi icad eden, var eden yaratıcı Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Nuru’l-Envâr: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah[/TD]
                      [TD]Sofestaî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmeyen ve her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Sâni-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                      [TD]ahvâl: haller, davranışlar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ahvâlât: haller[/TD]
                      [TD]akis: yansıma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]bâtın: bir şeyin iç yüzü[/TD]
                      [TD]cehalet: cahillik, bilgisizlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                      [TD]dünyevî: dünya ile ilgili[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
                      [TD]esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
                      [TD]fezleke: öz, netice, özet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]gafil: Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan, sorumsuz, vurdumduymaz[/TD]
                      [TD]gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]haricî: dış dünyaya âit[/TD]
                      [TD]hayr-ı azîm: büyük hayır, sevap[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet[/TD]
                      [TD]hususî: özel[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]icmal: özetleme, kısaca ifade etme[/TD]
                      [TD]icmâlî: kısaca, özetle[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihtiyatlı: tedbirli[/TD]
                      [TD]irtikâp etmek: yapmak, işlemek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]isâl etme: ulaştırma[/TD]
                      [TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]içtinap etmek: kaçınmak, sakınmak[/TD]
                      [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kalb etme: dönüşme[/TD]
                      [TD]kesret: çokluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
                      [TD]mertebe: derece[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
                      [TD]muhakkak: kesin, gerçekliği kesin olan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları[/TD]
                      [TD]müsebebiyet: bir sebep, tesir v.s. sonucu ortaya çıkma, netice olma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
                      [TD]nefis: bir kimsenin kendisi, mânevî yapısı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nefsî tefekkür: kişinin kendisi ve kendi varlığı üzerinde etraflıca derinlemesine düşünmesi[/TD]
                      [TD]sathî: sığ, yüzeysel[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi[/TD]
                      [TD]tafsilât: ayrıntılar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]takarrüb etmek: yaklaşma[/TD]
                      [TD]teemmül: düşünme, tefekkür etme, inceden inceye araştırma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme[/TD]
                      [TD]tetkikat: incelemeler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]umumî: genel[/TD]
                      [TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vecih: tarz, yön[/TD]
                      [TD]vehham: aşırı derecede vehimli, kuruntulu[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
                      [TD]âfakî: dış dünyaya ait, dış dünya ile ilgili[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat, öteki dünya[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #801981
                      Anonim


                        İ’lem eyyühe’l-aziz! Ruh-u insanî gayr-ı mütenahi ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahi elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdut âmâli beslemektedir. Hattâ, kalbin dalâletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahi elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh, “Ben neyim? Ne kıymetim var ki benim için kıyamet kopsun, mizan vaz edilsin, hesap görülsün?” demeye hakkın yoktur.

                        Ey kemâl-i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalâta ile kaimdir. Şöyle ki:

                        O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman, saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlâta ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.

                        Ve keza, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.

                        Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen biçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra Cehennemî bir azaba inkılâp edecektir. Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükû ve sücud kancası ile gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Cehennemî: Cehennem gibi, Cehenneme benzer[/TD]
                        [TD]ahbâb: dostlar, sevgilililer[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
                        [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]biçare: çaresiz[/TD]
                        [TD]cephe: yüz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
                        [TD]dâll: hak yoldan sapan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ebnâ-yı cins: kendi cinsinden gelenler, aynı cinsten ve türden olanlar[/TD]
                        [TD]elem: acı, keder[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]emsal: benzerler[/TD]
                        [TD]evkat-ı hamse: beş vakit, namaz vakitleri[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]fenâ: gelip geçicilik[/TD]
                        [TD]gaflet: vurdumduymazlık, sorumsuzluk; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]gayr-ı mahdut: sınırsız, sonsuz[/TD]
                        [TD]gayr-ı mahsur: belli bir şeyle sınırlanmayan, pek çok[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]gayr-ı mütenahi: sonsuz[/TD]
                        [TD]giriftar: bir şeye dalmış, tutulmuş[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakikat: gerçek[/TD]
                        [TD]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]istirahate çekilmek: dinlenmeye çekilmek[/TD]
                        [TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
                        [TD]kaim: ayakta duran, varlığı devam eden[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâl-i gurur: tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma[/TD]
                        [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kıyamet: dünyanın sonu, bütün varlık âleminin bozulup dağılması[/TD]
                        [TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
                        [TD]mahal: yer[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mağlâta/mugalâta: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme[/TD]
                        [TD]mağrur: gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, aldanmış[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mizan: terazi, ölçü[/TD]
                        [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muzaaf: katmerli, kat kat[/TD]
                        [TD]nur: aydınlık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nâr: ateş[/TD]
                        [TD]ruh-u insanî: insana ait ruh, insan ruhu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]rükû: namazda eğilme[/TD]
                        [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sücud: namazda yere kapanma, secde etme[/TD]
                        [TD]taammüm etme: genelleşme, umuma ait olma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tahfif etmek: hafifletmek, yükünü azaltmak[/TD]
                        [TD]tazammun etmek: içermek, kapsamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme[/TD]
                        [TD]tekâlif-i diniye: dinle ilgili sorumluluklar, dini yükümlülükler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]umumî: genele ait[/TD]
                        [TD]vaz edilmek: konulmak, yerleştirilmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zeval: yokluğa gitme[/TD]
                        [TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat, öteki dünya[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âlâm: elemler, acılar
                        [/TD]
                        [TD]âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, millet sözleri gibi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âmâl: emeller, arzular, istekler[/TD]
                        [TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şefkat: acıma, merhamet, sevgi[/TD]
                        [TD]şek: şüphe, zan[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #801982
                        Anonim


                          tâate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlât acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.

                          İ’lem eyyühe’l-aziz! Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd; seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif


                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                          [TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]abd: köle, kul[/TD]
                          [TD]dalâlet: hak ve doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
                          [TD]halâvet: tatlılık, hoşluk[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hizmetkâr: hizmet eden kimse[/TD]
                          [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                          [TD]münacat: dua, Allah’a yakarış[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]necat: kurtuluş[/TD]
                          [TD]salâhiyet: yetki[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]seyyid: efendi, sahip[/TD]
                          [TD]tavazzuh: aydınlanma, açıklığa kavuşma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tecrübe: deneme[/TD]
                          [TD]teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tâat: itaat etme, boyun eğme, emre uyma[/TD]
                          [TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şek: şüphe, zan[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                        11 yazı görüntüleniyor - 31 ile 41 arası (toplam 41)
                        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.