• Bu konu 40 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 42)
  • Yazar
    Yazılar
  • #800765
    Anonim

      “Nasıl ki bir mahkuma idam cezası vermeyip müebbet hapis vermek o mahkum için bir nimet ise Allahu teala da merhametinin iktiza ettiği sürette kafirleri yok etmeyip rahmet ile muamele ederek cehennemi veriyor..

      Allah razı olsun mübarek hakikaten çok isabetli bir örnek..

      #800767
      Anonim

        @ZAHİD 282927 wrote:

        kim derse ki herkesin ruhunda edebiyet arzusu var, biraz daha düşünüp etrafına baksasınlar bence o zman karar versinler

        İnsandaki ebed arzusunu yaşantımızda görmek mümkün. Misal olarak insanların asırlardır ölümsüzlüğü bulmak adına yaptığı çalışmaları veya kendi adını taşıyan cami, çeşme, bina, heykel vs. bırakma arzularını sayabiliriz. En basitinden insan çok severek aldığı kıyafete karşı bile bir muhabbet besliyor ve onun hemen eskimesi insanı üzüyor. Çok sevdiği bir yiyeceğin hemen bitmesinden hüzünleniyor. Ya da çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın bizi bırakip ebedi aleme göç etmesi bizi derinden etkiliyor. Demek insanda muhabbet beslediği şeylerin daima onunla beraber olmasını isteyen, firaklardan etkilenen bir duygu var. Buna da ebed aşkı diyebiliriz.

        #800770
        Anonim

          Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), hayatın mü’minler için ölümden hayırlı olduğunu söyler:

          “Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyadeleştirir.”

          “Sizden kimse ölümü temenni etmesin. Muhsin (iyi amel üzere) ise hayır cihetiyle artacağı umulur. Kötü amel işliyorsa kötülükten dönüp Allah’ın rızasını arayacağı ümid edilir.” Mamafih, iyilerin de bozulma ihtimali olsa da bunun istisna olduğu, aslolanın, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın buyurduğu gibi yaşamanın daha hayırlı olacağı belirtilmiştir. Şu halde ölüm, hayırlı amellerin, sevabın son bulmasıdır. Öyle ise ölüm temenni edilmemelidir.

          ÖLÜMÜ İSTEMEK NİÇİN YASAKLANMIŞTIR?

          İslâm inancına göre, ecel kaderle bağlıdır, dua ve temenni ile değildir. Kişinin eceli gelince, istese de istemese de, ne uzar ne kısalır (Yunus 49, Nahl 61). Şu halde ölümü temenni etmek veya etmemek, ahlakî bir yöne sâhip, bir mü’minlik edebidir. Bu açıdan ölümü temennî etmede iki mühim ahlâkî sakınca görmek mümkündür:

          1) Kadere karşı bir itiraz söz konusu olabilir.

          2) Gayesi çeşitli hallerle imtihan olan hayat vazifesinden kaçmak olabilir. Bu ise meskenettir, kişiyi ruhen yıkmaktır. Kur’ân-ı Kerim, maldan, candan, meyvelerden eksiltmeler, musibetler ve korkularla imtihan edilmek üzere insanın yaratıldığını bildirmekte (Bakara 155, Mülk 2) bu imtihanı kazanmak için sabır tavsiye etmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yarın kıyametin kopacağını bilse bile bugün elindeki filizini dikmeyi emretmektedir.

          Böylesi bir hayat anlayışı getiren İslâm dininin diğer taraftan, dünyevî, maddî musibetler sebebiyle ölümü temenni etmeyi uygun görmesi mümkün değildir. Bu durumlarda ölümü temenni etmenin meşru olması, hayatın musibetleri karşısında mukavemet gücünü kırıcı olurdu. Hatta, ölümü temenni etmeyi meşru kılan sebepler arasında zikredilen bazı durumların meydana geldiği zamanlarda bile hayattan kaçmanın esas alınmaması gerekir. Zira ölümü temenniyi meşru kıldığı belirtilen hallerle ilgili rivayetlerin asıl gayesi, sayılan o hallerin kötülüğünü bildirmek ve zihinlerde yer etmesini sağlamaktır. Sözgelimi son kaydettiğimiz hadiste saılan altı halden meselâ “hükmün satılması” yani rüşvet yoluyla mahkemelerden hüküm satın alınması, böyle bir toplumda adaletin kalmadığının ifadesidir. Böyle bir toplum, sosyal yapının bozukluğun en ileri safhalarına varmış demektir. İnananlar, ölümü bile meşru kılacak böylesine kötü bir amelden sakındırılmış olmaktadır. Sayılan diğer ameller de böyledir.

          Bu çeşit hadislerin asıl gayesi, sayılan ameller sebebiyle ölümün temennisini meşru kılmak olsaydı, her devirde ölümü temenni etmek meşru olmuş olurdu, zîra bu kötü ameller hiç bir zaman toplumlarda eksik olmamış, aksine hep işlenegelmiştir. Söylediğimiz bu konuya destek veren bir durum, Ahmed İbnu Hanbel’den kaydettiğimiz hadisin başka bir veçhinde: “Altı kötü iş ortaya çıkmadan önce hayır amel işlemekte acele edin..” denmiş olmasıdır. Yani o fitneler hatırlatılarak, iyi amele teşvik edilmektedir.

          Ölüm acıdır. Hayatta olmak ahirete daha iyi hazırlanma imkan ve fırsatını verir. Bunun için ölüm arzu edilmez. İşte bundan dolayı Peygamberimiz: “Ölümü temenni etmeyin” buyurmuştur.

          Şiddetli ağrılar ve sancılar içinde kıvranan bir hasta, düşkün ve bakacak kimsesi olmayan bir kişi: “Allahım! Bana yaşamak hayırlı ise hayat ver, ölüm hayırlı ise canımı al” (Müslim, Zikr, 10) diye dua edebilir.

          Can çekişmek, ruh teslim etmek, ölüm sarhoşluğu (sekeratu’l-mevt) zordur. Mümin bunu Allah’tan bilir ve sabreder. Eğer bu elem ve ızdıraba sabrederse günahları silinir, derde sabretmek günahlara keffaret olur. (Ebu Davud, Cenaiz, 1,3)

          bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Site – Muhtasarı tercüme ve şerhi – Akçağ Yayınları, 5/9.


          Sorularla İslamiyet
          #800771
          Anonim

            anlıyorum üstadın yokluk ile cehennemi karşılaştırdığını, yine aklım almıyor cidden insan neden ebediyeti ister veya yokluk istemez?

            ikincisi ise yaratılmış olan insanların hepsimi ebedi olmayı istiyor? ( mesela sorulsa bana ben istemem ebediyeti,Rabbime karşı belli bir vazifem var ve o bittikten sonra bende bitmek yok olmak istiyorum)
            Allah’tan öldükten sonra Rabbimi müşahede etmeyi ondan sonrada yok olup gitmeyi dilerim

            #800772
            Anonim

              @Ukbaa 283352 wrote:

              İnsandaki ebed arzusunu yaşantımızda görmek mümkün. Misal olarak insanların asırlardır ölümsüzlüğü bulmak adına yaptığı çalışmaları veya kendi adını taşıyan cami, çeşme, bina, heykel vs. bırakma arzularını sayabiliriz. En basitinden insan çok severek aldığı kıyafete karşı bile bir muhabbet besliyor ve onun hemen eskimesi insanı üzüyor. Çok sevdiği bir yiyeceğin hemen bitmesinden hüzünleniyor. Ya da çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın bizi bırakip ebedi aleme göç etmesi bizi derinden etkiliyor. Demek insanda muhabbet beslediği şeylerin daima onunla beraber olmasını isteyen, firaklardan etkilenen bir duygu var. Buna da ebed aşkı diyebiliriz.

              hayır ukba kardeş benim anlatmak istediğim bunlar değil, bahsettiğiniz şeylere hiç öyle bir muhabbet beslemedim, çünkü gelenler Allah tan geldiği gibi gidenlerde Allah a gittiğini bildiğimden hiç aramam. ben kastettiğim ölüm gerçekten beni bitirseydi, gerçekten ölerek yok olsaydım, insanlar neden ebedi olmak ister işte bunu gerçekten anlamıyorum

              #800773
              Anonim

                @ZAHİD 283367 wrote:

                anlıyorum üstadın yokluk ile cehennemi karşılaştırdığını, yine aklım almıyor cidden insan neden ebediyeti ister veya yokluk istemez?

                ikincisi ise yaratılmış olan insanların hepsimi ebedi olmayı istiyor? ( mesela sorulsa bana ben istemem ebediyeti,Rabbime karşı belli bir vazifem var ve o bittikten sonra bende bitmek yok olmak istiyorum)
                Allah’tan öldükten sonra Rabbimi müşahede etmeyi ondan sonrada yok olup gitmeyi dilerim

                Sizin istemediğinizi dile getirmişsiniz ve Rabbe karşı belirli vazifelerinizi ifa ettiğinizi söylüyorsunuz. Acaba hiç mi bir kimseye hakkınız geçmedi? Veya hiç mi mükafatı hak etmediniz?

                Siz ebediyeti istemeseniz dahi sizin hakkını gasb ettikleriniz onlar isteyecek ve haklarını isteyeceklerdir. Hazreti Ustad Sözler, yirmi sekizinci sözde bu meseleyi şöyle izah etmekte :

                [BILGI]Nasıl, küfür Cehenneme duhûlüne sebeptir; öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zîrâ, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa; bir edebsiz ona serkeşâne dese, “Beni te’dib etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishâne yoksa da, tek o edebsiz için bir hapishâne teşkil edecek, onu içine atacaktır.[/BILGI]

                Yine mükafatı siz istemeseniz dahi O Rabbül alemin kendi izzeti ve keremi ile size bu mükafatı vermemesi O’nun izzet ve keremine muhalif olmaz mı?

                Ustadımız Bediüzzaman insanı risale-i nurda çok iyi tanımladığı bu eserleri tahlil eden bir çok bu dalın uzmanları tarafından dile getirilmiştir. Yine bununla beraber ebediyeti isteyenin akıl olmadığını kalb, ruh, vicdan gibi Allahı tanıyan hissiyatların istediği bunun akabinde akıl bunu tasdik ettiğidir. Aklın başka bir penceresi ise işlenmiş olan günah ve kebairlerin itaatsizliğin neticesi olan kabir ve cehennem azablarını bildiği ve bunlara dayanamayacağından dolayı bilinç altı denilen yerde barındırdığıdır. Yine büyük suçlar işleyen o mahkumu ele alırsak suçlu olduğunu bildiğinden ona sorsak oda hapis ve mahkeme gibi unsurları istemeyeceği kati ve sabittir. Ama diğer suçsuz masum insanlara sorsak hapis ve mahkeme gibi unsurların ne kadar yerinde ve muafık olduğu yine kesin ve tartışılmaz.

                Bizim aklımız bu dünyayı ihata ve idame etmek için o nisbette verildiğinden ebediyet gibi husus akıl ile kavranılamayabilir ama anlaşılabilinmektedir. Bu iş ancak kalbin işidir ve o bu işi görür akıl sadece sadakte der. Ama ahirette insanın cihazatları yeniden yenilenerek o aleme uygun hale getirilicektir.

                Yine bununla beraber insan neden yokluk ister de kendini ateşten sakınır? Madem yokluk isteyen bir insan o zaman kendini, kendisine gelecek tehlikelerden niye sakınır? Hasta olduğunda neden iyileşmek ister? Sobaya elini değdirmek istemez? Yolda karşıdan karşıya geçerken neden gelen veya geçen araba var mı diye kontrollü olarak karşıya geçer? Bu nasıl bir tezat?

                Ya insan yokluğu istemiyor ya da bilinç altındaki muhasebede korktuğundan mı istemiyor?
                İnsanın yokluğu hakiki ve mutlak manada istemediğini sadece az önceki birkaç soru ile bile çürütmenin mümkün olduğu ortada. Bilinç altındaki suçluluk yani günahların çözümü ise basit ve insanın en büyük meselesi olan işlediği günahlara tevbe etmesi değil mi? Ayeti kerimede açık ve net ve kesin bir şekilde tevbe edenin tevbesi kabul olacağı kesindir. Hadisi şerifde eğer siz günah işlemeseydiniz Allah sizi helak edip yerinize günah işleyip tevbe edecek bir toplum getirirdi denilmiyor mu? Bu mevzuda çok deliller ile ispat edildiği ortada iken neden insan ebediyeti istemesin? Hem de ebediyeti en ala layık olduğu şekilde neden yaşamasın ki?

                Aklın yokluğu istemediğide sabit ise o zaman yokluğu ne istiyor? Nefis diyebilir miyiz? Kur’anı azimüşşanda Yusuf Süresinde “ben nefsimiz temize çıkarmam. Şüphesiz ki nefis şiddetle kötülüğü ister” meali ile nefsin günahları istediği vurgulanmakta. Hem Mektubat risalesinde Ustadımız Bediüzzaman ramazan risalesinde nefsin ne kadar azgın olduğunu ifade etmekte tafsilatı için oraya bakabilirsiniz. İşte bize düşen nefsi terbiye edip doğru yolda kullanmak aksi takdirde nefsimize zulmetmiş olmaz mıyız? Nefsimizi bir evladımız olarak düşünürsek evladımız eğer gençliğinin verdiği heyecanlara ve özgürlüklere kapıldığında bizler ebevynleri olarak onlara doğruyu gösterip terbiye etmez isek elbette o evladımıza hem kötülük etmiş hem de zulmetmiş olmaz mıyız?

                Hem bunca nimet ve rahmet ve merhamet varken acaba bunları görüp bildiği halde yokluğu istemekte küfre girmez mi?

                #800774
                Anonim

                  @ZAHİD 283368 wrote:

                  hayır ukba kardeş benim anlatmak istediğim bunlar değil, bahsettiğiniz şeylere hiç öyle bir muhabbet beslemedim, çünkü gelenler Allah tan geldiği gibi gidenlerde Allah a gittiğini bildiğimden hiç aramam. ben kastettiğim ölüm gerçekten beni bitirseydi, gerçekten ölerek yok olsaydım, insanlar neden ebedi olmak ister işte bunu gerçekten anlamıyorum

                  peki ölüm bir son olsaydı o zaman bu dünya çekilir miydi ? bir manası kalır mıydı ?

                  #800775
                  Anonim

                    bu yazı beni ziyada ağlattı :'(
                    hak meslesini hiç düşünmedim, binlerce insanın üzerimdeki haklarını yok olmayı istediğimde hiç düşünemedim.
                    mukafatı ise hiç beklemedim.( O nu (c.c) müşahede etmenin dışında)

                    ”’Yine bununla beraber insan neden yokluk ister de kendini ateşten sakınır? Madem yokluk isteyen bir insan o zaman kendini, kendisine gelecek tehlikelerden niye sakınır? Hasta olduğunda neden iyileşmek ister? Sobaya elini değdirmek istemez? Yolda karşıdan karşıya geçerken neden gelen veya geçen araba var mı diye kontrollü olarak karşıya geçer? Bu nasıl bir tezat?”’

                    demişsiniz Rabbim intiharı men etmeseydi, hakeza bedenin Allah tan gelen bir emanet olarak telakki ettiğimden zarar veremedim, dikkatsiz davranamadım emanetine hakkıyla sahip çıkabilmek için.

                    ”’Ya insan yokluğu istemiyor ya da bilinç altındaki muhasebede korktuğundan mı istemiyor? ”’
                    korktuğum evet muhasebe olabilir ama ondan daha çok korktuğum varlığını ve birliğini bildiğim ve tastik ettiğim bir Zat ı görememek.

                    evet belki gerçekten şu anda nefis yapıyor bu mudafayı ama nefsin burada kazanacağı ne olabilir ki? sonuçta o da ebediyeti istemiyor mu?

                    #800777
                    Anonim

                      elbette çekilmezdi elbetteki manası kalmazdı yaratmanın yaratılmanın
                      benim kastettiğim benim yokluğum, cümle alemin yokluğu değil..

                      #800778
                      Anonim

                        @Ukbaa 283370 wrote:

                        peki ölüm bir son olsaydı o zaman bu dünya çekilir miydi ? bir manası kalır mıydı ?

                        elbette çekilmezdi elbetteki manası kalmazdı yaratmanın yaratılmanın
                        benim kastettiğim benim yokluğum, cümle alemin yokluğu değil..

                        #800779
                        Anonim

                          Hem bunca nimet ve rahmet ve merhamet varken acaba bunları görüp bildiği halde yokluğu istemekte küfre girmez mi?

                          talha kardeş ben nimet, rahmet veya merhameti yok saymıyorum. küfrün kelime manası:Hz. Peygamber’i Allah’tan getirdiği şeylerde yalanlayıp, onun getirdiği kesinlikle sabit dinî esaslardan bir veya birkaçını inkâr etmek anlamına gelir. ben bunları yalanlamıyor veya inkarda etmiyorum ne demek istediğiniz tam anlamadım???

                          #800780
                          Anonim

                            @ZAHİD 283375 wrote:

                            elbette çekilmezdi elbetteki manası kalmazdı yaratmanın yaratılmanın
                            benim kastettiğim benim yokluğum, cümle alemin yokluğu değil..

                            Cenab-ı Hak seni hayvan olarak yaratmamış, bitki olarak yaratmamış, toz, toprak, taş olarak yaratmamış, seni yokluk aleminden varlık alemine çıkarıp, harika alet, cihaz, his ve latifelerle donatıp, birde kendi zatında bulunan sıfatlarından sana da üfleyip kıymetini birden milyonlara çıkarıp, seni kendisine muhatap alıp, böyle güzel nimetlerle serfinaz ettiği halde sen diyosun Rabbim bana niye bu kadar kıymet verip yarattın ?
                            Bu nankörlük olmaz mı ?

                            #800781
                            Anonim

                              @Ukbaa 283379 wrote:

                              Cenab-ı Hak seni hayvan olarak yaratmamış, bitki olarak yaratmamış, toz, toprak, taş olarak yaratmamış, seni yokluk aleminden varlık alemine çıkarıp, harika alet, cihaz, his ve latifelerle donatıp, birde kendi zatında bulunan sıfatlarından sana da üfleyip kıymetini birden milyonlara çıkarıp, seni kendisine muhatap alıp, böyle güzel nimetlerle serfinaz ettiği halde sen diyosun Rabbim bana niye bu kadar kıymet verip yarattın ?
                              Bu nankörlük olmaz mı ?

                              evet dediğiniz nankörlük olur ama böyle bir söz ağzımdan çıkmadı, yazdıklarımda da böyle bir ifade kullanmadım,

                              #800782
                              Anonim

                                “Yokluk ile Cehennem arasında nasıl bir muvazene vardır? Kur’ân’da kâfirlerin Cehennem’den kaçarak yok olmak isteyecekleri yazıyor. Oysa Üstad Hazretleri, ‘Cehennem de olsa bekâ isterim’ diyerek, hayatın ve bekânın yokluktan daha tercihe şâyân olduğunu söylüyor. Öyleyse, kâfirler neden Cehennem’den kaçarak yok olmak istiyorlar?”

                                Cehennem, tevbe kapısıyla Allah’a sığınmayanların uğrayacakları azap yurdu. Yokluk ise, hakîkati olmadığından, Kur’ân’da bulunmayan hayâlî bir kavram. Varlığın hayâlî zıttı. Kur’ân’da Cehennem vardır; ama yokluk yoktur.

                                Bediüzzaman Said Nursî, risâlelerinde yokluk ile varlığı muhtelif cihetlerden mukayese eder ve Cehennemde de olsa var olmanın yokluğa nazaran bir rahmet olduğunu,1 varlığın yaratıcısı olan Cenâb-ı Hakkın zulümden münezzeh olduğunu, hayatta nasıl “varlık” esas ise, varlıkta da “ebedî saadetin” esas olduğunu, tövbe siperi ile Allah’a sığınan kulların Allah’ın izniyle Cehennem’den de kurtulacağını, binâenaleyh, insanın ister inansın, ister inanmasın, Allah’ın adâletinin ve rahmetinin, yani Cehennemin ve Cennetin, kendisi hakkında mutlak hayır getireceğini, öyleyse beşerin görevinin mutlaka Allah’ı bu sıfatlarıyla tanımak ve sevmek olduğunu, Allah’ı bu sıfatlarıyla tanıyan ve seven kimsenin de, Allah’ın izniyle Cehennem’den kurtulacağını ve derecesine göre Allah’ın rahmetine, rızâsına ve Cennetine ulaşacağını müjde eder.2

                                Bedîüzzaman, “kabûl-ü adem” dediği yok oluşçuluk mesleğinin bir safsatadan ibâret olduğunu ve ispat edilemeyeceğini; ama bir meslek olarak bu yola girenlerin “yokçuluğu” ispat etmekle yükümlü olduklarını, ispat edemedikleri takdirde ise Kur’ân’ın “var oluşçulukla” ilgili bütün beyanlarının hak olduğunu kabul etmek zorunda olduklarını belirtir.3

                                Bedîüzzaman’ın referansı şüphesiz Kur’ân’dı. Şimdi, Cehennemle ilgili Kur’ân âyetlerine bakalım:

                                *“Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür o! Oraya atıldıklarında, Cehennemin gürleyişini işitirler ki, kaynayıp duruyor! Neredeyse öfkeden parçalanacak! Kâfirlerden her bir bölük oraya atıldıkça, onların bekçileri kendilerine sorar: ‘Bu azaptan sakındıran bir peygamber size gelmedi mi?’ ‘Evet!’ derler. ‘Bize bir peygamber geldi! Ama biz onu yalanladık. Allah bize bir şey göndermedi. Siz sapıtmışsınız! Dedik. Keşke onu dinleseydik!’ derler. ‘Keşke düşünseydik! O zaman şu alev alev yanan Cehennem ehlinden olmazdık!”4

                                * “Rabbimin huzuruna mücrim olarak gelenin cezâsı Cehennemdir. Orada ne ölür, nede yaşar!”5

                                * “Allah’tan korkan öğüt alır. Şakîler ise ondan kaçınır. O, ateşin büyüğüne girecek onlardır. Orada ne ölür, ne de yaşar!”6

                                * “Arkasından onlara bir de Cehennem azabı var. Orada ona Cehennemliklerin yaralarından akan irin ve kan karışımı bir sıvıdan içirilir. Onu yudumlar; fakat boğazından geçmez! Ölüm her yanını kuşatır; fakat ölecek değildir! Arkasından da ağır bir azap vardır.”7

                                * “Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. “Yakıcı azabı tadın!” denir.”8

                                * “Çılgın bir alev olarak onlara Cehennem yeter! Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derilerinin her yanışında, azâbı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, Hakîm’dir.”9

                                * “Sizi yakın gelecekteki bir azapla uyardık. O gün kişi elleriyle gönderdiğine bakar. İnkârcı da, “Keşke toprak olsaydım!” der.”10

                                * “Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar zâlim kimselerdi. Cehennemin bekçisine şöyle seslenirler: “Ey Mâlik! Rabbin bizim için yeni bir hüküm versin!” Mâlik de: “Siz böyle kalacaksınız!” der.”11

                                Görüldüğü gibi kâfirler Cehennemin şiddetli azabını tattıkça pişmanlık yaşarlar, yalanlamakla kendi kendilerine zulmettiklerini anlarlar, düşünüp peygamberi dinlemediklerine yanarlar; azabın şiddetini gördükçe oradan çıkmak isterler, toprak olmak isterler veya Allah’ın yeniden bir değerlendirme yapmasını isterler. Cehennemin her azabı onlara ölüm acısından daha beterdir aslında; ama ölmezler. Çünkü artık ölüm yoktur. Onlar, azaptan kurtulmak için Rabb-i Zülcelâlin onlar hakkında yeni bir hüküm vermesini istiyorlar. Öyle bir hüküm olmalı ki bu, Cennetle sonuçlanmasın, râzılar, çünkü yüzleri yok; ama Cehennemden de çıksınlar, hiç değilse azap çekmesinler. Toprak olmaya da râzılar. Onu istiyorlar.

                                Üstad Bedîüzzaman hazretleri, insanoğlunun fıtratında bulunan şiddetli var olmak isteğini her defasında ön plâna çıkarır ve âhiretin tam da bu isteği karşıladığını beyan eder. Nitekim küçüklüğünde hayâlinden, “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe (yokluğa) ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî, fakat âdi ve meşakkatli bir bir vücudu mu istersin?” diye sorduğunu; bu soru karşısında, bâkî, fakat âdi ve meşakkatli bir bir vücud da olsa “var olmak” istediğini, yokluğu ve hiçliği istemediğini; bu da olmazsa, hiç değilse “Cehennem de olsa bekânın” mutlak yokluktan ve hiçlikten daha iyi olduğunu12 kaydetmekle bu âyeti tefsir eder.

                                Burada geçen, “Bâkî, fakat âdî ve meşakkatli bir vücud” ifâdesi, Cehennem ehlinin, “Ey Mâlik! Rabbin bizim için yeni bir hüküm versin!” ifâdesi ile dile getirdikleri istektir. “Cehennem de olsa bekâ isterim” ifâdesi de, insan fıtratının Cehennemin ve Cennetin dışında üçüncü bir şık olarak âdî ve meşakkatli bir vücud şansı olmadığını anlayınca, “yokluk ve hiçlik” şıkkına karşı da, Mâlik’in cevabı doğrultusunda Cehennemde kalmaya çâresiz râzı olacağını vurgular.

                                Dipnotlar:
                                1- Asâ-yı Mûsâ, s. 43;
                                2- Sözler, s. 69;
                                3- Lem’alar, s. 82;
                                4- Mülk Sûresi, 67/6-10;
                                5- Tâhâ Sûresi, 20/74;
                                6- A’lâ Sûresi, 87/10-13;
                                7- İbrâhîm Sûresi, 14/16, 17;
                                8- Hac Sûresi, 22/22;
                                9- Nisâ Sûresi, 4/55, 56;
                                10- Nebe Sûresi, 78/40;
                                11- Zuhruf Sûresi, 43/76, 77;
                                12- Asâ-yı Mûsâ, s. 37; Sözler, s. 84

                                Süleyman Kösmene

                                #800783
                                Anonim

                                  benim için mi yayınladınız bu yazıyı Abdullah kardeş?

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 42)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.