• Bu konu 59 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 61)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796523
    Anonim

      Mü’minin en büyük düşmanıyla bir nevî kardeşliği vardır

      Arkadaş!

      İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.
      Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır.
      Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur.
      En büyük bir düşmanıyla bir nevî kardeşliği vardır.

      Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır.
      Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur.
      Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür.
      Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.
      Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten),
      mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)—
      yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur—denilmiştir.

      Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder.
      Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır.
      Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir.
      Küfür ise, lüble kabuğu tefrik etmez.
      Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.

      Mesnevî-i Nuriye, s. 60

      ***

      İ’lem eyyühe’l-aziz!

      Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:

      Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir.
      Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor.
      Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır.

      İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet;
      içi muhabbet, dışı uhuvvet;
      sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.

      Evet, mü’min olan kimse,
      İmân ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi;
      bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir.
      Çünkü, İmân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

      Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.
      Ve bütün eşyada bir nevî ecnebîlik tohumunu ekiyor.
      Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor.
      Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir.
      Ve ezelî, ebedî iftirak ve firakla muttasıl ve mahduttur.

      Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin
      ve yüksek terakkiyât-ı sanayi-bunlar tamamen medeniyet-i İslâmiyeden,
      Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas edildiği,
      Lemeat ile Sünûhat eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir.
      “Onlara müracaat et; orada insanların gaflet ettikleri büyük bir hakikat bulacaksın.” [Arapça ibarenin meâli]

      Mesnevî-i Nuriye, s. 77

      ***

      Husûmet ve adâvetin vakti bitti.

      İki harb-i umumî adâvetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi.
      İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.
      Öyleyse, düşmanlarımızın seyyiatı—tecavüz olmamak şartıyla—adâvetinizi celb etmesin.
      Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir onlara… (…)

      Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler.
      Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak.
      Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder.
      Ehl-i imana karşı vaziyet budur.
      Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa,
      o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner.
      Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.

      Hutbe-i Şamiye, s. 58


      LÛGATÇE:

      uhuvvet: Kardeşlik.
      ittisal: Ulaşmak. Bitişmek. * Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
      bürudet: Soğukluk.
      adâvet: Düşmanlık.
      iltizam: Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
      hasenat: İyilikler, güzellikler.
      filcümle: Bir hayli.
      seyyiat: Günahlar, kötülükler.
      lübb: Öz.
      mümaşat: Hoş geçinmek. Karışmamak. * Bir maslahat yolunu takip etmek.

      #796571
      Anonim

        Karıncayı gözeten bir din, benî âdemin hukukunu nasıl ihmal eder?

        Evet, îmanlı fazîlet, medâr-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tegallüb etmek fazîletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu ile hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır.

        Târihçe-i Hayat, s. 165

        ***

        Suâl: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

        Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır.
        Hukukta ise şah ve gedâ birdir.
        Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese,
        tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder?

        Kellâ…
        Biz imtisal etmedik.
        Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan
        Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası,
        sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.

        Münâzarât, s. 66

        ***

        Belki hürriyet budur ki:

        Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. “Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:64.) nehyinin sırrına mazhar olsun.

        Münâzarât, s. 57

        ***

        Sual: Nasıl hürriyet imânın hassasıdır?

        Cevap: Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet…

        Münâzarât, s. 59

        ***

        İmandan gelen hürriyet-i şer’iye iki esası emreder:

        Yani, İman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek, ve zâlimlere tezellül etmemek… Allah’a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi, Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah’ı tanımayan herşeye, herkese nispetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet-i şer’iye Cenâb-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.

        Hutbe-i Şâmiye, s. 66

        ***

        Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mim’siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kal, şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.

        Divan-ı Harb-i Örfî, s. 53

        LÛGATÇE:

        medâr-ı tahakküm: Tahakküm, zorbalık sebebi.
        tegallüb: Galip gelme, üstün çıkma, baskın olma.
        müsavat: Eşitlik.
        gedâ: Fakir, kimsesiz.
        tâzib: Acı çektirme, sıkıntı verme.
        benî Âdem: İnsanoğlu, âdemoğlu.
        kellâ: Asla, öyle değil.
        imtisal: Uyma, sarılma.
        medâr-ı fahr: Övünme sebebi.
        mürafaa: Yüzleşerek muhakeme olmak.
        şehamet-i imaniye: İmandan kaynaklanan kahramanlık ve cesaret.
        seyyiat: Kötülükler.
        abd: Kul.

        #796554
        Anonim

          İmandan nasibini almayan nasipsizlere bu söz yeter sanırım karanlık batakları için;

          Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese,
          tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder?

          Ama sonrada şu ayeti düşününce teslim oluyorum Hadi olan Rabbimin hidayet ve iman taksimine;

          Ayeti celilede buyrulduğu gibi ;

          Ey muhammed hidayetin anahatarı bizim elimizdedir..

          amenna ve sadakna……………………..

          Allah (c.c) gönlüne göre versin herşeyi hocam..Güzel ve üzerinde düşünülesi bir konu seçimi…

          #796587
          Anonim

            HUTBE-İ ŞÂMİYE 6.2. HUTBE-İ ŞÂMİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİNİN ZEYLİNDEN SON PARÇADIR(DEVAMI)

            ASÂKİRE HİTAP

            [TABLE]
            [TR]
            [TD] (Dinî Ceride, numara 110, 30 Nisan 1909)

            Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlemin (aleyhissalâtü vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü’l-emre itaat farzdır. Ulü’l-emriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur.

            Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı ve mâden-i istimdadıdır.

            Sizin iki müthiş istibdadı kansız ve def’aten öldürmeniz hârikulâde olduğundan ve şeriat-ı garrânın iki mu’cize-i garrâsını izhar ettiğinizden, zaifü’l-akide olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve şeriatın kudsiyetini iki burhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehit verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz’ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatinizin tenakusu, ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziyenin tenakusu gibi, mevti intaç eder.

            Tarih-i âlem serâpâ şehadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz böyle sizi uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men edecektir. Siyaset düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ûlülemirlerinizdir.

            Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüt câiz değildir. Ef’âl-i hususiye-i nâmeşrua, san’attaki meharet ve hazakate münafi değildir ve san’atı menfur etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harpte tecrübeli ve o san’atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü’l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz’î nâmeşrû harekâtı için itaatinize halel vermeyiniz. Zira fenn-i harp mühim bir san’attır. Hem de sizin kıyamınız, şeriat-ı garrâ, yed-i beyzâ-i Mûsâ gibi, sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cemiyetleri bel’ etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalip olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lâkin, terakkiler için Avrupa’nın istibdad-ı mânevîsi altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.

            Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın askerler!
            Said Nursî

            CEMİYETLERE İHTAR-I MÜHİM

            Şimdi cemiyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i meşruadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husumet, taassup ve taraftarlık intaç eder. Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümatı yapacak sahib-i ağraza müsait bir zemin olur. Binaenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü’l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cemiyettir.

            Bediüzzaman
            Said Nursî

            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler
            aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. -l-v; s-l-m)
            asakir : askerler
            asakir-i muvahhidîn : Müslüman askerler (bk. v-
            -d)
            ayn-ı maslahat : faydanın, gayenin ta kendisi (bk.
            -l-)
            bel’ etmek : yutmak, ortadan kaldırmak
            binaenaleyh : bundan dolayı
            bîtaraf : tarafsız
            burhan : güçlü delil, sağlam kanıt

            cemiyet : topluluk, dernek, örgüt (bk. c-m-a)
            ceride : gazete
            cesîm : çok büyük
            cüz’ : kısım, parça (bk. c-z-e)

            cüz’î : az, küçük (bk. c-z-e)
            def etme : ortadan kaldırma, savma
            def’aten : birdenbire
            ef’âl-i hususiye-i nâmeşrua : şahsî gayr-ı meşru fiiller, kişisel yasak fiiller (bk. ş-r-a)

            ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler (bk. a-l-m)
            fabrika-i askeriye : bir fabrikaya benzeyen askeriye müessesesi
            Fahr-i Âlem : bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m)

            fenn-i harp : harp ilmi, harp sanatı, savaş tekniği
            fermân : buyruk, emirname

            fırka : topluluk, grup (bk. a-r-f)
            halel : eksiklik, zarar
            hamiyet-i İslâmiye : İslâmî gayeler uğruna fedakârlıkta bulunma, İslâmiyet için ciddi çalışma (bk. s-l-m)
            hararet-i gariziye : doğal vücut ısısı

            harekât : hareketler, davranışlar
            hârikulâde : olağanüstü, hayranlık verici
            hasebiyle : gereğince
            hayat-ı İslâmiye : İslâmî hayat (bk.
            -y-y; s-l-m)
            hazakat : ihtisas, maharet, ustalık
            hendese : mühendislik ilmi, plân ve geometri ilmi
            hercümerc : alt üst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak

            himmet : gayret, çalışma
            hitap : konuşma, seslenme (bk.
            -b)
            husumet : düşmanlık
            hükûmet-i meşrua : hukuka, kanuna uygun hükûmet (bk.
            -k-m; ş-r-a)
            hükûmet-i meşruta-i meşrua : şeriata uygun meşrutiyet hükûmeti (bk.
            -k-m; ş-r-a)
            ihtar-ı mühim : önemli ikaz, uyarı
            ihtiyat : tedbirli hareket etme
            inkılâp : büyük değişim, dönüşüm
            intaç etme : netice verme, doğurma
            intizam : disiplin, düzen (bk. n-
            -m)
            irşad : doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
            istibdad-ı mânevî : mânevî baskı (bk. a-n-y)
            istibdad : baskı ve zulüm

            istimal : kullanma
            itaat : emre uyma

            itidal : her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama (bk. a-d-l)
            izhar : gösterme, açığa çıkarma (bk.
            -h-r)
            kezalik : böylece
            kıyam : ayaklanma, isyan (bk.
            -v-m)
            kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş (bk.
            -d-s)
            kuvve-i müfekkire : düşünme gücü (bk. f-k-r)

            mabeyn : ara, iki şeyin arası
            mâden-i istimdad : yardım istenilen kaynak

            mahir : maharetli, becerikli
            mani-i istifade : yararlanmaya engel
            meharet : ustalık, beceriklilik
            menfaat : çıkar, kişisel yarar
            menfur etme : nefret edilen birşey hâline getirme
            mevt : ölüm
            mu’cize-i garrâ : büyük ve parlak mu’cize (bk. a-c-z)
            muntazam : düzenli (bk. n-
            -m)
            muzır : zararlı
            müdahale : karışma

            mühendis-i mâhir : alanında maharet sahibi, becerikli olan mühendis
            münafi : zıt, aykırı
            münevverü’l-fikir : fikri aydınlanmış (bk. n-v-r; f-k-r)
            münkalip : başka bir hâle dönmüş, dönüşmüş
            nâmeşrû : dînen uygun ve helâl olmayan (bk. ş-r-a)
            neferat : askerler, erler

            nihayet : son
            nokta-i istinad : dayanak noktası (bk. s-n-d)
            nüfus-u İslâmiye : Müslüman nüfus (bk. n-f-s; s-l-m)
            sahib-i ağraz : kin ve garaz sahipleri
            sahir : sihirbaz
            sebeb-i tefrika : tefrika sebebi, ayrılış sebebi
            serâpâ : baştan başa
            serkeş : başkaldıran, isyan eden

            seviye-i irfan : kültür seviyesi (bk. a-r-f)
            şehadet : şahidlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
            şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)
            şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet (bk. ş-r-a)

            taassup : aşırı derecede, körü körüne bağlılık
            tabib-i hâzık : uzman doktor
            tahakkümat : zorbalıklar, hükmetmeler
            tarih-i âlem : dünya tarihi (bk. a-l-m)
            tebliğ : bildirme
            tenakus : eksilme, noksanlaşma

            tenkidat-ı siyaset : siyaset eleştirileri, tenkitleri
            terakki : ilerleme, yükselme
            teşettüt-ü efkâr : fikirlerin ayrılması, dağılması (bk. f-k-r)
            uhde : üzerine alma
            ukde-i hayatiye : hayat çekirdeği, hayat düğümü (bk.
            -y-y)
            ulü’l-emir : emir sahipleri, idareciler, devleti idare edenler

            umumî : genel, herkese ait
            yed-i beyzâ-i Mûsâ : Hz. Mûsâ’nın beyaz ve parlak eli Hz. Mûsâ’nın firavuna karşı, mu’cize olarak nurlu görünen parlak eli
            zabit : subay
            zaifü’l-akide : imanı zayıf

            zemin : yer, ortam

            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #796321
            Anonim


              Ahlâk-ı Rezile İki Kelimeden Doğuyor



              Bütün muâvenet ve yardım nevîlerini hâvî olan zekât hakkında, sahih olarak Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan “Zekât İslâmın köprüsüdür” (Et-Teğrib ve’t-Terhib, c.1, s. 517) hadis-i şerifi mervîdir.

              Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.
              Zira yardım vasıtası zekâttır.
              İnsanların heyet-i içtimâiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü, zekâttır.

              Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muâvenetten doğar.
              İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı, muavenettir.

              Evet, zekâtın vücubu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.
              Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sayfayı lekelendiren beşerin mesâvisine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimâiyede görünen ihtilâller, fesatlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün:

              Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne!”

              İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”

              Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.

              Nev-î beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.

              Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, haset bağırtıları, kin ve nefret vaveylaları yükselir.

              Kezalik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef, tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebep iken, tekebbür ve gurura bais oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mucip iken, esaret ve sefaleti intaç ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahit istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahitler mevcuttur.

              Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimâiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.

              İşârâtü’l-İ’câz, s. 48-49


              LÛGATÇE:

              muavenet: Yardım, yardımlaşma.
              hâvî: İhtiva eden, içine alan.
              mervî: Rivayet olunan.
              heyet-i içtimâiye: Sosyal hayat.
              terakkiyat: İlerlemeler, gelişmeler.
              vücub: Vacip oluş.
              ribâ: Faiz.
              hurmet: Haram oluş.
              maslahat: Fayda.
              mesâvi: Kötü haller, fenalıklar.
              nev-i beşer: İnsanoğlu.
              hurmet-i riba: Faizin haram oluşu.
              hatt-ı muvasala: Buluşma çizgisi, kavuşma yeri, ulaşma noktası.
              muvasala: Vâsıl olmak, erişmek.
              müraat: Riâyet etme, uyma.
              musalaha: Sulh, barış.
              teberruat: Teberrûlar, bağışlar.

              #796365
              Anonim

                Deniyet-i hâzıranın* sistemi bozulacak

                Bir meclis-i misâlîde, şeriatla medeniyet-i hâzıra, dehâ-i fennî ile hüdâ-i şer’î muvâzeneleri

                Birinci Harbin Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde bir rüyâ-i sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde benden suâl ettiler:

                “Mağlûbiyet sonunda İslâmın âleminde ne hal peydâ olacak?” Asr-ı hâzır mebusu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler.

                Eski zamandan beri istiklâl-i İslâmın bekâsı, hem kelimetullâhın i’lâsı için, farz-ı kifâye-i cihadı, o lâzıme-i diyânet,

                Deruhte ile, kendini yekvücud-u vahdânî, İslâmın âlemine fedaya vazifedar, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,

                Şu millet-i İslâmın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâmın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musîbet

                İstikbâlde telâfi. Üçü veren, üç yüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Halini istikbâle tebdil eder, zîhimmet.

                Zîrâ ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet,

                Tesri-i ihtizâzı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak. Zuhur edecek o vakit İslâmî medeniyet.

                Müslümanlar bilihtiyâr elbet evvel girecek. Muvâzene istersen: Şer’in medeniyeti, şimdiki medeniyet;

                Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esasâtı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet.

                Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe’nidir tecavüz ve teâruz. Bundan çıkar hıyânet.

                Hedef-i kasdı, fazîlet bedeline hasis bir menfaattir. Menfaatin şe’nidir tezâhum ve tehâsum. Bundan çıkar cinayet.

                Hayattaki kanunu, teâvün bedeline, bir düstur-u cidâldir. Cidâlin şe’ni budur: tenâzu’ ve tedâfü’. Bundan çıkar sefâlet.

                Akvâmların beyninde râbıta-i esası: Âharın zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.

                Milliyet-i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe’ni olur dâimâ böyle müthiş tesâdüm, böyle feci telâtum. Bundan çıkar helâket.

                Beşincisi şudur ki: Câzibedar hizmeti hevâ, hevesi teşcî, teshil; hevesâtı, arzuları tatmin. Bundan çıkar sefâhet.

                O hevâ, hem heves, şe’ni budur dâimâ: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor; değişir insaniyet.

                Şu medenîlerden çoğunun eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.

                Gelir hayali karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şeriat.

                Şeriattaki rahmet, semâ-i Kur’ân’dandır. Medeniyet-i Kur’ân esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çarh-ı saadet:

                Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe’nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekâvet.

                Hedefinde menfaat yerine fazîlettir. Fazîletin şe’nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saadet, zâil olur adâvet.

                Hayattaki düsturu, cidâl kıtâl yerine düstur-u teâvündür. O düsturun şe’nidir ittihad ve tesânüd; hayatlanır cemaat.

                Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-i hidâyettir. O hüdânın şe’nidir insana lâyık tarzda terakkî ve refâhet,

                Ruha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü’l-vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.

                Hem onların yerine râbıta-i dindir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir uhuvvet-i imânî. Şu râbıtanın şe’nidir, samimî bir uhuvvet,

                Umumî bir selâmet. Hariç etse tecavüz, o da eder tedâfü’. İşte şimdi anladın, sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.

                Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyârıyla girmemiş. Şu medeniyet-i hâzıra onlara yaramamış. Hem de onlara vurmuş müthiş kayd-ı esâret.

                * Deniyet-i hâzıra: Şimdiki alçak ve mimsiz medeniyet. Geriye götüren.


                Sözler, Lemaat, s. 1157


                LÛGATÇE:

                deniyet-i hâzıra: Şimdiki alçak ve mimsiz medeniyet. Geriye götüren.
                tesri-i ihtizâz: Sarsıntının artması, hızlanması.
                çarh: Çark. Devreden, dönen.
                telâtum: Vuruşma, çarpışma.
                memsuh: Sûreti daha çirkin hâle sokulmuş. Mesholunmuş.
                mevâzin: Ölçüler, teraziler, mizanlar.

                #796397
                Anonim


                  İsrailoğulları

                  “Sen Yahudîleri, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” (Bakara Sûresi: 96.)

                  “Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü bir şeydir o yaptıkları!” (Mâide Sûresi: 62.)

                  “Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Mâide Sûresi: 64.)

                  “İsrâiloğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: ‘Siz yeryüzünde iki kere fesad çıkaracaksınız.’” (İsrâ Sûresi: 4.)

                  “Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” (Bakara Sûresi: 60; A’râf Sûresi: 7.)

                  Yahudîlere müteveccih şu iki hükm-ü Kur’ânî, o milletin hayât-ı içtimâiye-i insâniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstûr-u umûmîyi tazammun eder ki: Hayât-ı içtimâiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa’y ü ameli, sermâye ile mübâreze ettirip, fukarâyı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem-i mâl eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâimâ zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gâliplerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.

                  Meselâ, “Eğer doğru iseniz, mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.” İşte meclis-i Nebevîde küçük bir cemaatin cüz’î bir hâdise ünvânıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla en meşhur olan millet-i Yehûdun tâ kıyâmete kadar lisân-ı halleri, mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.

                  Meselâ, “Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu. (Bakara Sûresi: 61.)” Şu ünvanla o milletin mukadderât-ı istikbâliyesini umûmî bir sûrette ifade eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderâtında münderîc olan şöyle müthiş desâtir içindir ki, Kur’ân, onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille-i te’dib vuruyor.

                  İşte şu misâllerden kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm ve benîisrâil’in sâir cüz’lerini ve sâir kıssalarını bu kıssaya kıyas et. Şimdi, şu Dördüncü Işıktaki i’câzî lem’a-i îcâz gibi Kur’ân’ın basit kelimâtlarının ve cüz’î mebhaslarının arkalarında pekçok lemeât-ı i’câziye vardır; ârife işâret yeter.

                  Sözler, s. 366-367

                  ***

                  Bismihî sübhânehû

                  [“Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu” (Bakara/61) âyet-i celîlesinin bir nüktesi.]

                  Aziz Nur kumandanı ve Kur’ân’ın hâdimi kardeşim Refet Bey,

                  Yahudî milleti hubb-u hayat ve dünyâperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiyâ-yı Benîisrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.

                  Said Nursî

                  Şuâlar, s. 435

                  ***

                  Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.

                  Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşrû bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir.

                  Mektûbat, s. 262

                  LÛGATÇE:

                  sa’y ü amel: Çalışıp gayret etmek, çalışmak ve işlemek.
                  muzaaf: İki kat, iki misli, katmerli.
                  riba: Faiz.
                  hud’a: Hile, oyun; aldatma, düzen.
                  cem-i mâl: Mal toplamak, mal biriktirmek.
                  havf-ı memât: Ölüm korkusu.
                  meskenet: Miskinlik, acizlik, beceriksizlik.
                  enbiyâ-yı Benîisrailiye: İsrailoğullarından olan peygamberler.
                  sebeb-i haybet: Kayıp ve mahrumiyet sebebi.

                  #796498
                  Anonim


                    Zâhirî çirkinlikler altında parlak güzellikler vardır

                    İkinci Nokta:

                    “O herşeyi en güzel şekilde yarattı” (Secde Sûresi: 7.) âyetinin bir sırrını izah eder. Şöyle ki:

                    Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır.
                    Evet, kâinattaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir;
                    veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.
                    Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin, müşevveştir.
                    Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.
                    Ezcümle:

                    Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında,
                    nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış.

                    Ve güz mevsiminin haşin tahribâtı,
                    hazin firâk perdeleri arkasında,
                    tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden
                    ve tâzibinden muhâfaza etmek için,
                    nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber,
                    o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir.
                    Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır.

                    Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok istidad çekirdekleri,
                    zâhiri çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir.

                    Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur.

                    Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan, zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder.
                    Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder.
                    Halbuki, eşyanın insana âit gàyesi bir ise, Sâniinin esmâsına âit binlerdir.

                    Meselâ, kudret-i Fâtıranın büyük mu’cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkkî eder.
                    Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar.

                    Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zâhiren rahmete uygun gelmez.
                    Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder.

                    Meselâ, “kar”ı pek bâridâne ve tatsız telâkkî ederler.
                    Halbuki, o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gàyeler
                    ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.

                    Hem insan, hodgâmlık ve zâhirperestliğiyle beraber,
                    herşeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden,
                    pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilâf-ı edeb zanneder.

                    Meselâ, âlet-i tenâsül-i insan, insan nazarında bahsi hacâletâverdir.
                    Fakat şu perde-i hacâlet, insana bakan yüzdedir.
                    Yoksa, hilkate, san’ata ve gàyât-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki,
                    hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacâlet ona hiç temas etmez.


                    İşte, menba-ı edeb olan Kur’ân-ı Hakîmin bâzı tâbirâtı bu yüzler ve perdelere göredir.
                    Nasıl ki bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında
                    gayet güzel ve hikmetli san’at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâniine bakar;
                    ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar;
                    ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitâbet-i kudsiyedir.

                    Sözler, s. 365

                    LÛGATÇE:

                    hüsün: Güzellik.
                    zâhir: Dış görünüş.
                    müşevveş: Karışık.
                    nebâtât: Bitkiler.
                    firâk: Ayrılık.
                    tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniye: Kusur ve noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın celâlinin tecellileri, görüntüleri.
                    tâzib: Azap ve acı verme.
                    neşv ü nemâ: Gelişme, yayılma, olgunlaşma.
                    tahavvül: Bir halden diğer bir hale geçme, değişme.
                    zâhirperest: Dış görünüşe ehemmiyet veren.
                    hodgâm: Bencil, kendini beğenen.
                    Sâni: San’atla yaratan Allah.
                    esmâ: İsimler.
                    kudret-i Fâtıra: Benzersiz bir şekilde yaratan Allah’ın gücü.
                    mücehhez: Donanımlı.
                    taslit: Musallat olma.
                    inkişaf: Gelişme, açılma.
                    bâridâne: Soğukça.
                    bârid: Soğuk.
                    mahz-ı edebî: Tam bir edeb.
                    hilâf-ı edeb: Edebe ters.
                    âlet-i tenâsül-i insan: İnsanın üreme organı.
                    hacâletâver: Utandırıcı, utanç veren.
                    hilkat: Yaratılış.
                    gàyât-ı fıtrat: Yaratılış gayeleri.
                    ayn-ı edeb: Edebin ta kendisi.
                    menba-ı edeb: Edebin kaynağı.
                    kitâbet-i kudsiye: Kudsî yazı, kusursuz ve eksiksiz yazı.

                    #793331
                    Anonim

                      Zevkin her çeşidini tatmak, ilerleme değil

                      Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

                      Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.

                      Yirmi Üçüncü Söz

                      Sözlük:

                      âlem-i âhiret: Ahiret alemi
                      âlem-i misal: Görüntüler alemi
                      berzah: Ölümden sonra kıyamete kadar yaşanacak alem
                      cihâzât: donanımlar
                      cihâzât-ı mâneviye: mânevî donanım, cihazlar (bk. a-n-y)
                      ehl-i dalâlet: Doğru ve hak yoldan sapanlar, iman ve islamdan çıkmış olanlar
                      evâmir-i Kur’âniye: Kur’an’ın emirleri
                      hakikat-i daime: Devam eden hakikat, gerçek
                      hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                      hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d)
                      imtisal: yerine getirme
                      istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
                      kemâlât: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
                      kuvve: Duygu, his, kabiliyet
                      letâif: Manevi duygular, güzel, hoş ve ruhla ilgili hisler
                      medar: sebebp, vasıta, vesile
                      musahhar: emre verilmiş, itaatkar
                      mübarek: bereketlenmiş, hayırlı
                      münevver: Nurlu, aydın
                      nefs-i emmâre: kötülüğü teşvik eden, emreden nefis
                      revnakdâr: Zinaetli, göz alıcı bir parlaklık ve güzellikte
                      sukut: değerden düşme, düşüş, alçalış
                      süflî: aşağıda bulunan, alçak, adi
                      şecere-i bâkiye: Daim olan ağaç, baki ağaç
                      şecere-i kâinatın: Kainat ağacı
                      tevcih: Yöneltmek, çevirmek
                      terakki: İlerleme, yükselme
                      ubudiyet: Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme
                      vazife-i ubûdiyet: Kulluk vazifesi
                      ziya: ışık, aydınlık

                      #796150
                      Anonim

                        Derslerinizde fütura düşmeyin

                        Aziz kardeşlerim,

                        Bahar ve yazın meşgaleleri,
                        hem gecelerin kısalması,
                        hem şuhûr-u selâsenin gitmesi
                        ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması
                        ve daha sâir bazı esbabın bulunması,
                        elbette bir derece neş’eli kış dersine fütur verir.

                        Fakat onlardan gelen fütur, size fütur vermesin.
                        Çünkü o dersler, ulûm-u imaniyeden olduğu için,
                        bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter.
                        Bâhusus, siz daima bir-iki hakikî kardeşi de bulursunuz.

                        Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil.
                        Cenâb-ı Hakk’ın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakaik-i imaniyenin istimâından çok zevk alırlar.
                        Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemîleriniz çoktur.

                        Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i imaniye,
                        zemin yüzünün bir manevî ziyneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş:

                        “O Zâtın adıyla ki, semâvat kendisini yıldızların, güneşlerin, ayların ve gezegenlerin kelimeleriyle tesbih eder. Göklerdeki yıldızların sayısınca, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi sizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun.”

                        Yani, semâvât zemine gıpta eder ki,
                        zeminde hâlisen lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için,
                        bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururlar,
                        kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini
                        ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san’atını birbirine göstererek
                        Sânilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.


                        Hem de ilim iki kısımdır:
                        Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir.
                        Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur.
                        Bir defa anladım, yeter diyemez.

                        İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır.
                        Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.

                        Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufarakat ihtimalinden, ikimizden ziyade Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyade sevap kazanmak emâresi olarak, daha ziyade müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hak hakkımızda çok emarelerle inayet ve rahmetini gösterdiğinden, surî iftirakımız vuku bulsa, bir eser-i inayet ve rahmet olduğunu telâkki etmeliyiz.

                        Rabian: Sizin gibi hakikate yetişmiş ve hakikatteki hakikî tesellî ve esaslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı imaniyenin ve esrar-ı Kur’âniyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehacümünden neş’et eden müşkülât ve gam ve kedere karşı “Sabır ve metanet et ve hüzün ve merak etme” demeye ihtiyaç hissetmem.

                        Barla Lâhikası, s. 143, (yeni tanzim, s. 418)


                        LÛGATÇE:

                        şuhûr-u selâse: Üçaylar.
                        ekser: Çoğu.
                        esbab: Sebepler.
                        fütur: Usanç. Gevşeklik, tembellik göstermek
                        ulûm-u imaniye: İmanî ilimler.
                        bâhusus: Özellikle.
                        zîşuur: Şuur sahibi.
                        hakaik-i imaniye: İman hakikatleri.
                        istimâ: Dinleme.
                        müstemî: İşiten, dinleyen.
                        mütefekkirâne: Tefekkür ederek.
                        sohbet-i imaniye: İmanî sohbet.
                        ziynet: Süs.
                        medar-ı şeref: Şeref vesilesi.
                        semâvât: Gökler.
                        hâlisen lillâh: Allah için ve ihlâsla.
                        Sâni-i Zülcelâl: Celâl sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah.
                        âsâr-ı rahmet: Rahmet eserleri.
                        âsâr-ı san’at: San’at eserleri.
                        Sâni: Herşeyi san’atla yaratan Allah.
                        mufarakat: Ayrılık.
                        emâre: İşaret.
                        inayet: Yardım.
                        surî: Görünüşte, hakikî olmayan.
                        iftirak: Ayrılık.
                        envâr-ı imaniye: İman nurları.
                        esrar-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın sırları.
                        ehl-i dalâlet: Hak yoldan sapmışlar.
                        desâis: Desiseler, aldatmacalar.
                        tehacüm: Hücum.
                        neş’et: Doğma.
                        müşkülât: Müşkiller, zorluklar.

                        #796181
                        Anonim

                          Günahlarını küçük zannetme

                          İ’lem eyyühe’l-aziz!

                          Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet, ayinede irtisam eden bir bahçe, hareket, tegayyür ve sair ahvalinde ayineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbidir: Gölge ve misal gibi. Binaenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.

                          Mesnevi-i Nuriye

                          Sözlük:

                          ahval: haller, davranışlar
                          eşhas: kişiler
                          hususî âlem: şahsa ait, özel âlem, özel dünya
                          hüsün: güzellik
                          i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında
                          irtisam eden: resmedilen, görünen
                          kasâvet: katılık, sertlik
                          kubuh: çirkinlik, kötülük
                          küsuf tutturmak: örtmek, perdelemek
                          letâif: insanın mânevi yapısında bulunan ince duygularmuhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz
                          misal: aynadaki yansıma, görüntü
                          umumî âlem: genel dünya, evren
                          safvet: paklık, temizlik
                          şems: güneş
                          tegayyür: başkalaşım
                          ziya: ışık
                          zulmet: karanlık

                          #796226
                          Anonim

                            İnsanlığın Baharı

                            Beşinci kuvvet: İzzet-i İslâmiyedir ki, i’lâ-yı kelimetullahı ilân ediyor. Ve bu zamanda i’lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf ve medeniyet-i hakîkiyeye girmekle i’lâ-yı kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiyenin iman ile kat’î verdiği emri, elbette âlem-i İslâmın şahs-ı mânevîsi, o kat’î emri istikbalde tam yerine getireceğine şüphe edilmez.

                            Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyetin terakkisi,
                            düşmanın taassubunu parçalamak
                            ve inadını kırmak
                            ve tecavüzâtını def etmek,
                            silâhla, kılıçla olmuş.

                            İstikbalde silâh, kılıç yerine hakikî medeniyet
                            ve maddî terakki
                            ve hak ve hakkaniyetin mânevî kılıçları düşmanları mağlûp edip dağıtacak.

                            Biliniz ki: Bizim murâdımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir.
                            Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki, ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harap ettiler.
                            Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.
                            Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle,
                            beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki,
                            yeryüzünü kanla bulaştırdı.
                            İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe edecek,
                            zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.

                            Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediğinden;
                            belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden,
                            şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenatına galebe edip
                            ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle;
                            Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir.
                            Ve az vakitte galebe edecektir.

                            Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle maddî ve mânevî terakkiyata vesile
                            ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde,
                            nasıl meyus olup ye’se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve- i mâneviyesini de kırıyorsunuz?
                            Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki,

                            “Dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır.
                            Fakat, yalnız biçare ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu”

                            diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.

                            Mâdem meylülistikmal (tekâmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiş.
                            Elbette, beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa,
                            istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâmda nev-i beşerin eski hatîatına
                            kefaret olacak bir saadet-i dünyevîyeyi de gösterecek inşaallah.

                            Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki,
                            mebde ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın.
                            Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor.
                            Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir.
                            Bazan tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir.
                            Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi,
                            nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaallah.

                            Hakikat-i İslâmiyenin güneşiyle,
                            sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz.

                            Hutbe- i Şâmiye, s.41- 43

                            LÛGATÇE:

                            i’lâ- yı kelimetullah: Allah’ın adını yüceltme.
                            mehâsin: Güzelikler, iyilikler.
                            seyyiât: Fenalıklar, kötülükler.
                            râcih: Üstün.
                            İzzet- i İslâmiye: İslâmî izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti.
                            terakki: Yükselme, ilerleme.
                            mütevakkıf: Birşeye bağlı olan, onunla iş görecek olan.
                            harb- i umumî: Dünya Savaşı.
                            sulh- u umumî: Genel barış. Dünya barışı.
                            hüda: Doğru yol, istikamet.
                            hevâ: Gelip geçici istek, heves, nefsin arzusu.
                            tahakküm: Zorbalık etme; zorla hükmetme.
                            me’yus: Ümitsiz, kederli.
                            ye’s: Ümitsizlik.

                            #797221
                            Anonim

                              DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.1.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Kırk altı sene evvel tab’ edilen 1

                              İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi

                              2بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
                              3
                              وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

                              Mukaddime

                              VAKTÂ Kİ HÜRRİYET divanelikle yâd olunurdu; zayıf istibdat tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktâ ki itidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu; Meşrutiyette şiddetli istibdat, hapishaneyi mektep yaptı.

                              Ey şu şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lütfen ruh ve hayalinizi misafireten, yeni medeniyete karışmış asabî bir bedevî talebenin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz. Ta tahtie ile hatâya düşmeyiniz.

                              31 Mart Hâdisesinde Divan-ı Harb-i Örfîde dedim ki:

                              Ben talebeyim. Onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.

                              Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkit ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur. Onun için, 4يَوْمَ تُبْلَى السَّرَۤائِرُ sırrınca, kabr i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemâl-i iştiyak ile müheyyayım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım.
                              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                              1 : Bu tarih 1954 senesine aittir.
                              2 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
                              3 : “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
                              4 : “O gün ki, bütün sırlar ortaya serilir.” Târık Sûresi, 86:9.


                              [/TD]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                              acaip : hayret verici ve şaşırtıcı
                              âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
                              âlem-i berzah : dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi
                              asabî : sinirli
                              bedevî : şehirde yaşamayıp, şehir hayatını bilmeyen
                              cemiyet-i beşeriye : insanlık topluluğu
                              dimağ : beyin
                              divanelik : delillik, çılgınlık
                              Divan-ı Harbî Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
                              gaddarane : acımasızca, zulmederek
                              garaipperest : garip ve tuhaf şeylere düşkün olan, çok seven
                              hakaik : gerçekler
                              hâl-i ihtilâl : ayaklanma durumu, karışıklık hâli
                              İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi : “İki Musibet Okulunun Diploması” anlamında olan ve içinde Bediüzzaman’ın 1909 yılında Divan-ı Harb-i Örfî’de (Sıkıyönetim Mahkemesi) yaptığı savunması bulunan bir eseri
                              iltibas olma : karıştırılma
                              irad etme : sunma
                              irtica : gericilik
                              istibdat : baskı, zulüm
                              istikamet : hak, doğru yol ve adalet üzere olma
                              itidâl : her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama
                              kabr-i kalb : kalp kabri
                              kemâl-i iştiyak : tam bir istek ve arzu
                              mehasin : güzellikler
                              misafireten : misafir olarak
                              mizan-ı şeriat : şeriat terazisi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin teraizisi, ölçüsü
                              muhakeme : yargılama, değerlendirme
                              muvazene : karşılaştırma; ölçme, tartma
                              müheyya : hazır, hazırlanmış
                              nâmahrem : yabancı olan; görmesi ve bilmesi sakıncalı olan
                              nazar : bakma
                              nev-i benî beşer : insanoğlu, insanlık türü
                              nokta-i nazar : bakış ve görüş açısı
                              şimendifer : tren
                              tahtie : hatâya düşürme; “Benim yolum doğrudur, hatâ ihtimali var. Başkalarının yolu hatâdır, doğru olma ihtimali var.” görüşünde olmak
                              temaşa eden : bakan, seyreden
                              tımarhane : ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi
                              vaktâ ki : ne zaman ki
                              yâd olunma : anılma, zikredilme
                              zevat : zâtlar, kişiler


                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #797247
                              Anonim

                                Hakikî milliyetimiz İslâmiyettir


                                Reis-i Cumhura ve Başvekile,

                                Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garip ihtiyar der ki:

                                Size iki hakikati beyan ediyorum:

                                Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

                                Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’ân’ın bu zamanda bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risâle-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risâle-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

                                Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor.

                                Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir.O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

                                Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.

                                Emirdağ Lâhikası, s. 839

                                LÛGATÇE:

                                sulh-u umumiye: Genel barış.
                                selâmet-i âmme: Genelin selâmeti, esenliği, huzur ve rahatı.
                                mukaddeme: Başlangıç.
                                mucize-i mâneviye: Manevî mu’cize.
                                netice-i azîme: Büyük netice.
                                uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği.
                                seciye-i fıtrî: Yaratılıştan var olan özellikler.
                                mezc: Karışma, kaynaşma, birleşme.
                                kabil-i tefrik: Ayrılmaya kabiliyetli, ayrılması mümkün.
                                tehlike-i azîm: Büyük tehlike.
                                müsalemet-i umumiye: Umumun selâmeti, genel barış.

                                #797729
                                Anonim

                                  Emek ile sermâye nasıl barışır?

                                  Şu âlemin ihtilâli nedir?”

                                  “Sa’yin sermaye ile mücadelesidir.”

                                  “Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?”

                                  “Evet, vücub-i zekât ve hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir.
                                  Şu riba taşını altından çeksek, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.”

                                  Eski Said Dönemi Eserleri, Rumuz, s. 513

                                  ***

                                  Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki,
                                  bir sermâyedar, kendi yerinde oturup,
                                  bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde;

                                  bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’l-arz mâdenlerde çalışıp,
                                  kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor.

                                  Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip geçen Harb-i Umûmiden istifade ederek, her yerde kök saldılar.

                                  Mektûbât, s. 354, (yeni tanzim, s. 618)

                                  ***

                                  İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi,
                                  bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

                                  Birinci Kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.”
                                  İkinci Kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

                                  Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm,
                                  yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar.
                                  O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat;
                                  aşağısında, hürmet ve itaattir.

                                  Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir;
                                  ikinci kelime avâmı
                                  kine, hasede, mübârezeye sevk edip,
                                  rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi;
                                  şu asırda, sa’y, sermâye ile mübâreze neticesi,
                                  herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

                                  İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle
                                  ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi,
                                  hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir.

                                  Kur’ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal’ eder, tedâvi eder;
                                  ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal’ edip, tedâvi eder.
                                  Evet, âyet-i Kur’âniye, âlem kapısında durup, ribâya
                                  “Yasaktır!”
                                  der.
                                  “Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!”
                                  diyerek,
                                  insanlara ferman eder.
                                  Şâkirdlerine,
                                  “Girmeyiniz!” emreder.

                                  Sözler, s. 661


                                  LÛGATÇE:

                                  vücûb-u zekât: Zekâtın vâcib, şart oluşu.
                                  hurmet-i ribâ: Fâizin haram oluşu.
                                  karz-ı hasen: Güzel borç, faizsiz verilen borç.
                                  şerait-i sulhiye: Barış şartları.
                                  riba: Faiz.
                                  sa’y: Gayret, çalışma, emek.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 61)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.