• Bu konu 59 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 61)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798651
    Anonim
      Bismillahirrahmanirrahim

      Ye’cüc ve Me’cüc hâdisâtının icmali Kur’ân’da olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur’ân’ın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil isterler. Belki râvîlerin içtihadları karışmasıyla, tabir isterler.

      Evet, bunun bir tevili şudur ki: Kur’ân’ın lisan-i semâvîsinde “Ye’cüc” ve “Me’cüc” namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin’den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı hercümerc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir.

      Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden, aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâp etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek.

      Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak.

      [Beşinci Şua]

      Bediüzzaman Said Nursi

      [NOT]Sözlük:

      Acaib-i Seb’a-i Âlem: dünyanın yedi harikası
      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
      Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun
      Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendi zâtı
      bilâhere: daha sonra
      efrad: fertler, bireyler
      ehemmiyet: değer, önem
      gaddar: acımasız, çok zulmeden
      gayet: çok
      hercümerc etme: alt üst etme, yıkıp bozma
      hükmüne geçmek: bir şeyle aynı hükmü almak
      hürmet: saygı
      hürriyetperverlik: hürriyetçilik
      inkılâp etme: değişme, dönüşme
      kabile: topluluk
      kalb-i insanî: insan kalbi
      kinaye: bir anlamı üstü kapalı olarak ifade etme
      lisan-ı semâvî: semavî lisan, İlâhî dil
      mahsul: ürün
      mazlum: zulme uğrayan
      merhamet: acıma, şefkat
      mucizâne: mu’cizeli bir şekilde
      muhakkikane: bir bilgiyi en ince ayrıntılarına kadar araştırarak elde etme
      mukaddesat-ı ahlâkiye: ahlâka dayanan mukaddes şeyler
      mukaddesât: kutsal değerler muvafık: lâyık, uygun
      mücmel: kısa, özet münasebet: bağlantı, ilgi
      nam: ad, isim
      rivâyet: Peygamberimizden duyulan ve görülen şeylerin nakledilmesi
      tahrip: yıkma, yok etme
      tefsir eden: yorumlayan
      tevellüd: doğum, doğma
      te’vil: yorum
      zekâvet: zeki oluş, kurnazlık
      zir ü zeber etme: alt üst etme, yıkıp bozma
      çapulcu: başkasının malını çalan, talan edip yağmalayan
      şerait: şartlar[/NOT]

      #798656
      Anonim

        Allah razı olsun inş. Risale atanlardan.amin ecmain inş…….

        #798664
        Anonim

          DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 7.1.YAŞASIN KUR’ÂN-I KERÎM’İN KANUN-U ESASÎLERİ
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 26 Şubat 1324 (11 Mart 1909)
          Dinî Ceride, No. 73

          Ey Meb’usan! Uzunluğu ile beraber gayet mûcez bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnâbında îcaz var. Şöyle ki:

          Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet, bu unvan ile beraber, asıl mâlik-i hakikî ve sahib-i unvan-ı muhteşem olan (1), ve müessir ve adâlet-i mahzâyı mutazammın bulunan (2), ve nokta-i istinadımızı temin eden (3), ve meşrutiyeti ve cumhuriyeti bir esas-ı metine istinad ettiren (4), ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran (5), ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden (6), ve menafi-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden (7), ve hayat ı milliyemizi muhafaza eden ( , ve umum ezhanı manyetizmalandıran (9), ve ecanibe karşı metanetimizi ve kemâlimizi ve mevcudiyetimizi gösteren (10), ve sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran (11), ve maksat ve neticede ittihâd-ı umumîyi tesis eden (12), ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden (13), ve çürük mesâvi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden (14), ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran (15), ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiyi sırr-ı i’câza binaen, bir zaman-ı kasırda tayyettiren (16), ve Arap ve Turan ve İran ve Sâmileri, yani beraber olanları tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren (17), ve şahs-ı mânevî-i hükûmeti Müslüman gösteren (18), ve kanun-u esasînin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden kurtaran (19), ve Avrupa’nın eski zann-ı fasidlerini tekzip eden (20), Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hâtemü’l-Enbiya ve şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiren (21), ve muharrib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeken (22), ve zulmet-i tebâyün-ü efkârı ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran (23), ve umum ulema ve vâizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti, meşruta-i meşruaya hâdim eden (24), ve adalet-i mahzâsı merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade telif ve rapt eden (25), ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ile ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden (26), ve hàdim-i medeniyet olan sefahet ve israfattan ve havayic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eden (27), ve muhafaza-i âhiretle beraber imâr-ı dünya etmekle sa’ye neşat veren (28), ve hayat-ı medeniye olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten (29), ve her birinizi, ey meb’uslar, elli bin kişinin takazasını, yani haklarını sizden dâvâ etmelerini hakkınızda tebrie eden (30), ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misâl-i meşru gösteren (31), ve hüsn-ü niyete binaen âmâlinizi ibadet gibi ettiren (32), ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı mâneviyesine suikast ve cinayetten sizi tahlis eden (33), ol Kur’ân-ı mukaddesin düsturları unvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me’haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaid ile beraber ne gibi birşey kaybedeceksiniz? Vesselâm…
          Yaşasın Kur’ân’ın Kanun-u Esasîleri!

          Said Nursî
          Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
          1 : Bu tarih 1954 senesine aittir.

          [/TD]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler
          adalet-i mahzâ : tam ve mükemmel adalet; “ferdin hukuku asla fedâ edilemez” görüşündeki adalet
          ahlâk-ı hasene : güzel ahlâk
          aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun

          âmâl : emeller, arzular
          âmi : basit, sıradan
          anâsır-ı gayr-ı müslime : Müslüman olmayan unsurlar (azınlıklar)
          binaen : -dayanarak
          cebîn : korkak, cesaretsiz

          cem-i kuvvet : gücü toplayıp bir araya getirme, güç birliği
          ceride : gazete
          düstur : kâide, kural
          ebedî : sonsuz, sonu olmayan

          ecanib : yabancılar
          efkâr-ı âmme : genel düşünce, kamuoyu
          esas-ı metin : sağlam esas, ana metin
          evham : kuruntular, şüpheler
          ezhan : zihinler
          fevaid : menfaatler, faydalar
          hâdim etme : hizmetçi, hizmet etme
          hâdim-i medeniyet : medeniyet yıkan, yok eden
          halâs etme : kurtarma
          has : özel
          hâtemü’l-Enbiya : Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (a.s.m.)
          havayic-i gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar, ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaç haline gelmiş şeyler

          hayat-ı mâneviye : mânevî hayat
          hayat-ı medeniye : medenî hayat, uygar yaşam

          hayat-ı milliye : millî hayat
          hıns-ı yemin : yemini bozma, sözünde durmama
          hiss-i hakikî-i terakki : gerçek ilerleme duygusu
          hissiyat-ı ulviye : yüce duygular, hisler

          hitaben : hitap ederek, seslenerek
          hubb-u vatan : vatan sevgisi
          hudud-u hürriyet : hürriyetin sınırları

          hukukullah : Allah’ın hakkı, kamu hakları
          hüsn-ü niyet : güzel niyet

          îcaz : az sözle çok mânâlar anlatma, özlü söz
          icma-ı ümmet : aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müçtehit olanların, şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri, dinî bir konuda söz birliği etmeleri
          icraat-ı hükûmet : hükûmetin icraatı
          imâr-ı dünya : dünyanın bayındır hâle getirilmesi, düzenlenmesi
          israfat : savurganlıklar

          istikbal : gelecek zaman
          istinad : dayanma, dayanak
          itnâb : sözü gereğinden fazla uzatma
          ittihad : birleşme, birlik
          ittihad-ı umumî : genel birlik, herkesin bir noktada birleşmesi
          kanun-u esasî : temel kanun, Anayasa; Sultan İkinci Abdülhamid’in emriyle hazırlanıp, 23 Aralık 1876’da kabul ve ilân edilen anayasa özelliğindeki kanunlar

          kemâl : olgunluk, mükemmellik
          Kur’ân-ı mukaddes : mukaddes Kur’ân

          maksat : gaye, amaç
          mâlik-i hakikî : gerçek sahip
          manyetizmalandırma : etkileme, kendisine çekme, cezbetme
          meb’us : milletvekili
          meb’usan : milletvekilleri
          menafi-i umumiye : umumi faydalar, umumun menfaatleri
          me’haz : kaynak
          mesafe-i terakki : ilerleme mesafesi, ilerlemede kat edilen mesafe
          mesâvi-i medeniyet : medeniyetin kötülükleri
          meşruta-i meşrua : şeriata uygun meşrutiyet

          meşrutiyet : başında hükümdar bulunmakla birlikte, yasama yetkisi kısmen meclis tarafından kullanılan, kısmen de olsa kuvvetler ayrılığına dayanan idare şekli
          meşveret : işlerin istişâre (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi; meclis
          metanet : sağlamlık, kararlılık
          mevcudiyet : varlık, var olma
          misâl-i meşru : şeriata uygun timsal, örnek

          muahaze-i dünyeviye ve uhreviye : dünya ve âhirette hesaba çekme
          mûcez : özlü; çok mânâ ifade eden (özlü söz)
          muhafaza : koruma, saklama
          muhafaza-i âhiret : âhireti koruma
          muharrib-i medeniyet : medeniyeti yok eden, yıkan

          mutazammın : içine alan, kapsayan
          müessir : tesirli, etkili
          mütehassis : hislenme, duygulanma
          neşat : sevinç, mutluluk

          neşretme : yayınlama
          nokta-i istinad : dayanak noktası
          rapt : bağlama
          sa’y : çalışma, emek
          saadet-i millet : milletin mutluluğu
          safha-i nuranî : nuranî sayfa, nurlu sayfa

          sahib-i unvan-ı muhteşem : ihtişamlı isim sahibi
          Sâmi : Arapça, Asurca, İbranîce ve Habeşçe konuşan çeşitli milletlerin toplandığı kol
          sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük; zararı yararı dikkate almadan beyinsizce davranma
          sırr-ı i’câz : mu’cizelik sırrı
          şahs-ı mânevî-i hükûmet : hükûmetin mânevî şahsiyeti, tüzel kişiliği
          şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet

          şeriat-ı garrâ : parlak ve nurlu şeriat; İslâmiyet
          şükûk : şekler; şüpheler
          tahlis : kurtarma
          takaza : hakkını dava etme, sıkıştırma

          tasarruf : dilediği gibi kullanma ve yönetme
          tayy : uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşma

          tebrie etme : kusur ve noksandan uzak tutma
          tekeffül etme : kefil olma
          tekzip etme : yalanlama
          telif : uzlaştırma, uyumlu hâle getirme

          temin etme : sağlama
          tesis etme : kurma, yerleştirme
          teşettüt-ü âra : fikir dağınıklığı, kargaşası
          tevhid : birleştirme, birleme
          tevlid etme : doğurma, sebep olma
          Turan : Türk Ülkesi
          ulema : âlimler
          umum : bütün, genel

          varta-i hayret : tehlikeli, hayret uçurumu
          vesselâm : işte bu kadar; mektup sonlarında sonsuz selâm mânâsında kullanılan bir ifade
          zaman-ı kasır : kısa zaman
          zann-ı fasid : bozuk, yanlış zan
          zulmet-i tebâyün-i efkâr : fikirlerin uyuşmazlık karanlığı


          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #798665
          Anonim

            TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.4.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] M. Sabir İhsanoğlu’nun, Türkiye’de İslamî inkişaf münasebetiyle memnuniyetini izhar eden bir mektubu
            2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
            Aziz, sıddık, muhterem kardeşlerimiz,
            Dört adet mühim mektubunuzu, fotoğrafları ve Hazret-i Üstadın Sözler adlı eserini aldım. O kadar memnun oldum ki, beyan edemem. Mektubunuzda okudum ki, Türkiye’de Risale-i Nur ve İslâmiyet inkişaf ediyormuş; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karşı muarız idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakiki Müslüman olan bu Menderes, İslâmiyeti baskıdan kurtardı. Var olsun. İnşaallah Türkiye, yakında eski yüksek makamını alacaktır. Üstad ve Risale-i Nur’u neşredenler gibi mühim din adamları Türkiye’de vardır; hükûmetiniz niçin bunları İslâmî toplantıya göndermiyor? Salâhiyetli adamlar Türkiye’de çoktur. Kanaatim şudur ki, Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret-i Üstad gibi bir âlim çıkmadı. Maalesef ki, Kızıl Rusya ve kâfir Çin’den çok âlimler geliyorlar ve konferanslar vererek, gençleri yavaş yavaş fikren zehirlemektedirler. Eğer Türk milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan’da ve bütün İslâm dünyasında büyük tesirleri olacaktır.
            Biz Pakistanlılar, Türkiye’yi İslâm dünyasının lideri olarak görmekteyiz.
            Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz, ittihad-ı İslâm mümkün değildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve “Şarkî Türkistan’da Çin Emperyalizmi” adlı makalemi neşrettim.
            Pakistan’da ne Türkçe okulu, ne kütüphanesi, ne çalışkan adamları ve sefaretinizde de Urduca bilen adam yoktur. Onlar Pakistan’ın gençleriyle temasta değildirler; Urduca neşriyatları da yoktur. Eğer bazıları onları davet etseler, iştirak etmiyorlar. Pres Ateşeliğinizde dine dair malûmat ve kitap da yoktur.
            Geçen günlerde, Lâhor’da bir İslâmî müzakere oldu. Türkiye’den meşhur zatlar gelmedi. Ankara Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pakistanlıdır) İslâmiyetin aleyhinde konuştu. Bütün İslâmî dünya onu lânetlediler…

            Lâkin avam gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkir etti. Sebilürreşad’a yazıyorum.
            Hazret-i Üstadın müstakil adresi nedir? Hazret-i Üstada bir adet Kur’ân-ı Kerîm ve onun hakkında makaleler neşrolunan mecmuaları takdim etmek istiyorum. Hakkınızda çok makaleler yazdım. Onları toplayıp kitap şeklinde basacağım.
            Her zaman Pakistan’ın mühim zatları Hazret-i Üstada ve sıhhatine dair malûmat sormaktadırlar. Bizler, buradaki Nur talebeleriyle, Hazret-i Üstadı buraya davet ederiz.

            Elbâki Hüve’l-Bâki
            Kardeşiniz
            M. Sabir İhsanoğlu


            Pakistan’ın en büyük mecmuası “Students’ Voice”da İslâm Kongresi Reisi “Zafer Afaq Ansar”ın “İslâmın Büyük Rönesansı” adlı makalesinde Risale-i Nur’un muhterem ve muazzez müellifinden şöyle bahsediyor:
            Bu hareketlerin asıl merkezini, Said Nursî’nin fazla miktarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teşkil eder. Bu talebeler, Risale-i Nur talebeleri adını alır. “Bu gençler: Biz Kur’ân’ı kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz, zevki Allah’ın yolunda aramak ve İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır.
            Siyonizm, komünizm, Allahsızlık gibi İslâmiyete zıt olan cereyanlara karşı mücadele etmektir.
            İslâmiyeti, bütün Türk gençliğinin tam mânâsıyla benimsemesine çalışmaktır.
            Türkiye’yi, her türlü tehlikeye karşı müdafaa etmektir.
            Irkî ve kavmî ayrılıkları bertaraf ederek, İslâm birliğini meydana getirmektir.”
            Hazret-i Üstad Nursî tarafından yazılan ve 130 kitap ve risaleden ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı bu talebeler tarafından yayılmaktadır.

            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
            1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
            2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler
            âlim : ilim sahibi
            aziz : çok değerli, izzetli
            fikren : düşünce olarak
            Garbî : Batıya ait
            hakiki : gerçek, doğru
            inkişaf : açılma, gelişme
            inşaallah : Allah izin verirse
            iştirak : katılma
            ittihad-ı İslâm : İslâm birliği
            izhar : gösterme
            kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse
            lâkin : ama, fakat
            lânetleme : bedduâ etme
            malûmat : bilgi
            muarız : karşı, karşıt, muhalif
            muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
            müzakere : karşılıklı fikir söyleme, danışıp görüşme
            neşr : yayma, yayımlama
            neşriyat : yayın
            Pres Ateşeliği : bir ülkenin yabancı ülkede kendini temsil için açtığı büyükelçilik bünyesinde bulunan Basın Ateşeliği
            salâhiyet : yetki
            sefaret : elçilik
            sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]


            #798773
            Anonim

              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.6.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Pakistan basınında Risale-i Nur ve Üstad Said Nursî Hazretleri hakkındaki neşriyattan örnekler

              31 Ocak 1958 tarihli Students’ Voice (Talebelerin Sesi) Gazetesi, Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti tarafından 15 günde bir çıkarılan ve talebeleri istikbalin büyüklerini yüksek İslâmî esaslara göre hazırlamayı gaye edinmiş bir talebe cemiyetinin neşir organıdır. Bu gazetenin “Türk Gençliği Uyanıyor” başlıklı makalesinden:
              Bütün İslâm memleketlerinde ittihad-ı İslâm için çalışan İslâmî teşkilâtlar tâdât edilip, Türkiye’de de Nur talebeleri bu meyanda zikrediliyor ve en sonra ittihad-ı İslâm için çalışan ve Pakistan’ın en iyi dostları olan Nur talebelerini tanıdık; Nur talebelerinin üstadı seksen beş yaşında büyük bir âlim olan Üstad Said Nursî’dir. Hakikat-i İslâmiye için yaptığı mücadele, kendi ana vatanında—yani Türkiye’de—otuz sene işkenceli bir hayat ve sık sık hapiste yatmasına sebep oldu ve 1952’de serbest bırakıldı. Fakat bu ihtiyarın bakışları hâlâ ateşlidir. Otuz yıllık hapis ve işkenceler onu mağlûp edemedi. Bu mücadelesiyle, birbirine çok sıkı bağlı olan Nur talebeleri kitlesini meydana getirdi. Üstad Said Nursî, Risale-i Nur eserleri vasıtasıyla Türk gençliğini İslâm ideolojisinin en büyük düşmanları olan siyonist ve komünistlerin hilekâr tuzaklarına düşmekten kurtarmıştır. Türkiye Başvekili Adnan Menderes Risale-i Nur Külliyatının neşrine müsaade ettiği zaman, Türkiye’nin Pakistan Elçisi sayın Selâhaddin Rıfat Erbil vasıtası ile bu büyük adama takdir ve tebriklerimizi bildirmiştik ve bu vesileyle, Üstad Said Nursî ve Nur talebelerini de selâmlamıştık ve bu mektubumuz Türkiye’de binlerle basılarak dağıtılmıştı. Bizim programımız Türkçeye çevrildi. Biz de, birkaç önemli Risaleleri, Urducaya çevirdik.

              Pakistan İslâmî Talebe Cemiyetinin onuncu yıldönümünde, Türkiye’deki İslâmî hareketi göstermek için, Türklerin, İslâm edebiyatı sergisi de vardı. Bu sergide İlâhiyat Fakültesi, Diyanet İşleri Yayınları, bazı Türkçeye çevrilmiş İslâmî eserler ve on beş adet Risale-i Nur Külliyatından eserler vardı. Nur talebelerinin faaliyeti bu sergide harita ve fotoğraflarla ve grafikle izah edildi.
              ***
              30 Nisan 1958 tarihli Students’ Voice gazetesi “İslâm Dünyasındaki Müsbet Uyanıklık” başlıklı makaleden.
              Her İslâm memleketinde, İslâmiyetin hâkimiyeti için yapılan övülmeye lâyık şerefli mücadeleler anlatılıyor ve Türkiye’de yapılan mücadelelerin neticesi olarak hükûmet, din hürriyetini sıkan bağları gevşetmiştir. Mehmed Âkif materyalist milliyetçiliği takbih eden ve halk arasında taze bir heyecan verecek olan Safahat isimli eseri yazdı.

              Hazret-i Said Nursî yılmadan, hakikat-i İslâmiye için mücadele etmektedir. Kendisi, Türkiye’de en büyük cinayet telâkki edilen Atatürk aleyhtarı olmakla ittiham ve aleyhinde neşriyat yapılmışsa da, bu zulümler, halkı onun etrafında toplamıştır. 130 parça eserin sahibi olan Üstad hapiste iken verilmiş olan zehirlerin tesiriyle ihtiyarlığını geçirmekte olup, bu hal—seksen yaşını geçtiği halde—hakikat-i İslâmiye ve İslâmların saadeti için mücadelesine mani olamamıştır.

              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              aleyhtar : karşı olan, aynı fikirde olmayan
              cemiyet : dernek
              hakikat-i İslâmiye : İslâmiyetin hakikati, esası

              hâkimiyet : egemenlik, hükümranlık
              hilekâr : hileci, hilebaz

              hürriyet : serbestlik
              ideoloji : toplumu etkileyen fikir ve düşünce sistemi
              istikbal : gelecek
              ittihad-ı İslâm : İslâm birliği

              ittiham : suçlama
              izah : açıklama
              mağlûp etme : yenme
              meyan : arada
              mücadele : uğraşma, çabalama

              müsbet : olumlu
              neşr : yayma, yayımlama
              neşriyat : yayınlar
              risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’dan her bir bölüm

              saadet : mutluluk, huzur
              Students Voice : “Talebelerin Sesi” anlamına gelen ve 1950 yıllarında Pakistan’da, Pakistan Talebe Cemiyeti tarafından 15 günde bir çıkarılan bir gazete
              tâdât : sayma

              takbih : kötüleme, kınama
              telâkki edilme : anlaşılma, kabul edilme
              teşkilât : yapı, kuruluş
              zikredilme : anılma, belirtilme


              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #803349
              Anonim

                Onuncu Asıl: Ekser tâife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’âl ve a’mâl-i beşeriyede bâzı hârika ferdler bulunur. O ferdler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrlarıdır; yoksa, medâr-ı şeâmetleridir. Hem, gizleniyorlar; âdetâ birer şahs-ı mânevî, birer gâye-i hayal hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimâli var. Demek o mükemmel hârika ferd, mutlak, mübhem bulunup, her yerde bulunması mümkün. Şu ibhâm itibâriyle, mantıkça kazıye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani, her bir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.” -1- İşte iki rekât namaz bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Her bir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür.
                Demek şu nev’deki rivâyetler, vukuu bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîrâ, kabulün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibâriyledir. Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” -2- Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kâtilden daha muzırdır. Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.” -3- Şimdi terğib ve teşvik için o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki’ bir sûrette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.

                sözler

                #805836
                Anonim


                  Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim.
                  Bu menzilcikte misafir olduğum gibi,
                  İstanbul’da da misafirim,
                  dünyada da misafirim.

                  Misafir, yolunu düşünmeli.
                  Nasıl ki bu odadan çıkacağım,
                  birgün de İstanbul’dan da çıkacağım,
                  diğer birgün de dünyadan çıkacağım.

                  Sorularla Risale | Risale-i Nur Külliyatı | Yirmi Altıncı Lem’a

                  Biri de, sen burada misafirsin.
                  Ve buradan da diğer bir yere gideceksin.
                  Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz.

                  Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın.
                  Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın.
                  Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış.
                  Vücudunu Mûcidine feda et.

                  Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.
                  Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider,
                  veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder.

                  Sorularla Risale | Risale-i Nur Külliyatı | Habbe

                  #805837
                  Anonim
                    Üçüncü kâr: Her âza ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki; geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner.

                    İşte bunun içindir ki: Fâsık adam, aklın iz’ac ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

                    Eğer Mâlik-i Hakikî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.

                    Meselâ: Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur.

                    Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

                    Meselâ: Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder.


                    Sözler

                    #808630
                    Anonim

                      Sünnet-i Seniyye edeptir.
                      Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
                      Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.

                      Risale-i Nur

                      #809021
                      Anonim

                        Sizin hakiki vazifeniz dünyâya bakmak değildir. Farz-ı muhâl olarak dünyâya da bakılsa, bakınız ve görünüz ve zuhuru muhtemel dehşetli yangınlar sebebiyle ve o yüzden karşılaşmanız ihtimali bulunan tehlikeler dolayısıyla katiyen sarsılmayınız, fütur getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız ve katiyen inanınız ki, Nûr’un şefaati, Nûr’un duası, Nûr’un himmeti sizleri kurtaracaktır. İşte bu davanın şahidi Emirdağlı Nûrcuların dehşetli ateşten zararsız kurtulmalarıdır. Şimdiden umûmunuza müjdeler olsun.

                        [Bedîüzzaman Saîd NURSÎ Emirdağ Lâhikası]

                        #809694
                        Anonim


                          Me’mûrât ve menhiyât-ı şer’iyede illet, emr-i İlâhîdir ve nehy-i İlâhîdir. Maslahatlar
                          ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taallûklarına ism-i Hakîm noktasında sebep olabilir.

                          Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazan seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfidir ve seferi illet yapmasına da yine kâfidir.

                          İşte, bu kaide-i şer’iyeye binâen, ahkâm-ı şer’iye hikmetlere göre tegayyür etmiyor, hakikî illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka, “Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır”HAŞİYE-1 kaidesiyle ve o hayvan, sâir hayvânât-ı ehliye gibi zararsız yapılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyade, çok zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan firengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, mânen ve hakikaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.

                          İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy-i İlâhî taallûkuna da bir hikmet olmuştur. Hikmet her fertte ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şeriatın rûhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şeriat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hâlikın çok akılsız feylesoflar suretinde hayvanları vardır!

                          [NOT]Haşiye-1
                          Acaba firengistanın bu kadar harika terakkiyât-ı medeniyetiyle ve kemâlât-ı fenniyesiyle ve insaniyetperverâne ulûmuyla ileri gittiği halde, o terakkiyat ve kemâlâta ve o ulûma bütün bütün zıt olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk zulümâtında hınzırcasına saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum. İnsan, beslendiği şeyle mizâcı müteessir olduğuna delil, “kırk günde hergün et yiyen kasâvet-i kalbiyeye dûçâr olduğu” darbımesel hükmüne geçmesidir.
                          [/NOT]


                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                          [TD]ahkâm-ı şer’iye: dinin hükümleri[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]binâen: dayanarak[/TD]
                          [TD]bîçâre: çaresiz[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cihet: yön[/TD]
                          [TD]darbımesel: atasözü, kalıplaşmış güzel ifâde[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]dûçar olma: yakalanma, yüz yüze gelme[/TD]
                          [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]feylesof: filozof, felsefeci[/TD]
                          [TD]filcümle: bütünün içinde, genel yapıda bir şeyin bulunması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]firengistan: Avrupa[/TD]
                          [TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
                          [TD]haram: Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hayvânât-ı ehliye: evcil hayvanlar[/TD]
                          [TD]haşiye: dipnot[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hikmet: sır, fayda ve gaye[/TD]
                          [TD]hüküm: karar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hınzır: domuz[/TD]
                          [TD]illet: esas sebep, neden[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]insaniyetperverâne: insancıl bir şekilde[/TD]
                          [TD]ism-i Hakîm: Allah’ın her şeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kaide: prensip, kural[/TD]
                          [TD]kaide-i şer’iye: Şer’i kural, İslâmiyetin ortaya koyduğu kural[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kasr-ı namaz: namazın kısaltılması[/TD]
                          [TD]kasretme: kısaltma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kasâvet-i kalbiye: kalp katılığı, gaflet[/TD]
                          [TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâlât-ı fenniye: ilim ve sanat alanındaki gelişmeler[/TD]
                          [TD]kâfi: yeterli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]maddiyyunluk: maddecilik, materyalizm[/TD]
                          [TD]maslahat: fayda, gaye[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]medhal: katkı, tesir[/TD]
                          [TD]me’mûrât: yapılması emredilen şeyler
                          menhiyât-ı şer’iye: İslamiyetin yapılmasını yasakladığı şeyler
                          meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mizâc: huy, tabiat, yaratılış[/TD]
                          [TD]muzır: zararlı şey[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mânen: manevî olarak[/TD]
                          [TD]müreccih: tercih ettiren sebep[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müteessir: etkilenen, tesir altında kalan[/TD]
                          [TD]nehiy: yasak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nehy-i İlâhî: Allah’ın yasaklaması[/TD]
                          [TD]nâmına: adına[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sefer: yolculuk[/TD]
                          [TD]suret: görünüş, şekil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sâir: diğer[/TD]
                          [TD]taallûk: ilgili ve bağlantılı olma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tabiiyyunluk: tabiatçılık, materyalistlik[/TD]
                          [TD]tahakkuk etmek: gerçekleşmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tebeddül: değişim[/TD]
                          [TD]tegayyür etmek: değişmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler[/TD]
                          [TD]terakkiyât-ı medeniyet: medeniyet alanında meydana gelen ilerlemeler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ulûm: ilimler[/TD]
                          [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zulümât: karanlıklar[/TD]
                          [TD]îrâs etme: netice verme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi

                          Dokuzuncu Lem’a
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #811315
                          Anonim

                            “Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevemez. Eğer zâhirî sevse de, samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeğe ve sevdirmeğe çalışır ve kusuru nefsine almaz. Mübalâğalar ile, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek âdetâ takdis eder.”

                            Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-ı maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

                            Risale-i Nur / Yirmibirinci Lem’a

                            #813582
                            Anonim

                              Kur’ân-ı Kerim, takvâyı üç mertebesiyle zikretmiştir:

                              Birincisi, şirki terk,
                              İkincisi, maâsiyi terk,
                              Üçüncüsü, mâsivâullahı terk etmektir.

                              Tahliye 1 تَحْلِيَه ise, hasenat ile olur.
                              Hasenat da, ya kalble olur veya kalıp ve bedenle olur veyahut mal ile olur.

                              A’mâl-i kalbînin şemsi, imandır.
                              A’mâl-i bedeniyenin fihristesi, namazdır.

                              A’mâl-i mâliyenin kutbu, zekâttır.


                              1 تَحْلِيَه tezyin etmek ve süslendirmek mânâsınadır.

                              İşaratü’l-İ’caz

                              #813793
                              Anonim

                                Tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler:

                                “Hased etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme!” Yani, “Fıtratını değiştir!” gibi, zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar.

                                Eğer deseler ki,
                                “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz“;
                                hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.

                                Mektûbat

                                #815305
                                Anonim

                                  İ’lem Eyyühel-Aziz!
                                  Kur’an-ı Kerim okunurken istima’ında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
                                  1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben Kur’anın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
                                  2- Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
                                  3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 61)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.