- Bu konu 58 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Kasım 2011: 10:33 #799507
Anonim
Hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azimi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i rububiyet ve durbiniyle nazarına görünen afak-ı azamet-i uluhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet “Allahü Ekber” “Allahü Ekber” ile teskin edilebilir ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilan edilebilir. Hacdan sonra şu manayı, ulvi ve külli muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslamiyenin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
(Bediüzzaman Said Nursi – 16. Söz’den)
Lügatler
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Afak-ı azamet-i uluhiyet : Cenab-ı Allah’ın ilâhlığının büyüklüğünün ufukları, sınırları
Aktar-ı arz : dünyanın dört bir yanı
Allâh ü ekber : Allah en büyüktür
Âmî :avamca, cahil,ileri gelenden olmayan
Bil’asale :bizzat
Cemaat :topluluk, grup, takım, bir imama uyup namaz kılanlar
Dehşet :ürkmek, korkmak
Devair-i ubudiyet :kulluk daireleri
Durbin :gözetleme aleti, dürbün
Ehemmiyet: önem
Ferik :general
Hacc-ı şerif :şerefli Hac ibadeti
Hararet: sıcaklık, ısı
Heybet-i rububiyet : Allah’ın rububiyetinin heybeti
Husuf :ay tutulması
İlan :duyurma
Kabil :kabul eden, yapılan, gibi
Kat’ı meratib : mertebeleri aşmak, mânen yükselmek
Küllî :bütüne ait, tamamen
Küsuf :güneş tutulması
Lütuf :iyilik, ikram, bağış
Mana-yı ulvi ve külli :yüce ve umumi mana
Mazhar :sahip olma, nâil olma, erişme
Meratib-i Kibriya : Cenab-ı Allah’ın büyüklüğünün mertebeleri
Meratib-i külliye-i rububiyet : Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Meratib-i münkeşife-i meşhude : bizzat görerek açığa çıkmış mertebeler
Mertebe-i külliye : geniş ve kapsamlı mertebe
Miftah :anahtar
Muhtelif :çeşitli
Mutasavvire : hayalen, tasavvur ederek
Müşerref :şereflenmiş
Müteveccih :yönelik, yönelmiş, dönmüş
Nazar :bakma, bakış, görüş açısı
Nefer :asker, kişi, er
Rabb :âlemleri ve içindekileri idare edip terbiye ve rızık veren(Allah)
Rabb-i azim : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran büyük Allah
Sır :herkesin bilmediği gizli hakikat
Sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
Şeair :işaretler
Şeair-i islamiye : İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibadetler
Teskin :sakinleştirmek, rahatlandırmak, yatıştırmak
Ubudiyet: kulluk
Ubudiyet-i külliye : büyük ve umumî kulluk
Ufk-u tecelliyat : tecellilerin, yansımaların ufku
Ulvi :yüksek, yüce
Umum : bütün,tüm, tamam, hepsi
Unvan :isim, nam
Velev :eğer, gerçi, hatta
Veli :Allah dostu, evliya
Yevm-i mahsus :özel gün
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Kasım 2011: 12:39 #799535Anonim
Elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.
(Bediüzzaman Said Nursi – 28. Lem’adan)
Lügatler
Aşk-ı beka :sonsuzluk aşkı, ebedi yaşama tutkusu
Azim :büyük, yüce, çok ileri
Bâki : devamlı, kalıcı, ölümsüz
Bîçare: çaresiz
Cihet :yön, taraf
Ebedperest :sonsuzluğa düşkün
Gaflet :dikkatsizlik, vurdumduymazlık, en mühim vazifeyi düşünmeyip kıymetsiz işlerle uğraşmak
Gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı
Huzurkârane :huzur verici olarak
İdame :devam ettirme
İstila :kaplamak, yayılmak, ele geçirmek, işgal etmek
Lem’a :parıltı, parlamak
Masumane :suçsuz şekilde, günahsız olarak
Meftun : düşkün, tutkun, bağımlı
Meşru :şeriata uygun, doğru, hak, haram ve yanlış olmayan
Müteşekkirane :şükrederek, şükretmek suretiyle
Nimet :iyilik, lütuf, ihsan, yiyecek içecek faydalı şeyler
Rivayet :hikâye edilen hadise veya söz
Sürur : sevinç, mutluluk
Şükür :Allah’a teşekkür
Tergibat :rağbetlendirmeler,şevklendirmeler
Zikrullah :Allah’ı anmak
Ziyade : fazla, daha çok, fazlasıyla
İnsan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey… Adeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece aciz ve zaif, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azim bir kar, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder.
(Bediüzzaman Said Nursi – 3. Söz’den)
Lügatler
Âciz :güçsüz, zayıf
Azim :büyük, yüce, çok ileri
Bela :âfet, sıkıntı, musibet, imtihan
Derk :anlamak, düşünmek
Elem :keder, üzüntü, acı
Emel : arzu, istek
İbadet :Allah’ın emirlerini yapmak, sevaplı ve ihlâslı iş yapmak
İktidar :güç, takat, kudret
maruz : tesiri altında kalmak
Musibet :bela, felaket, afet, dert
Nihayetsiz: sonsuz
Nimet :iyilik, lütuf, ihsan, yiyecek içecek faydalı şeyler
Ruh-u beşer :insan ruhu
Saadet : mutluluk, mes’ud oluş
Sermaye :ana mal, esas para
Tevekkül :sebebleri işledikten sonra işi başkasına bırakmak, Allah’a güvenme ve Onu vekil kabul etme
Tevhid :birleme, Allah’ın bir olduğuna inanma
Zaif : zayıf, dayanıksız10 Kasım 2011: 09:04 #799563Anonim
Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği asar ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu alemin Rabbi; kerem ve rahmetine layık mükafat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın. Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en aciz, en zaiften tut ta en kaviye kadar her canlıya layık bir rızık veriliyor. En zaif, en acize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvi bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor.
(Bediüzzaman Said Nursi – 10. Söz’den)
Lügatler
Âciz :güçsüz, zayıf
Âlem :dünya, kâinat
Âsâr :eserler
Bedahet :açıklık, aşikarlık, belli olmak
Derman :ilaç, çare, çözüm
Gayret :dikkat ve sebatla çalışmak, mukaddesata tecavüz edenlere karşı çıkmak
Gidişat :işleyiş, durum
İkram :ağırlamak, hürmet etmek
İzzet :üstünlük, değer, kıymet, muhterem ve muteber olmak
Kavi :sağlam, kuvvetli, güçlü
Kerem :izzet, şeref, ihsan, yardım, inayet, ikram edicilik
Mücazat :cezalar, suçlara verilen karşılıklar, karşılıklar
Nihayetsiz: sonsuz
Rabb :âlemleri ve içindekileri idare edip terbiye ve rızık veren(Allah)
Rahmet :merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek
Rızık :maddi manevi ihtiyaca lazım olan nimet, yiyip içilecek şey
Şayeste :uygun, yaraşır, layık
Ulvi :yüksek, yüce
Zaif : zayıf, dayanıksız—
29 Haziran 2012: 09:24 #805138Anonim
[TABLE=”width: 95%, align: center”]
[TR]
[TD][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İman, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.
Sözler 23.Söz
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]5 Temmuz 2012: 15:34 #805199Anonim
Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var. (Asayı Musa)
12 Temmuz 2012: 06:52 #805507Anonim
Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır.
(Asayı Musa)
12 Temmuz 2012: 06:59 #805509Anonim
..iman hakikatı öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur..
Asayı Musa
16 Temmuz 2012: 07:26 #805697Anonim
Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda,maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
Asayı Musa
8 Ağustos 2012: 20:13 #806590Anonim
Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.
(Asa-yı Musa)
15 Ağustos 2012: 12:41 #806771Anonim
Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise, herşey dosttur. Mektubat
24 Ağustos 2012: 14:56 #806984Anonim
Ahlak-ı aliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır.Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse,rüzgarlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur..-Nübüvvet Tahkiki-
10 Ekim 2012: 14:40 #808635Anonim
“Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”
İkinci Söz
19 Ekim 2012: 19:02 #809022Anonim
Yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi,
Ebed tarafına giden yolculara da hem vesika,
Hem o zulümatlı yolda ‘Nur’ vermek öyle bir vazifedir ki,
Hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir.Lem’alar
21 Ekim 2012: 07:42 #809079Anonim
Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi?Hâşâ ve kellâ, hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb ve ubudiyetlerini başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiatperestlikten vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.
Asa-yı Musa – İkinci Kısım – Sayfa 215
27 Kasım 2012: 19:18 #810393Anonim
”Risale-i Nur külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihanşümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh, onda o mübarek ve İlahî Bahçenin nûru, havası, ziyası ve kokusu vardır.”
Tarihçe-i Hayat
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.