• Bu konu 28 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 30)
  • Yazar
    Yazılar
  • #638418
    Anonim

      Gatafan Gazası ve Karde Seriyyesi

      ŞÂİR KA’B B. EŞREFİN KATLİ

      (Hicret ‘in 3. senesi / Milâdî 624)

      Ka’b b. Eşref, muhteris bir Yahudî, meşhur bir şâirdi. Bilhassa muhteşem Bedir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Peygamberimiz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslümanlara karşı tahrikte bulunur, Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler düzerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Medine’de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık gösterirdi.

      şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bahsetmiştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuatı seviyesinde tesir icra ediyordu. Dolayısıyla bu Yahudî şâirin İslâm düşmanlığı yalnız kendisine âit kalmıyor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan, Resûli Ekrem, bu menhus adamın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çâreler arıyordu.

      Ka’b’ın, yalnız şiirleriyle İslâm düşmanlığı yapmakla iktifa etmediğini, hattâ Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir plânla suikast tertiplediğini bile, kaynaklardan öğreniyoruz.

      Böyle bir adamın vücudu, İslâmiyet için mahza zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.

      Bu işi Resûli Ekrem’in müsaadesiyle ashabtan Muhammed b. Mesleme, iki üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir gece vakti evine giderek onu öldürdüler.84

      Ka’b b. Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi, Yahudiler arasında büyük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkarak, Ka’b’ın masum olduğunu, öldürülmeyi haketmediğini şikâyet suretinde arzedince, aldıkları cevap şu oldu:

      “O, bizi hicv ve Müslümanlara (diliyle) eziyet etti; müşrikleri de bizimle harbe, bizimle uğraşmaya teşvik etti.”85

      Bu hâdiseden sonradır ki, tarihte fitne ve fesad çıkarmakla meşhur olan Yahudiler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimize ve Müslümanlara karşı hürmetkar ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama âdeta kanlarına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli veya aşikâr hiçbir zaman da vazgeçmediler.

      GATAFAN GAZASI

      (Hicret ‘in 3. senesi Rebiülevvei ayı)

      Bedir muzafferiyeti, Peygamberimizle sulh anlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bulunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği endişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan, Bedir Harbinden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir hareket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazalardan biri de, Gatafan veya Anmar Gazâsıdır.

      Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer nâmıyla Gavres), Gatafan Kabilesine mensup Salebe ve Muharip Oğullarından çok sayıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Maksat: Güya, Müslümanlara gözdağı vermek ve bir de Medine civarında bulabilirse bir şeyler yağmalamak.86

      Resûli Ekrem Efendimiz, durumu derhâl haber aldı. Medine’de yerine vekil olarak Hz. Osman b. Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu 450 kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak, Peygamberimizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar, kaçıp tepelere sığınmışlardı. O anda kimse görülmedi. Sâdece Saiebe Oğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslâm’a davet edildi. O da icabet edip Müslüman oldu.87

      #767085
      Anonim

        Gavres ‘in Suikast Teşebbüsü

        Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz, bir müddet burada beklemeyi uygun gördü. Bekleme esnasında bir ara sağanak hâlinde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı. Kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına yanı üzerine uzanıverdi.

        Baskın düzenlemek isteyenler, tepeden Resûli Ekrem’i gözlüyorlardı. Peygamberimizin zırhını çıkarıp ağacın altına istirahate çekildiğini, yanında da kimselerin bulunmadığını farkedince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e haber verdiler:

        “İşte, eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, ashabının yanından ayrılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar, biz işini hallederiz!”

        Gavres, derhâl harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimizin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu hâlde:

        “Kim, seni benden kurtaracak?” dedi.

        Resûli Ekrem, “Allah!..” dedi; sonra da şöyle dua etti:

        “Allah’ım! Beni onun şerrinden koru!”

        Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düştü ve kendisi de yere yuvarlandı.

        Bu sefer Fahri Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve, “Şimdi seni kim kurtaracak?” dedi.

        Gavres, “Hiç kimse!..” dedi; sonra da, “Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resulüdür. Artık, bundan sonra hiçbir zaman senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım.” diye konuştu.

        Bunun üzerine Resûli Zîşan Efendimiz, Gavres’i affetti. Gavres, giderken bir ara Resûli Ekrem Efendimize döndü ve, “Vallahi, sen benden hayırlısın!” dedi.

        Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben, buna senden daha lâyıkım.” buyurdu.

        Cesur ve pek cür’etkâr olan Gavres kavmine dönünce, hayretler içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.

        Gavres, onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilâve etti: “Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!”88

        Bir ay kadar süren seferden sonra, Resûli Kibriya Efendimiz, Medine’ye geri döndü.89

        #767086
        Anonim

          KARDE SERİYYESİ

          (Hicret ‘in 3. senesi Cemaziyelâhir ayı)

          Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine, müşrikler, ticaret yollarını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti tehlikeye düştüğünden, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bulmuşlardı.

          Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervanla birlikte gidenlerin içinde, Kureyş’in ileri gelenlerinden Safvan b. Ümeyye ile Abdullah b. Ebî Rabia da vardı.

          Kaderin cilvesi bu: Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Yahudînin birinin evinde misafir kaldı. Kim bilir, onunla Müslümanlar aleyhinde hangi plânı kurmak veya müşriklerin aldıkları hangi kararı veya tertipledikleri hangi plânı iletmek için gelmişti? İçtiler, konuştular, eğlendiler. Bu arada müşrik, farkında olmadan, bahsi geçen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağzından kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan ashabtan Salit b. Numan geçiyordu. Haberi duydu ve derhâl Hz. Resûlullah’ın huzuruna vararak durumu kendilerine arzetti.

          Mevsim, kış idi.

          Peygamber Efendimiz, 100 kişilik bir süvari kuvveti hazırladı. Kumanlığa Zeyd b. Harise Hazretlerini tâyin etti. Pazardan köle olarak satın alınan, sonradan Peygamberimizin evlâdlık edindiği Zeyd, şimdi 100 kişilik bir sahabî müfrezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslâm’ın vazife vermede, makam ve mevki sahibi kılmada, fakir zengin, köle efendi gözetmeden tatbik ettiği adalet ve liyakat prensibinin şaheser bir misâlidir!

          Seriyyenin teşkil maksadı, kervanı yakalamaktı.

          Zeyd b. Harise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Kureyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hâdiseyle karşı karşıya kalmışlardı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çâreleri yoktu. Öyle yaptılar. Her şeylerini de, canlarını kurtarmak uğruna geride bıraktılar.

          Zeyd Hazretleri, sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye, Resûli Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytû’lMâl’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücâhidler arasında bölüştürüldü.

          Bu arada, kervan kılavuzu Furat b. Hayyan da esir alınmıştı. Medine’ye gelince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.90

          Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd b. Harise’yi, “Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd b. Harise’dir.” buyurarak tebrik ve takdir etti.91

          Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd b. Harise Seriyyesi adıyla da anılır.92



          84 ibni Hişam, Sîre, c. 3, s. 5859; İbni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 33.

          85 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 34.

          86 İbni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 34.

          87 İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 34.

          88 Ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 35; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365;Kaadı iyaz, eşşifa, c. 1, s. 81; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161.

          89 ibni Hişam, Sîre, c. 3, s. 46; Taberî, Tarih, c. 3, s. 2.

          90 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 36.

          91 Suyutî, Camiü’sSağir, c. 2, s. 10.

          92 Ibni Hişam, Sîre, c. 3, s. 53.

          #724532
          Anonim

            Efendimizin Hz. Hafsa ve Hz. Zeyneb’le Evlenmesi

            PEYGAMBERİMİZİN, HZ. HAFSA’YLA EVLENMESİ

            (Hicret ‘in 3. senesi Şaban ayı)

            Uhud Savaşından iki ay kadar önceydi.

            Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa’yla evlendi.

            Resûl-i Ekrem Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Huneys b. Huza-fe’yle (r.a.) evlenmişti. Huneys vefat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.”3

            Hz. Ömer, kızını evvelâ münasip bir dille Hz. Osman’a, ondan müsbet cevap alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak o da bu isteğine müsbet veya menfî hiçbir cevap vermemişti.

            Bu durum karşısında üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize başvurarak olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu farkeden Peygamber Efendimiz, kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi ve, “Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden hayırlı bir kayınpeder söyleyeyim mi?” diye sordu. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ ResûlallahL” deyince, Resûl-i Ekrem, “Sen, kızın Hafsa’yı bana nikâhlarsın; ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım!”94 buyurdu.Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhâl kabul etti. Böylece, Peygamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ezvac-ı Tâhi-rat arasına alırken, kızı Hz. Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikahladı. Hz. Osman, daha önce de, Peygamberimizin vefat eden kızı Hz. Rukiyye île evliydi. Hz. Ümmü Gülsüm’le evlenince kendisine “Zinnureyn [İki Nur Sahibi]” lâkabı verildi.

            PEYGAMBERİMİZİN, HUZEYME KIZI HZ. ZEYNEB’LE EVLENMESİ

            Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde b. Haris, Bedir Muharebesinde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safra denilen mevkide vefat etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kalmıştı.

            Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda şehid veren bu muhterem kadını, Hicret’in 3. senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şereflendirdi.

            Hz. Zeyneb, fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet ettiği için “Ümmü’l-Mesakin [Yoksullar Annesi]” diye tanınırdı.

            Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra 30 yaşında iken vefat etti. Cenaze namazını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bakî Mezarlığına defnedildi.95

            HZ. HASANIN DÜNYAYA GELİŞİ

            Hicret’in 3. yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hâdise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Peygamberimize torunları arasında en çok benzeyeni idi. Bu sebeple, annesi Hz. Fâtıma onu severken, “Resûlullah’a benzeyen yavrum!” derdi.96

            Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son derece severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alıp taşır ve, “Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki rey-hanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”97 buyurdu.

            Yine, Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alıp gezdirir ve, “Allah’ım! Ben onu seviyorum; Sen de sev; onu seveni de sev!“98 derdi.



            93 ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 81.

            94 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 82-83.

            95 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 4, s. 296-297; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 115; İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1853.

            96 Ahmed Ibn-i Hanbel, Müsned, c. 6, s. 283.

            97 Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 323.

            98 Buharî, Sahih, c. 4, s. 217.

            #767623
            Anonim

              Uhud Muharebesi

              (Hicret ‘in 3. senesi 7 Şevval / Milâdi 625)

              Kureyş müşrikleri, Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerinden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müslümandan yedikleri ağır darbeyle izzeti nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler nezdindeki prestijleri de haliyle sarsılmıştı.

              Ayrıca, sahilden giden Şam ticaret yollarının Resûli Ekrem tarafından devamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuruyor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Kureyş müşrikleri bu sefer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını göndermeye başlamışlardı; ama burası da Peygamberimiz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gönderdiği seriyye ile, bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mallarına el konulmuştu.

              Haliyle, bu durumlar, zâten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husumetlerini artırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için âdeta can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın hareketi, onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.

              Kureyş İleri Gelenlerinin Teklifi

              Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı, Resûli Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düşmekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbinin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Darü’n Nedve”de muhafaza edilmekteydi.”

              Bu sırada, bilhassa Bedir Savaşında yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunların da içinden Cübeyr b. Mut’im, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil gibi Kureyş’in ileri gelenleri sayılabilecek kimseler, Ebû Süfyan’a şu teklifte bulundular:

              “Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların sermayesini sahiplerine verelim, kârıyla da Müslümanlara karşı harb hazırlığı yapalım!”100

              #767624
              Anonim

                Teklif oy birliğiyle kabul edildi.

                Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam 100 bin altın… Hisse sahiplerine sermayeleri olan 50 bin altın verildi. Kârıyla da sür’atle harb hazırlığına başlandı.101

                Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler, bu sefer büyük bir ordu hazırlamak kararında idiler. Sâdece mahallî gönüllü askerler, hattâ devamlı müttefikleri bulunan Ahabiş* Kabilesi askerleriyle de iktifa etmiyorlardı. Arabistan Yarımadasındaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabîleleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.

                Kendileri Mekke’de sür’atle harb hazırlıklarını sürdürürken, görevlendirdikleri, içlerinde birçok ünlü kişinin, şâirin, hatibin Benî Mustalık’la Benî Hevn b. Huzeyme, Mekke’nin alt tarafındaki Hubşa Dağı eteklerinde toplanıp, düşmanlarına karşı, sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşriklerle anlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabilelere “Ahabiş” adı verilmiştir.

                de bulunduğu propaganda heyeti ise, bütün Arabistan Yarımadasını karış karış dolaşıyor, anlaşabileceklerini tahmin ettikleri kabilelere, girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Peygamberimize karşı ayaklandırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin tek bir sözü, bir hatibin tek bir hitabesi için kabilelerin icabında birbirlerine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatiblerin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları kendiliğinden anlaşılmış olur.

                Müşrik Ordusu Hazır

                Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılmasıyla şirk ordusu tam üç bin kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, 200 atlı ve üç bin de deve vardı.102

                Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve askerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!

                Komutan, Ebû Süfyan Sahr b. Harb idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın karısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacaklarına dair kadınlara yemin bile ettirdi.

                Kureyş Ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan b. Uveyf, birini Talha b. Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbiş Kabîlesinden biri taşıyordu.

                Kureyş, hazırlıklarını böylece tamamlamış ve 20 gün sürecek uzun bir sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.

                Medine ‘ye Gelen Haber

                Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûli Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mektupta, Kureyş müşriklerinin hazırlıklarını tamamladıkları ve Medine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.

                Mektubun altındaki imza, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’a aitti. Resûli Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hattâ, bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Resûli Ekrem, “Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke’de oturman daha hayırlıdır.”103 buyurmuştu.

                Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhteviyatını gizli tuttu ve birkaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat, “Kötü haber çabuk yayılır.” hesabı, Kureyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

                Resûli Ekrem Efendimiz, önce Kureyş Ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabîyi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücâhidler, yolda Kureyş Ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Medine’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdiler.

                Mücâhidlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyuyordu.

                #767625
                Anonim

                  Medine ‘ye Gelen Haber

                  Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûli Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mektupta, Kureyş müşriklerinin hazırlıklarını tamamladıkları ve Medine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.

                  Mektubun altındaki imza, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’a aitti. Resûli Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hattâ, bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Resûli Ekrem, “Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke’de oturman daha hayırlıdır.”103 buyurmuştu.

                  Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhteviyatını gizli tuttu ve birkaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat, “Kötü haber çabuk yayılır.” hesabı, Kureyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

                  Resûli Ekrem Efendimiz, önce Kureyş Ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabîyi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücâhidler, yolda Kureyş Ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Medine’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdiler.

                  Mücâhidlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyuyordu.

                  Kureyş Ordusu Uhud’da

                  Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Kureyş Ordusu, Şevval ayının başlarında bir çarşamba günü gelip Uhud Dağının yakınında bulunan Ayneyn Tepesi yanında karargâhını kurdu.

                  PEYGAMBERİMİZİN RÜYASI

                  Bu sırada Resûli Ekrem Efendimiz, gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı: “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zûlfikâr’ın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gördüm.”

                  Ashabı Kiram, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun yâ Resûlallah!..” diye sordular.

                  Hz. Resûsullah’ın cevabı şu oldu:

                  “Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gediğin açılmasını görmüş olmam, bir zarara uğramayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır, ashabımdan bir kısmının şehid edileceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince… O, askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir!”104

                  Bir başka rivayete göre, Peygamber Efendimiz rüyasını, “Rüyamda kılıcı yere çarptım; ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’minlerden bazılarının şehid düşeceklerine işarettir. Kılıcı tekrar yere çarptım; eski, düzgün hâline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, mü’minlerin toplanacağına işarettir.”105 şeklinde anlatıp yorumlamıştır.

                  Peygamber Efendimizin bir cuma gecesi gördüğü bu rüya, ashabla harb hususunda yapacakları istişareye de tesir edecektir.

                  #767626
                  Anonim

                    Ashabla İstişare

                    Resûli Ekrem Efendimiz, Ensâr ve Muhacirun’un ileri gelenlerini bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişarede bulundu.

                    Peygamberimizin kanâati, gördüğü rüyanın da ilhamıyla, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvurup onların da kanaatlerini öğrenmek istiyordu.

                    Ashabın ileri gelenlerinin birçoğu da, Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O âna kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Abdullah b. Übey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

                    Ancak, Bedir Gazasında bulunmayan kahraman ve genç sahabîler, Bedir’de bulunan gazilerin nail olduğu ecr ve sevabı, Bedir şehidlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Resûli Ekrem Efendimizden işitmekle, o harbte bulunmadıklarından dolayı son derece üzülmüşlerdi. Bu sebeple, düşmanı Medine dışında karşılama arzusunu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyorlardı:

                    “Yâ Resûlallah!.. Vallahi, onların Câhiliyye devrinde bile Medine’ye, üzerimize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslâmiyet devrinde onların Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyurulur? Yâ Resûlallah!.. Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düşmanlarımızla göğüs göğüse cenk edelim!”106

                    Bir kısmı ise şöyle diyordu:

                    “Yâ Resûlallah!.. Eğer onları dışarıda karşılamazsak, düşman bu durumu korkaklığımıza ve za’fımıza hamlederek şımarır!”Bu arzuyu taşıyanlara, cesur ve bahadır bir zât olan Hz. Hamza, Sa’d b. Übade, Nu’man b. Mâlik gibi hatırı sayılır, ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kahraman Hz. Hamza, “Yâ Resûlallah!.. SanaKitab’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, bu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim!” diyerek, çıkıp düşman üzerine hücum etme arzu ve görüşünü izhar etti.

                    Hz. Hayseme ‘nin Konuşması

                    Hz. Hayseme, Bedir Muharebesine katılmak için oğlu Sa’d ile kur’a çekmişti. Kur’a, Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbine katılan Sa’d ise, arzuladığı şehâdet mertebesine ulaşmıştı. İşte, şehid babası Hz. Hayseme de şöyle konuşuyordu:

                    “Yâ Resûlallah!.. Kureyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâbiş’ten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelerek meydanlarımıza indiler. Bizi, evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gideceklerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söyleceklerdir. Bu, onların cesaretlerini artıracaktır. Görüp de karşılaşmazsak ve yurdumuzun ortasından onları kovmayacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!

                    “Allah Teâlâ’nın bizi, Kureyş müşriklerine karşı galib getireceği ümit edilir. Eğer ikincisi olursa—ki şehidliktir—Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Hâlbuki, ben onu öylesine özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesine çıkmayı arzuladığımı duyan oğlum, benimle kur’a çekmişti. Kur’a ona çıktı. Sonunda şehidlik mertebesine o ulaştı. Hâlbuki, ben şehid olmayı ne kadar arzu ediyorum! Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyveleri ve ırmakları arasında dolaşıyor ve bana, ‘Cennet’te arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana va’dettiği gerçeği buldum!’ diyordu. Vallahi, yâ Resûlallah!.. Sabah gözlerimi açınca, oğluma Cennet’te arkadaş olmayı candan özlemeye başladım. Yaşım, fazlasıyla ilerledi. Artık Rabbime kavuşmayı özlemekteyim. Yâ Resûlallah!.. Beni şehidlikle, Cennet’te oğlum Sa’d’ın arkadaşlığıyla nasîblendirmesi için Allah’a dua et!”

                    Resûli Kibriya Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Kendisi için dua etti.107

                    Ebû Said elHudrî’nin babası Mâlik b. Sinan ise, “Yâ Resûlallah!.. İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah, bizi onlara galib ve muzaffer kılar—ki istediğimiz budur—ya da Allah, bize şehidlik nasîb eder! Vallahi yâ Resûlallah!.. Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.

                    Yine, kahraman bir sahabî olan Nu’man b. Mâlik ise, “Yâ Resûlallah!.. Ben şehâdet ederim ki, rüyada boğazladığını gördüğün sığırın temsil ettiği ashabından birisi de benim! Bizi Cennet’ten mahrum etme! Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, ben Cennet’e girsem gerektir!” diye konuştu.

                    Resûli Kibriya Efendimiz, “Ne ile?..” diye sordu.

                    Hz. Numan, “Çünkü,” dedi, “ben, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, senin de Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet eder, Allah’ı ve Resulünü severim. Düşmanla karşılaştığım gün de yüz çevirip kaçmam!”

                    Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin.” buyurdu.108

                    #767627
                    Anonim

                      KARAR

                      Resûli Kibriya Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide yapmayı kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:”Sabır ve sebat ederseniz bu kere dahi Cenâbı Hakk size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir!”

                      Kesin Karardan Sonra

                      Günlerden Cuma idi.

                      Resûli Ekrem Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslümanlara cihadın faziletinden, cihada nasıl hazırlanılacağından bahsetti ve, “Cihadda geri durmak, gecikmek acizliktir. Sabır ve sebat gösterildiği zaman Allah’ın yardımı gelir. Sabr ve sebat ediniz! Sabr ve sebat ettiğiniz takdirde, Allah’ın yardımı sizinledir.” buyurdu.109

                      Resûli Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaate kıldırdıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte Hânei Saadetine girdi. Bu iki sahabî, Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.

                      Resûli Ekrem, içeride zırhını giymek, kılıcını kuşanmakla meşgulken, dışarıda toplanmış bulunan Müslümanları, Sa’d b. Muaz ile Üseyyid b. Hudayr, “Medine’den çıkmak istemediği hâlde, siz, çıkmaları için Resûlullah’a ısrar edip durdunuz. Hâlbuki, ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız!” diyerek îkaz ettiler.

                      Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı; hattâ, pişmanlık bile duyar oldular. Resûli Ekrem’in zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış hâlde evinden çıktığını görünce, “Yâ Resûlallah. Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz!” diye konuştular.

                      Hz. Resûlullah’ın cevabı şu oldu:“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah, onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”110

                      Arkasından da şöyle buyurdu:

                      “Sür’atle, size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebat gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.””1

                      İSLÂM ORDUSU

                      Hazırlanan Müslümanlar bin kişi civarında idi.”2 Sayıca Kureyş Ordusunun üçte biri kadar… İçlerinde sâdece 100 zırhlı vardı.113

                      Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab b. Umeyr, Muhacirlerin; Üsseyid b. Hudayr, Evslilerin; Hubab b. Münzir ise, Hazreçlilerin sancağını taşıyordu.

                      İslâm Ordusu, harekete hazırlanmıştı.

                      Peygamber Efendimiz, atına binmiş, yayını omuzuna asmış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine, Abdullah b. Ümmî Mektum’u bırakmıştı. Zırhlı iki sahabî, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubade önünde, mücâhidler ise sağ ve solunda yer alıyorlardı.

                      Cennet ‘i Arzulayan Sahabî İslâm Ordusunun Uhud’a doğru hareket edeceği sıradaydı.

                      Topal bir zât olan Amr b. Cemuh da, sefere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her zaman Peygamber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. Onları çağırdı ve, “Beni de sefere çıkarınız!” dedi.

                      Oğulları, “Resûlullah, senin sefere çıkmamana müsaade etti. Yüce Allah da seni mazeretli saymıştır.” diye konuştular.

                      Gönlü Allah ve Resûlullah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi ve, “Yazıklar olsun size!.. Siz, beni Bedir Seferinde Cennet’i kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud Seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennet’e giderken, ben evde oturup kalamam!” dedi; sonra da, doğruca Peygamber Efendimizin huzuruna vardı. “Yâ Resûlallah!.. Bu oğullarım, şunu bunu bahane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar! Vallahi, ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve Cennet’te şu aksak hâlimle dolaşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu: “Yâ Resûlallah!.. Sen, benim Allah yolunda çarpışmamı ve şehid düşüp şu aksak ayaklarımla Cennet’te gezip yürümemi uygun görmez misin?”

                      Resûli Kibriya Efendimiz, “Evet, uygun görürüm!” dedikten sonra ilâve etti: “Amma, Allah, seni mazeretli saymıştır. Sen cihadla mükellef değilsin!” Sonra, bu sahabînin oğullarına, “Siz, onu seferden alıkoymaya mecbur değilsiniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehidlik nasîb eder.“114 buyurdu.

                      Bunun üzerine Amr b. Cemuh, derhâl silâhlandı ve kıbleye dönerek, “Allah’ım, bana şehidlik nasîb et!” diye dua etti.115

                      #767628
                      Anonim

                        Yahudi Yardımının Reddedilmesi

                        İslâm Ordusu, Seniyye Tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü. “Kimdir bunlar?” diye sordu.

                        Uhud Muharebesinin krokisi

                        Mücâhidler, “Abdullah b. Übey’in, Yahudî müttefiklerinden 600 kişilik bir topluluk.” cevabını verdiler.

                        Resûli Ekrem, “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sordu.

                        “Hayır, yâ Resûlallah…” denilince, Efendimiz, “Gidip onlara söyleyiniz: Geri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok!” diye emretti.”6

                        Peygamberimizin Orduyu Teftişi

                        İslâm Ordusu, Şeyheyn Tepelerine geldiği zaman, Resûli Ekrem durup ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada 15 kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.

                        Fakat, içlerinde mücâhidler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de, Rafi b. Hadic idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûli Ekrem’e uzun görünmek istiyordu. Sonradan bir sahabînin, “Yâ Resûlallah, Rafı iyi ok atar.” demesi ve ordudan ayrılmasını istememesi üzerine, Peygamber Efendimiz onu da orduya aldı.

                        Arkadaşı Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük sahabî Semüre b. Cündü, babasına, “Babacığım, Resûlullah Rafı’e müsaade etti, beni ise geri çevirdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim!” dedi.

                        Baba Mürey b. Sinan, teklifi Resûli Ekrem’e iletti. Peygamber Efendimiz, güreşmelerini istedi. Güreşte Semüre’nin Rafı’i yıktığını görünce, onun da orduya katılmasına izin verdi. Henüz 15 yaşlarında bulunan bu gencecik sahabîler, işte böylesine büyük bir şevkle mücâhidler safında müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.”7

                        ŞEYHEYN’DE GEÇEN GECE

                        Peygamber Efendimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o günkü vazifesini bitirip guruba doğru kaymıştı. Az sonra Bilâli Habeşî, akşam ezanını okudu. Resûli Ekrem, mücâhidlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı namazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz, geceyi burada geçirecekti. Muhammed b. Mesleme kumandasındaki 50 kişilik bir devriye birliğini de, orduyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.

                        Bir Sahabînin, Peygamberimizi Gece Beklemesi

                        Resûli Ekrem Efendimiz, mücâhidlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

                        Mücâhidler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Resûlallah!….” Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.

                        Aynı sesin sahibi, “2’ekvan b. Abdi Kays’ım, ben…” diye cevap verdi.

                        Resûli Ekrem, ona, “Sen otur!” diye emretti:

                        Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

                        Yine mücâhidler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Resûlallah!….”

                        Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

                        Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im.” diye cevap verdi.

                        Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

                        Bir müddet bekledikten sonra, Peygamber Efendimiz, sorusunu üçüncü sefer tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”

                        Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Resûlallah!”

                        Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

                        “Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

                        Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûli Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız.” buyurdu.

                        Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvan b. Abdi Kays’tı.

                        Resûli Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zekvan, “Yâ Resûlallah!.. Üç seferinde de sorunuza cevap veren bendim!” dedi.

                        Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, ona, “Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin!” dedi.

                        Zekvan, hemen zırhını giyindi, kalkanını aldı; bütün gece Peygamber Efendimizin yanında nöbet tuttu.118

                        Bu sahabî, önce kendi ismiyle, sonra oğlunun, sonra da babasının ismiyle kendisini tanıtmıştı!



                        99 Ibni Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 37.

                        100 Ibni Hişam, Sîre, c. 3, s. 64; ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 37.

                        101 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 64; Ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 37.

                        102 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 37; Taberî, Tarih, c. 3, s. 12.

                        103 ibni Sa’d, A.g.e., c. 4. s. 31.

                        104 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 6667; ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 3738.

                        105 Buharî, Sahih, c. 3, s. 27; İbni Kesir, Sîre, c. 3, s. 22.

                        106 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 45; Ibn-i Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.

                        107 İbn-i Kayyim, Zâdû’l-Maad, c. 1. s. 353.

                        108 Ibn-i Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.

                        109 Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 315.

                        110 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 68; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 38.

                        111 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                        112 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s 63; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                        113 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s 63; İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                        114 Ibn-i Esir, Üsdû’l-Gabe, c. 2, s. 349; İbn-i Hacer, el-isabe, c. 2, s. 206; Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 24.

                        115 Ibn-i Abdi’l-Berr, el-lstiab, c. 3, s. 1168.

                        116 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 48; Halebî, İnsanû’l-Uyûn, c. 2, s. 232.

                        117 Taberî, Tarih, c. 3, s. 12-13.

                        118Vakidî, Megazi, s. 169170. 119 ibni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                        #767587
                        Anonim


                          İslam Ordusu Uhud’da

                          İSLÂM ORDUSU UHUD’DA

                          Sabaha yakın, Peygamber Efendimiz, ordusuyla birlikte Şey-heyn’den ayrıldı ve Uhud’a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark edebiliyordu.

                          Düşman karşıda görünüyordu. Mücâhidler cephesinde sabah ezanı göklere dalga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullah’ın arkasında silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını eda ettiler.

                          Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının ü-zerine ikinci bir zırh, takyesinin üzerine ise miğfer giydi.”9

                          MÜNAFIKLARIN ORDUDAN AYRILMASI

                          Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harb nizamıyla meşgul oluyordu.

                          Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah b. Übey b. Selül, ortaya atıldı ve, “Muham-med, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi, benim sözümü dinlemedi! Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum: şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz?'”20 deyip, kavminden ve münafıklardan 300 kadar askerle geri döndü.

                          Münafıkların ayrılmasıyla, İslâm Ordusu 700 kişiden ibaret kaldı. Kureyş Ordusunun dörtte biri kadar…

                          Abdullah b. Übey, münafıklardan bir grupla İslâm Ordusundan ayrılmakla kalmadı; şâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü gören Hazreç Kabilesine mensup Selime Oğulları ile Evs Kabilesine mensup Harise Oğullan da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah’ın inayeti yetişti ve onları bu tereddütlerinden kurtardı.

                          Kur’ân-ı Azîmüşşan’da bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur:”O zaman içinizden iki birlik za’f föstermek istemişti. Hâlbuki, onların yardımcısı Allah’tı (Allah, rahmetiyle, onlardan bu gevşekliği giderdi). Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.”121

                          Münafıklarla İlgili İnen Ayet

                          Münafıkların, harb meydanında İslâm Ordusundan ayrılıp Medine’ye geri dönmeleri üzerine ise, şu mealdeki âyetler nazil oldu:

                          “İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah’ın emriyle geldi. Bu, Allah’ın mü’minleri ayırt etmesi, münafık olanları da açığa vurması içindi. Onlara, ‘Geliniz, Allah yolunda muharebe edin yahut (hiç olmazsa düşmanın kendinize ve ailenize saldırmasını) önleyin.’ denildi de, ‘Biz muharebe etmeyi bilseydik elbette arkanızdan gelirdik!’ dediler. Onlar, o gün î-mandan ziyade küfre yakındılar. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizlerse, Allah çok iyi bilendir!'”22

                          #767580
                          Anonim

                            MUHAYRIK’IN İSLÂM ORDUSUNA KATILIŞI

                            Muhayrık, büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine’de bol serveti vardı.

                            Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.123

                            Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücâhidlerle Uhud Gazasına çıktığı sıradaydı.

                            O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık, “Ey Yahudî cemaati!.. Vallahi, siz Muhammed’in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!” dedi.Yahudiler, “Bugün, Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz.” diye cevap verdiler.

                            Bunun üzerine Muhayrık. kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, “Eğer bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed’indir! O dilediğini yapmaya serbesttir.” diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm Ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.

                            Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Muhayrık, Ya-hudî ırkından, hayırlı bir kişidir.” buyurdu.124

                            Muhayrık’in vasiyeti üzerine, Peygamber Efendimize kalan mülkleri, Bisab, Safiye, Delâl, Hüsna, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostan idi.125

                            Muhayrık’ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti. Medine’deki vakıfları umumiyetle Muhayrık’ın mal-larındandı.126

                            İslâm Ordusu Karargâhı

                            Günlerden Cumartesi idi.

                            Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îman ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslâm Ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise Medine’ye doğru idi.127

                            Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu arada, oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine 50 muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi.

                            Başlarına Abdullah b. Cübeyr’i tâyin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneyn Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın burada İslâm Ordusunu arkadan sarmasına fırsat vermemekti.128

                            Resûl-i Ekrem, okçulara şu emri verdi:

                            “Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi mağlûb ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, ‘Yardımlarına koşalım.’ demeyiniz.”129

                            Bu emir ve talimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra okçulara, “Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız.'”30 emrini verdi.

                            Resûl-i Kibriya’nın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi.

                            #767581
                            Anonim

                              İKİ ORDU KARŞI KARŞIYA

                              İki ordu da artık harb nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı.

                              İslâm Ordusunda, Zübeyr b. Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Hamza ise zırhsız askerlerin başında vazifeliydi.

                              Müşrik ordusunun sağ ve sol kumandanı Hâlid b. Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil’in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan b. Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah b. Ebî Rabia bulunuyordu.131

                              Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bir paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar, türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.İslâm Ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu. Allah’tan yardım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriya Efendimiz de, hitabesinde, onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri îmanla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücâhidler, bir an evvel “hücum” emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah’ın huzuruna çıkmak ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için âdeta yerlerinde duramıyorlardı.

                              Tek Tek Vuruşma

                              Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.

                              Bu sırada Kureyş Ordusunun sancaktan Talha b. Ebî Talha ortaya atılarak, kendinden emin, mağrurane bir eda ile seslendi:

                              “Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?”

                              Karşısına “Esedullah” unvanının sahibi Hz. Ali çıktı ve, “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehennem’e göndermedikçe veya kılıcınla Cennet’e girmedikçe seni bırakmayacağım!” diyerek hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha yere yıkılınca, Hz. Ali geri döndü. Mücâhidler, “Neden onun başını gövdesinden ayırmadın?” diye sordular.

                              Hz. Ali, “Yere düşünce, edeb yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim. İyi biliyorum ki, Allah, onu yaşatmayacak, öldürecektir.” diye cevap verdi.

                              Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz ve mücâhidler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhar ettiler.

                              Hz. Hamza ‘nın, İkinci Sancaktarı Yere Sermesi

                              Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman b. Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti.

                              Bu sefer sancağı yine Abdûddar Oğullarından Ebû Sa’d b. Ebî Talha aldı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa’d’a karşı da Hz. Ali’yi çıkardı. Çarpışmadan galib çıkan, yine Hz. Ali oldu. Ebû Sa’d, “Esedullah”ın kılıç darbeleri arasında can verdi.

                              Sa’d öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafı b. Talha b. Ebî Talha eline aldı. Onu da Âsim b. Sabit Hazretleri okla vurup öldürdü. Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Haris b. Ebî Talha aldı. Âsim b. Sabit Hazretleri, onu da bir okla yere serdi.132

                              Haris’ten sonra sancağı Kilab b. Talha aldı. Onu da, Zübeyr b. Avvam (r.a.), bir hamlede yere serdi.

                              Bu sefer sancağı Cüiâs b. Talha aldı. Onu da Talha b. Ubeydullah Hazretleri öldürdü.

                              Abdûddar Oğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi, Kureyş müşriklerinin sancağı altında iken, kahraman mücâhidler tarafından böylece yere serildiler.

                              Bundan sonra sancağı yine Abdûddar Oğullarından Ertat b. Şürahbil aldı. O da Hz. Ali’nin amansız darbeleriyle yere yıkıldı. Sonra sancağı Şurayh b. Kâriz aldı. O da Ashab-ı Kiram’dan biri tarafından öldürüldü.

                              Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim etti.1″

                              Abdûddar Oğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından, yine onların kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı;fakat, daha fazla dayanamayıp ar-kaiistü yere yıkıldı.

                              Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çapışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücâhidler, kahramanca dövüşmeye başladılar.

                              #767582
                              Anonim

                                Ebû Dücâne ‘nin Peygamberimizden Kılıcı Alması

                                Resûl-i Ekrem’in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde, “Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderden kurtulamaz!” mealindeki beyit yazılı idi.

                                “Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu.

                                Birçok sahabî birden atıldı. “Ben, ben yâ Resûlallah!..” diyerek ellerini uzattılar.

                                Bu sefer Peygamberimiz, “Bunu, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sordu.

                                Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr b. Avvam da vardı. Hz. Resûlullah vermek istemedi.

                                Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne’ydi bu!.. Hz. Resûlullah’a, “Nedir onun hakkı yâ Resûlallah?..” diye sordu.

                                Resûl-i Ekrem, “Hakkı, eğilip bükülünceye kadar onu düşmana sallamandır!” buyurdu.

                                Bunun üzerine Ebû Dücâne, “Yâ Resûlallah!.. Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum!” dedi ve Hz. Resûlul-lah’tan kılıcı teslim aldı. Ebû Dücâne, elinde Resûl-i Ekrem’in şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu hâlde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Alem Efendimiz, ashabına şu ölçüyü ders verdi:

                                “Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin (harb hâlinin) dışında hiçbir zaman sevmez!'”34

                                Ebû Dücâne, şimşek sür’atinde düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir iki darbede yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu, Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in çığlığı idi. Ebû Dücâne, ona kılıç sallamaktan geri durdu. Kendisini o sırada gören Hz. Zübeyr b. Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını soracak, Ebû Dücâne ise şu cevabı verecektir:

                                “Resûlullah’ın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!”135

                                Diğer taraftan, Hz. Hamza, elinde iki kılıç, “Ben, Allah’ın arslanıyım!” diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu.

                                Mücâhidlerin hepsi de düşmanla cesurca dövüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı!

                                DÜŞMANIN BOZGUNA UĞRAMASI

                                Şirk ordusu, mücâhidlerin bu kahramanca dövüş ve çarpışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve

                                dehşet sardı. Gerisin geri kaçışmaya başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmandan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bir fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri her şeylerini, canlarını kurtarmak uğrunda terk ederek kaçıyorlardı.

                                Harbin ilk safhası, işte böylesine mücâhidlerin üstün çarpışmaları ve Allah’ın yardımıyla Müslümanlar lehine neticelendi.

                                Uhud ‘un İlk Şehidi

                                İslâm Ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnada bir müşrik tarafından Abdullah b. Amr b. Haram şehid edildi. Uhud’un ilk şehidi, bu mücâhid oldu.

                                Oğlu Hz. Cabir der ki:

                                “Babam Uhud Seferine çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni yanına çağırdı ve, ‘Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehid ben olurum! Kız kardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde!’ dedi. Gerçekten, dediği gibi, ilk şehid kendisi oldu.”136



                                120 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 68; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                                121 Âl-i İmrân, 122.

                                122ÂI-İ Imrân, 166-167.

                                123 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 164-165.

                                124 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 165.

                                125 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 502-503.

                                126 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 165.

                                127 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 69; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 39.

                                128 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 70.

                                129 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 70; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 40.

                                130 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 40.

                                131 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 70-71; İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2. s. 40.

                                132 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 41. Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.

                                134 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 71.

                                135 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 73; Taberî, Tarih, c. 3, s. 15.

                                #767568
                                Anonim

                                  Uhud Harbinin Seyrini Değiştiren Hadise

                                  Düşman ikiye bölünüp sür’atle harb yerinden uzaklaşırken, mücâhidler de geride terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn Tepesinde vazifeli okçular ise, Uhud Meydanındaki manzarayı seyrediyorlardı.

                                  Bu arada, okçularda, yerlerinden ayrılıp mücâhidlere katılma isteği uyandı. Onlar, harb bitmiş, kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyorlardı. Ayrılmak isteyen okçulara,kumanları Abdullah b. Ciibeyr, verilen emri hatırlattı: “Resûlullah’ın size söylediklerini, verdiği emri ve talimatı unuttunuz mu?” Fakat, bu hatırlatmaya rağmen, kumandanla-rıyla birlikte kalan birkaçı müstesna, diğerleri Ayneyn Tepesini terk ederek harb sahasındaki mücâhidlerin yanına vardılar. Onlarla birlikte ganîmet toplamaya başladılar.

                                  Hâlid b. Velid’in Fırsatı Değerlendirmesi

                                  Birçok okçunun yerini terk etmesiyle İslâm Ordusunun arka cephesi müdafaasız kaldı. Harb dahîsi ve Kureyş Ordusunun süvari kumandanı Hâlid b. Velid de, zâten böyle bir fırsat kolluyordu. Harbin en hararetli zamanında da bu geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.

                                  Hâlid b. Velid, emrindeki kuvvetlerle tepede kalan 10 kadar okçuyu şehid ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum, ânî ve beklenmedik bir anda olmuştu. Her şey birden değişiverdi. Mücâhidler, düşman bozguna uğrayıp gitti diye gayet rahat idiler. Hattâ bazıları silâhlarını bile bırakmıştı.

                                  Bu durumu görünce, kaçan Kureyş kuvvetleri de geri döndü.

                                  Bu durumda mücâhidler, iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hücuma mâruz kaldıklarından şaşırmışlardı. İki taraftan sarılınca kuvvetlerini haliyle kaybetmişlerdi.

                                  Beklenmedik bir anda beklenmedik bir hücum, beklenmedik bir netice doğuruyordu.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 30)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.