- Bu konu 28 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Mart 2010: 22:01 #767569
Anonim
İSLÂM ORDUSUNUN DAĞILMASI!
Önden ve arkadan hücuma mâruz kalıp sıkıştırılan mücâhidler, bir anda kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar. Peygamber Efendimizin çevresinde her şeye rağmen 10-15 kadar sahabî kalmıştı. Bu bir avuç mücâhid, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve kılıç darbelerine göğüs geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın Efendisini korumaya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan biri, Hz. Resûlullah’ın sağ alt çenesindeki mübarek dişlerinden birini şehid etti; bir diğer taş ise, alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbn-i Kamia a-dındaki kâfirin kılıç darbesiyle de, elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddetiyle miğfer parçalandı ve iki halkası mübarek yüzüne battı.137
Sevgili Peygamberimizin mübarek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören Ebû Ubeyde b. Cerrah, bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanından bir an dahi olsun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Bekir! Allah aşkına olsun, Resûlullah’la aramızdan çekil. Bırak da mübarek yüzünden halkaları çıkarayım!” diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada kendisi de iki dişinden oldu.138
Öte taraftan, Mâlik b. Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlem’in yüzünden akan kanları diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine, Efendimizin, “Kanım kanına dokunan ve karışan kimseye Cehennem ateşi erişmez.” müjdesine muhatab oldu.139
Bir müşrik tarafından, Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı. İslâm Ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şiddetinden dolayı farkına varamaya-rak, Resûl-i Ekrem, kazılmış olan çukura yanı üzerine düştü. Çukurun etrafı derhâl mücâhidler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsaade edilmedi.
Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Elini, kanayan yüzüne sürdü. “Kendilerini Rablerine îmana davet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?” dedi.
Bu, bir sitemdi, bir serzenişti. Cenâb-ı Hakk, Sevgili Resulünün bu sitemi üzerine şu mealdeki âyetleri indirdi:
“Ey Resulüm!.. Kulların işinden hiçbir şey sana âit değildir (senin elinde bir şey yoktur). “Allah, ya onlara (rahmetiyle) tevbe nasîb eder, yahut zalim oldukları için onları azaba çarpar.
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; O dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır. Allah, kulları hakkında çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.'”40
“ZÜLFİKÂR GİBİ KILIÇ, ALİ GİBİ YİĞİT BULUNMAZ!”
Çok az sayıda Müslümanın, müşriklere karşı direndiği sıradaydı.
Peygamber Efendimiz, bir grup müşrikin kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti. Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali’ye, “Hücum et onlara!..” diye emretti.
Allah’ın arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğinin üzerine yürüdü; onları püskürtüp, içlerinden birini de yere serdi.
Bu esnada Cebrail (a.s.), “Yâ Resûlallah!.. Bu, sizin için yapılan iyilik ve civanmertliktir.” diye seslendi.
Peygamber Efendimiz cevaben, “O, bendendir, ben de ondanım.” buyurdu.
Tam o esnada bir ses işittiler: “Zûlfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!”141
5 Mart 2010: 22:03 #767570Anonim
SA’D B. EBÎ VAKKAS’IN MÜŞRİKLERE OK YAĞDIRMASI
Mücâhidlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnada, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş, kararsız duruyordu. Kendi kendine, “İçimden ne şehidlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu atabiliyorum!” diyordu.
O sırada mücâhidin biri ona, “Yâ Sa’d!.. Resûlullah seni çağırıyor.” dedi.
Hz. Sa’d, derhâl Hz. Resûlullah’m yanına vardı. Sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:
“Resûlullah, beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, ‘Allah’ım! Bu, Senin okundur. Onunla düşmanını vur!’ diyordum. Resûlullah da (s.a.v.), ‘Allah’ım, Sa’d’m duasını kabul et! Allah’ım, Sa’d’ın atışını, okunu doğrult! Devam, devam Sa’d!.. Babam, annem sana feda olsun!’ buyuruyordu. Her ok atışımda Resûlullah (s.a.v.) aynı duayı tekrarlıyordu.
“Ok çantam boşalınca, Resûlullah (s.a.v.), kendi çantasında bulunan okları da birer birer yayıma yarleştirip attırdı. Okları yaya yerleştirmekte, o, herkesten daha çabuk ve sür’atli idi.”
Hz. Ali derki:
“Resûlullah (s.a.v.), anne ve babasını, Sa’d’dan başka hiç kimse hakkında birleştirerek ‘feda olsun’ dememiştir. Uhud günü, ona, ‘At, ey Sa’d!.. Annem babam sana feda olsun! At, ey kısa boylu, kuvvetli delikanlı!..’ buyurdu. Nebî’nin (s.a.v.) ondan başkasına böyle söylediğini bilmiyorum.”142
HZ. TALHA B. UBEYDULLAH’IN KAHRAMANLIĞI
Harbin en nâzik ve dehşetli ânı idi. Müslümanlar, önden ve arkadan hücuma geçen müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çıkıyorlardı. Hz. Resûlullah’ın etrafında kala kala 15 kadar mücâhid kalmıştı. Bunlar, Peygamber Efendimizle birlikte sabır ve sebat göstererek müşriklere karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz. Talha b. Ubeydullah idi.
Müşriklerin Resûlullah’ın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Talha sağa sola dönerek kılıcıyla onları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Mâlik b. Züheyr, Efendimize nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet edeceğini anlayınca, buna mâni olmak için, elini oka hedef tuttu. Son sür’atle gelen ok, parmağını delip, elini çolak yaptı.143
Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha b. Ubeydullah’a baksın!” buyurdu.144
Hz. Resûlullah’ı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara vücudunu siper eden Hz. Talha’nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi. Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem, ona, “Amcanın oğluyla ilgilen.” dedi.
Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince, Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyordu; uğrunda bunca fedakârlığa katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir’e, “Resûlullah ne yapıyor?” diye sordu.
Hz. Ebû Bekir, “İyidir. Beni sana o gönderdi.” diye cevap verince, bu kahraman ve fedakâr sahabî, “Allah’a şükürler olsun! Resûlullah sağ olduktan sonra her musibet bizim için hiçtir!” diye konuştu.145
İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedakârlıktan dolayı, Hz. Resûlullah tarafından bu harbte “Talhatü’1-Hayr (Hayırlı Talha)” olarak adlandırılan Hz. Tal-ha’nın, Uhud’dan döndüğü zaman vücudunda tam 75 yarası vardı. Başı dört köşeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti. Eli ise çolak olmuştu.146
5 Mart 2010: 22:08 #767571Anonim
HZ. HAMZA’NIN ŞEHÂDETİ
Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.
Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve, “Allah’ım! Müslümanların şu hâllerinden dolayı Sana sığınır, Senden af dilerim.” diye dua ediyordu.
Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup düşürmenin çâresini arıyorlardı.
Mekke’de, “Vahşî” adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça maharetli ve becerekli idi. Tesbit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.
Kureyş Ordusu Mekke’den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr b. Mut’im, kölesi Vahşî’yi yanına çağırmış ve, “Orduya katıl. Eğer Muhammed’in amucası Hamza’yı, amucam Tuayma b. Adiy yerine öldürürsen hür ve âzadsın.” demişti.’57
Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind de, bunun için Vahşî’ye birçok mükâfat va’detmişti.
Bu sebeple Vahşî, harb boyunca Hz. Hamza’yı gözetip duruyordu.Hz. Hamza’nın müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş, bekliyordu.
Düşmanın üzerine doludizgin yürüyen Hz. Hamza’nın bir ara ayakları kaydı ve arkaüstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlattığı gibi bu kahraman sahabînin böğrüne sapladı ve onu şehid etti. Vahşî, bununla da yetinmedi; Ebû Süfyan’m karısı Hind’in gönlünü yapmak için, göğsünü yararak ciğerini alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları, başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla, bu azîz şehidin ciğerini çiğnedi.158 Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın başucuna vardı; burnunu, kulağını, kendine bilezik, pazuband ve halhal yapmak niyetiyle kesti.159
MUS’AB B. UMEYR’İN ŞEHİD DÜŞMESİ
Mücâhidlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı.
Her şeye rağmen Resûlullah’ın yanından ayrılmayan mücâ-hidler de vardı. Bunlardan biri de, İslâm Ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab b. Umeyr idi.
İbn-i Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu hâlde Resûl-i Ekrem Efendimize yaklaştı. “Gösteriniz bana Muhammed’i!.. O kurtulursa, ben kurtulmayayım.” diyerek haykırıyordu.
Hz. Mus’ab, mücâhidlerden birkaç kişi ve Nesibe Hâtûn ile, İbn-i Kamia’ya karşı çıktı. Bu kâfir, Hz. Resûlullah’ı korumaya çalışan Hz. Nesibe’nin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Nesibe Hâtûn da, cesurca ona birçok darbe indirdi. Fakat, bu müşrikin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir etmedi.
İbn-i Kamia, önüne çıkan Hz. Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus’ab, İslâm’ın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbn-i Kamia, bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab, sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Re-sûlullah’a ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbn-i Kamia, bu sefer mızrağıyla vücudunu deldi. Hz. Mus’ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.’60
Hz. Mus’ab şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebürrum taşıdı.
5 Mart 2010: 22:11 #767564Anonim
“MUHAMMED ÖLDÜRÜLDÜ” YAYGARASI
Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, zırhını giydiği zaman, Resûl-i Kibriya Efendimize pek benzerdi. İbn-i Kamia da, Hz. Mus’-ab’ı şehid etmekle, Peygamber Efendimizi öldürdüğünü zannetmişti. Derhâl müşriklerin yanına vararak, “Muhammed’i öldürdüm!” dedi.161
Bunu duyan müşrikler, sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de, dağ başına çıkarak, “Muhammed öldürüldü!” diye yaygarayı bastı.
Bu dehşetli yaygarayı duyan mücâhidlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İslâm Ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka istikametlerden harb sahasını terk ediyordu. Bu dehşetli hengâmede, farkına varmadan, düşman askeri diye din kardeşlerine kılıç sallamaya kalkanlar bile oluyordu. Hattâ, bu karışıklık esnasında Huzayl b. Cabir, bir başka sahabî tarafından yanlışlıkla şehid edildi.
Mücâhidlerin Hz. Resûlullah ‘ı Araması
Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücâ-hidler, Hz. Resûlullah’ı aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman askerine kılıç sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Peygamberimizi arıyordu. Harb sahasında bulunan mücâhidlerin o anda en büyük ve tek arzusu, artık Resûl-i Kibriya Efendimizi bulmak olmuştu!
Bu esnada, yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: “Ey Müslüman!.. Müjde size: İşte Resûlullah!..”
Bu sesin sahibi, Ka’b b. Mâlik’ti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi’b mevkiinde, miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı. Müslümanlara seslenirken, eliyle de Resûl-i Ekrem’in bulunduğu yeri gösteriyordu.162
Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini istemiyordu. Müslümanlara müjdeyi veren Ka’b’a, eliyle, “Sus, sus!”163 diye işaret verdi.
Artık Hz. Resûlullah’ın yeri tesbit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir şayiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı. Mücâhidler, derhâl Resûl-i Ekrem’in bulunduğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda mücâhidlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Resûlullah’ın vücudunu muhafaza etmek. Bunu başardılar.
NESİBE HÂTUN’UN KAHRAMANLIĞI
Ümmü Umare Nesibe bint-i Ka’b…
Kocası ve iki oğluyla birlikte İslâm Ordusuna katılıp Uhud’a gelmiş; kocasıyla oğullan müşriklerle çarpışacak, kendisi de yaralanan Müslümanlara yardım edip su yetiştirecekti. Ancak, harbin ikinci safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Resûlullah’m etrafında çok az sayıda mücâhidin kaldığını gören Nesibe Hâtûn, derhâl Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla, Resûl-i Zîşan Efendimizi, müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz, sağına soluna baktıkça hep Nesibe Hâtun’un müşriklere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle buyurdu:
“Ey Ümmü Umare!.. Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye, herkes dayanamaz ve katlanamaz!”
Peygamber Efendimiz, Nesibe Hâtun’un omuzundan aldığı yarayı görünce, oğlu Abdullah’a, “Annenin yarasını sar, annenin!..” dedi.
Sonra da şöyle buyurdu:
“Ev halkınıza Allah mübarek kılsın: Senin annenin makamı, filânca ve filancaların makamından hayırlıdır! Babanın makamı da filân ve filânların makamından hayırlıdır! Senin makamın da filân ve filânların makamından hayırlıdır! Allah, sizin ev halkınıza rahmet etsin!”
O esnada îmanın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesibe Hâtûn da, “Yâ Resûlallah!.. Allah’a dua et de, Cennet’te sana komşu olalım!” dedi.Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Allah’ım! Bunları Cennet’te bana komşu ve arkadaş et!” diye dua etti.
Bunun üzerine, Nesibe Hâtûn, sevinç içinde, “Bana artık dünyada ne musibet gelirse gelsin gam çekmem; bu bana yeter!”164 diyerek Allah ve Resûlullah’a karşı olan muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.
5 Mart 2010: 22:12 #767563Anonim
“O, CEHENNEMLİKTİR!”
Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın ü-zerine hücum eden biri vardı. Hattâ, Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.
Garibtir ki, Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efendimiz “O, Cehennemliktir.” derdi. Sahabîler, bunun sırrını bir türlü çözemiyorlardı.
Kuzman, harbin en şiddetli ânında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hattâ, İslâm Ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı ve, “Ölmek, kaçmaktan hayırlıdır! Ey Evs Hanedanı! Siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpışınız.” diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra, kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.
Sahabîler hâlâ Efendimizin, “O, Cehennemliktir.” sözünün mânâsını anlamış değillerdi: Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuzman, nasıl Cehennemlik olabilirdi?
Ancak, Hz. Resûlullah, Kuzman’ın gerçek yüzünü Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle biliyordu.
Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman’ı, sahabîler, “Tebrikler ey Kuzman!.. Cennet’i müjdeleriz sana!..” diyerek tebrik ettiler.
Kuzman ise, verdiği cevapla, gerçek mahiyetini ortaya koydu: “Ne diye beni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şehâdete ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Kureyşliler, Medine hurmalıklarına zarar vermesin diye çarpıştım!”165 Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.166
Sahabîler, bundan sonra, Resûl-i Kibriya Efendimizin sözünün hakikatini anladılar. Kuzman’ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı, Allah yolunda, Allah için değil de, kavminin ve kabilesinin şan ve şerefi ile Medine’deki hurmalıklarını korumak uğrunda gösterdiğini öğrendiler.
“Kuzman’ın kendi kendisini öldürdüğü” haberini alan Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah’ın Resulü olduğuma şüphesiz şehâdet ederim!” dedi. Sonra da, “Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâcir bir adamla da te’yid eder!”167 diye buyurdu.
Amellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir; yâni, amelin Allah’ın rızası gözetilerek yapılmış olmasıdır.
İhlâsla söylenmeyen bir sözün, yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir kahramanlığın Allah katında hiçbir kıymeti ve değeri yoktur. İşte, bunun apaçık bir misâli Kuzman hadisesidir.
Resûl-i Ekrem ‘in, Kavmine Duası
Çok az sayıda mücâhidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendisini korumaya çalışırken, Resûl-i Kibriya Efendimizin mübarek dudaklarından ise şu cümleler dökülüyordu:
“Allah’ım, kavmimi affet, onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”168
136 İbn-i Kesir, Sîre, c. 3, s. 87; Ibn-i Esir, Üsdû’l-Gabe, c. 3, s. 232.137 İbn-i Hişam, A.g.e., c. s. 84; İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 410.
138 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 85; İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 410.
139 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 85.
140 Âl-i İmrân, 128-129.
141 Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.
142 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 141; Buharî, Sahih, c. 3, s. 22-23, ibn-i Esir, Üsdû’l-Gabe, c. 2, s. 290.
143 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s 217.
144 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 85; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 644.
145Vakidî, Megazi, s. 199.
146 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 218.
157 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3. s. 76.
158 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 76.
159 Halebî, İnsanû’l-Uyûn, c. 2, s. 275.
160 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 42.
161 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 77.
162 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 46. 163 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 88.
164 ibrı-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 84-86; Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 413-415.
165 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 171-172; Taberî, Tarih, c. 3. s. 26.
166 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 2, s. 172; Taberî, A.g.e., c. 3, s. 26.
6 Mart 2010: 22:24 #767718Anonim
Hazin Netice
Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatine varınca, derlenip toparlanan nıücâh idler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir eda ile geri çekildiler.
Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.
Harbte, mücâhidlerden 70 şehid düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz. Mus’ab b. Umeyr gibi çok güzide sahabîler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesibe Hâtûn gibiler, Resûli Kibriya’yı muhafaza etmeye çalışırlarken vücudları delik deşik olmuştu.
Harbin ilk safhasında mücâhidlere gülen parlak muzafferiyet, Hz. Resûlullah’ın emir ve talimatına riâyet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlûbiyete inkılâb etmiş, Uhud, Müslümanların kanıyla boyanmıştı. Peygamber Efendimizin, “O bizi sever, biz de onu severiz.” buyurduğu Uhud’u bir hüzün bulutu kaplamıştı.
Peygamberimizin Kayalığa Doğru Çıkması
Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuvveti kalmamıştı. Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade’ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi’b’deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu gidermek istiyordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takatten de mahrum kaldı. Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha b. Ubeydullah yere çöktü. “Buyur yâ Resûlallah… Ben kuvvetliyim.” diyerek Peygamber Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.
Resûli Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına su döktürdü.
6 Mart 2010: 22:26 #767719Anonim
Peygamberimizin, Übeyy b. Halefi Öldürmesi
Bedir Harbinden önceydi.
Resûli Kibriya Efendimiz harb sahasında dolaşırken, “Burası Ebû Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, buralar da filân ve filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy b. Halefi de, ben kendi elimle öldüreceğim!” buyurmuştu.
Peygamberimizin sığındığı Uhud mağarası
Bedir’de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye b. Halef, mücâhidler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy b. Halef kalmıştı. Bu adam Kureyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Peygamberimize her karşılaşmasında, “Ey Muhammedi.. Bir atım var. Her gün ona 16 ölçek darı yedirip besliyorum. Bir gün gelir, onun sırtında olduğum hâlde seni öldürürüm!” derdi.Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sâdece şu oluyordu:
“Belki, inşallah, ben seni öldürürüm!“169
İşte, Übeyy b. Halef, Bedir’de mücâhidler tarafından canı Cehennem’e yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek Uhud’a çıkıp gelmişti.
Hz. Resûlullah’ın Şib’e doğru çıktığı sırada idi.
Übeyy’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde 16 okka darıyla beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Peygamberimize yaklaşıyordu. Bunu fark eden sahabîler, önüne çıkıp hesabını görmek istediler. Ancak, Hz. Resûlullah, “Bırakın, gelsin.” diyerek, mücâhidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Resûli Ekrem’e oldukça yaklaşan bu azgın müşrikin ağzından, “Ey Muhammedi.. Sen kurtulursan, ben kurtulmayayım!” lâfları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Resûli Kibriya Efendimiz, bir anda celallendi. Elindeki mızrağıyla, heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy, bir anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullah’ın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında duramayıp geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırakmıyor ve arkasından, “Nereye kaçıyorsun ey yalancı?..” diye sesleniyordu.Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak, miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy, sığır böğürmesi gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.
Müşrikler, yaralı hâlde onu alıp götürdüler, Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, “Vallahi, Muhammed beni öldürdü!” diyordu.
Arkadaşları bu sözünü ciddîye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek tesellî etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, Übeyy, kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına, “O bana (Mekke’de) ‘Seni öldüreceğim.’ demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür!”170 dedi.
Übeyy b. Halef, bir gün bile yaşamadan “Susadım, susadım!” çığlıkları arasında ölüp gitti. Resûli Kibriya’nın, Allah’ın izniyle, istikbâlden haber verdiği bir mucizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.
Peygamberimizin Vücudunu Ortadan Kaldırmak İçin And İçenlerin Belâlarını Bulmaları
Müslümanlarnı bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı.
Azılı müşriklerden Abdullah b. Şihabı Zührî, Utbe b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Kamia ve Übeyy b. Halef, bir araya gelerek, Peygamber Efendimizin hayatına son vermek için sözleşip and içmişlerdi.171
Resûli Kibriya Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkında, “Allah’ım, onların hiçbirisi senesine ulaşmasın!” diye dua etti. “Vallahi, Resûlullah’ı vuran veya yaralayanlardan hiçbirinin üzerinden yıl geçmedi.”
Bunlardan biri olan İbni Şihab’ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan ısırıp öldürdü.
Übeyy b. Halefi, Peygamber Efendimiz bizzat kendi eliyle öldürdü.
Utbe b. Ebî Vakkas’ı, Hatıb b. Ebî Beltea öldürdü.
Resûli Kibriya Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamia ise, Uhud’dan Mekke’ye döndükten sonra davarlarının yanına gitti. Dağın en yüksek tepesinde davarını buldu. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.172
6 Mart 2010: 22:27 #767720Anonim
EBÛ SÜFYAN’IN SESLENİŞİ
Müşrik ordusu, harb sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan, muharebe meydanında bir tur attıktan sonra, kayalıklara çıkmış bulunan mücâhidlerin yanına geldi ve, “Müslümanlar arasında Muhammed var mı?” diye seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı hâlde Peygamber Efendimiz, “Cevap vermeyiniz.” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyan, “Aranızda Ebû Bekir var mı?” diye sordu. Hz. Resûlullah yine cevap verilmesine müsaade etmedi. Kureyş reisi bu sefer, “Aranızda Ömer yok mu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adamlarına dönerek, “Herhalde bunların hepsi öldürülmüş. Sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi.” diye bağırdı.
Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle, “Yalan söylüyorsun, ey Allah’ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi sağdırlar ve işte buradadırlar.” dedi.
Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:
Ebû Süfyan: “HübeFin sânı yüce olsun!”
Hz. Ömer (Peygamberimizin emriyle): “En büyük ve en yüce olan, Allah’tır!”
“Bizim Uzza’mız var, sizin yok!”
“Bizim Mevlâmız Allah’tır. Sizin Mevlânız yok!”
“Bir gün yenildik, bir gün yendik! Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala’yı Hanzala’ya karşı, filânı filâna karşı öldürdük!”
“Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz Cennet’te, sizinkiler ise Cehennem’dedir.”
Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer’e, “Ey Ömer!.. Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Hayır… Vallahi, onu öldürmediniz. O şimdi söylediklerinizi dinliyor!” diye cevap verdi.
Hz. Ömer’e itimadı olan Ebû Süfyan, Peygamberimizin hayatta olduğuna inanmıştı artık… Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:
“Gelecek yıl, sizinle Bedir’de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz!”
Hz. Ömer, Allah Resulüne baktı. Kanaatini beyan etmesini bekledi. Kendisinden, “Olur! İnşallah, orası bizimle sizin buluşma yerimiz olsun.” emri gelince, Hz. Ömer,
“Olur!” diye cevap verdi.173
6 Mart 2010: 22:29 #767721Anonim
PEYGAMBERİMİZİN, ŞEHİDLER ARASINDA DOLAŞMASI
Uhud Dağı, Uhud şehiclleri ve Hz. Hamza’nın kabri
Düşman kuvvetler, harb meydanını terk edip Mekke’ye doğru hareket edince, Peygamber Efendimiz mücâhidlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi. Cesetleriyle yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlemlerde pervaz eden şehidler arasında dolaştı. Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı manzara seyredilecek gibi değildi. En güzide sahabîlerini kaybetmişti. Kureyş müşrikleri şehidler hakkında vahşîce muamelelerde bulunmuşlardı. Çoğunu parça parça ederek tanınmaz hâle getirmişlerdi. Onların arasında durdu. İçler parçalayıcı manzarayı bir müddet hüzünle seyrettikten sonra, “Ben, Kıyamet Gününde, şu şehidlerin Allah yolunda canlarını feda ettiklerine şâhidlik edeceğim.” buyurdu. Daha sonra ashabına dönerek, “Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz! Allah yolunda çarpışarak yara alanlar, Kıyamet Gününde Mahşer’e yaralan kanayarak geleceklerdir. Kanlarının rengi kan rengi, ama kokuları mis kokusu gibi olacaktır.” diye ferman etti.174
Peygamberimiz, Hz. Hamza ‘nıtı Cesedi Başında
şehidler arasında Efendimizin amcası kahraman sahabî Hz. Hamza da vardı. Kamı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu ve kulakları kesilmiş, cesedi parça parça edilmişti. Zor tanınıyordu. Onun mübarek cismini gören Resûli Kibriya Efendimiz, öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki, bir anda gözlerinden yaşlar boşandı. O âna kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’şşüheda [şehidlerin Efendisi]” olan bu cesaret âbidesi şahabının cesedi başında durdu. Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:
“Ey Hamza!.. Hiçbir zaman, hiçbir kimse senin gibi böyle bir musibete uğramamış ve uğramayacaktır! Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz!
“Ey Resûlullah’ın amcası Hamza!.. Ey Allah’ın ve Resulünün arslanı Hamza!.. Ey hayırlar işleyen Hamza!.. Ey Resûlullah’a koruyucu olan Hamza!.. Allah, sana rahmet etsin! Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım!”175
O esnada, Medine tarafından, tozu dumana kata kata birinin gelmekte olduğu görüldü. Yaklaşan, bir kadın idi. Hz. Hamza’nın anne baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi bu… Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne gelene Hz. Hamza’nın nerede olduğunu, kendisine nelerin yapıldığını soruyordu.
Hz. Resûlullah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr b. Avvam’a, “Annene söyle: Geri dönsün, kardeşinin cesedini görmesin.” diye emretti.
Hz. Zübeyr, annesini karşıladı. “Anneciğim!.. Resûlullah, ‘Geri dönsün.’ diye emretti!” dedi.
Hz. Safıyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zâten kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmişim. O, bu musibete Allah yolunda uğramıştır. Biz, Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevabını Allah’tan bekleyeceğiz. İnşallah sabredip katlanacağız.”176 diye kahramanca cevap verdi.
Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince, Efendimiz, Hz. Safıyye’nin, kardeşi Hz. Hamza’yı görmesine müsaade buyurdu.
Hz. Safıyye, Şehidlerin Efendisi olan kardeşinin yanına vardı, başucunda oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûli Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safıyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn.” âyeti kerimesini okudu, azîz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağrifet dileğinde bulundu.177
O esnada Hz. Cebrail geldi; Peygamber Efendimize, Hz. Hamza’nın göklerde, “Allah’ın ve Resûlullah’ın Arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûli Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safıyye’ye iletti.178
Abdullah b. Cahş ‘in Başına Gelenler
Muharebenin şiddetli gününde Abdullah b. Cahş ile Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, bir kenara çekilip Cenâbı Hakk’a dua etmişlerdi. Sa’d, “Yâ RabbiL Bir büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galib ve muzaffer olayım!” diye dua etmişti. Abdullah b. Cahş (r.a.) ise, onun duasına “Âmin.” dedikten sonra, “Ben de bir büyük düşmanla karşılaşayım, onunla çarpışayım ve sonunda şehid olayım. Burnum ve kulaklarım kesilsin. Yarın Mahşer Gününde Cenâbı Hakk bana, ‘Burnun ve kulakların nerede kesildi?’ diye sorunca, ‘Yâ Rabbi!.. Senin ve Resulünün yolunda kesildi.’ diye cevap vereyim.” şeklinde dua etmişti.
Şehidler arasında Abdullah b. Cahş da vardı ve aynen, dua ettiği gibi burnu ve kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa’d b. Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.
6 Mart 2010: 22:31 #767722Anonim
Peygamberimiz, Mus ‘ab b. Umeyr ‘in Cesedi Başında
şehidler arasında İslâm Ordusunun sancaktan Hz. Mus’ab b. Umeyr de vardı. Resûli Ekrem Efendimiz, onun yanına vardı, “Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bazıları şehid oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehid olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” mealindeki âyeti kerîmeyi okudu.179
Hz. Mus’ab’a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaftanı vardı. Sahabîler, bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak tarafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyordu. Resûli Kibriya Efendimiz, bu durumu görünce, “Baş tarafını kaftanı, ayaklarını ise ızhır otu (bir çeşit kokulu ot) ile örtünüz.” diye emretti.Allah yolunda, Resûlullah ve İslâm uğrunda her fedakârlığı göstermek, her meşakkati göze almak ve sonunda şehid olmak, şehid olduktan sonra ise örtülecek kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak!.. İbret ve şeref dolu bir sahne!
Bütün bunlardan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, şehidlerin namazlarını kıldı. O zaman, Uhud şehidlerinin namazlarının kılınmadığı, defnedildikten sekiz sene sonra kılındığı da rivayet edilmiştir.180
Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerlerindeki silâh ve zırhları çıkarıldıktan sonra şehidlerin kanları ve kanlı elbiseleri ile gömülmelerini emretti. Sahabîler, “Yâ Resûlallah, önce hangilerini defnedelim?” diye sordular. Resûli Ekrem, “En çok Kur’ân bileni önce defnediniz.” buyurdu.181
HZ. ALİ’NİN KEŞFE GÖNDERİLMESİ
Resûli Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke’ye gidip gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve, “Git, müşrikleri takib et! Gör bakalım, ne yapıyorlar, ne yapmak istiyorlar? Eğer onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye dönmek istiyorlar demekti; şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyetleri Medine’ye yürümektir.” diyerek kendisini keşfe memur kıldı.
Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte götürdüklerini gördü. Gelip durumu Resûli Ekrem’e haber verdi.
PEYGAMBERİMİZİN HARB SONRASI DUASI
Şehid sahabîler defnedildikten sonra, Resûli Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde, ordusunu durdurarak Rabbi Rahîmine şu içli niyazı yaptı:
“Allah’ım!.. Hamd ve sena ancak Sanadır.“Allah’ım!.. Senin açıp yaydığını dürecek, Senin durduğunu de açıp yayacak, hiçbir kuvvet yoktur. Senin dalâlette bıraktığını hidâyete erdirecek yok, Senin hidâyete erdirdiğini de saptıracak yoktur. Senin vermediğini kimse veremez ve Senin verdiğini de kimse engelleyemez.
“Allah’ım!.. Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize!..
“Allah’ım!.. Ben, yoksul olduğum günde senden nîmet, korkulu olan günde de emniyet dilerim!
“Allah’ım!.. îmanı sevdir bize!.. Kalblerimizi îmanla süsle! Küfür, isyan ve tuğyandan nefret ettir bizi!.. Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi!..
“Allah’ım!.. Bizleri, Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat; ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.
“Allah’ım!.. Senin Peygamberini yalanlayan, Senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezalarını ver, onlara hak ve gerçek olan azabı indir!”182
Fahri Kâinat’in bu içli, hazin ve düşündürücü duasına mücâhidler de “âmin”lerle katılıyorlardı.
Cenâbı Hakk, Sevgili Resulünün bu duasını kabul buyuracak, İslâm dininin düşmanlarını kısa zamanda mahvü perişan edecektir!
6 Mart 2010: 22:37 #767723Anonim
MEDİNE’YE DÖNÜŞ VE KARŞILANIŞ
Ensâr kadınları Medine sokaklarına dökülmüşlerdi; gelen orduyu seyrediyorlar, Hz. Resûlullah’ın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek istiyorlardı. İslâm Ordusu 7 Şevval Cumartesi günü akşamüzeri Medine’ye giriyordu. Kadınlar, şehid olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûli Ekrem’in de gözlerinden yaşlar aktı.
Sadâkatin Böylesi
Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın, Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa’d b. Muaz’ın annesi Ubeyd kızı Kebşe idi. Uhud’da oğlu Amr b. Muaz’ı şehid vermişti. İçi acıyla buruk buruktu. Resûli Ekrem’e iyice yaklaştı, onun nurânî sımasına başını kaldırıp baktı ve, “Babam anam sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Seni sağ salim gördüm. Sen sağ salim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir!” diye konuştu.
Bu cümleler, gerçek îmanın ve Resûli Ekrem Efendimize sonsuz sadâkatin ifadesiydi. Şehid düşen oğlunu sormuyor, Hz. Resûlullah’ın sağ salim dönmesinden dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.
Resûli Ekrem de, bu kahraman İslâm kadınına şehid olan oğlundan dolayı taziye diledi ve, “Ey Sa’d’ın annesi (Sa’d b. Muaz)!.. Sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid düşenlerin hepsi Cennet’te toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular. Onlar, ev halklarına da şefaat edeceklerdir.” buyurdu; sonra da, Kebşe Hâtun’un arzusu üzerine, ev halkına şu duada bulundu:
“Allah’ım!.. Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri yok et; geri kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı kıl!”
Kalbi Nübüvvet iksiriyle temas hâlinde olan sahabînin, Allah ve Resulü için göze alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evlâdını da kaybetse, bu yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zîra, İslâm dâvasının ancak fedakârlıklar, feragat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi biliyordu. İslâm uğrunda, Resûlullah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların, Allah katında en makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâinatın Efendisi, onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Cenâbı Hakk, ashabımı—nebî ve resuller hâriç—bütün âlemin üzerine üstün ve seçkin kıldı!”183
Peygamberimiz Hânei Saadetinde
Uhud’dan dönen sahabîler, mağlûbiyetin kalblerinde meydana getirdiği acı ve buruk bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de Hânei Saadetine gitti. Kızı Hz. Fâtıma’ya kılıcı Zûlfıkâr’ı uzatarak, “Yavrucuğum, al bunun kınını yıka. Vallahi, o, bugün yapacağı vazifeyi bîhakkın yaptı!” buyurdu.184
Kâinatın Efendisi, ümitli idi. Tattığı bu acı mağlûbiyetten dolayı asla me’yus değildi. Hak ve hakikatin er geç şerre ve bâtıla galib geleceğini çok iyi biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma’ya söylediği, “Allah, fethi bize nasîb edinceye kadar, müşrikler bizi bir daha böyle bir musibete uğratamayacaklardır.”185 ümit dolu sözleri bu gerçeği aksettiriyordu.
Medine’ye gelen Peygamberimiz, hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı yoldan dönüp şehre ânî baskın yapma tehlikeşi her an muhtemeldi. Bu sebeple bütün gece Müslümanlar, Hânei Saadet’in kapısında nöbet tuttular.
6 Mart 2010: 22:38 #767724Anonim
Peygamberimizin Bir Yetimi Evlâd Edinmesi!
Uhud mağlûbiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne ciğerparelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetîm kalmıştı. Hepsi de, acılarını dindirmek, üzüntülerini giderip ruhlarını teselliye kavuşturmak için Peygamber Efendimize koşuyorlardı. O da, onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.
Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da, yarasının sarılması için Efendimize koşanlar arasındaydı. Uhud’da babası Akrabe şehid olmuştu. Hz. Resûlullah’ın huzuruna babasız kalmanın verdiği ızdıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve merhamet duygularını coşturmuştu.
Resûli Ekrem, Büceyr’in derdine derman oldu. “Ey sevimli çocuk!.. Ne diye ağlayıp duruyorsun? Sus, ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa razı olmaz mısın?” dedi.
Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr’in gözlerinin içi güldü. Üzüntüsünü, kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği eziklik duygusundan kurtularak, “Babam anam sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Razı olurum elbet!..”186 diyerek sevincini izhar etti.
Resûli Ekrem, şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve, “Adın ne?” diye sordu.
Çocuk, “Büceyr…” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hayır!.. Sen, Beşir’sin!” buyurarak ismini değiştirdi.
Peygamberimizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir, sonradan şöyle diyecektir:
“Başımda Resûlullah’ın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı, diğer taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı; peltekliğim de o andan itibaren geçti gitti!”187
167 Taberî, A.g.e., c. 3, s. 26.168 İbni Seyyid, Uyûnû’lEser, c. 2, s. 24.
169 ibni Hişam, A.g.e., c. 2, s. 89.
170 Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:
170 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 89.
171 İbni Sa’d, A.g.e., c. 4, s. 125.
172 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 89; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 324; İbni Seyyid, A.g.e., c. 2, s. 13.
173 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 99100; İbni Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 48; Taberî, Tarih, c. 3, s. 24.
174 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 103104; İbni Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 1314.
175 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 101102; ibni Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 1314; Halebî. İnsanû’lUvûn. c. 2. s. 360.
176 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 103.
177 ibni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 101102.
178 İbni Hişam, A.g.e., c. 3, s. 103104; İbni Sa’d, A.g.e., c. 3, s.1314.
179 Ahzab, 23.
180 Buharî, Sahih, c. 2, s. 26.
181 Ebû Davud, Sünen, c. 2, s. 174; Nesaî, Sünen, c. 4, s. 83.
182 Ahmed İbni Hanbel, Müsned, c. 3, s. 424.
183 Kaadı İyaz, Şifa, c. 2, s. 119.
184 İbn-i Hişam, Sîre, c. 3, s. 106.
185 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 106.
186 Ibni Abdi’lBerr, elistiab, c. 1, s. 176.
187 İbni Hacer, elİsabe, c. 1, s. 154.
7 Mart 2010: 22:25 #767790Anonim
Hamraül Esed Seferi
Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.
Ayrıca, Uhud mağlûbiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfî hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları, etrafa gösterilmeliydi.
Peygamber Efendimiz, Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve, “Resûlullah, düşmanınızı takib etmenizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sâdece, Uhud’a katılanlar geleceklerdir!” diye seslenmesini kendisine emretti.ıss
Sahabîlerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullah’in İ’lâyı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.
Yaralı İki Kardeşte Cihad Aşkı
Abdû’lEşhel Oğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafı b. Sehl, ağır yaralı idiler. Nebîyyi Ekrem Efendimizin bu davetini duyunca bir anda yaralarının ağrı sızısını sanki unutuverdiler ve “Ne yapıp da bu davete katılabiliriz?” diye düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah’la gazaya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.
Abdullah, Rafi’e, “Haydi, gidelim” deyince, Rafi, “Vallahi, benim yürümeğe takatim yok!” diye cevap verdi.
Abdullah diretti:
“Haydi, gel! Olmazsa, bir hayvan kiralarız!”
Sonunda yola çıktılar. Rafi takatten kesilince, Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücâhidlere katıldılar.189
Ağır yaralılardan biri de, Üseyyid b. Hudayr adındaki sahabîydi. Yedi ağır yarası vardı. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat, Resûli Ekrem’in emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücâhidlere katıldı.
Medine ‘den Ayrılış
Resûli Ekrem Efendimiz de bizzat yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı; alnı yarılmıştı; azı dişi kırılmış, dudağı yarılmıştı; sağ omuzu yaralanmıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu. Bu haliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi, yerine de Abdullah b. Ümmî Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.
Keşif Kolu
Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları yakalayıp şehid ettiler.
Resûli Ekrem, Hamraû’1Esed mevkiine vardı, karargâhını orada kurdu, şehid edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak üzere mücâhidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler yakıldı. Yakılan 500’e yakın ateş, etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sâdece uyuyup kalan biri yakalandı. Bu adam, Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimize ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dair söz verince fıdyesiz salıverilen Şâir Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.
Ebû Azme, yine, Peygamber Efendimizden, serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve kesin oldu: “Mü’min, bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mekke’de ellerini yanaklarına sürüp ‘İki kere Muhammed’i aldattım, onunla gönül eğlendirdim!’ dedirtmem!” Emir üzerine, boynu vuruldu.100
7 Mart 2010: 22:42 #767791Anonim
Huzaalı Mabed’in Peygamberimizle Konuşması
Resûli Ekrem Efendimiz henüz Hamraû’1Esed mevkiinden ayrılmış değildi. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Mabed b. Ebî Mabed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları kadar müşrik olanları da Peygamber Efendimize son derece bağlı idiler; olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.
Mabed, henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûli Ekrem Efendimize sâdık biri idi
“Yâ Muhammed!.. Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana sıhhat ve afiyet vermesini dileriz!” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı. Mabed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revha denilen mevkide müşriklerin toplantı hâlinde olduklarını gördü. Onlar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle diyorlardı:
“Muhammed’in sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük, fakat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gideceğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz!”
Görüldüğü gibi, gelişmeler, Peygamber Efendimizin kanaatini doğruluyordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.
Mabed”le Ebû Süfyan Arasında Geçen Konuşma
Kureyş’in reisi Ebû Süfyan, Mabed’le karşılaşınca, “Ey Mabed!.. Geldiğin yerden ne haber?” diye sordu.
Mabed, “Muhammed ve sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri daha görülmemiş sayıda askerle takibinize çıktılar!” diye cevap verdi.
Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah!.. Neler söylüyorsun sen?..” dedi.
Mabed gayet sakin bir eda ile, “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün.” diye konuştu.
Ebû Süfyan, hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız!” dedi.
Mabed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben,” dedi, “sana, böyle tehlikeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim! Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım.”
Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım!” dedi.
Mabed şiirine başladı:
“Çokluklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korkusundan yere düşecekti!
“Sanki, yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları bulunmayan, silâhsız, bodur ve şanlı arslanlar koşuşuyorlardı sanki!..
“Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım! “Acele yanlarından uzaklaştım.
“Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yükselmişler!
“Onlar, sizinle karşılaşınca, Betha Vadisi, sakinleriyle beraber sallanacak!
“‘Yazık oldu!’ dedim, ‘Ebû Süfyan b. Harb’a!..’
“Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren îkazcıyım!
“Anlatmaya çalıştığını ordu Ahmed’in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan teşekkül etmemiştir!
“Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibaret değildir.”191
Mabed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalblerine korku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolunu tuttular.
Müslümanlar lehine büyük bir hizmet îfa etmiş olan Mabed ise, kabilesinden biriyle durumu Peygamber Efendimize bildirdi.
Resûli Ekrem Efendimiz, Hamraû’lEsed’de üç gece kaldı; düşmandan herhangi bir hareket görmeyince Medine’ye döndü.
Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamraû’lEsed Seferi olarak da anılır.
Bu sefer münâsebetiyle inen âyeti kerîmelerin birkaçında meâlen şöyle buyuruldu:
“Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resulünün dâvetine icabet edenler ve hele onlardan iyilik edip fenalıktan sakınanlar için çok büyük mükâfat vardır.
“Onlar öyle kimselerdir ki, halk, kendilerine ‘Düşmanlarınız, size karşı ordu hazırladılar; o hâlde onlardan korkun.’ dedi de, bu söz onların îmanlarını artırdı ve üstelik ‘Allah bize kâfidir ve O ne güzel vekildir!’ dediler.”192
188 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 49.189 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 107.
190 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 110-111; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s. 43.
191ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s 108-109.
192 Âli İmrân, 172173.[/COLOR][/COLOR][/SIZE][/COLOR]
7 Mart 2010: 22:53 #767792Anonim
Uhud Mağlubiyetinin Bazı Hikmetleri
Uhud Muharebesinde Müslümanların mağlûb duruma düşmeleri, bir kısmının yaralanması, diğer bir kısmının şehid olmasının birtakım hikmetleri vardı:Allah ve Resulünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği, bu musibetle gayet açık bir surette anlaşılmıştır. Zîra, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği hâlde, onlar, “Müslümanlar galib geldiler.” düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesinde ise, Müslümanların elde ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlûbiyete döndü.
Peygamberlerin de dünya mihnet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zîra, onlar, insanlara her hususta rehber gönderilmişlerdir. Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gönderilmiştir; tâki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhî yardıma mazhar olup, her hâlinde harikuladelere ve mucizelere istinad etseydi,o vakit Mutlak İmam ve İnsanlığın En Büyük Rehberi olamazdı. Bu hikmete binâendir ki Peygamber Efendimiz, yalnız dâvasını tasdik ettirmek için ara sıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mucize göstermiştir; şâir zamanlarda o da diğer insanlar gibi Cenâbı Hakk’ın kâinata koyduğu Adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi.Düşmana karşı zırh giyerdi, “Sipere giriniz.” emrederdi.
Uhud’da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi. Ayrıca, şayet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mucizeler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi îmana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihanın sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de, Ebû Leheb de îman edip Hz. Ebû Bekiri Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirlerinden ayırt edilmesi bu durumda mümkün olmazdı.
Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben îman etmemiş münafıklar, sözleri ve davranışları ile kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş oluyordu.
3) Müşrikler içinde, o zamanda, sahabîler safında bulunan büyük sahabîlere istikbâlde mukabil gelecek Hz. Hâlid b. Velid, Amr b. As gibi birçok zât vardı. Denilebilir ki, Hikmeti İlâhîyye, istikbâlde sahabîler safında yer alıp büyük hizmetler görecek olan bu zâtların şanlı ve şerefli olan istikbâlleri noktai nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbâlde elde edecekleri hasenatlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. “Demek, mazideki sahabîler, müstakbeldeki sahabîlere karşı mağlûb olmuşlar; tâ o müstakbel sahabîler, berki süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki barikai hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehameti fıtriyeleri çok zillet çekmesin!”193
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 26.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.